Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Sözcük bir addır, kavram o adın gösterdiği ayrımdır ve ikisi birbirini tutmaz; aynı sözcük iki farklı kavramı taşıyabilir ve tartışmaların büyük kısmı tam orada geçer.
Bir kavramın sınırı sözlükten okunmaz, çünkü sözlük kullanımı kaydeder ve tartışma zaten kullanımın nereye kadar uzanacağı üzerinedir.
Sınır çizmenin klasik yöntemi gerek ve yeter koşulları saymak ve sonra tanımı çok geniş ya da çok dar gösteren bir karşı örnek aramaktır; Hint mantık geleneği bu iki kusura bir üçüncüsünü ekler ve tanım denetimini sistemli bir işleme çevirir.
Bazı kavramların ortak bir özü yoktur ve üyelerini örtüşen benzerlikler zinciri bir arada tutar; bu bir kusur değil, kavramın gerçekten nasıl çalıştığının kaydıdır.
Tanımlar tarafsız değildir ve bir tanımı kabul ettirmek tartışmanın en belirleyici hamlesi olabilir; çare tanımdan kaçınmak değil onu masaya koymaktır, çünkü gizli tanım da karar verir ve itiraz edilemez.
Açılış sahnesi
İki kişi bir müzede duruyor ve önlerinde yere yığılmış bir kum tepesi var. Biri şunu söylüyor: bu sanat değil. Öteki itiraz ediyor: bal gibi sanat.
Şimdi tartışmayı izle, çünkü ilginç bir şey olacak.
Kum tepesinin oraya kim tarafından, hangi niyetle konduğunu ikisi de biliyor. Sanatçının adını, tarihini, hangi sergi kapsamında yapıldığını ikisi de biliyor. Kumun cinsini bile sorsan ikisi de aynı cevabı verir.
Yani ortada bilmedikleri tek bir olgu yok. Bütün bilgiler masada ve ikisi de aynı masaya bakıyor.
Buna rağmen anlaşamıyorlar ve saatlerce anlaşamayabilirler.
Anlaşmazlık kum tepesi hakkında değil. Sanat kelimesinin nereye kadar uzandığı hakkında ve o sınırı ikisi de farklı yere çiziyor. Kimse bunu söylemiyor, çünkü ikisi de kendi sınırının doğal ve tek sınır olduğunu sanıyor.
Bu dersin işi, o görünmez sınırı görünür kılmak. Çünkü sınır masaya konmadan tartışma bir yere varamaz; iki taraf da sağlam gerekçeler getirir ve gerekçeler birbirine hiç değmez.
Bu derste ne olacak
Önce kavram ile sözcüğü birbirinden ayıracağız. İkisi Türkçede sürekli karışıyor ve karıştıkları anda tartışmanın nerede geçtiği belirsizleşiyor.
Sonra bir kavramın sınırını çizmenin yöntemine bakacağız. Yöntem eski ve basit: koşulları say, sonra o koşulları geçen ama kavrama girmeyen bir örnek ara. Bulursan tanımın çok geniş, tersini bulursan çok dar.
Ardından yöntemin çöktüğü yere geleceğiz. Bazı kavramların ortak bir özü yok ve zorlayarak öz aramak, kavramı olduğundan daha düzenli göstermek anlamına geliyor.
En sonda da en rahatsız edici itirazı ele alacağız: tanımı yapan kişi tartışmayı kazanır. Bu itiraz haklı ve tanımdan kaçmayı değil, tanımı görünür kılmayı gerektiriyor.
Merkez soru
Sorumuz şu: bir kavramı açıklamak, sözlükteki karşılığını okumak mıdır?
Cevap hayır ve neden hayır olduğu bu dersin tamamı. Sözlük insanların bir sözcüğü nasıl kullandığını kaydeder; kavramın sınırının nerede olması gerektiğini söylemez ve zaten tartışma tam olarak orada geçer.
Bu ayrımın önceki üç derste kurduğumuz şeyle doğrudan bir bağı var. Geçen ders gerekçenin bir iddiayı tartışılabilir kıldığını söylemiştik; kavram netleşmediğinde o mekanizma sessizce bozuluyor. İki taraf sağlam gerekçeler getiriyor ve gerekçeler birbirine hiç değmiyor, çünkü aynı sözcüğün altında iki ayrı iddia duruyor.
Sıfır noktası
Önce iki şeyi ayıralım, çünkü aynı şey değiller ve ayrılmadıklarında tartışma kayar.
Bütün anlaşmazlıklar sözcük tartışması değil ve bu ayrımı yapmak dersin en pratik kazancı. Kavram netleştikten sonra anlaşmazlık duruyorsa, elindeki şey gerçek bir görüş ayrılığıdır ve üzerinde çalışmaya değer.
Bu işin kaydedilmiş en eski örneği bir konuşmanın ortasında geçer.
Bu talep felsefenin en karakteristik hamlesi ve ilk duyulduğunda gereksiz bir titizlik gibi geliyor. Değil: örnek listesi elindeyken bile yeni bir durumla karşılaştığında ne yapacağını bilemezsin, çünkü liste yeni durumu içermiyor. Sınır ise içeriyor.
Argümanın yapısı
Şimdi iddiayı öncüllere ayıralım.
Birinci öncül: iki kişi bütün olgularda anlaşıp yine de anlaşamıyorsa, anlaşmazlıkları olgular hakkında değildir.
İkinci öncül: geriye kalan tek yer, kullandıkları kavramın sınırıdır.
Üçüncü öncül: bir kavramın sınırı sözlükten okunamaz, çünkü sözlük kullanımı kaydeder ve tartışma zaten kullanımın nereye kadar uzanacağı üzerinedir.
Sonuç: öyleyse kavramı açıklamak sözlük işi değil sınır çizme işidir ve tartışmanın sonunda değil başında yapılmalıdır.
Sınırı çizmenin klasik yöntemi iki soruya dayanıyor ve iki soru birbirinden bağımsız.
Yöntem şöyle işliyor. Bir tanım öner, sonra tanımı geçen ama kavrama girmediğini düşündüğün bir örnek ara; bulursan tanım çok geniş. Sonra tersini ara: kavrama girdiğini düşündüğün ama tanımı geçemeyen bir örnek; bulursan tanım çok dar.
Bu, yöntemin çalıştığı bir örnek. Tanım bir karşı örnekle sınandı, kusuru görüldü ve düzeltilebilir. Şimdi yöntemin çalışmadığı bir örneğe bakalım.
Bu ikinci karşı örnek yöntemin bir kusurunu değil, kapsamının sınırını gösteriyor. Bazı kavramlar gerçekten koşullarla tanımlanabiliyor; bazıları tanımlanmıyor ve bu onların bulanık ya da kusurlu olduğu anlamına gelmiyor.
Argümanın sonucunu bu yüzden daraltmak gerekiyor. Kavramı açıklamak her zaman sınır çizmek değil; bazen sınırın neden çizilemediğini göstermek.
Daraltılmış sonuç şu: kavramı açıklamak, kavramın hangi durumları kapsayıp hangilerini kapsamadığını görünür kılmaktır. Bu bazen bir tanımla, bazen bir örnek ağıyla yapılır.
Yöntemin bir inceliği daha var ve atlanırsa insanı yanlış yere götürüyor. Karşı örnek ararken uç durumlara gitmek serbest, ama uç durumun gerçekten kavrama girip girmediğine karar veren şey senin sezgin ve sezgi burada tek hakem değil.
Buradan yöntemin doğru kullanımı çıkıyor. Karşı örnek, sezginin net olduğu yerlerde güçlüdür; sezginin duraksadığı yerlerde ise bir çürütme değil, bir işaret. O bölge kavramın karar verilmemiş bölgesidir ve orada yapılacak iş tanımı düzeltmek değil, sınırın nereye çizileceğine gerekçeyle karar vermek.
Bu ayrımı yapmayan biri her duraksamayı bir çürütme sayar ve elindeki bütün tanımları teker teker çöpe atar. Sonunda hiçbir tanımı kalmaz ve bunu bir titizlik zannedip durur.
Görüşler ve pozisyonlar
Kavram açıklamanın nasıl yapılacağı üzerine üç ayrı pozisyon var ve üçü de hâlâ savunuluyor.
Birinci görüş klasik olan. Her kavramın gerek ve yeter koşulları vardır ve felsefenin işi onları bulmaktır; oyun örneğinde bulunamaması, henüz bulunamadığını gösterir, bulunamayacağını değil. Savunucuları şunu ekler: bulanık görünen kavramların çoğu, yeterince dikkatli bakıldığında düzenli çıkıyor ve pes etmek erken.
İkinci görüş klasik olanı reddediyor ve reddedişini oyun örneği üzerinden kuruyor.
Bu pasajın önemi, bir iddia değil bir talimat olması: düşünme, bak. Kavramın nasıl kullanıldığına gerçekten bakıldığında beklenen düzen çoğu zaman bulunmuyor ve bulunmaması bir eksiklik olarak değil bir bulgu olarak alınıyor.
Eleştirenler bu görüşe şunu sorar: eğer ortak bir öz yoksa, bir şeyin o kavrama girip girmediğine nasıl karar veriyoruz? Cevap verilmediğinde kavram her şeyi kapsayabilir hale gelir. Wittgenstein'ı savunanlar buna kavramın sınırının bulanık olabileceğini ama bulanık sınırın da sınır olduğunu söyleyerek karşılık verir; bir bahçenin kenarı kesin çizgiyle bitmez, bahçe yine de vardır.
Üçüncü görüş meseleyi tanımın kendisinden çok, tanımın kusurlarından kurar ve bu yaklaşımın en sistematik hali Hint mantık geleneğinde gelişmiştir.
Bu üçlü şemanın değeri, tanım tartışmasını bir sezgi yarışından çıkarıp denetlenebilir bir işleme çevirmesi. Bir tanım önüne konduğunda ne yapacağını biliyorsun: üç kusuru sırayla ara. Bulduğunda tanımın nesini düzeltmen gerektiğini de biliyorsun, çünkü her kusurun ayrı bir tamiri var.
Üçüncü kusur ilk bakışta gereksiz görünüyor; hiçbir örneğe uymayan bir tanımı kim yapar? Oysa bu, soyut tartışmalarda sık rastlanan bir hata. Bir kavramı o kadar yüklü tanımlarsın ki tanımı geçen tek bir gerçek örnek kalmaz ve kavram elinde kalır ama işe yaramaz. Adaleti hiçbir toplumun karşılayamayacağı biçimde tanımlayan biri, adalet kelimesini kullanmaya devam eder ve hiçbir şeye uygulayamaz.
Üç geleneğin bir arada durması bir şeyi gösteriyor. Klasik yaklaşım tanımın nasıl kurulacağını, Wittgenstein tanımın nerede kurulamayacağını, Hint geleneği ise kurulmuş bir tanımın nasıl denetleneceğini veriyor. Üçü rakip görünüyor ve pratikte birbirini tamamlıyor.
En güçlü itiraz
Şimdi bu dersin en rahatsız edici kısmına geliyoruz.
İtiraz şu: tanımı yapan kişi tartışmayı kazanır. Kavramın sınırını çizmek tarafsız bir hazırlık işi değil, tartışmanın kendisini önceden karara bağlamaktır.
Bu itirazı çürütemem, çünkü doğru. Tanımlar tarafsız değildir ve bir tanımı kabul ettirmek çoğu zaman tartışmanın en belirleyici hamlesidir.
Ancak buradan tanımdan kaçınmak gerektiği çıkmıyor ve çıkarmak işleri kötüleştirir.
Şöyle: tanım yapılmadığında ortadan kalkmıyor, gizleniyor. Müzedeki iki kişi tanım yapmadan tartıştığında ikisi de kendi tanımını kullanmaya devam ediyor; tek fark, kimsenin o tanımı göremiyor ve dolayısıyla itiraz edemiyor olması. Gizli tanım da karar veriyor, yalnız görünmeden.
Yani tanımın taraflılığına karşı çare, tanımı ortadan kaldırmak değil masaya koymak. Masaya konmuş bir tanıma itiraz edilebilir; konmamış olana edilemez.
Bu ölçülü hal bir şey daha getiriyor. Bir tartışmada tanım masaya konduğunda, tartışma çoğu zaman şekil değiştirir ve asıl anlaşmazlığın nerede olduğu görünür. Müzedeki iki kişi sınırlarını açıkça söylediğinde, tartıştıkları şeyin kum tepesi değil sanatın beceriyle ilişkisi olduğunu fark ederler. O soru gerçek bir soru ve üzerinde çalışılabilir.
Ölçülü iddia şu: kavram açıklamak tartışmayı tarafsızlaştırmaz, ama tarafların nerede ayrıldığını görünür kılar. Bu, çözümden daha azdır ve karanlıkta tartışmaktan çok daha fazlasıdır.
Açık kalan sorular
Dört soru açık kalıyor.
Birincisi: bir kavramın doğru sınırı diye bir şey var mı, yoksa yalnızca daha kullanışlı ve daha az kullanışlı sınırlar mı var?
İkincisi: sezgi bir tanımı çürütmeye yeter mi? Karşı örnek yöntemi tamamen sezgiye dayanıyor ve sezgiler kişiden kişiye değişiyor.
Üçüncüsü: hangi kavramların özü var, hangilerinin aile benzerliğiyle tuttuğu nasıl anlaşılır? Şimdilik tek yol denemek ve başarısız olmak.
Dördüncüsü: bir kavramı değiştirmek meşru mudur? Bazı tartışmalarda taraflar kavramı olduğu gibi tarif etmiyor, olması gerektiği gibi öneriyor ve bu ayrı bir iş.
Yaygın hatalar
Bu konuda dört yaygın yanlış var.
Yaygın yanlışTanım tartışması boş laftır.
En sık duyulan itiraz ve çoğu zaman haksız. Müzedeki tartışma tanım netleşmeden bir milim ilerlemiyor; ilerlemeyen bir konuşmayı sürdürmek, tanımı konuşmaktan çok daha fazla vakit alıyor. Boş olan şey tanım tartışması değil, tanım tartışmasını konu tartışmasıyla karıştırmak.
Yaygın yanlışSözlük tartışmayı bitirir.
Sözlük bir sözcüğün nasıl kullanıldığını kaydeder ve kullanımlar zaten birbirinden farklı olduğu için tartışma çıkmıştır. Sözlüğe başvurmak, iki tarafın da kendi kullanımını orada bulup tartışmaya geri dönmesiyle sonuçlanır.
Yaygın yanlışBulanık kavram kusurlu kavramdır.
Sınırı kesin olmayan bir kavram işe yaramaz sanılıyor. Oysa gündelik kavramların çoğu bulanık ve gayet iyi çalışıyor; bir yığının kaç taneden itibaren yığın sayıldığını kimse bilmiyor ve kimse bu yüzden yığın kelimesini bırakmıyor. Bulanıklık ancak karar verilmesi gereken yerlerde sorun oluyor.
Yaygın yanlışHer anlaşmazlık sözcük tartışmasıdır.
Bir önceki hatanın tersi ve daha sinsi. Kavram netleştikten sonra duran anlaşmazlık gerçektir ve onu sözcük meselesi ilan etmek, çözülmeyen bir tartışmadan kaçmanın kibar yolu olur. Netleştirmenin işi anlaşmazlığı yok etmek değil, gerçek olanı sahte olandan ayırmak.
Kendin dene
Sonra şu üç adımı sırayla uygula. Birinci adım: tartışmanın döndüğü tek bir sözcüğü bul. Genellikle bir tane vardır ve iki taraf da onu sık kullanır.
İkinci adım: o sözcüğün her iki taraftaki sınırını yaz. Karşı tarafınkini yazarken en güçlü haliyle yaz, çünkü zayıf hali senin tahminindir, onun kastettiği değil.
Üçüncü adım: iki sınırı yan yana koy ve sor. Sınırlar aynı olsaydı anlaşmazlık kalır mıydı? Kalmıyorsa elindeki şey bir sözcük tartışmasıydı ve çözüldü. Kalıyorsa gerçek bir görüş ayrılığı buldun; artık nerede olduğunu biliyorsun ve üzerinde çalışabilirsin.
İkinci sonucun birincisinden daha değerli olduğunu fark et. Sözcük tartışması çözülür ve biter; gerçek ayrılık ise düşünülecek bir şey verir.
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Sözcük bir addır, kavram o adın gösterdiği ayrımdır ve ikisi birbirini tutmaz; aynı sözcük iki farklı kavramı taşıyabilir ve tartışmaların büyük kısmı tam orada geçer.
Bir kavramın sınırı sözlükten okunmaz, çünkü sözlük kullanımı kaydeder ve tartışma zaten kullanımın nereye kadar uzanacağı üzerinedir.
Sınır çizmenin klasik yöntemi gerek ve yeter koşulları saymak ve sonra tanımı çok geniş ya da çok dar gösteren bir karşı örnek aramaktır; Hint mantık geleneği bu iki kusura bir üçüncüsünü ekler ve tanım denetimini sistemli bir işleme çevirir.
Bazı kavramların ortak bir özü yoktur ve üyelerini örtüşen benzerlikler zinciri bir arada tutar; bu bir kusur değil, kavramın gerçekten nasıl çalıştığının kaydıdır.
Tanımlar tarafsız değildir ve bir tanımı kabul ettirmek tartışmanın en belirleyici hamlesi olabilir; çare tanımdan kaçınmak değil onu masaya koymaktır, çünkü gizli tanım da karar verir ve itiraz edilemez.
Sonraki derse köprü
Bu derste kavramın sınırını görünür kıldık. Ama bir tartışmada görünmeyen tek şey kavram değil.
İki kişi sanatı aynı biçimde tanımlasa bile, ikisi de konuşmaya başlamadan önce doğru saydıkları bir sürü şeyle geliyor. O şeyleri hiç dile getirmiyorlar, çünkü onlara doğru gibi değil zemin gibi görünüyorlar.
Sonraki alt ders bu modülün sonuncusu ve tam olarak bunu soruyor: varsayımları görünür kılmak. Bir cümlenin altında yatan ve hiç söylenmeyen kabulleri nasıl bulacağımızı, kendi varsayımlarımızı görmenin neden en zoru olduğunu göreceğiz.