Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bugün bilim dediğimiz şeyin adı üç yüz yıl önce doğa felsefesiydi ve ayrım bir keşif değil, yüzyıllar süren kurumsal bir ayrışmanın sonucu.
Bir iddiayı sınanabilir yapan şey, hangi gözlemin onu çürüteceğinin önceden söylenebilmesidir; bu ölçüt tekil iddiaları ayırt etmekte işe yarıyor.
Ölçüt bilimin kendi temel kabullerine uygulanamıyor: doğanın düzenli işlemeye devam edeceği varsayımı ve kanıtın ne sayılacağı kararı gözlemle sınanamaz, yani felsefi katman bilimin dışında değil içinde de duruyor.
Felsefeden bilime geçen sorular baştan beri olgu sorularıydı ve yalnız ölçme imkânı yoktu; bir eylemi doğru yapan şeyin ne olduğu gibi sorular ise alet beklemiyor, çünkü aletin neyi ölçeceğine karar veren şey yine o sorunun cevabı.
Bilim ilerledikçe felsefe küçülmüyor, çoğu zaman büyüyor; her yeni ölçme imkânı, daha önce sorulamayan kavramsal soruları ilk kez gerçek soru haline getiriyor.
Açılış sahnesi
İki bin dört yüz yıl önce biri şu soruyu soruyor: maddeyi bölmeye devam edersen, bölünemeyecek bir parçaya varır mısın?
Soruyu soran kişi bir laboratuvara girmedi, hiçbir ölçüm yapmadı ve yapabileceği bir deney de yoktu. Elinde yalnız akıl yürütme vardı ve bir cevaba vardı: evet, bölünemeyen parçalar var. Onlara bölünemez anlamına gelen bir ad verdi.
Bu iş yirmi dört yüzyıl boyunca felsefe sayıldı.
Sonra bir şey oldu. Yirminci yüzyılın başında insanlar aynı soruyu sormaya devam ettiler ve bu kez cevabı bir cihazla aradılar. Bugün o soru fizik bölümünde konuşuluyor ve felsefe bölümünde konuşulmuyor.
Şimdi dur ve şunu sor: soru mu değişti?
Soru aynı kaldı. Değişen şey, ona ne yapabileceğimizdi. Bir cevabı sınamanın yolu bulunduğu anda soru el değiştirdi.
Bu ders o el değiştirmeyi anlatıyor ve asıl meselesi şu: eğer sınır böyle kayabiliyorsa, sınır diye bir şey var mı?
Bu derste ne olacak
Önce sınırın tarihsel olduğunu göreceğiz. Bugün bilim dediğimiz şeyin adı üç yüz yıl önce doğa felsefesiydi ve bu bir ayrıntı değil, ayrımın nereden geldiğini gösteren en açık kayıt.
Sonra sınırı çizmek için önerilmiş en ünlü ölçüte bakacağız. Ölçüt basit ve güçlü: bir iddia, hangi gözlemin onu yanlışlayacağını söyleyebiliyorsa bilimseldir.
Ardından o ölçütün kendi sorunlarına geleceğiz. Bilimin kendi dayanaklarından bazıları ölçütü geçemiyor ve bu, ölçütü ya da bilimi değil, sınırın keskinliğini sorgulatıyor.
En sonda da en sert itirazı ele alacağız: felsefe, bilimin henüz ulaşamadığı soruların geçici deposu mudur? Bu itirazın tarihsel dayanağı gerçekten güçlü.
Merkez soru
Sorumuz şu: felsefe ile bilim aynı işi mi yapıyor, yoksa farklı işler mi?
Cevap ikisinin arasında bir yerde ve dersin tamamı orayı bulmakla geçecek. Baştan söyleyeyim: ayrım konularda değil. Aynı konu hakkında hem felsefi hem bilimsel bir soru sorulabilir ve ikisi farklı sorulardır.
Sıfır noktası
Önce bir tarihsel gerçeği masaya koyalım, çünkü tartışmanın çerçevesini o belirliyor.
Bu künyenin tek başına gösterdiği şey şu: bugün doğal saydığımız ayrım o gün yoktu. Bilim adamı sözcüğü bile İngilizcede on dokuzuncu yüzyılın ortasında türetildi; ondan önce bu işi yapanların ayrı bir adı yoktu, çünkü ayrı bir meslek değildi.
Bu tabloya bakan biri kolayca şu sonuca varır: felsefe, henüz bilim olamamış şeylerin adıdır. Bu sonuç dersin sonunda ele alacağımız en güçlü itiraz ve şimdilik bir kenarda dursun.
Önce sınırın nasıl çizilmeye çalışıldığına bakalım.
Bu fark bir ölçüte dönüştürüldü ve yirminci yüzyılın en etkili önerisi oldu.
Argümanın yapısı
Şimdi iddiayı öncüllere ayıralım.
Birinci öncül: bilim, iddialarını gözleme başvurarak sınar ve bir iddianın bilimsel sayılması, hangi gözlemin onu çürüteceğinin söylenebilmesini gerektirir.
İkinci öncül: bazı sorular gözleme başvurarak sınanamaz, çünkü hangi gözlemin onları destekleyip hangisinin çürüteceği tanım gereği belirsizdir.
Üçüncü öncül: bu ikinci tür soruların cevapsız kalması gerekmez; gerekçelendirilebilirler, ama gözlemle değil kavram çözümlemesi, tutarlılık denetimi ve karşı örnekle.
Sonuç: öyleyse felsefe ile bilim aynı işi yapmaz ve ayrım konularında değil, sınama biçimlerindedir.
Sonucun ikinci yarısı önemli. Aynı konu iki soruyu birden taşıyabiliyor ve ikisi ayrı ayrı sorulabiliyor.
Şimdi argümanı sınayalım, çünkü birinci öncül sanıldığı kadar temiz değil.
Bu karşı örnek ölçütü çürütmüyor ama kapsamını daraltıyor. Ölçüt bilimin tekil iddialarını ayırt etmekte işe yarıyor; bilimin bir bütün olarak dayandığı kabuller için işlemiyor.
İki karşı örnek birlikte bir şey söylüyor: sınır, bilimin dışında değil içinden de geçiyor. Her bilimsel çalışmanın içinde sınanmayan ve sınanamayacak bir katman var.
Bu yüzden sonucu daraltmak gerekiyor. Felsefe ile bilim ayrı işler yapıyor, ama ikisi ayrı odalarda değil; felsefi katman bilimin içinde de duruyor ve bilim işlerken ona dokunmuyor.
Daraltılmış sonuç şu: bilim, gözlemle sınanabilen soruları çözer ve bunu yaparken gözlemle sınanamayan bir katmanın üzerinde durur. Felsefe o katmanla çalışır ve katman ortadan kalkmadığı için felsefe de bitmiyor.
Görüşler ve pozisyonlar
Sınırın nereden geçtiği üzerine üç ayrı pozisyon var.
Birinci görüş sınırı keskin çizmek ister ve ölçütü açıkça koyar.
Bu ölçütün pratik değeri büyük ve bugün de kullanılıyor. Bir iddia önüne konduğunda tek bir soru soruyorsun: bunun yanlış olduğunu ne gösterirdi? Cevap gelmiyorsa elindeki şey bir bilgi iddiası değil, en fazla bir bakış açısı.
Savunucuları bu ölçütün felsefeyi küçültmediğini de ekler. Ölçüt, felsefi soruların değersiz olduğunu söylemiyor; yalnız onların bilimsel yöntemle çözülemeyeceğini söylüyor ve bu zaten felsefenin kendi iddiası.
İkinci görüş keskin sınırın kurulamayacağını savunur ve gerekçesini bilimin işleyişinden alır.
Bu tespitin sınır tartışmasındaki sonucu ağır. Bir iddia tek başına yanlışlanamıyorsa, yanlışlanabilirlik ölçütü de tekil iddialara uygulanamaz; ölçüt ancak ağın tamamına uygulanır ve ağın tamamı hem gözlemsel hem kavramsal parçalar taşır.
Üçüncü görüş meseleyi mantıktan alıp tarihe ve kuruma taşıyor. Buna göre sınır bir ölçütle çizilmedi, yüzyıllar içinde oluştu; bölümler kuruldu, dergiler ayrıldı, eğitim yolları farklılaştı ve ayrım bu ayrışmanın adı oldu.
Bu görüşün en açık kanıtı karşılaştırmadan geliyor. İslam düşüncesinde felsefe yapan kişiler aynı zamanda hekim, astronom ve matematikçiydi ve bunu bir çok yönlülük olarak değil tek bir işin parçaları olarak yaşadılar; bir düşünürün mantık kitabıyla tıp kitabı aynı sistemin bölümleriydi. Aynı şey antik Yunan'da ve Hint geleneğinde de böyleydi. Bugünkü ayrım evrensel bir keşif değil, belirli bir tarihsel yolun sonucu.
Eleştirenler bu görüşe şunu sorar: ayrım tarihsel olsa bile, bugün gerçek bir farkı işaretlemiyor mu? Cevap genellikle evet oluyor ama şu eklemeyle: işaretlediği fark, soruların doğasından değil, onlarla çalışma biçimlerimizden geliyor ve biçimler değişebilir.
Üç görüşü yan yana koyduğunda bir iş bölümü çıkıyor ve üçü rakip olmaktan çıkıyor. Birincisi bir iddianın tek başına nasıl sınanacağını söylüyor. İkincisi tek bir iddianın hiç tek başına sınanmadığını hatırlatıyor ve ölçütün ağın bütününe uygulanması gerektiğini gösteriyor. Üçüncüsü de bugünkü ayrımın nereden geldiğini söyleyip onu doğa yasası saymamızı engelliyor.
Pratikte üçü birden kullanılıyor. Bir iddia önüne geldiğinde önce şunu soruyorsun: bunun yanlış olduğunu ne gösterirdi? Cevap gelmiyorsa ikinciye geçiyorsun: bu iddia hangi ağın parçası ve ağın neresi çürütülebilir? Üçüncüsü ise bir uyarı olarak duruyor: bu sorunun bugün hangi bölümde konuşulduğu, onun ne tür bir soru olduğunu söylemiyor.
En güçlü itiraz
Şimdi bu dersin en sert itirazına geldik ve dayanağı açılış sahnesinin kendisi.
İtiraz şu: felsefe, bilimin henüz cevaplayamadığı soruların geçici deposudur. Tarih bunu gösteriyor; maddenin yapısı, göklerin hareketi, canlıların kökeni ve zihnin işleyişi teker teker felsefeden çıkıp bilime geçti. Kalanların da sırası gelecek.
Bu itirazı çürütemem ve tarihsel yanı büyük ölçüde doğru. Ama itiraz iki tür soruyu birbirine karıştırıyor ve karışıklık giderildiğinde kapsamı daralıyor.
Şöyle: felsefeden bilime geçen soruların hepsinin ortak bir özelliği vardı. Hepsi baştan beri bir olgu sorusuydu; maddenin bölünüp bölünmediği bir olgudur ve cevabı bizim ne düşündüğümüzden bağımsızdır. Eksik olan tek şey ölçme imkânıydı.
Buna karşılık bazı sorular olgu sorusu değil ve alet beklemiyorlar. Bir eylemi doğru yapan şeyin ne olduğu bir ölçüm sorusu değildir; ne kadar iyi bir cihaz bulursan bul, cihazın neyi ölçeceğine karar veren şey yine o sorunun cevabı olur.
Ölçülü iddia şu: felsefeden bilime geçiş gerçektir ve devam edecektir, ama geçen sorular baştan beri olgu sorularıydı. Kalanlar bir sıra bekleyen kuyruk değil, farklı türden sorular ve bilim onları çözmediği gibi çözmeye de çalışmıyor.
Bu ölçülü halin bir sonucu var. Bilim ilerledikçe felsefe küçülmüyor; çoğu zaman büyüyor, çünkü her yeni bilimsel imkân yeni kavramsal sorular açıyor. Bir canlının genetiğini değiştirebilir hale gelmek, hangi değişikliğin yapılması gerektiği sorusunu ortadan kaldırmıyor; o soruyu ilk kez gerçek bir soru haline getiriyor.
Açık kalan sorular
Dört soru açık kalıyor.
Birincisi: yanlışlanabilirlik ölçütü, bilimin kendi temel kabullerine uygulanamadığına göre, bir sınır ölçütü olarak yeterli mi?
İkincisi: bir soru olgu sorusu mu yoksa kavramsal soru mu, bunu önceden nasıl anlarız? Demokritos'un sorusu için yanlış tahmin edilmişti.
Üçüncüsü: gözlem kuram yüklüyse, iki rakip kuram arasında gözlemle karar verilebilir mi?
Dördüncüsü: bilimin sonuçları felsefi sorulara hiç dokunmuyor mu? Zihin üzerine çalışan biri sinirbilimi görmezden gelebilir mi?
Dördüncüsü özellikle canlı ve bu akademinin ileri programlarında bir tarafı seçilmiş değil. Bir yanda, bulguların kavramsal soruyu belirlemediğini savunanlar var: ölçüm hangi kavramla okunacağını söylemiyor. Öbür yanda, bulguları görmezden gelen bir kavram çözümlemesinin boşa döneceğini savunanlar var: özgür irade üzerine yazan biri, kararların nasıl oluştuğuna dair bulguları hiç okumadan yazarsa neyi tartıştığını bilmiyor demektir. İki taraf da haklı bir şey söylüyor ve arada bir uzlaşma henüz kurulmuş değil.
Yaygın hatalar
Bu konuda dört yaygın yanlış var.
Yaygın yanlışFelsefe kanıt istemez, bilim ister.
İkisi de gerekçe ister ve üçüncü derste gördüğümüz ölçüt ikisinde de geçerli. Fark gerekçenin türünde: biri gözleme, öteki kavram çözümlemesine ve tutarlılığa dayanır. Gerekçesiz felsefe, gerekçesiz bilim kadar kusurludur.
Yaygın yanlışBilim olguları anlatır, felsefe görüş bildirir.
Bu ayrım felsefeyi kanaate indirger ve yanlıştır. Felsefi bir iddia da yanlış olabilir, çürütülebilir ve terk edilebilir; bir argümanın geçersiz olduğu gösterilebilir. Çürütülemeyen şey görüş değil, sınanamayan iddiadır ve o da felsefede kusur sayılır.
Yaygın yanlışBir soru bilimsel olarak cevaplandıysa felsefi yanı biter.
Çoğu zaman tersi oluyor. Bir sorunun olgusal kısmı cevaplandığında geriye kalan kavramsal kısım daha net görünür hale geliyor; ölümün ne zaman gerçekleştiği tıbben ölçülebilir hale geldiğinde, ölümün ne olduğu sorusu kaybolmadı, keskinleşti.
Yaygın yanlışSınır sabittir.
Sınır kaydı ve kayıyor. Sabit sanmak iki yönde de hata üretiyor: bugün felsefi olan bir soruya bilimsel bir cevap aramamak, ya da bilimsel bir bulgunun kavramsal sorunu çözdüğünü sanmak.
Kendin dene
Sonra haberi iki listeye ayır. Birinci listeye olgu iddialarını yaz: ölçülen, sayılan, karşılaştırılan şeyler. İkinci listeye kavram ve değer iddialarını yaz: neyin iyi, sağlıklı, başarılı ya da normal sayıldığı.
İki liste neredeyse her haberde birbirine karışmış olacak ve karışma genellikle başlıkta oluyor. Ölçülen bir şey, ölçülmemiş bir değer yargısıyla birlikte tek cümlede sunuluyor.
Şimdi ikinci listedeki her madde için sor: bu, hangi ölçümle bulunmuş olabilir? Cevap yoksa o madde bir bulgu değil, bulgunun üzerine eklenmiş bir yorum.
Alıştırmanın işi bilime güvenmemeyi öğretmek değil. İşi, bir haberin hangi kısmının ölçümden geldiğini hangi kısmının gelmediğini ayırabilmek; ikisini ayıramayan biri, ölçüme duyduğu güveni farkında olmadan yoruma da devrediyor.
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bugün bilim dediğimiz şeyin adı üç yüz yıl önce doğa felsefesiydi ve ayrım bir keşif değil, yüzyıllar süren kurumsal bir ayrışmanın sonucu.
Bir iddiayı sınanabilir yapan şey, hangi gözlemin onu çürüteceğinin önceden söylenebilmesidir; bu ölçüt tekil iddiaları ayırt etmekte işe yarıyor.
Ölçüt bilimin kendi temel kabullerine uygulanamıyor: doğanın düzenli işlemeye devam edeceği varsayımı ve kanıtın ne sayılacağı kararı gözlemle sınanamaz, yani felsefi katman bilimin dışında değil içinde de duruyor.
Felsefeden bilime geçen sorular baştan beri olgu sorularıydı ve yalnız ölçme imkânı yoktu; bir eylemi doğru yapan şeyin ne olduğu gibi sorular ise alet beklemiyor, çünkü aletin neyi ölçeceğine karar veren şey yine o sorunun cevabı.
Bilim ilerledikçe felsefe küçülmüyor, çoğu zaman büyüyor; her yeni ölçme imkânı, daha önce sorulamayan kavramsal soruları ilk kez gerçek soru haline getiriyor.
Sonraki derse köprü
Bu derste felsefeyi bir komşusundan ayırdık ve ayrımın konularda değil sınama biçiminde olduğunu gördük. Bilim gözlemle sınıyor, felsefe kavramla ve tutarlılıkla.
Şimdi ikinci komşuya geçiyoruz ve orada sınama sorusu çok daha çetrefil. Dinin de kendi iddiaları, kendi metinleri ve kendi gerekçelendirme biçimleri var; üstelik felsefe tarihinin büyük bir kısmı din geleneklerinin içinde yazıldı.
Sonraki alt ders bunu soruyor: felsefe ile din arasındaki ilişki bir çatışma mı, bir iş bölümü mü, yoksa ikisi de değil mi? Cevabın tek olmadığını ve geleneklere göre ciddi biçimde değiştiğini göreceğiz.