İçeriğe geç

Ders T1.3 · Modül T1: Batı Gelenekleri

Empirizm: Locke, Berkeley, Hume

Araç: Hume'un Çatalı · 5K: Kanıt · 3.766 kelime · yaklaşık 17 dakika okuma

Bu ders programın önceki sürümündendir (v1) ve yeni program tamamlanana kadar arşivde okunur kalır. Yeni programa geç

Giriş

1688'de İrlandalı bilgin William Molyneux, İngiliz düşünür John Locke'a bir soru gönderdi. Doğuştan kör olan ve dokunarak bir küpü bir küreden ayırt etmeyi öğrenmiş bir yetişkin düşünelim. Bir gün bu kişi görme yetisine kavuşuyor. Önüne bir küp ve bir küre konuyor. Onlara dokunmadan, yalnızca bakarak hangisinin küp, hangisinin küre olduğunu söyleyebilir mi? Molyneux'nün cevabı hayırdı: kişi, dokunmanın ona öğrettiğini görmenin ona gösterdiğiyle ilişkilendirmeyi henüz öğrenmemiştir. Locke da ona katıldı ve bu soruyu, 1694'te yayımlanan kitabının ikinci baskısına ekledi.

Bu soru, bir düşünce deneyi olarak iki yüzyıldan fazla tartışıldı; çünkü kalbinde, bir önceki derste gördüğümüz rasyonalistlere karşı çıkan bir düşünce yatıyordu: bilgimiz, doğuştan getirdiğimiz fikirlerden değil, deneyimden gelir. Görmek ile dokunmak arasındaki bağlantı bile, zihnin doğuştan bildiği bir şey değil, öğrenilmesi gereken bir şeydir. Bu derste bu düşünceyi en tutarlı biçimde savunan üç İngiliz ve İrlandalı düşünürü, John Locke'u, George Berkeley'i ve David Hume'u inceleyeceksin. Locke'un doğuştan fikirlere karşı çıkışını ve bilgiyi fikirlerin uyuşmasına dayandırışını, Berkeley'in bu düşünceyi maddenin varlığını sorgulayacak kadar ileri götürüşünü ve Hume'un onu bütün fikirlerimizi sınayan bir ölçüte dönüştürüşünü izleyeceğiz. Çizelge üç durakla genişleyecek; Molyneux'nün sorusuna, üç yüzyıl sonra gelen deneysel bir cevaba da bakacağız.

Bu dersin kazanımları:

  • Locke'un doğuştan fikirler eleştirisini, birincil ve ikincil nitelikler ayrımını, Berkeley'in idealizmini ve Hume'un izlenim ile fikir ayrımını açıklarsın. (anla)
  • Bir iddianın fikirler arasındaki bir ilişki mi, yoksa bir olgu meselesi mi olduğunu Hume'un Çatalı ile belirleyip her birine uygun kanıtı sorarsın. (uygula)
  • Empirizmin ölçütünün kendi kendisine uygulandığında nasıl bir sonuç verdiğini ve deneyimin bilginin tek kaynağı olup olamayacağını değerlendirirsin. (değerlendir)

Ana anlatım

Locke: doğuştan fikir yoktur

John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme'nin (1689 sonu; kapakta 1690) ilk kitabını, rasyonalistlerin doğuştan fikirler öğretisine ayırdı. Doğuştan fikirleri savunanların en güçlü argümanı, bazı ilkelerin, örneğin "bir şey hem var hem yok olamaz" ilkesinin, bütün insanlarca kabul edildiğiydi. Locke, bu genel kabulün gerçekte var olmadığını savundu: küçük çocuklar ve bu tür soyut ilkeler üzerine hiç düşünmemiş pek çok yetişkin, onları bilmez. Bir ilke zihinde doğuştan bulunuyorsa, zihnin onun farkında olması gerekirdi; farkında olunmayan bir bilgiden söz etmek, Locke'a göre anlamsızdı.

Locke, bu eleştirinin yerine başka bir resim koydu. Doğuşta zihin, üzerinde hiçbir şey yazılı olmayan beyaz bir kâğıt gibidir. Bütün fikirlerimiz iki kaynaktan gelir: duyum, yani dış dünyadan duyular yoluyla gelen fikirler, ve düşünme, yani zihnin kendi işlemlerini, düşünmeyi, şüphe etmeyi, istemeyi fark etmesi. Kırmızı, sıcak, sert gibi basit fikirler bu iki kaynaktan hazır gelir; zihin bunları birleştirerek, karşılaştırarak ve soyutlayarak elma, insan, adalet gibi karmaşık fikirler kurar.

Bir önceki derste Leibniz'in bu görüşe verdiği cevabı gördük: zihin boş bir kâğıt değil, damarlı bir mermerdir. Locke ile Leibniz arasındaki bu tartışma, bugün bilişsel bilimde doğuştan yatkınlıklar üzerine süren tartışmanın erken bir biçimidir.

Birincil ve ikincil nitelikler

Locke, deneyimden gelen fikirlerin dünyayla ilişkisi üzerine önemli bir ayrım yaptı. Bir cismin bazı nitelikleri, cisim ne kadar bölünürse bölünsün ondan ayrılmaz: katılık, uzam, biçim, hareket ve sayı. Locke bunlara birincil nitelikler dedi ve bunlara dair fikirlerimizin cisimlerdeki gerçek niteliklere benzediğini düşündü. Renk, ses, tat, koku, sıcaklık gibi nitelikler ise, cisimlerde ancak bizde bu duyumları yaratan güçler olarak bulunur; bunlara dair fikirlerimiz, cisimlerdeki hiçbir şeye benzemez. Locke bunlara ikincil nitelikler dedi.

Locke, bu ayrımı basit bir deneyle destekledi. Bir elinizi sıcak suya, ötekini soğuk suya bir süre sokun; sonra ikisini birden ılık bir suya daldırın. Aynı su, bir elinize sıcak, ötekine soğuk gelecektir. Sıcaklık suyun kendisinde olsaydı, aynı su aynı anda hem sıcak hem soğuk olamazdı; öyleyse sıcaklık fikrimiz, suyun kendisinde değil, suyun bizde yarattığı etkide yatar. Algı ve illüzyon argümanı dersinde gördüğümüz, algıladığımız şey ile dünyadaki şey arasındaki farkı gösteren argümanların bir erken örneğidir bu.

Locke'a göre bilgi nedir?

Locke, Deneme'nin dördüncü kitabında, bilgiyi dikkat çekici biçimde dar tanımladı: bilgi, iki fikir arasındaki uyuşmanın ya da uyuşmazlığın algılanmasıdır. "Beyaz, siyah değildir" dediğimde, beyaz fikri ile siyah fikri arasındaki uyuşmazlığı algılarım. Locke bu algının üç derecesini ayırdı. Sezgisel bilgi, iki fikrin uyuşmasını doğrudan, aracısız görmektir; en kesin bilgidir. Kanıtlayıcı bilgi, bu uyuşmayı, araya giren başka fikirler yoluyla, adım adım görmektir; matematikte olduğu gibi. Duyusal bilgi ise dışımızdaki tekil şeylerin var olduğuna dair bilgidir; Locke bunu en zayıf derece sayar ama yine de bilgi olarak kabul eder.

Bu tanım, Locke'u beklenmedik bir yere götürür. Bilginin nesnesi fikirlerimizse, fikirlerimizin dışındaki dünyayı nasıl bilebiliriz? Locke, cisimlerin gerçek özünü, yani görünen niteliklerini doğuran iç yapılarını bilemeyeceğimizi kabul etti; bildiğimiz, yalnızca onların bizde yarattığı fikirlerdir. Maddenin kendisi, Locke'un ifadesiyle, "ne olduğunu bilmediğim bir şey" olarak kalır. Locke'un bu itirafı, bir sonraki düşünürün çıkış noktası olacaktı. Bilgi termometresi dersinde andığımız gibi, Locke ayrıca, bilginin ulaşamadığı geniş alanda, inancımızın derecesini kanıtın derecesine göre ayarlamamız gerektiğini savundu.

Berkeley: algılanmayan var mıdır?

İrlandalı düşünür ve piskopos George Berkeley, 1710'da yayımlanan İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine Bir İnceleme'de ve 1713'te yayımlanan Hylas ile Philonous Arasında Üç Konuşma'da, Locke'un ilkelerini tutarlı biçimde sonuna kadar götürdüğünü savundu. Berkeley'in ilk hedefi, Locke'un soyut fikirler kavramıydı. Locke'a göre zihin, örneğin bütün üçgenlere ortak olan genel bir üçgen fikri kurabiliyordu. Berkeley, böyle bir fikrin imkânsız olduğunu savundu: ne dik açılı, ne dar açılı, ne de geniş açılı olan, ne eşkenar, ne ikizkenar, ne de çeşitkenar olan bir üçgen düşünmeye çalışın; yapamazsınız. Genel kelimeler, genel fikirlere değil, benzer tekil fikirlerin bir kümesine birlikte işaret eder.

Berkeley'in ikinci ve daha radikal hamlesi, Locke'un birincil ve ikincil nitelikler ayrımını çökertmekti. Locke, rengin ve sıcaklığın göreli olduğunu, algılayana göre değiştiğini göstererek onları zihne bağlamıştı. Berkeley, aynı argümanın birincil niteliklere de uygulanabileceğini gösterdi: bir nesnenin büyüklüğü de uzaklığa göre değişir, biçimi bakış açısına göre farklı görünür, hareketi hızlı ya da yavaş algılanabilir. Birincil nitelikler de ikincil nitelikler kadar algılayana bağlıysa, algılanmayan, "ne olduğunu bilmediğim" bir maddeye ne gerek vardır?

Berkeley'in sonucu, var olmanın algılanmak olduğudur. Bir masa, benim gördüğüm, dokunduğum, masa olarak algıladığım fikirlerin toplamıdır; bu fikirlerin arkasında, algılanmayan ayrı bir maddi masa yoktur. Peki odadan çıktığımda masa yok olur mu? Berkeley'e göre olmaz, çünkü masa, Tanrı'nın sonsuz zihni tarafından sürekli algılanmaktadır. Berkeley kendini şüpheciliğe karşı sağduyunun savunucusu olarak görüyordu: ona göre gördüğümüz masa, gerçek masanın kendisiydi; şüpheciliği doğuran, onun arkasına bilinemeyen bir madde koyan Locke'tu.

Taşa tekme

Berkeley'in görüşü, çağdaşlarının çoğuna saçma geldi. İngiliz yazar Samuel Johnson'ın, biyografisini yazan James Boswell'in anlattığına göre, 1763'te Berkeley'in görüşünü tartışırken büyük bir taşa ayağıyla sertçe vurup "işte böyle çürütüyorum onu" dediği aktarılır. Bu hareket, Moore ve sağduyu dersinde gördüğümüz, sağduyunun felsefi bir argümandan daha güvenilir olduğu tavrının erken ve kaba bir biçimidir.

Ama Johnson'ın tekmesi, Berkeley'i çürütmez. Berkeley, taşın sertliğini, ayağa verdiği acıyı ve direnci hiçbir zaman inkâr etmemişti; yalnızca bunların birer algı olduğunu, algının arkasında algılanmayan bir maddenin bulunmadığını söylüyordu. Johnson'ın tekmesi, Berkeley'in açıkladığı bir deneyimdi; onu çürüten bir deneyim değil. Bu, felsefi bir görüşü sağduyuyla reddetmenin sınırlarını gösterir: bir argümanı çürütmek için, onun hangi öncülünün yanlış olduğunu göstermek gerekir; bir sonucu saçma bulmak yetmez.

Hume: izlenimler ve fikirler

İskoç düşünür David Hume, 1739'da yayımlanan İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme'de ve dokuz yıl sonra çıkan İnsan Anlığı Üzerine Bir Soruşturma'da (1748), empirizmi en keskin biçimine ulaştırdı. Hume, zihnin bütün içeriklerini iki türe ayırdı. İzlenimler, algıladığımızda, hissettiğimizde, istediğimizde yaşadığımız canlı ve güçlü algılardır. Fikirler ise bu izlenimlerin, düşündüğümüzde ya da hatırladığımızda ortaya çıkan daha soluk kopyalarıdır. Güneşin sıcaklığını tenimde hissetmek bir izlenimdir; o sıcaklığı kışın hatırlamak bir fikirdir.

Hume buradan, felsefe tarihinin en etkili ölçütlerinden birini çıkardı: kopya ilkesi. Bütün basit fikirlerimiz, onlara karşılık gelen basit izlenimlerden türetilir. Bir kavramın anlamlı olup olmadığını sınamak için, onun hangi izlenimden türetildiğini sormak gerekir. Bir felsefeci anlamı belirsiz bir terim kullandığında, Hume'a göre sorulması gereken soru şudur: bu fikir hangi izlenimden türetilmiştir? Hiçbir izlenime işaret edilemiyorsa, terim anlamsızdır.

Hume, kendi ilkesine dürüst bir istisna da tanıdı. Otuz yıl boyunca mavinin her tonunu görmüş ama tek bir tonunu hiç görmemiş biri düşünelim. Bu kişiye bütün mavi tonları, koyudan açığa doğru, o tek ton eksik olarak sıralanıp gösterilsin. Kişi, boşluğu fark edip o eksik tonu, hiç görmemiş olmasına rağmen, hayal gücünde canlandırabilir mi? Hume, büyük olasılıkla canlandırabileceğini kabul etti. Bu eksik mavi tonu örneği, kopya ilkesinin mutlak olmadığını gösterir; ama Hume, bu istisnanın o kadar özel olduğunu ve genel ilkeyi değiştirmeyi hak etmediğini düşündü.

Hume'un Çatalı ve alevler

Modül 3'teki tümevarım dersi, Hume'un bilginin nesnelerini ikiye böldüğünü göstermişti: bir yanda fikirlerin kendi aralarındaki bağlar, öte yanda olgu meseleleri. Birinciler, matematik ve mantık gibi, yalnızca düşünceyle keşfedilir; karşıtları bir çelişki içerir. İkinciler, güneşin yarın doğacağı gibi, deneyimle bilinir; karşıtları çelişki içermez. O ders, bu ayrımın tümevarım ve nedensellik için doğurduğu sonuçlara odaklanmıştı. Bu ders, ayrımın bir ölçüt olarak gücüne bakıyor.

Hume, Soruşturma'yı unutulmaz bir paragrafla bitirir. Bir kütüphaneye girip bir kitabı, örneğin bir ilahiyat ya da okul metafiziği kitabını elimize aldığımızı düşünelim ve soralım: bu kitap nicelik ya da sayı üzerine soyut bir akıl yürütme içeriyor mu? Hayır. Olgu ve varoluş üzerine deneysel bir akıl yürütme içeriyor mu? Hayır. Öyleyse onu alevlere atın, çünkü safsata ve yanılsamadan başka bir şey içeremez.

Bu çatal, ilerleyen yüzyıllarda büyük bir etki yaptı. Yirminci yüzyılın başında mantıkçı pozitivistler, benzer bir ölçütü, yani bir önermenin ya mantıksal olarak doğru ya da deneyle doğrulanabilir olması gerektiği ilkesini, geleneksel metafiziğin büyük kısmını anlamsız ilan etmek için kullandı. Bu akımı Tarih Hattı'nın analitik dönüş dersinde ele alacağız. Ama çatalın bir zayıf noktası da erken fark edildi: çatalın kendisi, yani "bütün anlamlı iddialar ya fikir ilişkileridir ya olgu meseleleridir" iddiası, hangisidir? Ne yalnızca kavramlardan çıkan bir mantık hakikati gibi görünür, ne de deneyle doğrulanmış bir olgu. Temelcilik dersinde Plantinga'nın klasik temelciliğe yönelttiği kendini çürütme itirazı, burada empirist ölçüte yöneltilir.

Empirizmin şüpheci sonucu

Hume, empirizmi tutarlı biçimde sonuna kadar götürdüğünde, onun şüpheci sonuçlarını da açıkça kabul etti. Modül 3'ün de gösterdiği üzere nedensellik fikrimiz, iki olayın düzenli birlikteliğinin izlenimlerinden türetilir; olaylar arasındaki zorunlu bağlantının kendisine dair hiçbir izlenimimiz yoktur. Benzer biçimde, Hume, kendi içine baktığında, algılarından ayrı, sürekli ve özdeş bir benlik izlenimi bulamadığını söyledi; benlik, ona göre, sürekli değişen algıların bir demetinden başka bir şey değildi.

Empirizmin bu seyri, epistemoloji tarihinin en öğretici dönemeçlerinden biridir. Locke, bilgiyi sağlam bir deneyim temeline oturtmak istemişti. Berkeley, aynı ilkelerle maddeyi ortadan kaldırdı. Hume ise aynı ilkelerle nedenselliği, benliği ve tümevarımın gerekçesini sorguladı. Deneyimi tek kaynak sayan bir epistemoloji, sonunda, deneyimin kendisinin bize neyi garanti edemeyeceğini gösterdi. Bu, bir sonraki derste göreceğimiz Kant'ın çıkış noktası olacaktı.

Hume'un Çatalı: araç olarak

Bu dersin aracı, Hume'un ayrımını bir iddianın hangi tür kanıtı gerektirdiğini belirlemek için kullanır. Önce iddiayı yazarsın. İkinci olarak türünü belirlersin: bu iddia yalnızca kavramların anlamından ya da mantıktan mı doğru, yani karşıtı bir çelişki mi içeriyor; yoksa dünyada neyin olup olmadığına dair mi, yani karşıtı çelişkisiz ama yanlış mı olabilir? Üçüncü olarak, iddia bir fikir ilişkisiyse, onun bir tanım ya da mantık yoluyla doğru olup olmadığını kontrol edersin ve dünyaya dair hiçbir şey söylemediğini not edersin. Dördüncü olarak, iddia bir olgu meselesiyse, hangi deneyime ya da gözleme dayandığını sorarsın ve kopya ilkesini uygularsın: anahtar kavramları hangi gözlenebilir şeylere işaret ediyor? Son olarak karar verirsin: iddia iki türe de girmiyorsa, yani ne tanımla doğrulanabiliyor ne de deneyle sınanabiliyorsa, onu doğrudan alevlere atmadan önce, çatalın kendisinin de bu sınamadan geçemediğini hatırlarsın; ama böyle bir iddiaya dayanarak önemli bir karar vermeden önce, onun neye dayandığını açıkça sormak gerektiğini de bilirsin.

Araç Kanıt kapısında işler: bir iddiayı, doğru ya da yanlış ilan etmeden önce, onu destekleyecek kanıtın türünü belirler. Bir tanımla çözülecek bir anlaşmazlığı deneyle, deneyle çözülecek bir anlaşmazlığı tanımla çözmeye çalışmak, epistemik bir yanlış yönlendirmedir.

Örnekler

Basit örnek: bekârlar

İki cümleyi karşılaştıralım: "Bekârlar evli değildir" ve "Bekârlar evlilerden daha kısa yaşar." Hume'un Çatalı'nı uygulayalım. Birinci cümle: tür olarak bir fikir ilişkisidir; "bekâr" kavramı zaten "evli olmayan" anlamını içerir ve karşıtı, yani "bazı bekârlar evlidir", bir çelişkidir. Bu cümleyi doğrulamak için hiçbir bekâra sormaya gerek yoktur; ama bu cümle de dünyada kaç bekâr olduğu, nasıl yaşadıkları hakkında hiçbir şey söylemez. İkinci cümle: tür olarak bir olgu meselesidir; karşıtı çelişki içermez, ama yanlış olabilir. Doğrulamak için, yaşam süreleri üzerine yapılmış istatistiklere bakmak gerekir; ve replikasyon krizi dersinde gördüğümüz gibi, böyle bir ilişki bulunsa bile, bunun nedeninin bekârlık mı, yoksa sağlıklı kişilerin evlenmeye daha yatkın olması gibi başka bir etken mi olduğunu sormak gerekir. Sonuç: iki cümle aynı dilbilgisi yapısına sahip olsa da, tamamen farklı türden kanıt gerektirir. Bu ayrımı yapmadan tartışmak, birinin tanımdan, ötekinin istatistikten konuştuğu bir sağırlar diyaloğuna yol açar.

Orta örnek: doğal ürünler

Bir market rafındaki bir ürünün ambalajında "Doğal olduğu için sağlıklıdır" yazıyor. Hume'un Çatalı'nı uygulayalım. İddia: doğal olan sağlıklıdır. Tür: bu bir fikir ilişkisi mi? "Doğal" kavramı "sağlıklı" anlamını içermez; doğal olup zehirli olan pek çok bitki ve mantar vardır, bu yüzden karşıtı bir çelişki değildir. Öyleyse bu bir olgu meselesidir ve deneyimle sınanmalıdır. Kopya ilkesi: "doğal" kavramı hangi gözlenebilir özelliğe işaret ediyor? Katkı maddesi içermemek mi, işlenmemiş olmak mı, belirli bir üretim yöntemi mi? Kavramın gözlenebilir bir içeriği netleşmedikçe, iddia sınanamaz. "Sağlıklı" kavramı da aynı soruyu gerektirir: hangi ölçülebilir sağlık sonucuna işaret ediyor? Karar: iddia, belirsiz kavramlar yüzünden, ne tanımla doğru ne de mevcut hâliyle deneyle sınanabilir. Hume'un deyişiyle alevlere atılmayı hak etmese de, bir satın alma kararına temel olmadan önce, kavramları gözlenebilir özelliklere çevrilmelidir: bu ürün, belirli bir katkı maddesini içermiyor mu, belirli bir sağlık sonucunu iyileştirdiğine dair bir çalışma var mı?

Gerçek hayat örneği: Molyneux'nün sorusu cevaplanıyor

Girişteki Molyneux sorusuna dönelim. Üç yüzyıl boyunca bu soru, bir düşünce deneyi olarak kaldı; çünkü doğuştan kör olup yetişkinliğinde görme yetisine kavuşan birini bulmak ve onu ameliyattan hemen sonra sınamak çok zordu. 2011'de Hindistan'da, doğuştan katarakt nedeniyle görme engelli olan çocuk ve gençlerin tedavi edildiği bir proje kapsamında, Richard Held ve arkadaşları beş kişiyi, ameliyatla görme yetisine kavuştuktan kısa süre sonra sınadı. Katılımcılara önce dokunarak bir nesne tanıtıldı, sonra iki nesne gösterildi ve hangisinin dokundukları nesne olduğunu yalnızca bakarak söylemeleri istendi. Ameliyattan hemen sonra, katılımcılar bu görevi şans düzeyinin çok üstünde yapamadı. Ama birkaç gün içinde, performansları belirgin biçimde arttı.

Hume'un Çatalı'nı bu soruya uygulayalım. İddia: dokunarak şekilleri tanıyan biri, görme yetisine kavuştuğunda onları hemen bakarak da tanır. Tür: bu bir fikir ilişkisi mi? Rasyonalistler, dokunmayla ve görmeyle kavranan küp fikrinin aynı geometrik fikir olduğunu, bu yüzden bağlantının akılla hemen kurulabileceğini düşünebilirdi. Ama iddianın karşıtı bir çelişki içermez; öyleyse bu bir olgu meselesidir ve deneyimle sınanmalıdır. Deneyim: ameliyattan hemen sonra bağlantı kurulamadı; birkaç gün içinde öğrenildi. Karar: bu bulgu, Molyneux ile Locke'un cevabını, yani bağlantının doğuştan değil öğrenilmiş olduğunu, büyük ölçüde destekler. Ama bağlantının birkaç gün gibi çok kısa bir sürede kurulması, zihnin bu öğrenmeye güçlü biçimde hazır olduğunu da düşündürür; bu da Leibniz'in damarlı mermerine bir göz kırpar. Üç yüzyıllık bir felsefi tartışma, bir deneyle kapanmadı ama çok daha iyi tanımlanmış bir soruya dönüştü.

Vakaya dönüş

Zaman çizelgesi bu derste üç durak daha kazanıyor. Yedinci durak, 1689 ve 1690: Locke, Deneme'yi yayımlar, doğuştan fikirleri reddeder ve bilgiyi fikirlerin uyuşmasının algılanması olarak tanımlar. Sekizinci durak, 1710 ile 1713 arası: Berkeley, soyut fikirleri ve birincil nitelikler ayrımını eleştirir ve var olmanın algılanmak olduğunu savunur. Dokuzuncu durak, 1739 ile 1748 arası: Hume, izlenimler ile fikirleri ayırır, kopya ilkesini ve çatalını ortaya koyar ve empirizmin şüpheci sonuçlarını kabul eder.

Hume'un Çatalı'nı çizelgenin kendisine, yani rasyonalistler ile empiristler arasındaki tartışmanın ana sorusuna uygulayalım. İddia: "bütün bilgimiz deneyimden gelir." Tür: bu iddia bir fikir ilişkisi mi? "Bilgi" kavramı "deneyimden gelen" anlamını içermez; rasyonalistler tam da bunun tersini savundu ve bu bir çelişki değildi. Öyleyse bir olgu meselesi mi? Ama bu iddiayı hangi deneyle sınayabiliriz? Matematik bilgisinin, örneğin iki artı ikinin dört ettiğinin, deneyimden gelip gelmediği, deneyle çözülebilecek bir soru gibi görünmüyor. Bu duraklardan çıkan sonuç şu: empirizm, çatalı kendi temel iddiasına uyguladığında zorlanır. Bir önceki derste rasyonalizmin, açık ve seçik gördüğü şeylerin dış sınamada yanlış çıkabildiğini görmüştük. Bu derste empirizmin, kendi ölçütünü kendine uygulamakta zorlandığını görüyoruz. İki gelenek de ötekinin zayıf noktasını gösterdi; bir sonraki derste Kant, ikisini birleştirmenin bir yolunu arayacak. Modülün projesi olan karşılaştırmalı denemede, bu karşılıklı eleştiri, çarpışmanın en verimli noktası olabilir.

Araç kartı: Hume'un Çatalı

AlanAçıklama
Ne işe yararBir iddianın fikirler arasındaki bir ilişki mi, yoksa bir olgu meselesi mi olduğunu belirleyerek hangi tür kanıtın gerektiğini gösterir; iki türe de girmeyen iddiaları işaretler
5K kapısıKanıt
Adımlar1) İddiayı yaz. 2) Türünü belirle: karşıtı çelişki mi içeriyor, yoksa çelişkisiz ama yanlış olabilir mi? 3) Fikir ilişkisiyse: tanım ya da mantıkla doğrula, dünyaya dair bir şey söylemediğini not et. 4) Olgu meselesiyse: hangi deneyime dayandığını sor, kopya ilkesiyle anahtar kavramların gözlenebilir karşılığını ara. 5) Karar ver: iki türe de girmiyorsa, dayanağını açıkça sor; çatalın kendisinin de bu sınamada zorlandığını unutma.
Ne zaman kullanılırBir tartışmada tarafların farklı türden kanıtlar üzerinden konuştuğunu fark ettiğinde; bir reklamın, bir sloganın ya da bir ideolojik iddianın neye dayandığını sorgularken; belirsiz kavramlarla kurulmuş bir iddiayı sınanabilir hâle getirmek istediğinde
Sık hataTanımla çözülecek bir anlaşmazlığı deneyle, deneyle çözülecek bir anlaşmazlığı tanımla çözmeye çalışmak; bir fikir ilişkisinin dünya hakkında bilgi verdiğini sanmak; iki türe de girmeyen her iddiayı, çatalın kendi sınırlarını düşünmeden anlamsız ilan etmek

Egzersiz

Ardından, son bir haftada okuduğun ya da duyduğun üç iddiayı seç: bir haber başlığından, bir reklamdan, bir sohbetten. Her birine Hume'un Çatalı'nın beş adımını uygula. Özellikle dördüncü adıma zaman ayır: iddianın anahtar kavramlarını, gözlenebilir özelliklere çevirmeye çalış. Sonunda şunu not et: bu üç iddiadan hangisi bir tanım tartışması, hangisinin bir olgu tartışması olduğunu ve bu ayrımı yapmanın iddiayı değerlendirmeni nasıl değiştirdiğini yaz.

Mini test

  1. Locke, doğuştan fikirler öğretisine karşı hangi argümanı kullandı ve onun yerine nasıl bir resim önerdi?
  2. Locke'un birincil ve ikincil nitelikler ayrımı nedir ve üç kap su deneyi bu ayrımı nasıl destekler?
  3. Berkeley, Locke'un birincil ve ikincil nitelikler ayrımını nasıl çökertti ve buradan hangi sonuca vardı?
  4. Hume'un kopya ilkesi nedir ve eksik mavi tonu örneği bu ilke hakkında ne gösterir?
  5. Bir tartışmada biri, "gerçek bir sanatçı asla para için çalışmaz" diyor; öteki, para için çalışan pek çok ünlü sanatçı sayıyor. Hume'un Çatalı ile değerlendir.
Cevapları göster
  1. Doğuştan fikirleri savunanların genel kabul argümanını reddetti: küçük çocuklar ve soyut ilkeler üzerine düşünmemiş pek çok yetişkin bu ilkeleri bilmez. Yerine, zihnin doğuşta beyaz bir kâğıt olduğunu ve bütün fikirlerin duyum ve düşünme yoluyla deneyimden geldiğini önerdi.
  2. Birincil nitelikler (katılık, uzam, biçim, hareket, sayı) cisimlerden ayrılmaz ve fikirlerimiz onlara benzer; ikincil nitelikler (renk, ses, tat, sıcaklık) cisimlerde yalnızca bizde duyum yaratan güçlerdir. Bir el sıcak, öteki soğuk sudan sonra ılık suya daldırıldığında, aynı su bir ele sıcak, ötekine soğuk gelir; öyleyse sıcaklık suyun kendisinde değil, bizde yarattığı etkidedir.
  3. Birincil niteliklerin de, örneğin büyüklüğün uzaklığa göre değişmesi gibi, ikincil nitelikler kadar algılayana bağlı olduğunu gösterdi. Buradan, algılanmayan bir maddeye gerek olmadığı ve var olmanın algılanmak olduğu sonucuna vardı.
  4. Bütün basit fikirlerin, onlara karşılık gelen basit izlenimlerin kopyaları olduğunu söyler; bir kavramın anlamı, türetildiği izlenime işaret edilerek sınanır. Eksik mavi tonu örneği, hiç görülmemiş bir tonun, çevresindeki tonlardan yola çıkarak canlandırılabileceğini göstererek ilkenin mutlak olmadığını gösterir.
  5. İddia: "gerçek bir sanatçı asla para için çalışmaz". Tür: birinci kişi bu iddiayı, "gerçek sanatçı" kavramının içine "para için çalışmamayı" koyarak, bir fikir ilişkisi gibi kullanıyor olabilir; bu durumda para için çalışan her sanatçı, tanım gereği "gerçek" sayılmaz ve karşı örnekler iddiayı sarsamaz. İkinci kişi ise iddiayı bir olgu meselesi olarak ele alıp örneklerle sınıyor. Karar: iki kişi farklı türden kanıt üzerinden konuşuyor. Tartışmanın ilerlemesi için önce "gerçek sanatçı" kavramının tanımında anlaşılmalı; iddia bir tanımsa, dünya hakkında hiçbir şey söylemez; bir olgu iddiasıysa, verilen karşı örnekler onu çürütür.

Özet

  • Locke, doğuştan fikirleri reddetti; zihnin beyaz bir kâğıt olduğunu ve fikirlerin duyum ve düşünme yoluyla deneyimden geldiğini savundu. Birincil ve ikincil nitelikler ayrımını yaptı ve bilgiyi fikirlerin uyuşmasının algılanması olarak tanımladı.
  • Molyneux'nün sorusu, görme ile dokunma arasındaki bağlantının doğuştan mı öğrenilmiş mi olduğunu sordu; 2011'deki deneysel çalışma, bağlantının kısa sürede öğrenildiğini gösterdi.
  • Berkeley, soyut fikirleri ve birincil nitelikler ayrımını eleştirdi; var olmanın algılanmak olduğunu savunan idealizmi geliştirdi. Johnson'ın taşa tekmesi, onu çürütmez.
  • Hume, izlenimler ile fikirleri ayırdı; kopya ilkesini ortaya koydu ve eksik mavi tonu gibi bir istisnayı dürüstçe kabul etti.
  • Hume'un Çatalı, anlamlı iddiaları fikir ilişkileri ve olgu meseleleri olarak ayırır; ikisine de girmeyenleri alevlere atar. Ama çatalın kendisi bu sınamada zorlanır.
  • Empirizm, Locke'tan Hume'a, deneyimin bize neyi garanti edemeyeceğini gösteren bir seyir izledi. Hume'un Çatalı aracı, bir iddianın hangi tür kanıtı gerektirdiğini belirler.

Flashcard'lar

Ön yüzArka yüz
Molyneux'nün sorusu?Dokunarak şekil tanıyan bir kör, görme yetisine kavuşunca onları yalnızca bakarak tanır mı?
Locke'a göre zihin doğuşta?Beyaz bir kâğıt
Locke'a göre fikirlerin iki kaynağı?Duyum ve düşünme
Locke'a göre bilgi?İki fikir arasındaki uyuşmanın ya da uyuşmazlığın algılanması
Berkeley'in formülü?Var olmak, algılanmaktır
Hume'a göre izlenim ile fikir farkı?Canlı algı ile onun soluk kopyası
Kopya ilkesinin istisnası?Eksik mavi tonu
Hume'un Çatalı'nın iki kolu?Fikir ilişkileri ile olgu meseleleri

Sonraki derse köprü

Rasyonalizm, aklın parlak gördüğü şeyin deneyde çökebildiğini; empirizm ise deneyimin, nedensellik ve tümevarım gibi en temel beklentilerimizi garanti edemediğini gösterdi. İki gelenek, birbirinin zayıf noktasını ortaya koymuştu. Alman filozof Immanuel Kant, Hume'u okumanın kendisini dogmatik uykusundan uyandırdığını yazdı ve 1781'de yayımlanan Saf Aklın Eleştirisi'nde bu iki geleneği birleştirmenin bir yolunu önerdi. Kant'a göre bütün bilgimiz deneyimle başlar, ama bütünüyle deneyimden doğmaz: zihin, deneyimi düzenleyen biçimleri, yani uzayı, zamanı ve nedensellik gibi kavramları, kendisi getirir. Kant bu düşünceyi, Kopernik'in astronomideki devrimine benzetti. Ders T1.4, Kant'ın sentetik a priori bilgi kavramını ve bu Kopernik devrimini inceleyecek ve sana Koşul Sorusu aracını verecek.

Günlük sorusu: Son bir tartışmanda, sen bir tanımdan, karşındaki bir olgudan konuşuyor olabilir miydiniz? Bunu fark etseydin tartışma nasıl değişirdi?

Bugün nerede duruyor

Empirizmin temel sezgisi, yani bilginin deneyimle sınanması gerektiği, bugün bilimsel yöntemin ayrılmaz bir parçasıdır. Bilimsel yöntem ve Popper dersinde gördüğümüz tartışmalar, empirizmin mirasını devralan ve dönüştüren tartışmalardır. Ama empirizmin katı biçimleri, yirminci yüzyılda ciddi eleştirilerle karşılaştı: Hume'un çatalının bir akrabası olan doğrulama ilkesi, kendi kendisini doğrulayamadığı için büyük ölçüde terk edildi; Amerikalı felsefeci W. V. O. Quine, fikir ilişkileri ile olgu meseleleri arasındaki keskin ayrımın kendisini sorguladı. Bu tartışmaları Tarih Hattı'nın analitik dönüş dersinde ele alacağız. Bilişsel bilimde ise Locke ile Leibniz arasındaki tartışma, doğuştan yatkınlıklar ile öğrenme arasındaki ilişki üzerine süren araştırmalarda yaşıyor; Molyneux sorusuna 2011'de verilen deneysel cevap, bu tartışmanın felsefi bir düşünce deneyinden laboratuvara nasıl taşınabildiğini gösterdi. Berkeley'in idealizmi ise bugün az sayıda savunucu bulsa da, algının, gördüğümüz dünyayı nasıl kurduğu sorusu, algı bilimi ve zihin felsefesinde canlılığını koruyor. Hume'un nedensellik ve benlik üzerine şüpheci soruları ise, felsefenin hâlâ en çok tartışılan sorularından bazılarıdır.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.