Giriş
"Fransa'nın şimdiki kralı keldir." Bu cümle doğru mudur, yanlış mıdır? Fransa'da bugün bir kral yok. Cümle doğru olamaz, çünkü kel olan bir kral yoktur. Ama yanlış da olamaz gibi görünür: yanlışsa, "Fransa'nın şimdiki kralı kel değildir" cümlesinin doğru olması gerekir, oysa o da var olmayan bir kral hakkında konuşur. Yoksa cümle ne doğru ne yanlış mıdır? Öyleyse, anlamlı görünen, dilbilgisi kusursuz bir cümlenin bir doğruluk değeri olmaması nasıl mümkündür?
Bertrand Russell, 1905'te Mind dergisinde yayımlanan "Gösterme Üzerine" makalesinde bu bilmecenin çözümünü önerdi. Cümlenin dilbilgisel biçimi yanıltıcıdır, dedi Russell; cümle bir kişiden söz ediyormuş gibi görünür, ama mantıksal biçimi başkadır. Doğru çözümlendiğinde cümle üç şey söyler: Fransa'nın kralı olan en az bir kişi vardır, en fazla bir kişi vardır ve o kişi keldir. Birinci iddia yanlış olduğu için bütün cümle, düpedüz, yanlıştır. Bilmece çözülmüştür; çözen, yeni bir metafizik varlık değil, dilin dikkatli çözümlemesidir.
İngiliz matematikçi ve felsefeci Frank Ramsey, bu çözümü sonradan felsefenin bir örnek modeli olarak niteledi. Yirminci yüzyılın başında İngiltere'de, sonra Avusturya'da ve Amerika'da gelişen analitik felsefe, bu modelden doğdu: felsefi sorunların önemli bir kısmı, dilin yüzeydeki biçiminin mantıksal biçimini gizlemesinden kaynaklanır ve bu sorunlar, dilin titiz çözümlemesiyle çözülebilir ya da ortadan kaldırılabilir. Bu ders, Batı Gelenekleri modülünün son dersi olarak, bu dönüşün epistemolojiye ne getirdiğini ve ne kaybettirdiğini izliyor.
Bu dersin kazanımları:
- Russell'ın betimlemeler kuramını, Wittgenstein'ın erken ve geç felsefesini, doğrulama ilkesini ve Quine'ın iki dogma eleştirisini açıklarsın. (anla)
- Beklenmedik bir kanıt karşısında hangi inancın gözden geçirileceğini İnanç Ağı Revizyonu ile belirlersin. (uygula)
- Analitik dönüşün epistemolojiye kattığı açıklığı ve doğallaştırılmış epistemolojinin normatif soruyu kaybetme riskini değerlendirirsin. (değerlendir)
Ana anlatım
İdealizme isyan
On dokuzuncu yüzyılın sonunda, İngiliz üniversitelerinde Hegel'den etkilenen bir idealizm egemendi. T1.5'teki "hakikat bütündür" düşüncesi, bu idealistlerin elinde, tek tek olguların ancak her şeyi kapsayan bir bütünün parçası olarak gerçek olduğu bir öğretiye dönüşmüştü. Cambridge'de iki genç felsefeci, G. E. Moore ve Bertrand Russell, 1890'ların sonunda bu öğretiye karşı çıktı. Modül 3'teki elini kaldıran Moore'u hatırla: Moore sağduyunun gündelik kesinliklerini felsefi kuramların üstünde tuttu. Russell ise çözümlemeyi mantığın yeni araçlarıyla yaptı.
Russell, Alfred North Whitehead ile birlikte, 1910 ile 1913 arasında yayımlanan Principia Mathematica'da, matematiğin mantıktan türetilebileceğini göstermeye çalıştı. Modül 2'de, Russell'ın 1902'de Frege'ye yazdığı mektupla Frege'nin sisteminde bir çelişki bulduğunu görmüştün; Principia, bu çelişkiden kaçınan bir sistem kurma girişimiydi. Russell'ın bu çalışmadan çıkardığı felsefi ders şuydu: mantık, dünyanın yapısını anlamanın aracıdır ve gündelik dilin belirsizliği, felsefi karışıklığın başlıca kaynağıdır.
Russell, bilgi kuramında da bu çözümleme yöntemini kullandı. Bilgi türleri dersinde, onun tanışıklık bilgisi ile betimleme bilgisi ayrımını görmüştün. Russell'a göre, bildiğimiz her önermenin, sonunda doğrudan tanıştığımız öğelerden kurulmuş olması gerekir; betimlemeler, tanışıklığımızın ötesindeki şeyleri bilmemizi sağlayan köprülerdir.
Dilin sınırları
Russell'ın Cambridge'deki öğrencisi Ludwig Wittgenstein, bu programı en uç noktasına taşıdı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, asker olarak yazmayı sürdürdüğü Tractatus Logico-Philosophicus, Almanca olarak 1921'de, İngilizce çevirisiyle birlikte 1922'de yayımlandı. Kitap, numaralandırılmış kısa önermelerden oluşan sıkışık bir yapıdaydı ve iddiası büyüktü: felsefenin sorunlarını, ilke olarak, kesin biçimde çözmek.
Wittgenstein'ın temel düşüncesi, dil ile dünya arasında bir resim ilişkisi olduğuydu. Anlamlı bir önerme, olası bir olgu durumunun mantıksal bir resmidir; öğeleri, dünyadaki nesnelere karşılık gelir ve öğelerin düzeni, nesnelerin olası düzenini gösterir. Önerme, resmettiği olgu durumu gerçekleşiyorsa doğrudur, gerçekleşmiyorsa yanlıştır.
Bu kuramın sonucu çarpıcıydı. Etik, estetik, metafizik ve din üzerine söylenen cümlelerin çoğu hiçbir olgu durumunu resmetmez; bu yüzden, Wittgenstein'a göre, yanlış değil anlamsızdır. Wittgenstein bu sonucu kendi kitabına da uyguladı: Tractatus'un önermeleri de, bir merdiven gibi, tırmanıldıktan sonra atılması gereken, sonuçta anlamsız olan açıklamalardır. Kitabın son cümlesi, yirminci yüzyıl felsefesinin en çok alıntılanan cümlelerinden biri oldu: üzerine konuşulamayan şey hakkında susmak gerekir. Bu cümlenin bir alay mı, yoksa konuşulamayanın değerine bir saygı mı olduğu, yorumcular arasında hâlâ tartışılır.
Viyana Çevresi ve doğrulama ilkesi
Tractatus'u en hevesle okuyanlar, 1920'lerde Viyana'da felsefeci Moritz Schlick'in çevresinde toplanan bir grup bilim insanı ve felsefeciydi. Viyana Çevresi adıyla anılan bu grup, bağdaşımcılık dersinde tanıştığın Otto Neurath'ı ve Alman felsefeci Rudolf Carnap'ı da içeriyordu. Çevre, Tractatus'tan bir ölçüt çıkardı: bir cümlenin anlamı, onun doğrulanma yöntemidir. Bir cümle, ya analitik olarak, yani yalnızca terimlerinin anlamı sayesinde doğruysa, ya da ilke olarak deneyimle doğrulanabiliyorsa anlamlıdır. Bu iki koşulu karşılamayan cümleler, ne kadar derin görünürse görünsün, anlamsızdır.
İngiliz felsefeci A. J. Ayer, 1936'da yayımlanan Dil, Doğruluk ve Mantık'ta bu görüşü İngilizce konuşan dünyaya yaydı. Kitap, metafiziğin, teolojinin ve etiğin büyük kısmını anlamsız ilan ediyordu. Pragmatizm dersinde gördüğün Peirce'ün anlam kuralıyla bir akrabalık açıktır: iki görüş de, bir kavramın ya da cümlenin anlamını deneyimdeki sonuçlarına bağlar. Ama doğrulama ilkesi çok daha katıydı.
İlkenin en ciddi sorunu kendine uygulandığında ortaya çıktı. "Bir cümle ancak analitikse ya da deneyimle doğrulanabiliyorsa anlamlıdır" cümlesi analitik midir? Değil gibi görünür. Deneyimle doğrulanabilir mi? Hangi gözlem onu doğrular? İlke, kendi ölçütüne göre anlamsız çıkıyordu. Ayrıca bilimin genel yasaları, örneğin "bütün bakır iletkendir", sonlu sayıda gözlemle kesin olarak doğrulanamaz; ilke katı okunduğunda bilimin kendisini de anlamsız sayma tehlikesi taşıyordu. Mantıkçı pozitivistler ilkeyi defalarca yeniden formüle etti, ama hiçbir formül bütün itirazları karşılayamadı. Ayer, 1970'lerin sonunda verdiği bir söyleşide, hareketin en büyük kusurunun, söylediklerinin neredeyse tamamının yanlış olması olduğunu söyleyecekti.
Anlam kullanımdır
Bu arada Wittgenstein, Tractatus'tan sonra felsefeyi bırakmış, 1920'lerde Avusturya'nın köylerinde ilkokul öğretmenliği yapmıştı. 1929'da Cambridge'e döndü ve kendi erken felsefesini sistemli biçimde eleştirmeye başladı. Bu dönemin düşünceleri, ölümünden sonra 1953'te yayımlanan Felsefi Soruşturmalar'da toplandı. Kavram analizi dersinde gördüğün "oyun" kavramı ve aile benzerliği, bu kitaptan gelir.
Geç Wittgenstein'a göre dilin tek bir özü, dünyayı resmetmek gibi tek bir işlevi yoktur. Dil, emir vermek, soru sormak, şaka yapmak, dua etmek, selamlaşmak, bir nesneyi betimlemek gibi sayısız etkinliğin içinde kullanılır. Wittgenstein bu etkinliklere dil oyunları adını verdi. Bir sözcüğün anlamı, çoğu durumda, dilde nasıl kullanıldığıdır. "Bilmek" sözcüğünün anlamını, onun tanımını çıkararak değil, gündelik konuşmada nasıl kullanıldığına bakarak anlarız. Bağlamsalcılık dersinde gördüğün menteşe inançları, bu geç dönem düşüncesinin epistemolojiye en doğrudan katkısıdır.
Böylece analitik gelenek, kendi içinde iki yöne ayrıldı. Bir yanda, dilin mantıksal olarak ideal bir biçimini arayan, bilimin diline yakın duran bir yön; öbür yanda, gündelik dilin kendi kullanımlarını titizlikle betimleyen bir yön. İkisi de felsefeyi dilin çözümlemesi olarak gördü; ama birincisi dili düzeltmek, ikincisi onu anlamak istiyordu.
İki dogma
Doğrulama ilkesine ve mantıkçı pozitivizme en derin darbeyi, Viyana Çevresi'ni yakından tanıyan Amerikalı felsefeci Willard Van Orman Quine vurdu. Modül 2 ve Modül 4'te, Quine'ın 1951'de yayımlanan "Empirizmin İki Dogması" makalesini ve inanç ağı resmini kısaca görmüştün. Burada makalenin yapısını daha yakından izleyelim.
Quine'a göre modern empirizm, iki sorgulanmamış varsayıma dayanıyordu. Birinci dogma, analitik ve sentetik önermeler arasında keskin bir ayrım olduğuydu. Quine, "analitik" kavramını tanımlamaya yönelik her girişimin, "eşanlamlılık", "anlam" ya da "zorunluluk" gibi aynı ölçüde açıklanması gereken başka kavramlara başvurduğunu ve bir döngüye düştüğünü gösterdi. İkinci dogma, her anlamlı cümlenin, tek başına, kendisini doğrulayacak ya da yanlışlayacak belirli deneyimlere karşılık geldiği varsayımıydı; Quine buna indirgemecilik dedi.
Quine'ın alternatifi, kendi ünlü ifadesiyle şuydu: dış dünya hakkındaki cümlelerimiz, duyu deneyiminin mahkemesine tek tek değil, bir bütün olarak çıkar. Bilimsel yöntem dersinde gördüğün Duhem–Quine sorunu, bu görüşün bilim felsefesindeki yüzüdür. Bir deney beklenmedik bir sonuç verdiğinde, hangi inancın yanlış olduğunu deney söylemez; ağın bir yerinde bir düzeltme yapmamız gerekir, ama nerede yapacağımız bir seçimdir. Ve ilke olarak, hiçbir cümle düzeltmeye tamamen kapalı değildir: yeterince güçlü bir çatışma karşısında mantığın yasaları bile gözden geçirilebilir.
Revizyonun ölçütleri
Hiçbir inanç dokunulmaz değilse, beklenmedik bir kanıt karşısında neyi değiştireceğimize nasıl karar veririz? Quine, burada bir ilke önerdi: en az bozma. Ağda düzeltme yaparken, ağın geri kalanını en az sarsacak değişikliği tercih ederiz. Kenardaki, gözleme yakın bir inancı değiştirmek genellikle ucuzdur; merkezdeki bir inancı, örneğin bir mantık ilkesini ya da temel bir fizik yasasını değiştirmek ise ağın her yerinde düzeltme gerektirir.
Quine, J. S. Ullian ile birlikte yazdığı ve 1970'te yayımlanan İnanç Ağı adlı kısa kitapta, bir hipotezi ya da revizyonu değerlendirirken bakılacak erdemleri sıraladı: muhafazakârlık, yani mevcut inançlarla olabildiğince az çatışmak; alçakgönüllülük, yani gerekenden fazlasını iddia etmemek; sadelik; genellik, yani geniş bir olgu yelpazesini açıklamak; ve yanlışlanabilirlik, yani hangi gözlemin onu çürüteceğini söyleyebilmek. Bu erdemler, en az bozma ilkesini somut sorulara dönüştürür. Ama dikkat: muhafazakârlık bir erdemdir, bir yasak değildir. Ağın kenarını yamamak, merkezdeki bir hatayı sonsuza dek gizlemenin yolu da olabilir.
Doğallaştırılmış epistemoloji
Quine, 1969'da yayımlanan "Doğallaştırılmış Epistemoloji" makalesinde bir adım daha attı. Descartes'tan beri epistemoloji, bilgiyi bilimin dışında duran sağlam bir temele oturtmaya çalışmıştı; Quine'a göre bu proje başarısız oldu ve başarısız olmak zorundaydı, çünkü bilimin dışında durulabilecek bir nokta yoktur. Bağdaşımcılık dersinde gördüğün Neurath'ın gemisi burada yeniden karşımıza çıkar: gemiyi denizde onarırız. Quine'ın önerisi, epistemolojinin psikolojinin bir bölümü olarak yürütülmesiydi: insanların duyusal girdilerden bilimsel kuramlara nasıl ulaştığını, bilimin kendi yöntemleriyle incelemek.
Bu öneri ciddi bir itirazla karşılaştı. Amerikalı felsefeci Jaegwon Kim, 1988'deki bir makalesinde, epistemolojinin normatif bir alan olduğunu hatırlattı: epistemoloji yalnızca insanların nasıl inandığını değil, nasıl inanmaları gerektiğini, hangi inancın gerekçeli olduğunu sorar. Psikoloji bize nasıl inandığımızı söyleyebilir, ama doğru inanıp inanmadığımızı söylemek için bir ölçüte ihtiyaç vardır ve bu ölçüt psikolojiden çıkmaz. Güvenilircilik dersinde gördüğün Goldman'ın yaklaşımı, bu iki soruyu birleştirmeye çalışan en etkili girişimlerden biridir: gerekçelendirme normatif bir kavramdır, ama hangi süreçlerin güvenilir olduğu bilimsel olarak araştırılabilir.
İnanç Ağı Revizyonu
Bu dersin aracı, Quine'ın ağ resmini ve en az bozma ilkesini bir karar yöntemine çevirir. Önce beklenmedik kanıtı yazarsın: beklentinle çatışan gözlem, veri ya da haber nedir? İkinci olarak ağı çizersin: bu beklentiyi üreten inançları listeler, her birini kenara, gözleme yakın, ya da merkeze, pek çok başka inancı taşıyan konuma yerleştirirsin. Üçüncü olarak seçenekleri çıkarırsın: çatışmayı gidermek için değiştirilebilecek en az üç inanç, biri kenardan, biri aradan, biri merkezden. Dördüncü olarak bedeli ölçersin: her seçenek ağın başka hangi inançlarını değiştirmeyi gerektirir? Hangisi en az bozar? Son olarak kanıtı sorarsın: en az bozan seçeneği bağımsız olarak sınayacak bir gözlem var mı? Varsa önce onu yap; yoksa seçimini geçici tut ve hangi yeni kanıtın seni daha derin bir revizyona zorlayacağını yaz.
Araç Kanıt kapısında işler, çünkü revizyon kararını keyfe değil, kanıta bağlar: en ucuz düzeltme, ancak kendisi de sınanabildiğinde meşrudur.
Örnekler
Basit örnek: yerinde olmayan anahtar
Sabah evden çıkarken anahtarını her zaman koyduğun kapı yanındaki kaseye uzanıyorsun ve anahtar orada yok. İnanç Ağı Revizyonu'nu uygulayalım. Beklenmedik kanıt: anahtar kasede değil. Ağ: kenarda, "dün akşam anahtarı kaseye koydum"; arada, "evdeki kimse anahtarıma dokunmaz"; merkezde, "nesneler kendiliğinden yok olmaz" ve "belleğim genel olarak güvenilirdir". Seçenekler: dün akşam anahtarı başka yere koydum (kenar); ev arkadaşım ya da bir aile üyesi onu kaldırdı (ara); anahtar bir biçimde buharlaştı (merkez). Bedel: birinci seçenek, yalnızca tek bir hatıranın yanlış olduğunu kabul etmeyi gerektirir; ikincisi, evdeki alışkanlıklara dair bir inancı değiştirir; üçüncüsü, fiziksel dünyaya dair neredeyse bütün inançlarını sarsar. Kanıt: dünkü ceketin cebine bakmak ve evdekilere sormak, birinci ve ikinci seçenekleri bağımsız olarak sınar. Sonuç: en az bozan seçenek önce sınanır; üçüncü seçenek, bütün sınamalar sonuçsuz kalsa bile, anahtarın bulunamaması tek başına onu gerektirmeyeceği için masada durmaz.
Orta örnek: düşen satışlar
Küçük bir kırtasiyenin sahibi, okulların açıldığı ay satışlarının geçen yılın aynı ayına göre belirgin biçimde düştüğünü görüyor. İnanç Ağı Revizyonu'nu uygulayalım. Beklenmedik kanıt: okul dönemi satışları düştü. Ağ: kenarda, "bu yıl okula başlayan öğrenci sayısı mahallede aynı"; arada, "müşterilerim bana sadık" ve "fiyatlarım rekabetçi"; merkezde, "okul dönemi her yıl en yoğun dönemdir" ve "mahalle kırtasiyesinin bir geleceği var". Seçenekler: öğrenci sayısı azalmış olabilir (kenar); yakınlarda açılan bir mağaza ya da çevrimiçi satış müşterileri çekmiş olabilir (ara); mahalle kırtasiyesi modeli artık sürdürülebilir değil (merkez). Bedel: birinci seçenek tek bir veriyi düzeltir; ikincisi, fiyat ve sadakat inançlarını gözden geçirmeyi gerektirir; üçüncüsü, işin bütün planını değiştirir. Kanıt: okulların kayıt sayılarını öğrenmek birinci seçeneği, düzenli müşterilere sormak ve yakın rakiplerin fiyatlarına bakmak ikinciyi sınar. Sonuç: merkezdeki inanç, kenar ve ara seçenekler sınanmadan terk edilmez; ama sınamalar ikinci seçeneği doğrular ve bu durum birkaç yıl üst üste tekrarlanırsa, en az bozma ilkesi merkezi korumak için değil, merkezi sorgulamanın zamanını belirlemek için kullanılmalıdır.
Gerçek hayat örneği: ışıktan hızlı nötrinolar
Eylül 2011'de, OPERA adlı uluslararası bir deneyin araştırmacıları şaşırtıcı bir sonuç duyurdu. İsviçre'deki CERN'den yola çıkıp yeraltından yaklaşık yedi yüz otuz kilometre yol alarak İtalya'daki Gran Sasso laboratuvarına ulaşan nötrinolar, ölçümlere göre, aynı mesafeyi ışığın alacağından yaklaşık altmış nanosaniye daha kısa sürede kat ediyordu. Bu doğruysa, Einstein'ın görelilik kuramının temel bir ilkesi, hiçbir şeyin ışıktan hızlı gidemeyeceği ilkesi, sarsılıyordu. İnanç Ağı Revizyonu'nu uygulayalım. Beklenmedik kanıt: nötrinolar erken varıyor. Ağ: kenarda, deneyin zamanlama ve konum ölçümlerinin doğruluğu; arada, nötrinoların davranışına dair parçacık fiziği kuramları; merkezde, görelilik kuramı ve onun yüz yılı aşkın süredir sayısız deneyle sınanmış öngörüleri. Seçenekler: ölçümde bir hata var (kenar); nötrinolar henüz bilinmeyen bir etkileşim içinde (ara); görelilik yanlış (merkez). Bedel: kenar seçeneği tek bir deney düzeneğini sorgular; merkez seçeneği, uydulardaki saat düzeltmelerinden parçacık hızlandırıcılarının tasarımına kadar fiziğin geniş bir bölümünü sarsar. Kanıt: araştırmacıların kendisi, sonucu duyururken bilim topluluğundan olası hataları bulmak için yardım istedi. 2012'de ölçüm düzeneğinde bir fiber optik kablonun gevşek bağlantısı ve bir saat sisteminin sorunu bulundu; aynı laboratuvardaki başka bir deney, ICARUS, nötrinoların ışık hızıyla uyumlu bir hızda geldiğini ölçtü. Sonuç: en az bozan seçenek bağımsız olarak sınandı ve doğrulandı. Merkez korundu; ama bu koruma, bir dogma olarak değil, kenarın kanıtla sınanmasının sonucu olarak gerçekleşti.
Vakaya dönüş
Çizelge son iki durağıyla tamamlanıyor. On yedinci durak, 1905 ile 1921 arasıdır: Russell'ın betimlemeler kuramı ve Wittgenstein'ın Tractatus'u, bilginin sorunlarını dilin mantıksal çözümlemesine bağlar; bilmek, önce neyin anlamlı olarak söylenebileceğini bilmektir. On sekizinci durak 1951'dir: Quine, "Empirizmin İki Dogması"nda, analitik ile sentetik arasındaki keskin çizgiyi siler ve bilgiyi, kenarında deneyime değen, hiçbir düğümü dokunulmaz olmayan bir ağ olarak resmeder.
Modülün başında Parmenides'ten başlayan çizelge, burada ilginç bir halka tamamlar. Parmenides ve Platon, bilgiyi değişmeyen, kesin ve zorunlu olana bağlamıştı. Quine'ın ağında ise hiçbir şey ilke olarak değişmez değildir; zorunluluk, yalnızca ağın merkezinde durmanın, değiştirilmesi çok pahalı olmanın adıdır. İnanç Ağı Revizyonu'nu çizelgenin kendisine uygulayalım. Beklenmedik kanıt: yirmi beş yüzyıllık tartışma, "bilgi nedir?" sorusuna tek bir cevap üretmedi. Ağ: kenarda, tek tek filozofların tanımları; arada, "bilgi kesinlik gerektirir" inancı; merkezde, "bilgi ile sanı arasında önemli bir fark vardır" inancı. Seçenekler: tanımlarımız eksikti ve daha iyisini bulacağız (kenar); bilgi kesinlik gerektirmez, yanılabilir de olabilir (ara); bilgi ile sanı arasında gerçek bir fark yoktur (merkez). Bedel ve kanıt: çizelgenin kendisi, ara seçeneği güçlü biçimde destekler; Peirce'ten Quine'a, bilgi giderek yanılabilir ama gerekçeli bir inanç olarak anlaşıldı. Merkez ise hiçbir durakta terk edilmedi. Karşılaştırmalı denemenin son bölümü, bu korunmuş merkezin senin sorunda neye karşılık geldiğini sorabilir.
Araç kartı: İnanç Ağı Revizyonu
| Alan | Açıklama |
|---|---|
| Ne işe yarar | Beklenmedik bir kanıt karşısında hangi inancın gözden geçirileceğini belirler; seçenekleri ağdaki konumlarına ve bedellerine göre sıralar ve seçimi bağımsız bir sınamaya bağlar |
| 5K kapısı | Kanıt |
| Adımlar | 1) Beklentinle çatışan kanıtı yaz. 2) Beklentiyi üreten inançları kenar, ara ve merkez olarak yerleştir. 3) Her konumdan en az bir revizyon seçeneği çıkar. 4) Her seçeneğin ağda başka neyi değiştirmeyi gerektirdiğini yaz ve en az bozanı belirle. 5) En az bozan seçeneği bağımsız olarak sınayacak kanıtı ara; yoksa seçimi geçici tut ve hangi kanıtın daha derin bir revizyona zorlayacağını yaz. |
| Ne zaman kullanılır | Bir ölçüm, bir haber ya da bir deneyim güçlü bir beklentiyle çeliştiğinde; bir planın sonuçları öngörüldüğü gibi çıkmadığında; bir kurum ya da bir kişi hakkındaki temel bir inancının sarsıldığını hissettiğinde |
| Sık hata | Merkezi dokunulmaz sayıp her beklenmedik kanıtı kenarda yamamak; tek bir çarpıcı kanıtla merkezi hemen terk etmek; en az bozan seçeneği sınamadan doğru saymak |
Egzersiz
Ardından hayatında son bir yıl içinde bir beklentinin boşa çıktığı bir durumu seç: bir iş, bir ilişki, bir sağlık kararı, bir yatırım. İnanç Ağı Revizyonu'nu ona uygula. Günlüğüne, o zaman hangi inancını değiştirdiğini, bugün bakınca en az bozan seçeneği mi yoksa en rahat seçeneği mi seçtiğini yaz.
Mini test
- Russell'ın betimlemeler kuramına göre "Fransa'nın şimdiki kralı keldir" cümlesi neden yanlıştır?
- Tractatus'un resim kuramına göre etik ve metafizik cümleleri neden anlamsızdır?
- Doğrulama ilkesi kendine uygulandığında hangi sorun ortaya çıkar?
- Quine'ın iki dogması nelerdir?
- Bir hastanede yeni bir kan testi cihazı, sağlıklı görünen birçok hastada beklenmedik derecede yüksek bir değer ölçmeye başlıyor. İnanç Ağı Revizyonu ile hangi seçeneklerin, hangi sırayla ele alınması gerektiğini değerlendir.
Cevapları göster
- Russell'a göre cümle, Fransa'nın kralı olan en az bir kişi olduğunu, en fazla bir kişi olduğunu ve o kişinin kel olduğunu söyler. Birinci iddia, yani böyle bir kişinin var olduğu iddiası yanlış olduğu için cümlenin tamamı yanlıştır; ne doğru ne yanlış olan bir cümle kabul etmek gerekmez.
- Resim kuramına göre anlamlı bir önerme, olası bir olgu durumunun mantıksal resmidir. Etik ve metafizik cümleleri hiçbir olgu durumunu resmetmez; bu yüzden Wittgenstein'a göre yanlış değil anlamsızdır.
- İlke, anlamlı cümlelerin ya analitik ya da deneyimle doğrulanabilir olması gerektiğini söyler. Ama ilkenin kendisi ne analitik görünür ne de hangi gözlemin onu doğrulayacağı bellidir; ilke kendi ölçütüne göre anlamsız çıkar. Ayrıca bilimin genel yasaları da sonlu gözlemle kesin olarak doğrulanamaz.
- Birinci dogma, analitik ve sentetik önermeler arasında keskin bir ayrım olduğudur; Quine, "analitik" kavramını tanımlama girişimlerinin bir döngüye düştüğünü gösterdi. İkinci dogma, indirgemeciliktir: her cümlenin tek başına belirli deneyimlerle doğrulanabileceği varsayımı. Quine'a göre cümleler deneyimin karşısına bir bütün olarak çıkar.
- Beklenmedik kanıt: yüksek değerler. Ağ: kenarda, cihazın doğru kalibre edildiği ve numunelerin doğru işlendiği; arada, bu hasta grubunun sağlıklı olduğu ve değerin normal aralığının doğru belirlendiği; merkezde, testin ölçtüğü değerin bu hastalıkla ilişkisine dair tıbbi bilgi. Seçenekler ve bedel: kenar seçeneği tek bir cihazı ya da işlemi sorgular; ara seçenek hasta değerlendirmesini, merkez seçenek tıbbi bilginin kendisini değiştirir. Kanıt: önce aynı numuneleri eski cihazla ya da başka bir laboratuvarda yeniden ölçmek kenarı bağımsız olarak sınar. Kenar temiz çıkarsa, hastaların klinik durumu yeniden değerlendirilir. Merkez ancak bu iki sınama da sonuç vermezse ve bulgu başka merkezlerde tekrarlanırsa sorgulanır.
Özet
- Analitik felsefe, felsefi sorunların önemli bir kısmının dilin yüzey biçiminin mantıksal biçimi gizlemesinden doğduğunu savundu; Russell'ın 1905'teki betimlemeler kuramı bu yaklaşımın örnek modelidir.
- Wittgenstein'ın Tractatus'u (1921), anlamlı önermeyi olası bir olgu durumunun resmi olarak tanımladı; Viyana Çevresi bundan doğrulama ilkesini çıkardı, ama ilke kendine uygulandığında çöktü.
- Geç Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar'da (1953) anlamı dil oyunlarındaki kullanım olarak yeniden düşündü.
- Quine, 1951'de analitik-sentetik ayrımını ve indirgemeciliği iki dogma olarak eleştirdi; inançlar deneyimin karşısına bir bütün olarak çıkar ve hiçbiri düzeltmeye tamamen kapalı değildir.
- En az bozma ilkesi ve Quine ile Ullian'ın hipotez erdemleri revizyonu yönlendirir; doğallaştırılmış epistemoloji, Kim'in itirazıyla normatif soruyu kaybetme riskiyle yüzleşti.
- İnanç Ağı Revizyonu, beklenmedik kanıt karşısında seçenekleri ağdaki konumlarına ve bedellerine göre sıralar ve seçimi bağımsız bir sınamaya bağlar.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| "Gösterme Üzerine" kimin, ne zaman? | Bertrand Russell, 1905 |
| Russell'a göre "Fransa'nın şimdiki kralı keldir"? | Yanlış; böyle bir kralın var olduğu iddiası yanlış |
| Tractatus'un son cümlesi? | Üzerine konuşulamayan şey hakkında susmak gerekir |
| Doğrulama ilkesinin iç sorunu? | Kendi ölçütüne göre anlamsız çıkması |
| Geç Wittgenstein'a göre anlam? | Çoğu durumda dil oyunundaki kullanım |
| Quine'ın iki dogması? | Analitik-sentetik ayrımı ve indirgemecilik |
| En az bozma ilkesi? | Ağın geri kalanını en az sarsan revizyonu tercih etmek |
| Kim'in doğallaştırılmış epistemolojiye itirazı? | Epistemoloji normatiftir; psikoloji "nasıl inanmalıyız" sorusunu cevaplamaz |
Sonraki derse köprü
On sekiz duraklık çizelge, Parmenides'ten Quine'a uzanan bir Batı çizelgesiydi. Oysa "bilgiyi hangi araçlar sağlar?" sorusu, Batı'nın dışında da sistemli olarak soruldu ve cevaplandı. Gettier dersinin tarih kutusunda, Gettier'inkine benzeyen örneklerin Hint ve Budist düşüncesinde yüzyıllar önce tartışıldığını görmüştün. Bu tartışmaların arka planında, Hint felsefesinin Nyāya okulunun geliştirdiği bir bilgi kuramı durur: geçerli bilginin kaynaklarını, yani pramāṇa'ları, algı, çıkarım, karşılaştırma ve güvenilir tanıklık olarak sınıflandıran ve her birinin koşullarını ayrıntılı biçimde tartışan bir kuram. Ders T2.1, yeni modülü Nyāya'nın pramāṇa kuramıyla açacak ve sana Pramāṇa Sınıflandırıcı'yı verecek.
Günlük sorusu: Hayatında hiçbir kanıtın değiştiremeyeceğini düşündüğün bir inanç var mı? Onu gerçekten değişmez kılan şey nedir: kanıtın gücü mü, yoksa onu değiştirmenin bedeli mi?
Bugün nerede duruyor
Analitik gelenek, yirminci yüzyılın ikinci yarısında İngilizce konuşan dünyanın felsefe bölümlerinde egemen oldu; bu akademinin Modül 1'den 4'e kadar incelediği Gettier sorunu, güvenilircilik, bağlamsalcılık gibi tartışmaların hepsi bu geleneğin içinde doğdu. Quine'ın doğallaştırma çağrısı ise bugün farklı biçimlerde sürüyor: deneysel felsefe dersinde gördüğün, felsefi sezgileri farklı kültürlerde deneylerle sınayan araştırmalar, bilişsel bilimin bulgularını epistemolojiye taşıyan çalışmalar ve bilginin toplumsal olarak nasıl üretildiğini inceleyen toplumsal epistemoloji, bu çağrının torunlarıdır. Aynı zamanda, analitik felsefenin kendi yöntemi de sorgulanıyor. İngiliz felsefeci Timothy Williamson, 2007'de yayımlanan Felsefenin Felsefesi'nde, felsefenin temelde dil ya da kavram çözümlemesi olduğu fikrini eleştirdi ve felsefenin, dünyanın kendisi hakkında sorular soran bir araştırma olduğunu savundu. Son yıllarda kavram mühendisliği adıyla anılan bir tartışma da, kavramlarımızı yalnızca çözümlemek yerine, amaçlarımıza daha iyi hizmet edecek biçimde gözden geçirip gözden geçiremeyeceğimizi soruyor. Analitik ve Kıta gelenekleri arasındaki eski ayrım ise giderek yumuşuyor; McDowell ve Brandom gibi düşünürlerin Hegel'e dönüşü, iki geleneğin birbirinden öğrenebileceğini gösteriyor.