Giriş
Anneannenin el yazısıyla tuttuğu bir tarif defteri eline geçiyor. Kek tarifinde şöyle yazıyor: "Bir su bardağı şeker, iki su bardağı un, bir parmak yağ, fırını kızdır, kıvamını bulunca çıkar." Tarifi harfiyen uygulamaya çalıştığında takılıyorsun. Hangi su bardağı? Bir parmak yağ, parmağın eni mi, boyu mu, yoksa kabın dibinden bir parmak yükseklik mi? Fırın kaç derece? "Kıvamını bulunca" ne zaman?
Anneannen için bu tarif eksiksizdi. O, belirli bir mutfakta, belirli bardaklarla, yıllarca aynı fırını kullanarak pişirmişti; "kıvam" kelimesi onun için gözle, elle, kokuyla tanınan açık bir durumdu. Senin için ise tarif, kendi başına anlaşılmaz bir metin. Tarifi anlamak için onun yazıldığı dünyayı, o dünyadaki beklentileri ve alışkanlıkları bir ölçüde yeniden kurman gerekiyor. Ama bunu yaparken, kendi mutfağından, kendi ölçü alışkanlıklarından, kendi "kek" beklentinden de kurtulamıyorsun.
Bu küçük sahne, yirminci yüzyıl Kıta Avrupası felsefesinin iki büyük geleneğinin sorusunu taşır. Fenomenoloji, deneyimin bize nasıl verildiğini, kuramlardan önce, dikkatle betimlemeyi amaçlar. Hermeneutik, anlamanın, özellikle de bir metni, bir insanı ya da bir geçmişi anlamanın nasıl gerçekleştiğini sorar. Bu iki gelenek, bilginin her zaman bir anlama ufkunun içinden doğduğunu ve bu ufkun, önyargılar dahil, bilmenin engeli olduğu kadar koşulu da olduğunu savunur.
Bu dersin kazanımları:
- Husserl'in fenomenolojik yöntemini, Heidegger'in hermeneutik döngüsünü ve Gadamer'in önyargı ve ufuk kavramlarını açıklarsın. (anla)
- Bir metnin ya da bir karşı görüşün yorumunda kendi ön-yapını ve karşı tarafın ufkunu Önyargı Ufku Haritası ile çıkarırsın. (uygula)
- Önyargının anlamanın koşulu olduğu tezinin gücünü ve Habermas'ın ideoloji eleştirisi itirazını değerlendirirsin. (değerlendir)
Ana anlatım
Şeylerin kendisine
Edmund Husserl, matematikle başlayan bir akademik hayatın ardından, bilginin temellerinin nasıl açıklanabileceği sorusuna yöneldi. İki cilt hâlinde çıkan Mantıksal Araştırmalar (1900–1901), onun kurduğu fenomenoloji hareketinin ilk büyük eseri oldu. Fenomenolojinin sloganı sonradan şu çağrıda toplandı: şeylerin kendisine dön. Kastedilen, Kant'ın bilinemez dediği kendinde şey değildi; deneyimde bize verildiği hâliyle şeylere, kuramların, alışkanlıkların ve bilimsel açıklamaların üstüne yığdığı katmanlardan önceki hâliyle dönmekti.
Husserl'in hareket noktası, hocası Franz Brentano'dan aldığı bir kavramdı: yönelimsellik. Bilinç her zaman bir şeyin bilincidir. Algılamak, bir şeyi algılamaktır; hatırlamak, bir şeyi hatırlamaktır; korkmak, bir şeyden korkmaktır. Bilinç, içinde temsillerin durduğu kapalı bir kutu değil, sürekli dışarıya, nesnesine yönelmiş bir etkinliktir.
Bu yönelimi incelemek için Husserl, 1913'te yayımlanan İdeen'de bir yöntem önerdi: paranteze alma, ya da Yunanca adıyla epokhe. Gündelik hayatta, Husserl'in doğal tutum dediği bir tutum içinde yaşarız: dünyanın var olduğunu, nesnelerin bizden bağımsız durduğunu, bilimin söylediklerinin doğru olduğunu sorgulamadan kabul ederiz. Fenomenolog, bu kabulleri reddetmez, ama geçici olarak askıya alır: dünyanın gerçekten var olup olmadığı sorusunu bir kenara bırakıp, dünyanın bilince nasıl göründüğüne, bu görünüşün yapısına odaklanır.
Paranteze alma, ilk bakışta Descartes'ın şüphe yöntemine benzer. Ama amacı farklıdır. Descartes, şüpheden sağ çıkacak kesin bir temel arıyordu. Husserl ise, kabullerimizi bir kenara bırakarak, deneyimin gözden kaçırdığımız yapılarını görmek istiyordu. Bir masaya baktığında, masanın yalnızca bir yüzünü görürsün; ama masayı arka yüzü ve alt yüzü de olan üç boyutlu bir nesne olarak deneyimlersin. Görünmeyen yüzler, algının içinde bir beklenti olarak zaten vardır. Fenomenoloji, algının bu tür örtük yapılarını açığa çıkarır.
Husserl'in son döneminde, 1930'ların ortasında yazdığı Avrupa Bilimlerinin Krizi'nde öne çıkan bir kavram, sonraki gelenek için belirleyici oldu: yaşam dünyası. Bilimsel kuramlar, gündelik deneyimin paylaşılan, sorgulanmadan kabul edilen dünyasından doğar ve ona dayanır; ama bilim, bu kökenini unutarak kendi soyut modellerini tek gerçeklik gibi sunmaya başlamıştır. Bedenlenmiş biliş dersinde gördüğün Merleau-Ponty'nin algı fenomenolojisi, bu çizginin devamıdır.
Anlamanın döngüsü
Husserl'in öğrencisi ve bir süre asistanı olan Martin Heidegger, fenomenolojiyi farklı bir yöne çevirdi. 1927'de yayımlanan Varlık ve Zaman'da Heidegger, insanın dünyayı öncelikle bir bilen olarak değil, dünyanın içinde bir şeylerle uğraşan, kaygılanan, bir şeyler yapan bir varlık olarak karşıladığını savundu. Bedenlenmiş biliş dersinde gördüğümüz çekiç örneği, bu düşüncenin bir parçasıdır: bir çekiçle çalışırken onu bir nesne olarak gözlemlemeyiz; o, işin görünmez bir uzantısıdır.
Heidegger'in epistemoloji için asıl önemli katkısı, anlama kavramına getirdiği yorumdur. Heidegger'e göre anlamak, bazı özel durumlarda başvurduğumuz bir bilişsel işlem değil, dünyada bulunmanın ta kendisidir: insan, var olduğu sürece hep bir şeyleri anlamaktadır. Ve her anlama, bir ön-yapı üzerinde yükselir. Bir şeyi yorumlamaya başladığımızda elimizde zaten bir şeyler vardır: bir bağlam, bir bakış yönü, kullanacağımız kavramlar. Bir metni boş bir zihinle okumayız; ne tür bir metin olduğuna, neyi anlatacağına dair bir ön-beklentiyle okuruz.
Bu durum, eski bir sorunu, hermeneutik döngüyü yeniden gündeme getirdi. On dokuzuncu yüzyılda Alman teolog Friedrich Schleiermacher ve ardından felsefeci Wilhelm Dilthey, bir metnin parçalarının ancak bütünün ışığında, bütünün ise ancak parçaların ışığında anlaşılabileceğini fark etmişti. Bir cümleyi anlamak için paragrafı, paragrafı anlamak için o cümleyi anlamak gerekir. Bu bir kısır döngü müdür?
Heidegger'in cevabı açıktır: belirleyici olan, döngüden çıkmak değil, döngüye doğru biçimde girmektir. Ön-beklentilerimiz olmadan anlamaya hiç başlayamayız. Ama bu beklentileri, anlaşılan şeyin kendisi karşısında sınamaya ve gerektiğinde düzeltmeye açık tutmalıyız. İyi bir okuyucu, metne bir beklentiyle yaklaşır, metin bu beklentiye direnç gösterdiğinde beklentisini değiştirir, yeni beklentisiyle metni yeniden okur. Döngü kısır değil, verimlidir; yeter ki metnin sesini bastırmasın.
Önyargının itibarı
Hans-Georg Gadamer, Heidegger'in öğrencisiydi ve onun düşüncesini, felsefi hermeneutiğin en kapsamlı eseri sayılan Hakikat ve Yöntem'de geliştirdi. Kitap 1960'ta yayımlandı. Gadamer'in en kışkırtıcı tezi, önyargının itibarını iade etmekti.
Aydınlanma, Gadamer'e göre, önyargıya karşı bir önyargıya sahipti. Descartes'tan beri felsefe, doğru bilgiye ulaşmak için bütün önyargılardan arınmak gerektiğini savunmuştu. Ama Gadamer'e göre bu imkânsızdır ve aynı zamanda istenmeyen bir şeydir. Önyargı (Almancada Vorurteil, kelimenin tam anlamıyla "ön-yargı"), yalnızca yanlış bir hüküm değil, bir durumu bütünüyle incelemeden önce verilen bir yargıdır. Hepimiz bir dil, bir gelenek ve bir tarih içinde doğarız; bu gelenek, dünyayı anlamamızı sağlayan ilk yargıları bize verir. Önyargısız bir anlama, hiçbir yerden bakan bir göz gibidir: düşünülemez.
Ama Gadamer, önyargıların hepsinin iyi olduğunu söylemez. Soru, verimli önyargıları kör edici önyargılardan nasıl ayıracağımızdır. Gadamer'in cevaplarından biri zaman mesafesidir: bir eser ya da olay üzerinden zaman geçtikçe, onun hakkındaki geçici, dönemin tutkularına bağlı yargılar dökülür ve kalıcı olanlar ortaya çıkar. Bir diğer cevabı, karşılaşmadır: bir önyargı, ancak bir metin ya da bir kişi ona direnç gösterdiğinde, bizi şaşırttığında fark edilebilir hâle gelir. Önyargılarımızı içebakışla göremeyiz; içebakış dersinde gördüğün önyargı kör noktası bunun bir örneğidir. Onları, bizden farklı düşünen bir sesle karşılaştığımızda görürüz.
Ufukların kaynaşması
Gadamer, anlamayı iki ufkun karşılaşması olarak tanımladı. Ufuk, belirli bir noktadan görülebilen her şeyi kapsayan alandır. Anneannenin tarif defterinin bir ufku vardır: o dönemin mutfağı, ölçüleri, alışkanlıkları. Senin de bir ufkun vardır: bugünün mutfağı, termometreli fırın, gram cinsinden ölçüler. Anlamak, kendi ufkunu tamamen terk edip yazarın ufkuna geçmek değildir; Gadamer'e göre bu mümkün değildir. Ama kendi ufkunda donup kalmak da değildir. Anlama, iki ufkun kaynaşmasında gerçekleşir: kendi ufkun, öbür ufukla karşılaşarak genişler ve dönüşür.
Gadamer bu fikri bir kavramla daha destekledi: etki tarihi. Bir metni okurken, onu yalnızca yazıldığı dönemden değil, o metnin bugüne kadar geçirdiği bütün okumaların, yorumların ve etkilerin içinden okuruz. Platon'u okurken Platon'u, ama aynı zamanda Aristoteles'in, Orta Çağ'ın, Rönesans'ın ve bu akademinin T1.1 dersinin okuduğu Platon'u okuruz. Etki tarihinin farkında olmak, onun dışına çıkmak anlamına gelmez; yalnızca, nereden baktığımızı daha iyi bilmemizi sağlar.
Habermas'ın itirazı
Gadamer'in görüşü sert bir itirazla karşılaştı. Alman felsefeci Jürgen Habermas, 1960'ların sonunda başlayan bir tartışmada, Gadamer'in geleneğe ve önyargıya fazla güvendiğini savundu. Gelenek, yalnızca bilgeliğin değil, aynı zamanda tahakkümün de taşıyıcısıdır. Bir toplumun kuşaktan kuşağa aktardığı önyargılar, eşitsizlikleri doğal ve kaçınılmaz gösteren ideolojik çarpıtmalar içerebilir. Eğer anlamanın ölçütü geleneğin kendisiyse, geleneğin çarpıttığı şeyi nasıl eleştirebiliriz?
Habermas'a göre gerekli olan, ideoloji eleştirisidir: geleneğin içinden, ama onun dışında da bir ölçüt arayan bir bakış. Gadamer ise, böyle bir dış ölçütün de sonuçta bir gelenekten, Aydınlanma geleneğinden geldiğini ve hiç kimsenin bütün geleneklerin dışında bir noktaya çıkamayacağını savundu. Tartışma kesin bir sonuca bağlanmadı, ama her iki tarafın da haklı olduğu noktaları görünür kıldı: önyargı anlamanın koşuludur, ama bazı önyargılar güç ilişkilerinin ürünüdür ve bunların fark edilmesi için karşılaşmadan fazlası, eleştirel bir sorgulama gerekir.
Fransız felsefeci Paul Ricoeur, 1965'te yayımlanan Freud üzerine kitabında, bu gerilimi iki yorum tutumu olarak adlandırdı. Bir yanda, metne güvenerek onun anlamını açığa çıkarmaya çalışan bir güven hermeneutiği vardır. Öbür yanda, Ricoeur'ün şüphe ustaları dediği Marx, Nietzsche ve Freud'un temsil ettiği, görünen anlamın altında gizli çıkarları, dürtüleri ya da güç ilişkilerini arayan bir tutum. Hegel'den Nietzsche'ye dersinde gördüğün soykütüğü yöntemi, bu ikinci tutumun bir örneğidir. Ricoeur'e göre iyi bir yorumcu, iki tutumu da kullanabilmelidir.
Önyargı Ufku Haritası
Bu dersin aracı, Gadamer'in ve Habermas'ın uyarılarını bir yorum denetimine çevirir. Önce ilk yorumunu yazarsın: bir metni, bir karşı görüşü ya da bir durumu nasıl anladığını, kendi cümlelerinle. İkinci olarak ön-yapını çıkarırsın: bu yorumu mümkün kılan beklentiler, kavramlar, deneyimler neler? Bu metne ya da kişiye hangi varsayımlarla yaklaştın? Üçüncü olarak önyargıları sınarsın: bu varsayımlardan hangisi anlamayı mümkün kılıyor, hangisi metnin ya da karşı tarafın sesini bastırıyor? Ölçüt, metnin ya da karşı tarafın bu varsayıma direnç gösterip göstermediğidir: seni şaşırtan, beklentini boşa çıkaran yerler nereler? Dördüncü olarak öbür ufku kurarsın: metin ya da karşı taraf hangi soruya cevap veriyor, hangi dünyadan, hangi kaygıyla konuşuyor? Son olarak kaynaşmayı ve kalıntıyı yazarsın: iki ufuk karşılaşınca yorumun nasıl değişti ve hâlâ sınamadığın, belki gücün ya da çıkarın ürünü olabilecek hangi önyargı duruyor?
Bu aracın Karşı-görüş kapısına bağlanmasının nedeni basit: karşı görüşü anlamanın en büyük engeli, onu kendi ufkumuzun içinden, kendi sorularımıza verilmiş kötü cevaplar olarak okumaktır. Harita, karşı görüşü önce kendi sorusuna verilmiş bir cevap olarak kurmayı ister.
Örnekler
Basit örnek: anneannenin tarifi
Girişteki tarif defterine Önyargı Ufku Haritası'nı uygulayalım. İlk yorum: "Bu tarif eksik ve belirsiz yazılmış." Ön-yapı: tarifin kesin ölçüler, gram, derece ve dakika içermesi gerektiği beklentisi; modern tarif kitaplarına ve ambalajlardaki talimatlara alışkanlık. Önyargıların sınanması: "eksik" yargısı, tarif sahibinin ufkunda bir eksiklik olmadığı fark edildiğinde direnç görür; tarif, onu yazan için eksiksizdi. Öbür ufuk: tarif, yıllarca aynı bardakla ve aynı fırında pişiren, hamurun kıvamını eliyle tanıyan birinin kendine ya da aynı mutfağı paylaşan birine yazdığı bir hatırlatmadır; soruyu "nasıl ölçerim?" değil, "neyi unutmamalıyım?" diye sorar. Kaynaşma ve kalıntı: tarif, bir ölçü talimatı olarak değil, bir hatırlatma olarak okunduğunda anlaşılır hâle gelir; ama onu uygulamak için hâlâ bir deneme yanılma ve belki aile içinden birine sorma gerekir. Hâlâ sınanmayan önyargı: "eski usul" pişirmenin daha az doğru olduğu varsayımı. Sonuç: yorumcu, tarifi hem kendi mutfağına tercüme eder hem de ölçünün tek biçiminin gram olmadığını öğrenir.
Orta örnek: iki ekibin e-postaları
Bir şirketin iki ofisi birleşiyor. Birinci ofisin çalışanları, ikinci ofisten gelen e-postaları "fazla resmî, soğuk ve mesafeli" buluyor; ikinci ofisin çalışanları ise birinci ofisten gelenleri "fazla samimi ve özensiz" buluyor. Önyargı Ufku Haritası'nı birinci ofisten bir çalışanın bakışıyla uygulayalım. İlk yorum: "Öbür ofis bizimle çalışmak istemiyor, mesafe koyuyor." Ön-yapı: iyi bir iş ilişkisinin samimi bir dille kurulduğu, kısa ve hızlı yazışmanın verimli olduğu beklentisi. Önyargıların sınanması: ikinci ofisten bir çalışanla yüz yüze konuşulduğunda, onun son derece yardımsever olduğu, ama yazılı iletişimde resmî dili saygı göstermenin bir biçimi olarak gördüğü ortaya çıkıyor; ilk yorum direnç görüyor. Öbür ufuk: ikinci ofiste, yazılı iletişimin kayıt işlevi taşıdığı, özenli ve resmî yazının profesyonelliğin işareti sayıldığı bir çalışma kültürü var. Kaynaşma ve kalıntı: iki taraf, e-postanın tonundan değil, içeriğinden ve cevap hızından yola çıkarak işbirliği isteğini değerlendirmeyi öğreniyor; ortak bir yazışma biçimi üzerinde uzlaşıyor. Hâlâ sınanmayan: iki ofis arasındaki olası güç farkı, örneğin birinin öbürünü "satın alan" taraf olması, resmîliğin bir kısmının savunma tutumundan kaynaklanıp kaynaklanmadığı. Sonuç: harita, üslup farkını niyet farkı sanma hatasını gösterir, ama güç ilişkisi sorusunu da açık bırakır.
Gerçek hayat örneği: 1791'in bir cümlesini 2008'de okumak
ABD Anayasası'nın 1791'de yürürlüğe giren İkinci Ek Maddesi, iyi düzenlenmiş bir milisin özgür bir devletin güvenliği için gerekli olduğunu ve bu nedenle halkın silah bulundurma ve taşıma hakkının ihlal edilemeyeceğini söyler. Cümlenin nasıl okunacağı, yüzyıllar boyunca tartışıldı: hak, milis hizmetiyle mi sınırlıdır, yoksa bireylere ait bağımsız bir hak mıdır? ABD Yüksek Mahkemesi, 2008'deki District of Columbia - Heller kararında, beşe karşı dört oyla, maddenin bireysel bir hakkı koruduğuna hükmetti. Çoğunluk görüşünü yazan yargıç Antonin Scalia, metnin yazıldığı dönemdeki kamusal anlamını esas alan bir yorum yöntemini savunuyordu; muhalefet şerhleri ise aynı tarihsel malzemeden farklı sonuçlar çıkardı. Önyargı Ufku Haritası'nı tartışmanın kendisine uygulayalım. İlk yorumlar: her iki taraf da maddenin açık bir anlamı olduğunu düşünüyor. Ön-yapı: her yorumcu, metne bugünkü silah tartışmalarının, kendi siyasi ve hukuki geleneklerinin ufkundan yaklaşıyor. Önyargıların sınanması: 1791 dönemindeki "milis" ve "silah taşımak" ifadelerinin kullanımına dair tarihsel araştırmalar, her iki tarafın bazı beklentilerine direnç gösteriyor. Öbür ufuk: on sekizinci yüzyıl sonunun, merkezî bir orduya güvensizlik ve yerel savunma kaygılarıyla dolu dünyası. Kaynaşma ve kalıntı: Gadamer'in açısından, metnin 1791'deki ufku ile 2008'in ufku karşılaşmadan anlaşılamaz; hiçbir yorumcu 1791'e tam olarak geçemez. Hâlâ açık olan: yorum yönteminin kendisinin, yani metnin özgün anlamının mı yoksa gelişen anlamının mı esas alınacağının, bir tarafın değerlerini taşıyıp taşımadığı. Sonuç: harita, iki tarafın kötü niyetini değil, aynı metne iki farklı ufuktan bakmanın yapısını görünür kılar; ama hangi yorumun doğru olduğuna karar vermez.
Vakaya dönüş
Çizelge iki yeni durak kazanıyor. On beşinci durak, 1900 ile 1913 arasıdır: Husserl, Mantıksal Araştırmalar ve İdeen ile, bilginin temelini deneyimin bilince verilişinin dikkatli betimlemesinde arar; paranteze alma, doğal tutumun kabullerini askıya alarak görünüşün yapısını ortaya çıkarır. On altıncı durak 1960'tır: Gadamer, Hakikat ve Yöntem'de, anlamanın önyargısız bir başlangıçtan değil, bir gelenek ve bir ufuk içinden gerçekleştiğini ve önyargının anlamanın engeli olduğu kadar koşulu olduğunu savunur. İki durağın arasında 1927 durur: Heidegger'in Varlık ve Zaman'ı ve döngüye doğru biçimde girme çağrısı.
Önyargı Ufku Haritası'nı bu çizgiye, yani yirmi beş yüzyıllık "bilgi nedir?" sorusunun kendisine uygulayalım. İlk yorum: çizelgedeki düşünürler, aynı soruya farklı cevaplar veriyor. Ön-yapı: bu yorum, onların hepsinin aynı soruyu sorduğunu varsayıyor. Önyargının sınanması: T1.1'de gördüğümüz gibi, Platon'un "episteme"si ile bugünkü "bilgi" aynı şey değildir; Hegel'in tarihsel bilinci ile Peirce'ün araştırma topluluğu da farklı sorulara cevap verir. Öbür ufuk: her durak, kendi döneminin sorununa, Platon sofistlere, Descartes din savaşları sonrası belirsizliğe, Kant Hume'un şüphesine, pragmatistler Darwin sonrası dünyaya cevap veriyordu. Kaynaşma: çizelge, tek bir sorunun cevapları listesi değil, birbirine cevap veren bir sohbettir ve biz de bu sohbetin içinden okuyoruz. Kalıntı: bu sohbete hangi seslerin katılmadığı sorusu, bir sonraki modülün konusudur.
Araç kartı: Önyargı Ufku Haritası
| Alan | Açıklama |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir metnin, karşı görüşün ya da durumun yorumunda kendi ön-yapını çıkarır, önyargıları anlamayı sağlayan ve sesi bastıran diye ayırır, öbür tarafın ufkunu kurar ve karşılaşmanın yorumu nasıl değiştirdiğini kaydeder |
| 5K kapısı | Karşı-görüş |
| Adımlar | 1) İlk yorumunu kendi cümlelerinle yaz. 2) Ön-yapını çıkar: hangi beklenti, kavram ve deneyimle yaklaştın? 3) Önyargıları sına: metin ya da karşı taraf hangisine direnç gösteriyor, seni nerede şaşırtıyor? 4) Öbür ufku kur: hangi soruya, hangi dünyadan, hangi kaygıyla cevap veriyor? 5) Kaynaşmayı ve kalıntıyı yaz: yorumun nasıl değişti, gücün ya da çıkarın ürünü olabilecek hangi önyargı hâlâ sınanmadı? |
| Ne zaman kullanılır | Eski bir metni, bir yasayı ya da bir aile belgesini okurken; başka bir kültürden, kuşaktan ya da kurumdan gelen bir görüşü değerlendirirken; bir karşı görüşü çürütmeden önce onu doğru anladığından emin olmak istediğinde |
| Sık hata | Önyargılardan tamamen arınabileceğini sanmak; öbür ufku kurarken onu kendi soruna verilmiş kötü bir cevap gibi okumak; beşinci adımda güç ve çıkar sorusunu atlayıp karşılaşmayı yeterli saymak |
Egzersiz
Ardından ailenden kalan bir belge, mektup, tarif, fotoğraf notu ya da eski bir resmî yazı bul. Önyargı Ufku Haritası'nı ona uygula. Günlüğüne, o belgeyi ilk okuduğunda ne düşündüğünü ve öbür ufku kurduktan sonra neyin değiştiğini yaz.
Mini test
- Husserl'in paranteze alma yöntemi, Descartes'ın şüphe yönteminden nasıl ayrılır?
- Heidegger'e göre hermeneutik döngü neden kısır bir döngü değildir?
- Gadamer, Aydınlanma'nın "önyargıya karşı önyargısı" derken neyi eleştirir?
- Habermas'ın Gadamer'e itirazı nedir ve bu itiraz neden önemlidir?
- Bir öğretmen, başka bir ülkeden yeni gelen bir öğrencinin sınıfta hiç soru sormadığını fark ediyor ve onun derse ilgisiz olduğunu düşünüyor. Önyargı Ufku Haritası ile bu yorumu değerlendir.
Cevapları göster
- Descartes, şüpheden sağ çıkacak kesin bir temel arıyordu. Husserl ise dünyanın varlığına dair yargıları reddetmeden, yalnızca geçici olarak askıya alarak, deneyimin bilince nasıl verildiğini, algının örtük yapılarını betimlemek istiyordu. Amaç şüphe etmek değil, dikkat etmektir.
- Ön-beklentilerimiz olmadan anlamaya hiç başlayamayız. Belirleyici olan döngüden çıkmak değil, ona doğru biçimde girmektir: beklentilerimizi, anlaşılan şeyin direnç gösterdiği yerlerde düzeltmeye açık tutarak metinle ön-yapımız arasında sürekli bir karşılıklı düzeltme yürütmek.
- Aydınlanma, doğru bilgi için bütün önyargılardan arınmak gerektiğini savundu. Gadamer'e göre bu hem imkânsız hem istenmeyen bir şeydir: her anlama bir dil, gelenek ve tarih içinden verilen ön-yargılarla başlar. Önyargı zorunlu olarak yanlış değildir; soru, verimli önyargıları kör edici olanlardan ayırmaktır.
- Habermas'a göre gelenek, bilgeliğin yanında tahakkümün de taşıyıcısıdır ve önyargılar ideolojik çarpıtmalar içerebilir; anlamanın ölçütü yalnızca gelenek olursa, geleneğin çarpıttığını eleştiremeyiz. İtiraz önemlidir, çünkü bazı önyargıların yalnızca karşılaşmayla değil, eleştirel sorgulamayla fark edilebileceğini gösterir.
- İlk yorum: "öğrenci ilgisiz". Ön-yapı: ilginin sınıfta soru sormakla gösterildiği beklentisi. Önyargının sınanması: öğrenci ödevlerini özenle yapıyor, teneffüste öğretmene yaklaşıyorsa, yorum direnç görür. Öbür ufuk: öğrencinin geldiği eğitim kültüründe, öğretmeni sınıf içinde soruyla bölmek saygısızlık sayılıyor olabilir; ya da öğrenci yeni dilde konuşmaktan çekiniyor olabilir. Kaynaşma: öğretmen, ilgiyi gösterebileceği başka yollar, örneğin yazılı soru ya da ders sonrası görüşme, açabilir. Kalıntı: öğretmenin kendi sınıf kültürünü tek doğru biçim sayıp saymadığı.
Özet
- Fenomenoloji, deneyimin bilince nasıl verildiğini betimlemeyi amaçlar; Husserl'in temel kavramları yönelimsellik, paranteze alma ve yaşam dünyasıdır.
- Heidegger için anlamak, dünyada bulunmanın kendisidir; her anlama bir ön-yapı üzerinde yükselir ve hermeneutik döngüye doğru biçimde girmek gerekir.
- Gadamer, Hakikat ve Yöntem'de (1960) önyargının itibarını iade etti: önyargı anlamanın koşuludur; soru, verimli önyargıları kör edici olanlardan ayırmaktır.
- Anlama, iki ufkun kaynaşmasıdır; her okuma, metnin etki tarihinin içinden yapılır.
- Habermas, geleneğin tahakkümü de taşıdığını ve ideoloji eleştirisinin gerektiğini savundu; Ricoeur, güven ve şüphe hermeneutiklerinin birlikte kullanılmasını önerdi.
- Önyargı Ufku Haritası, ilk yorumu, ön-yapıyı, direnç noktalarını, öbür ufku ve sınanmamış kalıntıyı çıkarır.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Fenomenolojinin sloganı? | Şeylerin kendisine dön |
| Yönelimsellik? | Bilincin her zaman bir şeyin bilinci olması |
| Paranteze alma (epokhe)? | Doğal tutumun kabullerini geçici olarak askıya almak |
| Heidegger'e göre hermeneutik döngüde belirleyici olan? | Döngüden çıkmak değil, ona doğru biçimde girmek |
| Hakikat ve Yöntem kimin, ne zaman? | Hans-Georg Gadamer, 1960 |
| Gadamer'e göre Aydınlanma'nın önyargısı? | Önyargıya karşı önyargı |
| Ufukların kaynaşması? | Yorumcunun ve metnin ufuklarının karşılaşmada genişlemesi |
| Ricoeur'ün şüphe ustaları? | Marx, Nietzsche ve Freud |
Sonraki derse köprü
Kıta Avrupası'nda fenomenoloji ve hermeneutik gelişirken, İngiltere'de ve Avusturya'da felsefe başka bir yöne dönüyordu. Bertrand Russell ve G. E. Moore, yüzyılın başında İngiliz idealizmine karşı çıkarak felsefenin sorunlarını dilin ve mantığın titiz çözümlemesiyle çözmeyi önerdi; Moore ve sağduyu dersinde bu dönüşün bir yüzünü görmüştün. Ludwig Wittgenstein, 1921'de yayımlanan Tractatus'ta dilin dünyanın mantıksal bir resmi olduğunu savundu, sonra bu görüşü kendisi terk etti. Quine ise, bağdaşımcılık dersinde tanıştığın inanç ağı resmiyle, analitik ile sentetik arasındaki ayrımı sorguladı. Ders T1.8, Russell'dan Wittgenstein'a ve Quine'a analitik dönüşü inceleyecek ve sana İnanç Ağı Revizyonu'nu verecek.
Günlük sorusu: Bu hafta birini ya da bir metni yanlış anladığını fark ettiğin bir an oldu mu? Seni yanıltan, onun sözü müydü, yoksa senin ona yaklaşırken taşıdığın beklenti mi?
Bugün nerede duruyor
Fenomenoloji ve hermeneutik, bugün epistemolojinin birçok alanında etkili. Bilişsel bilimde, Şilili nörobilimci Francisco Varela'nın 1990'larda önerdiği nörofenomenoloji, birinci şahıs deneyim raporlarını sistemli biçimde beyin ölçümleriyle birleştirmeyi amaçladı. Danimarkalı felsefeci Dan Zahavi ve Amerikalı felsefeci Shaun Gallagher'ın 2008'de yayımlanan Fenomenolojik Zihin kitabı, fenomenolojinin zihin felsefesi ve bilişsel bilimle diyaloğunu sistemleştirdi. Hermeneutik ise tarih, hukuk, teoloji ve tıp gibi yorumun merkezî olduğu alanlarda yöntem tartışmalarını beslemeye devam ediyor. Nitel sosyal bilim araştırmalarında, araştırmacının kendi konumunu ve önyargılarını açıkça yazdığı düşünümsellik uygulaması, Gadamer'in ve Habermas'ın tartışmasının bugünkü bir mirasıdır. Geleneğin tartışmalı bir mirası da vardır: Heidegger'in 1933'te Nazi partisine üye olması ve 2014'te yayımlanmaya başlayan özel defterlerindeki antisemitik pasajlar, düşüncesinin ne ölçüde bu siyasi bağlılıktan ayrılabileceği sorusunu yeniden alevlendirdi. Önyargının anlamanın koşulu olduğu tezinin, önyargının eleştirisini nasıl mümkün kılacağı sorusu, hermeneutiğin hâlâ en canlı sorusudur.