Giriş
6 Şubat 1840'ta, Yeni Zelanda'nın kuzeyindeki Waitangi'de, İngiliz Krallığı'nın temsilcileri ile çok sayıda Māori şefi bir antlaşma imzaladı. Antlaşmanın iki metni vardı: İngilizce bir metin ve bir gece önce İngiliz bir misyoner ile oğlunun Māori diline çevirdiği bir metin. Şeflerin büyük çoğunluğu Māori metnini imzaladı.
İngilizce metnin birinci maddesine göre şefler, İngiliz Kraliçesi'ne egemenliklerini devrediyordu. Māori metninde ise bu kelimenin yerine, misyonerlerin İncil çevirilerinden türettikleri ve kabaca "yöneticilik" ya da "valilik" anlamına gelen kāwanatanga kelimesi kullanılmıştı. İkinci maddede, İngilizce metin şeflere topraklarının "tam, münhasır ve rahatsız edilmeyen mülkiyetini" güvence altına alıyordu; Māori metni ise onlara tino rangatiratanga'yı, yani kabaca "tam şeflik", kendi işlerini yönetme yetkisini güvence altına alıyordu. Bir tarafa göre şefler egemenliği devretmişti; öbür tarafa göre, yönetimle ilgili sınırlı bir yetkiyi paylaşmış ama kendi egemenliklerini korumuştu.
Bu fark, yüz yılı aşkın bir süre boyunca toprak kayıplarına, çatışmalara ve sonunda hukuki başvurulara yol açtı. 1975'te Yeni Zelanda'da, antlaşmadan doğan iddiaları incelemek üzere bir kurul kuruldu ve bu kurul, 2014'te yayımladığı bir raporda, Şubat 1840'ta antlaşmayı imzalayan şeflerin egemenliklerini devretmediği sonucuna vardı. İki kelimenin çevirisi, iki halkın tarihini belirledi.
Bu modülde Nyāya'dan İbn Arabî'ye birçok geleneği okuduk ve her birinin kavramlarını, çoğu zaman "bilgi", "kesinlik", "algı" gibi tek bir Türkçe kelimeyle karşıladık. Bu ders, bu karşılamaların neyi kazandırdığını ve neyi kaybettirdiğini soruyor ve modülü, karşılaştırmalı okumanın kendi epistemolojisiyle kapatıyor.
Bu dersin kazanımları:
- Çevirinin belirlenemezliği, hayırseverlik ilkesi ve karşılaştırmalı felsefenin iki temel tehlikesi olan asimilasyon ile egzotikleştirmeyi açıklarsın. (anla)
- Bir kavramın başka bir dile ya da geleneğe aktarılmasında kazanılan ve kaybedilen anlamları Kavram Çeviri Tablosu ile çıkarırsın. (uygula)
- Bu modülde yaptığın karşılaştırmaları, hangilerinin gerçek bir ortaklığa, hangilerinin yüzeysel bir benzerliğe dayandığını ayırarak değerlendirirsin. (değerlendir)
Ana anlatım
"Bilgi" kelimesinin genişliği
Türkçede "bilgi" kelimesi, İngilizcede ayrı ayrı karşılanan iki kavramı birden taşır: knowledge, yani bir şeyi bilmek ve information, yani bir şey hakkında aktarılan veri. "Bu konuda bilgim var" cümlesi, bağlama göre, "bu konuyu biliyorum" da demek olabilir, "bu konuda bazı veriler duydum" da. Bu akademinin yapay zekâ modülünde, dil modellerinin bilip bilmediğini tartışırken, bu ayrım önemli bir iş gördü: bir sistem çok miktarda enformasyon işleyebilir ama bu, onun bir şeyi bildiği anlamına gelmez. Türkçe, bu ayrımı tek kelimeyle bulanıklaştırır; bu yüzden bu akademide, gerektiğinde "bilgi" kelimesinin yanına ne kastedildiğini açıklayan bir ifade eklemek zorunda kaldık.
Bu küçük örnek, bu dersin sorusunu gösterir. Farklı diller ve gelenekler, bilme ile ilgili kavram alanını farklı biçimlerde böler. Nyāya'nın pramā'sı, doğru biliş ile onu üreten güvenilir aracı bir arada düşünür. Budist mantıkçıların algı kavramı, Türkçedeki "algı"dan çok daha dardır; kavramı dışarıda bırakır. Konfüçyüs'ün zhi'si, önermesel bilgiden çok, doğru ayrım yapabilme becerisine yakındır. Gazâlî'nin yakîn'i, Descartes'ın kesinliğinden farklı bir soruya cevap verir. İbn Arabî'nin marifet'i, "bilgi" kelimesinin tek başına taşıyamayacağı bir tanışıklık anlamı içerir. Bunların her birini "bilgi" ya da "kesinlik" diye çevirdiğimizde, bir şey kazanırız: karşılaştırma imkânı. Ama bir şey de kaybederiz: kavramın kendi geleneğindeki yeri.
Radikal çeviri
Analitik dönüş dersinde, Quine'ın inanç ağı resmini gördün. Quine, 1960'ta yayımlanan Kelime ve Nesne kitabında, bu resmi çeviri sorununa uyguladı ve ünlü bir düşünce deneyi kurdu. Bir dilbilimci, dilini hiç bilmediği bir topluluğa gider. Bir tavşan hızla geçerken, yerli konuşuculardan biri onu göstererek "gavagai" der. Dilbilimci, "gavagai" kelimesinin "tavşan" anlamına geldiğini not eder.
Ama Quine, bu çevirinin kanıtla belirlenemeyeceğini savunur. "Gavagai", "tavşan" anlamına gelebilir; ama "tavşanın ayrılmamış bir parçası" ya da "tavşan aşaması" anlamına da gelebilir. Bütün bu çeviriler, yerli konuşucunun davranışlarıyla, yani hangi durumlarda "gavagai" deyip hangi durumlarda demediğiyle, tamamen uyumludur. Hangi çevirinin doğru olduğunu belirleyecek davranışsal bir kanıt yoktur. Quine buna çevirinin belirlenemezliği adını verdi.
Quine'ın tezi aşırı görünebilir; ama epistemolojik dersi açıktır. İki geleneğin kavramlarını eşleştirdiğimizde, bu eşleştirmenin arkasında her zaman bir karar vardır ve bu karar, yalnızca kanıtla değil, bir yorum çerçevesiyle verilir. Nyāya'nın pramāṇa'sını "bilgi aracı" diye çevirmek, onu güvenilircilikle karşılaştırmaya izin verir; ama aynı kavramı "kanıt kaynağı" diye çevirmek, onu kanıtçılıkla karşılaştırmaya iter. İki çeviri de savunulabilir; ve seçim, karşılaştırmanın sonucunu önceden etkiler.
Hayırseverlik ilkesi
Quine'dan derinden etkilenen Amerikalı felsefeci Donald Davidson, bu soruna bir çıkış yolu önerdi. Bir başkasını, bir yabancı dilin konuşucusunu ya da bir başka geleneğin düşünürünü anlamaya çalışırken, onun inançlarının çoğunun doğru ve tutarlı olduğunu varsaymak zorundayız. Bunu varsaymazsak, onun sözlerine bir anlam yükleyemeyiz bile; çünkü bir kişinin neyi kastettiğini, ancak onun neye inandığını bir ölçüde bilerek anlayabiliriz. Davidson buna hayırseverlik ilkesi adını verdi.
Davidson, 1974'te yayımlanan "Kavramsal Şema Fikri Üzerine" başlıklı makalesinde, bu ilkeden radikal bir sonuç çıkardı: birbirine tamamen çevrilemez kavramsal şemalar fikri tutarsızdır. Bir dili konuşan bir topluluğu dil kullanıcıları olarak tanıyabiliyorsak, onların dilini bir ölçüde çevirebiliyoruz demektir; hiç çeviremiyorsak, onların bir dil konuştuğunu bile bilemeyiz. Bu, Kuhn dersinde gördüğün paradigmaların ölçüştürülemezliği tezine yöneltilmiş bir itirazdır ve karşılaştırmalı felsefe için cesaret verici bir sonuç taşır: gelenekler arasında tam bir çevrilemezlik yoktur; ama çeviri, her zaman bir yorum emeği gerektirir.
Hayırseverlik ilkesinin, bu modül boyunca uyguladığımız bir tutum olduğunu fark etmiş olmalısın. Zhuangzi'nin balık diyaloğunu bir hile olarak değil, bir bilgelik olarak; Gazâlî'nin ışığını bir kaçış olarak değil, bir gerilemeyi durdurma biçimi olarak; apoha kuramını saçma bir olumsuzlama oyunu olarak değil, tümeller sorununa ciddi bir cevap olarak okumaya çalıştık. Bu tutum olmadan, bir geleneği anlamak yerine, onu kendi ölçütlerimizle yargılamış olurduk.
İki tehlike: asimilasyon ve egzotikleştirme
Karşılaştırmalı okumanın iki karşıt tehlikesi vardır. Birincisi asimilasyondur: başka bir geleneğin kavramlarını, kendi geleneğimizin kavramlarına fazla hızlı eşitlemek. Nyāya'yı "Hint güvenilirciliği", Gazâlî'yi "İslam dünyasının Descartes'ı", Zhuangzi'yi "Çinli bir postmodernist" olarak okumak, bu düşünürleri anlaşılır kılar; ama aynı zamanda onları kendi sorularından koparır. Gazâlî dersinin tarih kutusu bu tuzağı adıyla anmıştı: birini başka birinin habercisi sayan okur, onda yalnızca bir taslak görür.
İkincisi egzotikleştirmedir: başka bir geleneği o kadar farklı, o kadar derin ya da gizemli saymak ki, onunla gerçek bir tartışmaya girilemez. "Doğu bilgeliği" gibi ifadeler, bu tehlikenin tipik biçimleridir: çok farklı gelenekleri tek bir kalıba sokar ve onları mantıksal tartışmadan muaf, sezgisel ve mistik bir alan olarak sunar. Oysa bu modülde gördüğün gibi, Nyāya ve Budist mantıkçılar, Batı'daki herhangi bir mantık geleneği kadar titiz argümanlar geliştirdi; Fârâbî ve İbn Sînâ, Aristoteles mantığını dönüştürerek kendi sistemlerini kurdu.
Filistin kökenli Amerikalı edebiyat eleştirmeni Edward Said, 1978'de yayımlanan Oryantalizm'de, Batı'nın Doğu'ya dair bilgi üretiminin, bu egzotikleştirmeyi çoğu zaman sistemli biçimde yaptığını ve bunun sömürgeci güç ilişkileriyle iç içe geçtiğini savundu. Said'in tezi, sonraki yıllarda hem çok etkili oldu hem de genelleştirici bulunduğu için eleştirildi. Ama karşılaştırmalı felsefe için uyarısı kalıcıdır: bir geleneği nasıl adlandırdığımız ve hangi kavramlarla çevirdiğimiz, yalnızca bir dil meselesi değil, konumlu bilgi dersinde gördüğün gibi, bir güç ve konum meselesidir.
İyi karşılaştırmanın ölçütleri
Bu iki tehlike arasında nasıl yol alınır? Karşılaştırmalı felsefe alanındaki tartışmalardan birkaç ölçüt çıkarılabilir. Birincisi, bir kavramı çevirmeden önce onun kendi geleneğinde hangi soruya cevap verdiğini sormak. Fenomenoloji ve hermeneutik dersinde gördüğün Gadamer'in ufuk kavramı burada iş görür: bir metni anlamak, onun hangi soruya cevap olduğunu anlamaktır. Gazâlî'nin yakîni ile Descartes'ın kesinliği, benzer görünür; ama biri doğru bir hayatın yolunu arayan birinin, öbürü yeni bir bilimin temelini arayan birinin sorusudur.
İkincisi, karşılaştırmayı tek yönlü değil, çift yönlü yapmak. Nyāya'yı güvenilircilik ışığında okumak kadar, güvenilirciliği de Nyāya ışığında okumak: Nyāya'nın dışsal geçerlilik fikri, güvenilirciliğe ne öğretebilir? Bu, bir geleneği ötekinin ölçüsü olmaktan çıkarır ve iki geleneği eşit tartışma ortakları yapar.
Üçüncüsü, bazen çevirmemek. Bir kavramın kendi geleneğindeki anlamı, hedef dilde hiçbir kelimeyle karşılanamıyorsa, onu ödünç almak ve açıklamak, yanıltıcı bir çeviriden daha dürüst olabilir. Bu modülde pramāṇa, apoha, yakîn, hads, keşf gibi kelimeleri çoğu zaman çevirmeden kullandık ve açıkladık. Türkçenin, bu kavramların önemli bir kısmını, Arapça ve Farsça üzerinden yüzyıllardır taşıması, bu modülün İslam düşüncesi derslerinde bize bir avantaj sağladı: yakîn, marifet, zevk gibi kelimeler Türkçede hâlâ yaşıyor, ama anlamları gündelik dilde dönüşmüş olabilir.
Bir önceki dersin köprüsünde andığımız Japon düşünür Toshihiko Izutsu, bu ölçütlerin bir kısmını kendi yöntemine dönüştürdü. Şeyh-i Ekber'i iki Daoist ustayla buluşturan o kitapta, üç düşünür arasında hiçbir tarihsel temas olmadığını baştan kabul etti ve yine de onları aynı masaya oturttu. Izutsu, her düşünürün anahtar kavramlarını önce kendi metninin içinde, o metnin başka kavramlarıyla ilişkileri üzerinden çözümledi; karşılaştırmayı ancak bu çözümlemeden sonra yaptı. Bunu, tarihsel etkileşime dayanmayan, ama ortak bir yapıyı arayan bir tarih üstü diyalog olarak adlandırdı. Izutsu'nun yöntemi, iki geleneği birbirine eşitlemeden, her birini önce kendi diliyle konuşturmanın bir örneğidir; ama eleştirmenleri, bulduğu ortak yapının bir ölçüde kendi seçtiği kavramların ürünü olabileceğini de sorguladı.
Dördüncüsü, ortaklıkları da ciddiye almak. Farklılıkları vurgulamak kadar, gerçek ortaklıkları görmek de önemlidir. Bu modülde, bilginin kaynaklarının, algı, çıkarım ve tanıklık olarak, Nyāya'da, sonraki Mohistlerde ve İbn Sînâ'da birbirinden bağımsız olarak benzer biçimde sınıflandırıldığını gördün. Deneysel felsefe dersinde de, Gettier sezgilerinin farklı kültürlerde beklenenden daha benzer çıktığını gösteren araştırmalardan söz etmiştik. Bu ortaklıklar, farklı insan topluluklarının, bilginin temel sorunlarıyla benzer biçimlerde karşılaştığını düşündürür.
Kavram Çeviri Tablosu
Bu dersin aracı, bu ölçütleri bir kavram denetimine çevirir. Önce kaynak kavramı yazarsın: kavramın kendi dilindeki adı, geldiği gelenek ve metin. İkinci olarak işlevini yazarsın: kavram, doğduğu gelenekte neyin çaresi olarak kullanılıyor, yanında ve karşısında hangi kavramlar duruyor? Üçüncü olarak aday karşılıkları listelersin: hedef dilde ya da hedef gelenekte bu kavramı karşılayabilecek bir ya da birkaç kelime. Dördüncü olarak her aday için kazanç ve kayıp yazarsın: bu karşılık, kavramın hangi yanını görünür kılıyor, hangi yanını kaybettiriyor ya da hangi yabancı çağrışımı ekliyor? Burada özellikle sahte akrabaları ararsın: yüzeyde benzeyen ama farklı bir işlev gören kavramlar. Son olarak kararı verirsin: tek bir karşılıkla çevirmek, iki karşılığı birlikte kullanmak ya da kavramı çevirmeden ödünç alıp açıklamak.
Kavram kapısına bağlanmasının gerekçesi, karşılaştırmalı bir iddianın, yani "X geleneğindeki A kavramı, Y geleneğindeki B kavramına karşılık gelir" türünden bir iddianın, ne kadar sağlam olduğunu, çevirinin kendisini sınayarak belirlemesidir.
Örnekler
Basit örnek: "kısmet"
Türkiye'ye yeni gelmiş bir arkadaşın, bir iş başvurusunun olumsuz sonuçlandığını anlattığında birinin ona "Kısmet değilmiş" dediğini söylüyor ve bunun ne demek olduğunu soruyor. Kavram Çeviri Tablosu'nu uygulayalım. Kaynak kavram: "kısmet", Türkçede gündelik dilde kullanılan, Arapça kökenli bir kelime. İşlev: bir kaybı ya da hayal kırıklığını, kişinin kendini suçlamasına ya da uzun süre üzülmesine gerek kalmadan kabul etmesini sağlamak; aynı zamanda bir teselli ve bir kapanış ifadesi. Aday karşılıklar: İngilizcede "fate" (kader), "luck" (şans), "it wasn't meant to be" (olmaması gerekiyormuş). Kazanç ve kayıp: "fate" ağır ve kesin bir belirlenmişlik çağrışımı taşır; "kısmet" ise gündelik kullanımda bu kadar ağır değildir. "Luck" rastlantıyı vurgular, ama "kısmet"in içindeki bir paylaştırılmışlık, kişiye düşen bir pay fikrini kaybettirir. "It wasn't meant to be" işlevi en iyi karşılar, ama kavramın dini ve geleneksel arka planını gizler. Sahte akraba: "fate", yüzeyde benzer, ama farklı bir ağırlık taşır. Karar: gündelik bir sohbette "it wasn't meant to be" en iyi işlev eşleşmesidir; ama arkadaşın kavramın kendisini anlamak istiyorsa, "kısmet" kelimesini ödünç alıp açıklamak daha dürüst olur.
Orta örnek: "aydınlatılmış onam"
Tıpta ve araştırma etiğinde, İngilizcede informed consent diye adlandırılan bir kavram, hastanın ya da katılımcının, bir işlemin riskleri ve yararları hakkında bilgilendirildikten sonra özgür iradesiyle verdiği onayı ifade eder. Türkiye'de bu kavram, hukuk ve tıp metinlerinde çoğunlukla aydınlatılmış onam diye karşılanır. Kavram Çeviri Tablosu'nu uygulayalım. Kaynak kavram: informed consent, yirminci yüzyılın ikinci yarısında gelişen biyoetik ve tıp hukuku geleneğinden. İşlev: hastanın özerkliğini korumak; hekimin bilgi üstünlüğünü dengelemek; onayın yalnızca bir imza değil, bilgiye dayalı bir karar olmasını sağlamak. Aday karşılıklar: "bilgilendirilmiş onay", "aydınlatılmış onam". Kazanç ve kayıp: "bilgilendirilmiş" kelimesi, hastaya bilgi verildiğini vurgular; "aydınlatılmış" ise hastanın konuyu anlamış, zihninde bir aydınlanma gerçekleşmiş olmasını ima eder. İkinci karşılık, kavramın asıl amacını, yani bilginin aktarılmasını değil, anlaşılmasını daha iyi yakalar. Ama pratikte, bir formun imzalatılması "aydınlatma" olarak kayda geçebilir ve kelimenin taşıdığı yüksek standart ile uygulama arasında bir boşluk kalabilir. Sahte akraba: "onay" ile "onam" arasındaki fark, gündelik dilde silikleşebilir. Karar: "aydınlatılmış onam" kavramın özünü iyi taşır; ama bu karşılığın standardını, uygulamada da korumak gerekir. Sonuç: bu örnek, bir çeviri kararının yalnızca bir kelime seçimi değil, bir pratiğin standardını belirleyen bir karar olabileceğini gösterir.
Gerçek hayat örneği: Waitangi'nin iki metni
Girişteki Waitangi Antlaşması'na Kavram Çeviri Tablosu'nu uygulayalım. Kaynak kavram: İngilizce metindeki sovereignty, yani egemenlik; on dokuzuncu yüzyıl Avrupa hukuk ve siyaset geleneğinden. İşlev: bir toprak parçası ve onun üzerindeki insanlar üzerinde en yüksek ve devredilebilir yönetim yetkisi. Aday karşılık: misyonerlerin seçtiği kāwanatanga, yani yöneticilik. Kazanç ve kayıp: bu karşılık, kavramın yönetimle ilgili bir yetki olduğunu aktarır; ama egemenliğin en yüksek ve devredilebilir olduğu fikrini kaybettirir. Māori metninin ikinci maddesindeki tino rangatiratanga, yani tam şeflik ise, Māori geleneğinde egemenliğe çok daha yakın bir kavramdı ve şeflere güvence altına alınmıştı. Yani çeviri, İngilizce metnin devralmak istediği şeyi, Māori metninde şeflerin elinde bırakıyordu. Sahte akraba: kāwanatanga, İngiliz tarafı için egemenliğin karşılığı gibi görünüyordu; Māori tarafı için ise, egemenliğin kendisi değil, onun altında kalan bir yönetim yetkisiydi. Karar: 2014 raporunun ve bugün pek çok tarihçinin vardığı sonuç, iki metnin aynı şeyi söylemediği ve Māori metnini imzalayan şeflerin, kendi anladıkları antlaşmanın tarafı sayılması gerektiğidir. Sonuç: bu örnek, bir kavram çevirisinin, iki taraftan birinin kendi ufkunu ötekine sessizce dayatmasına dönüşebileceğini gösterir. Hayırseverlik ilkesi burada iki yönlü uygulanmalıydı: yalnızca İngiliz tarafının Māori şeflerini değil, Māori şeflerinin de antlaşmayı nasıl anladığını ciddiye almak.
Vakaya dönüş
Modülün vakası Gazâlî dersinde kapandı; ama modülün son dersinde, vakanın merkezindeki kavrama, yakîn'e, Kavram Çeviri Tablosu'yla bakmak, bütün modülü toparlar. Kaynak kavram: yakîn, Gazâlî'nin el-Munkız'ından. İşlev: bütün diğer bilgilerin dayanabileceği, hiçbir karşıt gösterinin sarsamayacağı zemin; ama aynı zamanda, doğru bir hayatın yolunu bulmak için aranan bir güven. Aday karşılıklar: "kesinlik", İngilizcede certainty ya da certitude. Kazanç: bu karşılık, yakîn'i Descartes'ın sarsılmaz temel arayışıyla, bu akademinin bilgi termometresiyle ve Fârâbî'nin kesinlik koşullarıyla karşılaştırmayı mümkün kılar. Kayıp: "kesinlik" kelimesi, yakîn'in taşıdığı manevi ve ahlaki boyutu, bir hayatın dönüşümüyle ilişkisini kaybettirir; ayrıca Gazâlî'nin kesinliği bilen kişiyle önermenin bağına taşımasını, yalnızca bir önerme özelliği gibi göstermeye eğilimlidir. Sahte akraba: Descartes'ın kesinliği; benzer bir arayış, ama farklı bir soru ve farklı bir çıkış. Karar: bu modülde yakîn'i çoğu zaman çevirmeden kullandık ve açıkladık; karşılaştırma yaparken "kesinlik" kelimesini, ama yakîn'in kendi geleneğindeki işlevini hatırlatarak.
Şimdi modülün projesini, kesinlik kavramının üç gelenekteki haritasını, tamamlama zamanı. Tablona son bir satır ekle: çeviri notları. Her sütun için, o gelenekte kesinliği karşılamak için kullandığın kavramı, bu kavramın "kesinlik" kelimesiyle karşılanmasının neyi kazandırıp neyi kaybettirdiğini yaz.
Araç kartı: Kavram Çeviri Tablosu
| Alan | Açıklama |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir kavramın başka bir dile ya da geleneğe aktarılmasında, kavramın kendi işlevini, aday karşılıkları, her karşılığın kazandırdığı ve kaybettirdiği anlamları ve sahte akrabaları çıkarır; çevirme, çift terim ya da ödünç alma kararını gerekçelendirir |
| 5K kapısı | Kavram |
| Adımlar | 1) Kaynak kavramı, dilini, geleneğini ve metnini yaz. 2) İşlevini yaz: kendi geleneğinde hangi sorunu çözüyor, hangi komşu kavramlarla ve hangi karşıtlarla birlikte anılıyor? 3) Aday karşılıkları listele. 4) Her aday için kazanç ve kaybı yaz; sahte akrabaları işaretle. 5) Kararı ver ve gerekçelendir: tek karşılık, çift terim ya da çevirmeden ödünç alıp açıklamak. |
| Ne zaman kullanılır | Bir metni başka bir dile çevirirken ya da çeviri okurken; iki geleneği, iki kurumu ya da iki disiplini karşılaştırırken; bir kavramın bir alandan başka bir alana taşındığı durumlarda; bir sözleşme, bir yasa ya da bir politika metninde bir terimin nasıl anlaşılacağı önemli olduğunda |
| Sık hata | İlk bulunan karşılıkla yetinmek; kavramın yalnızca sözlük anlamına bakıp işlevini atlamak; karşılaştırmayı tek yönlü yapmak; farklılıkları vurgularken gerçek ortaklıkları görmemek |
Egzersiz
Ardından kendi hayatından, başka bir dile ya da başka bir kültürden gelen biriyle konuşurken bir kelimenin yanlış anlaşıldığı bir anı hatırla. Kavram Çeviri Tablosu'nu o kelimeye uygula. Günlüğüne, yanlış anlamanın hangi sahte akrabadan kaynaklandığını ve o an hangi kararın, çevirmenin, açıklamanın ya da ödünç almanın, daha iyi olacağını yaz.
Mini test
- Türkçedeki "bilgi" kelimesi, İngilizcedeki hangi iki kavramı birden taşır ve bu neden önemlidir?
- Quine'ın "gavagai" düşünce deneyi neyi göstermeyi amaçlar?
- Davidson'ın hayırseverlik ilkesi nedir ve Davidson ondan hangi sonucu çıkarır?
- Karşılaştırmalı okumanın iki tehlikesi nelerdir ve birbirinden nasıl ayrılır?
- Bir şirket, Japonya'daki bir çalışma pratiğini Türkiye'deki ofisine "aynı kelimeyle" taşımak istiyor. Kavram Çeviri Tablosu ile bu girişimi değerlendir.
Cevapları göster
- "Bilgi", hem *knowledge, yani bir şeyi bilmek, hem de information, yani aktarılan veri anlamına gelir. Bu ayrım önemlidir, çünkü bir sistemin ya da kişinin çok miktarda enformasyon işlemesi, bir şeyi bildiği anlamına gelmez; tek kelime bu farkı bulanıklaştırır*.
- Bir dilbilimcinin, "gavagai" kelimesini "tavşan" diye çevirmesinin, "tavşanın ayrılmamış bir parçası" ya da "tavşan aşaması" gibi başka çevirilerden davranışsal kanıtla ayırt edilemeyeceğini gösterir. Quine buna çevirinin belirlenemezliği der.
- Bir başkasını anlamak için onun inançlarının çoğunun doğru ve tutarlı olduğunu varsaymak zorunda olduğumuz ilkesidir. Davidson bundan, birbirine tamamen çevrilemez kavramsal şemalar fikrinin tutarsız olduğu sonucunu çıkarır: bir topluluğu dil kullanıcısı olarak tanıyabiliyorsak, dillerini bir ölçüde çevirebiliyoruz demektir.
- Asimilasyon, başka bir geleneğin kavramlarını kendi geleneğimizin kavramlarına fazla hızlı eşitlemektir; örneğin Gazâlî'yi "İslam dünyasının Descartes'ı" diye okumak. Egzotikleştirme ise bir geleneği o kadar farklı ve gizemli saymaktır ki onunla gerçek bir tartışmaya girilemez. Biri yabancıyı fazla tanıdık, öbürü fazla yabancı sayar.
- Kaynak kavram: Japonca bir çalışma pratiğinin adı. İşlev: o pratiğin kendi kurumsal kültüründe hangi soruna cevap verdiği, hangi alışkanlıklar ve ilişkilerle birlikte işlediği. Aday karşılıklar: kelimeyi ödünç almak ya da Türkçe bir karşılık bulmak. Kazanç ve kayıp: ödünç alınan kelime yeni ve dikkat çekici olabilir, ama çalışanlar onu içi boş bir slogan gibi algılayabilir; Türkçe karşılık anlaşılır olur, ama pratiğin özgün arka planını kaybettirebilir. Sahte akraba: Türkiye'deki ofiste zaten var olan ve benzer görünen bir uygulama, farklı bir işlev görüyor olabilir. Karar: kelimeden önce işlevi taşımak; pratiğin hangi sorunu çözdüğünü açıklamak ve yerel karşılığını çalışanlarla birlikte kurmak.
Özet
- Türkçedeki "bilgi" kelimesi hem knowledge hem information anlamı taşır; bu modülde karşılaştığımız pramā, zhi, yakîn, marifet gibi kavramlar, Türkçede tek bir karşılığa sığmaz.
- Quine'ın gavagai deneyi, çevirinin belirlenemezliğini gösterir: her kavram eşleştirmesinin arkasında bir karar vardır.
- Davidson'ın hayırseverlik ilkesi, anlamanın koşuludur; tamamen çevrilemez kavramsal şemalar fikri tutarsızdır.
- Karşılaştırmalı okumanın iki tehlikesi asimilasyon ve egzotikleştirmedir; Said'in Oryantalizm'i, bilgi üretiminin güç ilişkileriyle iç içe geçebileceğini hatırlatır.
- İyi karşılaştırma, kavramın hangi soruya cevap verdiğini sorar, çift yönlü yapılır, gerektiğinde çevirmez ve gerçek ortaklıkları da ciddiye alır.
- Kavram Çeviri Tablosu, kaynak kavramın işlevini, aday karşılıkların kazanç ve kayıplarını, sahte akrabaları ve çeviri kararını çıkarır.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Waitangi Antlaşması'nın imza tarihi? | 6 Şubat 1840 |
| Sovereignty kelimesinin Māori metnindeki karşılığı? | Kāwanatanga, yöneticilik |
| Türkçe "bilgi" kelimesinin İngilizcedeki iki karşılığı? | Knowledge ve information |
| Quine'ın çeviri düşünce deneyindeki kelime? | Gavagai |
| Çevirinin belirlenemezliği? | Davranışsal kanıtın, birbiriyle bağdaşmayan çeviriler arasında seçim yapmaya yetmemesi |
| Hayırseverlik ilkesi? | Başkasının inançlarının çoğunun doğru ve tutarlı olduğunu varsaymak |
| Karşılaştırmalı okumanın iki tehlikesi? | Asimilasyon ve egzotikleştirme |
| Oryantalizm kimin, ne zaman? | Edward Said, 1978 |
Sonraki derse köprü
Bu akademi boyunca bir öğrenci olarak epistemolojinin araçlarını öğrendin: iddiaları sınamayı, kaynakları değerlendirmeyi, kavramları ayırmayı, karşı görüşleri kurmayı ve kesinliği ayarlamayı. Son modül, bu rolü tersine çeviriyor: bu araçları başkasına nasıl öğretirsin? Platon'un diyaloglarında Sokrates, karşısındakine bir cevap vermek yerine, onun kendi inançlarını sorgulamasını sağlayan sorular sorar; bu yöntem, bugün hâlâ felsefe öğretiminin ve hukuk eğitiminin temel yöntemlerinden biridir. Vaka temelli öğretim ise, soyut ilkeleri somut bir durumun içinden tartışarak öğretmeyi amaçlar. Ders 11.1, epistemolojinin nasıl öğretileceğini, Sokratik yöntemi ve vaka temelli öğretimi inceleyecek ve sana Soru Merdiveni'ni verecek.
Günlük sorusu: Başka bir dilde ya da başka bir kültürde karşılığını bulmakta zorlandığın, senin için önemli bir kelime var mı? O kelime olmadan, onun adlandırdığı şeyi düşünebilir miydin?
Bugün nerede duruyor
Karşılaştırmalı felsefe, son yıllarda felsefe disiplini içinde giderek daha görünür hâle geliyor. Amerikalı felsefeciler Jay Garfield ve Bryan Van Norden, 2016'da New York Times'ta yayımlanan bir yazıda, Batı dışı felsefe geleneklerini müfredatlarına almayan felsefe bölümlerinin, kendilerine "felsefe" değil, "Avrupa ve Amerikan felsefesi" demesi gerektiğini savundu; yazı geniş bir tartışma başlattı. Amerikalı felsefeci Mark Siderits, Budist felsefe ile analitik felsefeyi bir araya getiren çalışmalarında, iki geleneği yalnızca karşılaştırmak değil, ortak felsefi sorunları çözmek için kaynaştırmak gerektiğini savundu ve bu yaklaşıma kaynaşma felsefesi adını verdi. Dilbilim alanında ise Polonya doğumlu Avustralyalı dilbilimci Anna Wierzbicka ve çalışma arkadaşları, bütün dillerde karşılığı bulunduğunu öne sürdükleri küçük bir anlam öğeleri kümesi önerdiler; bu kümede "bilmek" ve "düşünmek" gibi kavramlar da yer alıyor. Bu iddia doğruysa, bütün insan dillerinde bilmeye dair ortak bir çekirdek vardır ve farklılıklar bu çekirdeğin etrafında gelişir. İddianın ne ölçüde doğru olduğu dilbilimciler arasında tartışmalıdır; ama sorusu, bu modülün sorusuyla aynıdır: farklı gelenekler aynı şeyi mi bilmeye çalışıyor, yoksa bilmenin kendisi mi farklı?