Giriş
Masanın üstünde bir fincan duruyor. Ona baktığında ne görüyorsun? "Bir fincan" diyeceksin. Ama biraz yavaşla. Gözüne gelen şey, belirli bir anda, belirli bir ışıkta, belirli bir açıdan görünen bir renk ve biçim lekesidir: kıvrık bir kenar, beyaz bir yüzey, bir parlama. "Fincan" sözcüğü bu lekenin içinde yazılı değildir. O sözcük, bu lekeyi, daha önce gördüğün sayısız başka lekeyle aynı sınıfa koyan, onlara ortak bir ad veren, ondan çay içilebileceğini, kırılabileceğini, birine ait olduğunu söyleyen bir zihin işleminin ürünüdür. Gördüğün şeyle bildiğini sandığın şey arasında, fark etmeden attığın bir adım var.
Yaklaşık MS 480 ile 540 arasına yerleştirilen Hintli Budist düşünür Dignāga, bu adımı epistemolojinin merkezine koydu. Önceki derste Nyāya'nın algıyı ikiye böldüğünü görmüştük: henüz adı konmamış ilk kavrayış ve nesneyi bir sınıfa yerleştiren ikinci kavrayış. Dignāga'ya göre yalnızca birincisi algıdır. İkincisi, yani adın, sınıfın ve kavramın devreye girdiği her şey, zihnin kurduğu bir yapıdır ve başka bir bilgi aracının, çıkarımın alanına aittir.
Bu ayrım, yalnızca teknik bir sınıflandırma meselesi değildir. Budist gelenekte, dünyayı kalıcı nesneler ve sabit kimliklerle dolu bir yer olarak görmemiz, acının kökündeki yanılgıların bir parçası sayılır. Algı ile kavramı ayırmak, bu yanılgıyı fark etmenin epistemolojik yoludur. Bu ders, Dignāga ile onu izleyen yedinci yüzyıl düşünürü Dharmakīrti'nin kurduğu bu bilgi kuramını inceliyor.
Bu dersin kazanımları:
- Dignāga ve Dharmakīrti'nin iki bilgi aracı kuramını, kavramsız algı tanımını, apoha kuramını ve geçerli gerekçenin üç koşulunu açıklarsın. (anla)
- Bir gözlem cümlesinde duyudan gelen katmanı zihnin eklediği kavram katmanından Algı–Kavram Ayırıcı ile ayırırsın. (analiz et)
- Budist algı kuramını, Sellars'ın verilmiş olanın miti eleştirisi ve algının baştan kavramsal olduğu görüşüyle karşılaştırarak değerlendirirsin. (değerlendir)
Ana anlatım
İki nesne, iki araç
Dignāga'nın başyapıtı, Pramāṇasamuccaya, yani Bilgi Araçları Derlemesi'dir. Eser, Hint epistemolojisinin gündemini yüzyıllar boyunca belirledi. Dignāga'nın temel tezi şudur: yalnızca iki bilgi aracı vardır, algı ve çıkarım. Nyāya'nın kabul ettiği karşılaştırma ve tanıklık, ayrı bilgi araçları değil, çıkarımın özel türleridir.
Dignāga bu sonuca, bilgi araçlarının sayısını bilinecek nesnelerin türlerinden çıkararak vardı. İki tür nesne vardır. Birincisi tikeldir, Sanskritçesiyle svalakṣaṇa, kelime anlamıyla "kendine özgü nitelik": yalnızca kendisi olan, başka hiçbir şeyle paylaşılmayan, anlık ve tekil gerçeklik. Masadaki fincanın şu anda gözüne çarpan belirli rengi ve biçimi böyle bir şeydir. İkincisi tümeldir, sāmānyalakṣaṇa, yani "ortak nitelik": birçok tikelin paylaştığı düşünülen özellik; "fincanlık", "beyazlık", "kaplık". Algının nesnesi tikeldir; çıkarımın nesnesi tümeldir. İki tür nesne olduğu için iki bilgi aracı vardır.
Burada Budist metafiziğin bir öğesi devreye girer. Budist düşünürlerin önemli bir kısmına göre, gerçekten var olan şeyler anlıktır: her an doğup yok olan olaylar dizisidir. "Aynı fincan" dediğimiz şey, birbirini izleyen, birbirine benzeyen ama her biri ayrı olan anların bir akışıdır. Tümeller, yani "fincanlık" gibi ortak özellikler ise dünyada ayrıca var olan şeyler değil, zihnin bu anları birbirine bağlarken kullandığı yapılardır. Nyāya ise tümellerin gerçek olduğunu, "ineklik" gibi bir özelliğin her inekte gerçekten bulunduğunu savunuyordu. İki okul arasındaki bilgi kuramı tartışması, bu metafizik anlaşmazlıktan ayrılamaz.
Kavramdan arınmış algı
Dignāga, algıyı kısa ve keskin bir biçimde tanımladı: algı, kavramsal kurgudan arınmış biliştir. Bir renk lekesini görmek algıdır; onu "mavi" diye adlandırmak, "gökyüzü" diye sınıflandırmak, "yağmur yağacak" diye yorumlamak, algıya zihnin eklediği kurgulardır. Dignāga'ya göre bu kurgular, ne kadar anlık ve kendiliğinden görünürse görünsün, algının kendisi değildir.
Dharmakīrti, Nyāyabindu, yani Akıl Yürütmenin Damlası adlı kısa elkitabında bu tanıma ikinci bir koşul ekledi: algı, kavramsal kurgudan arınmış ve yanılsamasız biliştir. Bu ikinci koşul, duyu organlarının kendi kusurlarından doğan yanılgıları dışarıda bırakır. Hareket eden bir teknenin içinden kıyıdaki ağaçların yürüdüğünü görmek ya da gözünü parmağınla hafifçe bastırınca ayı iki tane görmek, kavramsal olmayan ama yanıltıcı bilişlerdir; Dharmakīrti'ye göre bunlar algı sayılmaz.
Bu tanımın şaşırtıcı bir sonucu vardır: saf algı, kendi başına hiçbir şey söylemez. "Önümde bir fincan var" cümlesi bile, en basit gözlem cümlesi gibi görünse de, algının değil, algının hemen ardından gelen kavramsal bir yargının ürünüdür. Algı, bize dünyayla doğrudan, nedensel bir temas sağlar; ama bu temasın içeriğini dile döktüğümüz anda kavramın alanına geçmiş oluruz.
Apoha: dışlama yoluyla anlam
Eğer sözcükler tikelleri değil tümelleri adlandırıyorsa ve tümeller gerçek değilse, sözcükler nasıl bir şey ifade eder? "İnek" sözcüğü, dünyada var olmayan bir "ineklik" özelliğini mi gösterir?
Dignāga'nın bu soruya cevabı, Hint felsefesinin en özgün kuramlarından biri oldu: apoha, yani dışlama. "İnek" sözcüğü, bütün ineklerin paylaştığı olumlu bir özü göstermez; inek olmayan her şeyi dışlar. Bir sözcüğün anlamı, onun olumsuzladığı şeylerle belirlenir. "Mavi" demek, mavi olmayan renkleri dışarıda bırakmaktır. Dharmakīrti bu kuramı geliştirdi ve ona bir açıklama ekledi: birbirinden farklı tikeller, örneğin farklı inekler, aynı türden etkiler doğurur, örneğin süt verir, çift sürer, belirli bir biçimde görünür; zihin bu etkilerin benzerliğinden yola çıkarak onları tek bir ad altında toplar ve bu ad, bu etkileri doğurmayan her şeyi dışlar.
Nyāya ve Mīmāṃsā düşünürleri apoha kuramını sert biçimde eleştirdi. Nyāya'dan Uddyotakara ve Mīmāṃsā'dan Kumārila gibi eleştirmenler, "inek olmayan" kavramını anlamak için önce "inek" kavramını anlamak gerektiğini, dolayısıyla kuramın bir döngüye düştüğünü savundu. Budist mantıkçılar bu itiraza karşı ayrıntılı cevaplar geliştirdi ve tartışma yüzyıllar sürdü. Kavram analizi dersinde gördüğün aile benzerliği fikri, bu tartışmayla dikkat çekici bir akrabalık taşır: Wittgenstein da Dignāga da, bir adın bütün taşıyıcılarında ortak bir çekirdek aramanın boşuna olduğunu düşünür.
Geçerli gerekçenin üç koşulu
Algı tikele dokunur ama bir şey söylemez; çıkarım tümellerle konuşur ama dünyaya doğrudan dokunmaz. O hâlde çıkarım nasıl güvenilir olabilir? Dignāga'nın cevabı, geçerli bir gerekçenin, yani çıkarımda kullanılan işaretin, karşılaması gereken üç koşuldur.
Tepede duman görüp ateş çıkaran örneğe dönelim. Birinci koşul: işaret, hakkında çıkarım yapılan yerde bulunmalıdır; duman gerçekten tepede olmalıdır. İkinci koşul: işaret, sonucun bulunduğu benzer durumlarda bulunmalıdır; ateşin olduğu en az bir yerde, örneğin bir mutfakta, duman görülmüş olmalıdır. Üçüncü koşul: işaret, sonucun bulunmadığı durumlarda hiç bulunmamalıdır; ateş olmayan bir göl kıyısında duman görülmemelidir.
Önceki dersteki buharla ateş çıkaran sahte gerekçe, tam olarak üçüncü koşulu çiğner: buhar, ateş olmadan da bulunur. Dignāga, bu koşulların farklı birleşimlerini sistemli biçimde sıralayan bir tablo, gerekçeler çarkı da hazırladı ve hangi birleşimlerin geçerli, hangilerinin geçersiz ya da belirsiz olduğunu gösterdi.
Dharmakīrti, üçüncü koşulun nasıl güvence altına alınacağı sorusuna daha derin bir cevap verdi. Ateş olmayan her yerde dumanın da olmadığını, sonsuz sayıda durumu tek tek gözleyerek bilemeyiz; bu, tümevarım problemi dersinde gördüğün sorunun Hint mantığındaki biçimidir. Dharmakīrti'ye göre üçüncü koşul, ancak işaret ile sonuç arasında zorunlu bir bağ varsa güvenilirdir. Bu bağ iki türlüdür: nedensellik, yani duman ateşin etkisidir ve ateş olmadan duman doğamaz; ve özdeşlik, yani "bu bir çınar, o hâlde bir ağaç" çıkarımında olduğu gibi, işaret sonucun kendi doğasının bir parçasıdır. Dharmakīrti buna, bir şeyin algılanabilir koşullarda algılanmamasından onun yokluğunu çıkarmayı da ekledi.
Güvenilir biliş ve eylem
Dharmakīrti, bilgi aracını tanımlarken, eylemin başarısına bakan Nyāya ölçütüne yakın ama ondan farklı bir ölçüt kullandı: geçerli bir biliş, yanıltmayan biliştir. Yanıltmamak, bilişin bizi, dünyada beklediğimiz etkiyi doğuran bir nesneye götürmesidir. Suyu gören ve ona yürüyen yolcu, susuzluğunu giderecek bir şey bulursa, biliş yanıltmamıştır. Budist gelenekte bu ölçüt, amaca uygun eylem, yani bilişin başarılı bir eylemi mümkün kılması ile birlikte düşünülür.
Bu ölçütün bir inceliği vardır. Kavramsal bilişler, Dignāga ve Dharmakīrti'ye göre bir anlamda "yanılsamadır"; çünkü dünyada var olmayan tümelleri, sabit nesneleri varsayarlar. Ama çıkarımsal bir biliş, yine de yanıltmayan olabilir: dumandan ateşi çıkaran kişi, ateşi "tümel bir ateş" olarak düşünse de, tepeye gittiğinde gerçek, tekil bir ateş bulur. Kavram, dünyayı olduğu gibi yansıtmasa bile, bizi dünyaya doğru biçimde yönlendirebilir. Pragmatizm dersinde gördüğün, bir fikrin değerinin onun deneyimde yol açtığı başarılı sonuçlarda yattığı düşüncesiyle buradaki akrabalık dikkat çekicidir.
Verilmiş olanın miti ve Budist algı
Temelcilik dersinde, Wilfrid Sellars'ın verilmiş olanın miti eleştirisini görmüştün: deneyim ya kavramsal bir içerik taşır ve o zaman kendisi de gerekçe ister, ya da taşımaz ve o zaman bir inancı gerekçelendiremez. Dignāga'nın kavramsız algısı, ilk bakışta tam da Sellars'ın hedef aldığı türden bir "verilmiş" gibi görünür.
Ama Budist kuramı dikkatle okuyan çağdaş yorumcular, önemli bir farkı vurgular. Dignāga ve Dharmakīrti, kavramsız algının kendi başına bir önermeyi gerekçelendirdiğini iddia etmez. Algı, dünyayla nedensel bir temas sağlar ve bu temas, doğru bir kavramsal yargıyı tetikler; ama "önümde bir fincan var" yargısının geçerliliği, ancak o yargının yanıltmayan bir eyleme yol açmasıyla anlaşılır. Bu okuma, Budist kuramı, Sellars'ın ikileminin iki boynuzu arasında bir yola, algıyı gerekçe değil, bilginin nedensel kaynağı sayan bir yola yerleştirir. Hegel'den Nietzsche'ye dersinin tarih kutusunda andığımız McDowell ise algının baştan kavramsal olduğunu savunur ve bu yolu reddeder. Tartışma, bugün karşılaştırmalı felsefenin en canlı sorularından biridir.
Algı–Kavram Ayırıcı
Bu dersin aracı, Dignāga'nın ayrımını bir gözlem denetimine çevirir. Önce gözlem cümlesini yazarsın: "Toplantıda müdür sinirliydi" gibi. İkinci olarak duyu katmanını ayırırsın: bu cümlenin içinde, gerçekten gördüğün, duyduğun, hissettiğin tekil veriler neler? Ses yükseldi mi, kaşlar çatıldı mı, bir kalem masaya bırakıldı mı? Üçüncü olarak kavram katmanını işaretlersin: bu verileri hangi ad, sınıf, neden ya da niyet altında topladın? "Sinirli" bir kavramdır; "yükselen ses" bir veriye daha yakındır. Dördüncü olarak çıkarımı açık hâle getirirsin: kavramı hangi işaretten çıkardın ve bu işaret üç koşulu karşılıyor mu? Özellikle üçüncü koşul: bu işaret, kavramın geçerli olmadığı durumlarda da bulunabilir mi? Son olarak aşımı düzeltirsin: kavram katmanı, duyu katmanının desteklediğinden fazlasını mı söylüyor? Söylüyorsa, cümleyi yeniden yazarsın.
Araç Kavram kapısında çalışır, çünkü bir gözlemin ne kadarının gözlem, ne kadarının yorum olduğunu görünür kılar ve kavramların verileri nasıl sessizce aştığını gösterir.
Örnekler
Basit örnek: mutfaktan gelen koku
Salonda otururken mutfaktan bir koku geliyor ve "yemek yandı!" diye ayağa fırlıyorsun. Algı–Kavram Ayırıcı'yı uygulayalım. Gözlem cümlesi: yemek yandı. Duyu katmanı: keskin, isli bir koku; belki hafif bir cızırtı sesi. Kavram katmanı: "yemek" (hangi yemek?), "yandı" (yanmış olmak bir sonuçtur, bir koku değil). Çıkarım: isli koku işaretinden yanmış yemek sonucuna. Üç koşul: koku salonda gerçekten var (birinci koşul karşılanıyor); yemeklerin yandığı durumlarda böyle bir koku çıkar (ikinci koşul karşılanıyor); ama bu koku yemeğin yanmadığı durumlarda da bulunabilir mi? Evet: fırının dibine düşmüş eski bir kırıntı, ocağın yanındaki bir kâğıt havlu, komşunun mutfağı. Üçüncü koşul zayıf. Aşımın düzeltilmesi: "mutfaktan yanık kokusu geliyor, bir şey yanıyor olabilir." Sonuç: ayağa kalkmak yine doğru bir eylemdir; ama mutfağa girdiğinde yemek yerine başka bir şey bulursan şaşırmayacaksın.
Orta örnek: bir iş görüşmesinin notu
Bir işe alım uzmanı, bir adayla yaptığı görüşmenin sonunda forma şu notu yazıyor: "Aday gergin ve hazırlıksızdı; kendine güveni düşük." Algı–Kavram Ayırıcı'yı uygulayalım. Gözlem cümlesi: aday gergin, hazırlıksız ve kendine güvensiz. Duyu katmanı: aday birkaç kez ellerini ovuşturdu, göz temasını sık sık kesti, iki soruya cevap vermeden önce uzun süre sustu, şirketin kuruluş yılını bilmiyordu. Kavram katmanı: "gergin", "hazırlıksız", "kendine güveni düşük"; üçü de verilerin ötesine geçen, kişinin iç durumu ve kalıcı özellikleri hakkında yargılardır. Çıkarım ve üç koşul: el ovuşturma ve göz temasını kesme, gerginliğin olmadığı durumlarda da bulunabilir mi? Evet; bazı kültürlerde ya da nöro-farklı bireylerde sürekli göz teması beklenmez, el hareketi bir alışkanlık olabilir. Uzun sessizlik, hazırlıksızlığın değil, dikkatli düşünmenin işareti olabilir. Kuruluş yılını bilmemek, hazırlıksızlığın zayıf bir işaretidir. Aşımın düzeltilmesi: "İki soruda cevap vermeden önce uzun süre düşündü; şirketin tarihine dair bir soruyu cevaplayamadı; teknik sorulardaki cevapları ayrıca değerlendirilmeli." Sonuç: düzeltilmiş not, bir sonraki görüşmeciye veriyi ve yorumu ayrı ayrı sunar; yorum, adayın kalıcı bir özelliği gibi forma işlenmez.
Gerçek hayat örneği: bir elbisenin iki rengi
Şubat 2015'te, bir elbisenin fotoğrafı internette hızla yayıldı ve milyonlarca insan aynı soru üzerine tartıştı: elbise mavi-siyah mı, beyaz-altın mı? Aynı ekrandaki aynı fotoğrafa bakan insanlar, birbirinden kesin biçimde farklı renkler gördüklerini söylüyordu ve her iki taraf da ötekinin nasıl böyle bir şey görebildiğini anlayamıyordu. Elbisenin gerçek renkleri mavi ve siyahtı. Sonraki yıllarda yapılan araştırmalar, farkın büyük ölçüde, görsel sistemin fotoğraftaki ışık koşulu hakkında yaptığı örtük bir varsayımdan kaynaklandığını öne sürdü: elbisenin gölgede ya da mavimsi bir ışıkta durduğunu varsayanlar onu daha açık renkli görürken, sarımsı bir yapay ışık altında durduğunu varsayanlar ise daha koyu renkli gördü. Algı–Kavram Ayırıcı'yı uygulayalım. Gözlem cümlesi: "elbise beyaz-altın" ya da "elbise mavi-siyah". Duyu katmanı: ekrandaki piksellerin renk değerleri, iki grup için de aynıdır. Kavram katmanı: "beyaz", "altın", "mavi", "siyah" gibi renk adları ve bunların altında yatan, ışığın rengine dair örtük bir yorum. Çıkarım: görsel sistem, bir yüzeyin rengini, ondan yansıyan ışıktan ve ışığın kaynağına dair bir varsayımdan çıkarır. Bu çıkarım çoğu zaman bilinçli değildir; ama farklı varsayımlar farklı sonuçlar doğurur. Aşımın düzeltilmesi: "Ekranda açık mavi ve kahverengimsi tonlar görüyorum; elbisenin gerçek rengi, fotoğraftaki ışık koşuluna bağlı." Sonuç: bu örnek, Dignāga'nın ayrımının ne kadar derine indiğini gösterir. Bir renk bile, en basit gözlem gibi görünse de, zihnin çoğu zaman fark edilmeden yürüttüğü bir kurgunun ürünü olabilir. Dharmakīrti'nin diliyle, algı ile kavramsal kurgu arasındaki sınır, sandığımızdan çok daha erken bir noktada çizilir.
Vakaya dönüş
Gazâlî'nin duyulara yönelttiği iki itiraza, Budist mantıkçıların gözüyle yeniden bakalım. Birinci itiraz gölgedir: göz gölgeyi hareketsiz görür, ama gölge hareket etmektedir. Algı–Kavram Ayırıcı'yı uygulayalım. Duyu katmanı: belirli bir anda, belirli bir yerde karanlık bir leke. Kavram katmanı: "hareketsiz". Dignāga'ya göre hareketsizlik, anlık bir algının içeriği değil, birbirini izleyen anları karşılaştıran bir yargıdır; yani bir çıkarımdır. Göz yanılmamıştır; yanılan, yetersiz bir karşılaştırmadan "hareket yok" sonucunu çıkaran kavramsal yargıdır. Budist kuramda gölge örneği, algının değil, çıkarımın hatasıdır.
İkinci itiraz yıldızdır: gökte bir nokta kadar görünen şeyin dünyadan büyük olduğu. Burada durum farklıdır. Uzaktaki nesnenin küçük görünmesi, duyu organının ve mesafenin doğasından kaynaklanan bir durumdur. Dharmakīrti'nin "yanılsamasız" koşulu açısından bakıldığında, yıldızın gerçek büyüklüğünü algı vermez; onu, dönemin astronomisinin hesaplarıyla, yani çıkarımla biliriz. İki itiraz da Budist mantıkçıların şu sonucunu destekler: duyulara yöneltilen itirazların önemli bir kısmı, aslında algıya değil, algının üzerine kurulan kavramsal yargılara yöneltilmiştir. Gazâlî'nin asıl krizinin ise duyulara değil, akla yöneldiğini hatırla: Budistler için akıl, yani çıkarım, üç koşula ve zorunlu bir bağa dayanıyorsa güvenilirdir; Gazâlî ise bu güvencenin kendisini sorgulayacaktır. Modülün projesi için ikinci sütuna "Budist mantıkçılar" yaz ve kesinliğin burada nerede durduğunu not et: algının yanıltmayan temasında ve çıkarımın zorunlu bağında; ama asla kavramın kendisinde değil.
Araç kartı: Algı–Kavram Ayırıcı
| Alan | Açıklama |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir gözlem cümlesinde duyudan gelen tekil verileri, zihnin eklediği ad, sınıf, neden ve niyet katmanından ayırır; kavramın dayandığı işareti ve verinin aşıldığı yeri ortaya koyar |
| 5K kapısı | Kavram |
| Adımlar | 1) Gözlem cümlesini yaz. 2) Duyu katmanını ayır: gerçekten görülen, duyulan, hissedilen tekil veriler neler? 3) Kavram katmanını işaretle: hangi ad, sınıf, neden ya da niyet eklendi? 4) Çıkarımı açık hâle getir: kavram hangi işaretten çıkarıldı, işaret sonucun olmadığı durumlarda da bulunabilir mi? 5) Aşımı düzelt: kavram veriden fazlasını söylüyorsa cümleyi yeniden yaz. |
| Ne zaman kullanılır | Bir görüşme, değerlendirme ya da tutanak notu yazarken; bir tanığın anlatımını okurken; bir çatışmada "ne oldu" ile "ne anladım" birbirine karıştığında; iki kişi aynı şeye bakıp farklı şeyler gördüğünü söylediğinde |
| Sık hata | Duyu katmanını yazarken farkında olmadan yine kavram kullanmak; her kavramı şüpheli sayıp gözlem cümlesini işe yaramaz hâle getirmek; kavramın yanlış olduğunu değil, yalnızca veriden fazlasını söylediğini unutmak |
Egzersiz
Sonra bu hafta bir başkası hakkında yaptığın bir değerlendirmeyi seç: bir iş arkadaşın, bir komşun, bir aile üyen hakkında "o ... biri" diye başlayan bir cümle. Algı–Kavram Ayırıcı'yı uygula. Günlüğüne, cümlenin hangi kısmının gözlem, hangi kısmının kavramsal kurgu olduğunu ve kurgunun dayandığı işaretin üçüncü koşulu karşılayıp karşılamadığını yaz.
Mini test
- Dignāga bilgi araçlarının sayısını neden ikiyle sınırlar?
- Dignāga ve Dharmakīrti'ye göre algının tanımı nedir ve Dharmakīrti bu tanıma ne ekler?
- Apoha kuramı, "inek" sözcüğünün anlamını nasıl açıklar?
- Dignāga'nın geçerli gerekçe için koyduğu üç koşul nelerdir ve Dharmakīrti üçüncü koşulu nasıl güvenceye alır?
- Bir öğretmen, bir öğrencinin karnesine "Derste sürekli dalgın, ilgisiz" yazıyor. Algı–Kavram Ayırıcı ile bu notu değerlendir.
Cevapları göster
- Çünkü iki tür nesne vardır: tikel (svalakṣaṇa), yani anlık ve tekil gerçeklik ve tümel (sāmānyalakṣaṇa), yani birçok tikelin paylaştığı düşünülen ortak nitelik. Algının nesnesi tikel, çıkarımın nesnesi tümeldir; iki tür nesne iki bilgi aracı gerektirir. Karşılaştırma ve tanıklık, çıkarımın özel türleridir.
- Dignāga'ya göre algı, kavramsal kurgudan arınmış biliştir: ad, sınıf ve yorum algıya ait değildir. Dharmakīrti buna yanılsamasızlık koşulunu ekler: teknedeyken ağaçları hareket ediyor görmek ya da ayı iki tane görmek gibi, duyunun kendi kusurundan doğan bilişler algı sayılmaz.
- "İnek" sözcüğü, bütün ineklerin paylaştığı olumlu bir öz göstermez; inek olmayan her şeyi dışlar. Dharmakīrti'ye göre farklı inekler benzer etkiler doğurur ve zihin bu benzerlikten yola çıkarak onları tek bir ad altında toplar.
- İşaret, çıkarım yapılan konuda bulunmalı; sonucun bulunduğu benzer durumlarda bulunmalı; sonucun bulunmadığı durumlarda hiç bulunmamalıdır. Dharmakīrti'ye göre üçüncü koşul, işaret ile sonuç arasında zorunlu bir bağ, yani nedensellik ya da özdeşlik varsa güvence altındadır.
- Gözlem cümlesi: öğrenci dalgın ve ilgisiz. Duyu katmanı: belki öğrenci birkaç kez pencereden baktı, bir soruya cevap vermedi, defterine bir şeyler çizdi. Kavram katmanı: "dalgın", "ilgisiz", üstelik "sürekli"; üçü de veriyi aşan, kalıcı bir özellik yargısıdır. Çıkarım ve üçüncü koşul: pencereye bakmak ya da çizmek, ilginin olduğu durumlarda da bulunabilir; bazı öğrenciler dinlerken çizer. Aşımın düzeltilmesi: "Son iki haftada üç derste soruya cevap vermedi; nedenini birlikte konuşmak istiyoruz." Sonuç: düzeltilmiş not, veriyi ve bir eylem önerisini sunar; öğrenciye kalıcı bir etiket yapıştırmaz.
Özet
- Dignāga (5.–6. yüzyıl), Pramāṇasamuccaya'da iki tür nesneye, tikel ve tümele, karşılık gelen iki bilgi aracı, algı ve çıkarım kabul etti.
- Algı, kavramsal kurgudan arınmış biliştir; Dharmakīrti (7. yüzyıl) buna yanılsamasızlık koşulunu ekledi. Saf algı kendi başına bir şey söylemez; "bu bir fincan" bile kavramsal bir yargıdır.
- Apoha kuramına göre sözcükler ortak bir özü değil, türe ait olmayanın dışlanmasını ifade eder; Nyāya bu kuramı döngüsel bulduğu için eleştirdi.
- Geçerli bir gerekçe üç koşulu karşılamalıdır; Dharmakīrti, üçüncü koşulu nedensellik ya da özdeşlik bağıyla güvenceye aldı.
- Geçerli biliş yanıltmayan biliştir ve başarılı eylemi mümkün kılar; Budist kuram, algıyı gerekçe değil nedensel kaynak sayarak Sellars'ın ikileminden bir çıkış önerir.
- Algı–Kavram Ayırıcı, bir gözlem cümlesinde duyu katmanını kavram katmanından ayırır ve kavramın veriyi nerede aştığını gösterir.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Dignāga'nın başyapıtı? | Pramāṇasamuccaya, Bilgi Araçları Derlemesi |
| Budist mantıkçıların iki bilgi aracı? | Algı ve çıkarım |
| Svalakṣaṇa? | Anlık, tekil, kendine özgü gerçeklik; algının nesnesi |
| Dignāga'ya göre algı? | Kavramsal kurgudan arınmış biliş |
| Dharmakīrti'nin algı tanımına eklediği koşul? | Yanılsamasızlık |
| Apoha? | Sözcüğün anlamının, türe ait olmayanı dışlamasıyla belirlenmesi |
| Üç koşulun en belirleyicisi? | İşaretin sonucun olmadığı durumlarda hiç bulunmaması |
| Dharmakīrti'ye göre zorunlu bağın iki türü? | Nedensellik ve özdeşlik |
Sonraki derse köprü
Nyāya ve Hint mantıkçıları, bilginin araçlarını en ince ayrıntısına kadar sınıflandırdı. Aynı sorulara Çin'de çok farklı bir yoldan yaklaşıldı. Konfüçyüs'e atfedilen Konuşmalar'da, öğrencisine bilginin ne olduğunu anlatırken, bildiğini bildiğini, bilmediğini de bilmediğini kabul etmenin bilginin kendisi olduğunu söyler: bilgi, önce kendi sınırlarının farkındalığıdır. Milattan önce dördüncü yüzyılda yaşamış Zhuangzi ise, balıkların sevincini nereden bildiğini soran bir arkadaşına verdiği ünlü cevapla, her bilmenin bir yerden, bir bakış noktasından yapıldığını ve bu bakış noktalarının kolayca birbirine tercüme edilemediğini gösterir. Ders T2.3, Konfüçyüs ve Zhuangzi'nin epistemolojik sezgilerini inceleyecek ve sana Bilmediklerim Listesi'ni verecek.
Günlük sorusu: Bugün birisi hakkında "o ... biri" diye düşündüğün bir an oldu mu? O cümlenin ne kadarını gerçekten gördün, ne kadarını senin zihnin tamamladı?
Bugün nerede duruyor
Budist epistemolojisi, Hindistan'da on ikinci yüzyıldan sonra zayıfladı, ama Tibet'te canlı bir gelenek olarak sürdü. Dharmakīrti'nin eserleri Tibetçeye çevrildi ve Tibet manastırlarında yüzyıllar boyunca mantık ve bilgi kuramının temel metinleri olarak okutuldu; bu manastırlarda bugün de sürdürülen tartışma pratiği, bir öğrencinin ayakta durarak oturan bir karşıtına sorular yönelttiği, el çırpma gibi belirgin hareketlerle yürüyen, Dignāga'nın ve Dharmakīrti'nin çıkarım kurallarına dayanan bir eğitim biçimidir. Akademik alanda, Georges Dreyfus'un 1997'de yayımlanan Gerçekliği Tanımak ve John Dunne'ın 2004'te yayımlanan Dharmakīrti Felsefesinin Temelleri gibi çalışmalar, Budist epistemolojiyi çağdaş zihin felsefesi ve epistemolojiyle diyaloğa soktu. Bilişsel bilimde ise algının duyusal veriyi pasif olarak kaydetmediği, beklentiler ve örtük çıkarımlarla kurduğu düşüncesi, interosepsiyon dersinde gördüğün tahmin eden beyin yaklaşımıyla birlikte, Budist algı kuramıyla sıkça karşılaştırılıyor. Bu karşılaştırmaların ne kadar derin olduğu ise tartışmalıdır: iki gelenek benzer sonuçlara bambaşka sorularla ve bambaşka amaçlarla ulaşmıştır. Bir geleneğin kavramlarını ötekinin diliyle okumanın bu riski, modülün son dersinin konusu olacak.