Mâlikü'l-Mülk, bütün mülkün gerçek sahibi olan, mülkü dilediğine veren, dilediğinden alan ve kimseye hesap vermeden mülkünde dilediği gibi tasarruf eden demektir. el-Melik dersinde, aynı kökten gelen bu iki isim arasındaki fark işlenmişti: Melik hükümranlığı, Mâlikü'l-Mülk ise mülkün kendisinin sahipliğini öne çıkarır. Fâtiha'daki "Mâlik mi, Melik mi?" kıraat tartışması da o derste ele alınmıştı. Bu ders, ismi insanın mülkle ilişkisi yönüyle okur: İnsan evine, arabasına, parasına, zamanına ve bedenine "benim" der; Mâlikü'l-Mülk ismi, bu "benim"lerin hepsinin ödünç olduğunu hatırlatır. Bu ders ismi, "sizi varis kıldığı şeylerden harcayın" emriyle, servetini kendi bilgisine bağlayan Karun'la, "malım, malım" diyen insana verilen cevapla ve mirasçısının malını kendi malından daha çok seven insanla okur.
Temel
Kelime. Mâlikü'l-Mülk, m-l-k kökünden gelen iki kelimeden oluşur: mâlik (sahip) ve mülk (sahip olunan şey, hükümranlık). Türkçede mülk (sahip olunan mal ve toprak), mülkiyet (sahiplik), mâlik (sahip), memleket (sahip olunan ülke), memlûk (sahip olunan, köle) ve temlik (sahip kılma) bu köktendir. İsmin tek dayanağı Âl-i İmrân 26'daki hitaptır:
Bu dua, el-Melik, el-Azîz ve el-Muizz derslerinde farklı yönleriyle okunmuştu. Bu derste odak, "verirsin" ve "çekip alırsın" fiilleridir: Mülk, sahibinin elinden geçici olarak başkasına emanet edilir ve zamanı gelince geri alınır. Duanın devamı, bu verip almanın kâinattaki karşılığını sayar: Gece gündüze, gündüz geceye geçer; ölüden diri, diriden ölü çıkar. Mülkün el değiştirmesi, gece ile gündüzün yer değiştirmesi kadar doğaldır.
Sizi varis kıldığı şeyler. Kur'an, insanın elindeki malı nasıl görmesi gerektiğini tek bir ifadeyle söyler:
Ayetteki ifade dikkat çekicidir: "Sizi varis kıldığı şeylerden." İnsan, elindeki malın ilk sahibi değildir; ondan önce başkaları vardı, ondan sonra başkaları olacaktır. Âlimler bu ayetten, insanın maldaki konumunun bir sahiplik değil, bir emanetçilik (istihlâf) olduğunu çıkarmıştır. Emanetçi, emaneti sahibinin istediği biçimde kullanır.
Malım, malım. Hz. Peygamber, insanın mülkünün gerçekte ne olduğunu şöyle anlatmıştır:
Hadis, insanın "malım" dediği şeyin gerçekte üç parçaya ayrıldığını gösterir: tükettiği, eskittiği ve verdiği. Bunların dışında kalan her şey, başkalarına bırakacağı bir emanettir.
Mirasçının malı. Hz. Peygamber, ashabına şaşırtıcı bir soru sormuştur:
İnsan biriktirdiğini "kendi malı" sanar; oysa biriktirdiği, mirasçılarının malıdır. Gerçekten kendi malı olan, Allah yolunda verdiğidir.
Kesilmeyen üç şey. Hz. Peygamber, insanın mülkünden ölümden sonra da devam eden kısmı şöyle anlatmıştır:
İnsan mülkünü yanında götüremez; ama bir kısmını ölümünden sonra da süren bir iyiliğe dönüştürebilir.
Gazâlî: Kulun payı. Gazâlî, el-Maksadü'l-Esnâ'da Mâlikü'l-Mülk'ü, mülkünde dilediğini yapan, dilediğini yaratan ve yok eden, hiç kimsenin itiraz edemediği diye tanımlar. Kulun bu isimden payı, kendi "mülkü" olan kalbine ve bedenine hâkim olmaktır: Gazâlî'ye göre kalp bir ülke, organlar onun halkıdır; kalbini ve organlarını Allah'ın rızasına göre yöneten, kendi ülkesinin gerçek sahibidir.
Kâinattaki izi. "Görmek" basamağında Mâlikü'l-Mülk ismi, el değiştiren her şeyde okunur. Bir ev yüzyıllar içinde sahip sahip değişir; bir toprak, önce bir köyün, sonra bir şehrin olur. Nehirler akar, kıyılar değişir, ülkelerin sınırları yer değiştirir. Mülk sürekli el değiştirir; mülkün asıl sahibi ise hiç değişmez.
Derin
Derin
Bana verilen, bende olan bilgidendir. Kur'an, mülkün asıl sahibini unutan birini anlatır:
Karun'a anahtarlarını güçlü bir topluluğun zorla taşıdığı hazineler verilmişti. Kavmi ona öğüt verir: Böbürlenme, Allah'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu gözet, dünyadaki payını da unutma, Allah'ın sana iyilik ettiği gibi sen de iyilik et. Karun'un cevabı ise mülkün sahibini unutmanın ifadesidir: "Bu servet ancak, bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir." Mülkü kendi bilgisine, kendi emeğine, kendi zekâsına nispet eden, Mâlikü'l-Mülk'ü unutmuştur. Kıssanın sonu, mülkün asıl sahibinin kim olduğunu gösterir: Karun ve sarayı yerin dibine geçirilmiş, ona Allah'a karşı yardım edecek kimse bulunmamıştır (Kasas 81). Bir gün önce onun yerinde olmayı dileyenler, ertesi gün Allah'ın kendilerine lütfetmeseydi onları da batıracağını söylemiştir (Kasas 82).
Göklerin ve yerin mirası. Kur'an, cimrilik edenleri mülkün asıl sahibiyle uyarır:
Cimrilik edilen şey, kıyamet günü boyunlara dolanacaktır. Ayetin sonundaki hatırlatma, bütün tartışmayı bitirir: Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. İnsanın elinde tuttuğu, zaten bir gün sahibine dönecektir.
Bir imtihan. Kur'an, malın ve çocukların insan için ne anlama geldiğini de söyler:
Mal da çocuklar da bir imtihandır. Mâlikü'l-Mülk, kuluna mülkten bir pay verir ve o paydan nasıl bir kul olacağına bakar.
Şefaat de O'nundur. Kur'an, mülkün sahipliğini ahirete de uzatır:
Müşrikler, taptıkları şeylerin Allah katında kendilerine şefaat edeceğini sanıyordu. Ayet, bütün şefaatin Allah'ın iznine bağlı olduğunu ve göklerin ve yerin hükümranlığının O'na ait olduğunu söyler. Mülkün sahibi, ahirette kimin kime aracı olacağının da sahibidir.
İlmî
İlmî
İstihlâf ve mülkiyet. İslâm hukukunda ve ahlâk düşüncesinde, insanın mala sahipliği istihlâf kavramıyla açıklanmıştır: İnsan, Allah'ın mülkünde O'nun adına tasarruf eden bir emanetçidir. Bu anlayışın hukuki sonuçları vardır: Zekât, sadaka ve miras hükümleri, malın yalnız sahibine değil, toplumun muhtaç kesimlerine de bir hak bıraktığını kabul eder. Nûr 33'te efendilere, kölelerine "Allah'ın size verdiği maldan" vermeleri emredilir; malın Allah'ın malı olarak anılması, âlimlerce bu emanetçilik anlayışının açık bir ifadesi sayılmıştır.
Vakıf. İslâm medeniyetinde mülkün asıl sahibinin Allah olduğu düşüncesi, vakıf kurumunda somut bir biçim kazanmıştır. Bir kimse malını bir hayra vakfettiğinde, o mal artık kimsenin satamayacağı, miras bırakamayacağı bir hâle gelir. Hanefî fıkhında Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in görüşüne göre vakfedilen mal, sahibinin mülkünden çıkıp Allah'ın mülkü hükmüne geçer. Osmanlı döneminde çeşmeler, köprüler, hastaneler, medreseler ve aşevleri bu anlayışla kurulmuş ve yüzyıllarca yaşatılmıştır. Vakıf, "sürekli sadaka" hadisinin kurumsal karşılığı ve Mâlikü'l-Mülk isminin toplumdaki izidir.
Süleyman'ın duası. Mülkü istemek yasak değildir. Süleyman, Rabbinden kendisinden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık istemiştir (Sâd 35); el-Melik ve el-Vehhâb derslerinde bu dua işlenmişti. Âlimler Süleyman'ın bu isteğini, mülkü Allah'tan istediği ve onu Allah'ın yolunda kullandığı için örnek göstermiştir. Karun ile Süleyman arasındaki fark, mülkün büyüklüğünde değil, mülkün kime nispet edildiğindedir. Karun "bu bana bendeki ilimden verildi" demiş, Süleyman ise karıncanın sözünü duyunca "Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükürde, hoşnut olacağın işi yapmakta beni muvaffak kıl" diye dua etmiştir (Neml 19).
İbrahim'e gösterilen melekût. Kur'an, İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığının gösterildiğini söyler (En'âm 75). Âlimler, mülkün görünen yüzü ile melekûtun görünmeyen yüzü arasında bir ayrım yapmıştır. Mâlikü'l-Mülk, ikisinin de sahibidir; insanın görebildiği yalnız birinci yüzdür.
İlmî
Klasik şerhlerde Mâlikü'l-Mülk
Mâlikü'l-Mülk tamlaması Kur'an'da yalnız Âl-i İmrân 26'daki hitapta geçer. Bu sayfanın Kur'an'da bölümü ise mülk kelimesinin ve mâlik kalıbının geçtiği 46 ayeti, 28 sûreyi gösterir; bunların çoğu göklerin ve yerin hükümranlığının Allah'ın olduğunu söyler. Kök ve dil bölümünün gösterdiği gibi bu ayetlerde isim en çok Veliyy ile yan yana gelir: Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur, O'ndan başka dost ve yardımcınız yoktur. Bu dersin İlmî seviyesi istihlâf ile mülkiyeti, vakfı, Süleyman'ın duasını ve İbrâhîm'e gösterilen melekûtu anlattı. Bu bölüm, mülk kelimesinin insana ya da başka bir sahibe nispet edildiği ayetlere şârihlerin sorduğu soruları yan yana koyar.
| Şârih | Eser | İsme bakışı |
|---|---|---|
| Taberî (ö. 310/923) | Câmiu'l-beyân | Tefsir: mülkten payı olanın cimriliği |
| Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) | Mefâtîhu'l-gayb | Tefsir: çökmeyen saltanat vaadi |
| Kurtubî (ö. 671/1273) | el-Câmi' li-ahkâmi'l-Kur'ân | Tefsir: sebeplere tutunup yükselsinler |
| Kuşeyrî (ö. 465/1072) | Letâifü'l-işârât | İşârî tefsir: büyük bir saltanat |
Taberî: Mülkten payı olanın cimriliği. Nisâ 53 bir soru sorar: Yoksa onların hükümranlıktan bir payı mı var? O zaman insanlara bir çekirdek parçası bile vermezler. Çekirdek parçası diye çevrilen kelime nakîr'dir. Taberî bu kelimeyi, hurma çekirdeğinin sırtındaki küçük çukur diye açıklar; Arapçada en küçük şeyin adı olarak kullanılır. Ayetin akıl yürütmesi açıktır: Mülk insanın eline geçseydi, o en küçük şeyi bile vermezdi. Bir sonraki ayet karşıtlığı tamamlar: Allah İbrâhîm ailesine kitap, hikmet ve büyük bir hükümranlık vermiştir. Mülkün asıl sahibi bol verir; mülkü kendine mal eden ise en küçük payı bile tutar.
Râzî: Çökmeyen saltanat vaadi. Tâhâ 120'de şeytan Âdem'e şöyle vesvese verir: Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi? Râzî'nin tefsirinde bu vaadin iki parçası üzerinde durulur: Biri ebedî yaşamak, öbürü yok olmayan bir mülk. Bu açıklamaya göre şeytan insanın en derin iki arzusunu yakalamıştır ve ikisi de yalnız Allah'a ait olan şeylerdir: Sonu olmayan hayat Hayy'ın, çökmeyen mülk Mâlikü'l-Mülk'ündür. Vesvesenin özü, insana yalnız Allah'a ait olanı vaat etmektir. Dersin Derin seviyesindeki Kârûn kıssası bu vaadin dünyadaki bir karşılığıdır: Elindekinin çökmeyeceğini sanan, onu kendi bilgisine nispet eder.
Kurtubî: Sebeplere tutunup yükselsinler. Sâd 10 inkârcılara bir meydan okuma yöneltir: Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyle ise sebeplere tevessül edip göğe yükselsinler! Kurtubî bu ayetteki sebeplerin (esbâb) ne olduğu hakkındaki açıklamaları aktarır: Göğün kapıları, göğe çıkan yollar ya da ipler. Ayet, bir mülk iddiasının sınanmasını ister: Göklerin sahibi olduğunu söyleyen, oraya çıkabilmelidir. Bu okumada mülk bir iddia değil, bir tasarruf gücüdür. İnsan, sahibi olduğunu söylediği şeyin üzerinde bile çoğu zaman tasarruf edemez; Mâlikü'l-Mülk ise her şeyde dilediği gibi tasarruf eder.
Kuşeyrî: Büyük bir saltanat. İnsân 20, cennet ehlinin hâlini şöyle anlatır: Oranın neresine baksan, nimet ve büyük bir saltanat (mülken kebîrâ) görürsün. Müfessirler bu büyük mülkün ne olduğu hakkında farklı açıklamalar aktarmıştır: Meleklerin onların yanına ancak izinle girmesi, nimetlerin sonsuzluğu ya da Rablerinin onlara selamı. Kuşeyrî'nin işârî okumasında bu mülk, dünyada mülkü emanet bilen kula verilen karşılıktır: Dünyada sahip olduğunu sandığı şeyi Mâlikü'l-Mülk'e bırakan, ahirette ondan büyüğüyle karşılaşır. Dersin İlmî seviyesindeki istihlâf düşüncesi buraya bağlanır: Emanetçi olarak yaşayan, sonunda ikram edilen olur.
Karşılaştırma. Dört şârih, mülkün insana nispet edildiği dört sahneye bakar. Taberî mülk ele geçtiğinde insanın cimrileştiğini, Râzî şeytanın insana yalnız Allah'a ait olanı vaat ettiğini, Kurtubî mülk iddiasının bir tasarruf gücüyle sınandığını, Kuşeyrî ise emaneti bırakana verilen büyük mülkü öne çıkarır. Hepsinin buluştuğu nokta şudur: İnsan mülkü kendine mal ettiğinde ya daralır ya aldanır; mülkü sahibine bıraktığında ise genişler.
Durup düşün
- "Benim" dediğin şeylerden hangisi gerçekten senin? Müslim'deki hadise göre malından sana kalan ne?
- Buhârî'deki soruya göre, biriktirdiklerin senin malın mı, mirasçılarının malı mı?
- Karun gibi, sahip olduğun bir şeyi yalnız kendi bilgine ya da emeğine nispet ettiğin oluyor mu?
Uygulama
Bugün "benim" dediğin bir şeyi, zamanını, bir eşyanı ya da bir miktar parayı, Hadîd 7'deki "sizi varis kıldığı şeyler" ifadesini hatırlayarak Allah yolunda harca. Bir eşyana bakarken, ondan önce ve senden sonra kimlerin olacağını düşün. Akşam Tefekkür Defteri'ne, bugün "önden gönderdiğin" malı yaz.
Kendini sına
- Hadîd 7'deki "sizi varis kıldığı şeyler" ifadesinden âlimler hangi kavramı çıkarmıştır?
- Müslim'deki hadise göre insanın malından kendisine kalan nedir?
- Buhârî'deki hadise göre insanın gerçek malı ve mirasçısının malı nedir?
- Karun, servetini neye nispet etmiştir?