Giriş
Ardahan'ın Damal ilçesinde, her yaz, haziranın ortasından temmuzun ortasına kadar süren dönemde, açık havalarda akşamüstü saat altıya doğru, Karadağ'ın yamacına yandaki tepenin gölgesi düşer ve yirmi dakika kadar bir insan profiline benzer bir biçim alır; yöre halkı ve ziyaretçiler bu gölgede Atatürk'ün profilini görür. Gölgeyi izlemeye gelen bir lise öğrencisi, öğretmenine bir soru soruyor: "Hocam, bu gölge Atatürk'ün resmi mi?" Öğretmen bir an düşünüyor. Gölge, Atatürk'e benziyor; ama onu kimse çizmedi; dağ, Atatürk'ü hiç görmedi; gölge, güneşin açısının ve yandaki tepenin biçiminin bir sonucu. "Resmi değil," diyor öğretmen, "ama biz ona bakınca Atatürk'ü görüyoruz; onu Atatürk'ün resmi yapan, bizim bakışımız." Öğrenci ısrar ediyor: "Ama bir ressam aynı çizgileri çizseydi, o zaman resmi olurdu, değil mi? Fark, çizgilerde değil, nereden geldiklerinde mi?" Öğrenci ve öğretmen kurgudur; gölge ise gerçek bir olaydır.
Öğrencinin sorusu, yirminci yüzyıl felsefesinin en beklenmedik şüphecilik karşıtı argümanlarından birinin başlangıç noktasıdır. Amerikalı filozof Hilary Putnam, 1981'de yayımlanan Reason, Truth and History kitabının birinci bölümüne, kumda yürüyen bir karıncayla başlar: karınca, tamamen rastlantıyla, Winston Churchill'in tanınabilir bir karikatürüne benzeyen bir çizgi çizer. Karınca Churchill'in bir resmini mi çizmiştir? Putnam'a göre hayır: benzerlik, bir şeyin başka bir şeyi temsil etmesi için ne yeterli ne de gereklidir. Bu gözlem, Putnam'ı şaşırtıcı bir sonuca götürür: Descartes'ın kötü cininin modern biçimi olan kavanozdaki beyin varsayımı, kendi kendini çürütür. Kavanozdaki bir beyin, "Ben kavanozdaki bir beynim" dediğinde, söylediği şey yanlış olur.
Bir önceki derste kötü cin, bütün deneyimlerimizin bir aldatıcının ürünü olabileceği varsayımıydı. Bu ders, aynı varsayımın aldatıcı yerine bir bilgisayarı koyan biçimini ve ona dilden gelen cevabı inceliyor. Önce kavanozdaki beyin varsayımını ve onun Descartes'ın varsayımından farkını, sonra Putnam'ın argümanının dayandığı gönderme kuramını, yani semantik dışsalcılığı, ve en son da argümanın ne gösterdiğini ve ne göstermediğini tartışıyor. Dersin aracı Gönderim Testi, bir sözcüğün ya da düşüncenin neye gönderme yaptığını, ve bir şüpheci cümlenin farklı senaryolarda ne söylediğini belirlemek için kullanılıyor.
Bu dersin kazanımları:
- Kavanozdaki beyin varsayımını, büyüsel gönderme kuramını, nedensel gönderme koşulunu, semantik dışsalcılığı ve kendini çürüten varsayım kavramını açıklarsın. (anla)
- Bir sözcüğe ya da şüpheci bir cümleye Gönderim Testi'ni uygulayarak, onun sıradan ve şüpheci senaryolarda neye gönderme yaptığını ve hangi doğruluk koşullarına sahip olduğunu belirlersin. (uygula)
- Putnam'ın argümanına yöneltilen tırnak kaldırma itirazının, kapsam itirazının ve nedensel gönderme kuramına yöneltilen itirazların, argümanın şüpheciliğe karşı gücünü ne ölçüde sınırladığını değerlendirirsin. (değerlendir)
Kavramlar
Bu bölüm önce kavanozdaki beyin varsayımını ve Putnam'ın onu hangi biçimde ele aldığını, sonra argümanın dayandığı gönderme kuramını ve bu kuramın reddettiği görüşü, en son da argümanın vardığı mantıksal yapıyı tanımlıyor.
Putnam, varsayımı önce felsefe derslerinde anlatıldığı biçimiyle aktarır: kötü bir bilim insanı bir kişinin beynini çıkarır, kavanoza koyar, sinir uçlarını bir bilgisayara bağlar. Bilgisayar o kadar akıllıdır ki, kişi elini kaldırmaya çalıştığında, ona elini kaldırdığını gördüren ve hissettiren geri bildirimi verir; bilim insanı ameliyat anısını da silebilir, ve kurban, kendisine her zaman bu çevrede yaşamış gibi görünür. Kurbana, şu anda kavanozdaki beyinler üzerine bu sözcükleri okuyormuş gibi bile görünebilir. Bu varsayım, Descartes'ın kötü cin varsayımının çağdaş biçimidir: deneyimlerimizin kaynağı, bir aldatıcı cinden bir bilgisayara dönüşmüştür. Ama Putnam, argümanı için varsayımı bir adım daha genişletir: yalnızca bir beyin değil, bütün duyarlı varlıklar kavanozdaki beyinlerdir; ve belki kötü bir bilim insanı da yoktur, evren yalnızca beyinlerle dolu bir kavanozu yöneten otomatik bir düzenekten ibarettir. Bu genişletilmiş varsayımda beyinler, ortak bir yanılsamayı paylaşır, her zaman kavanozda olmuştur ve hiçbir zaman gerçek bir ağaç, gerçek bir kavanoz görmemiştir. Bu ayrıntı, İtiraz 2'de belirleyici olacak.
Putnam bu adı, reddettiği görüşü tanımlamak için kullanır. Büyüsel kurama göre, zihnimde "ağaç" sözcüğü ya da bir ağaç imgesi, kendi içinde ağaçlara gönderme yapar; ağaçlarla hiç karşılaşmamış biri de aynı imgeye sahipse, o da ağaçlara gönderme yapar. Putnam, bu görüşü bir dizi örnekle sorgular. Karıncanın Churchill karikatürü, Churchill'e benzer, ama onu temsil etmez. Ağaçları hiç görmemiş ve hiç hayal etmemiş bir gezegenin insanlarına, geçen bir uzay gemisinden rastlantıyla bir ağaç resmi düşse, onlar için bu resim yalnızca tuhaf, doğası bilinmeyen bir nesneyi temsil eder. Resim bir ağaç resmi bile değil de dökülmüş boyaların rastlantısal bir sonucuysa, bu insanların zihnindeki imge, benim ağaç imgemle niteliksel olarak aynı olsa bile, bir ağacı temsil etmez. Aynı şey sözcükler için de geçerlidir: milyonlarca yıl boyunca bir daktilonun tuşlarına rastgele basan maymunların ürettiği, ağaçların kusursuz bir betimlemesi gibi görünen bir metin, hiçbir şeye gönderme yapmaz. Bu örneklerin ortak dersi, benzerliğin ve niteliksel özdeşliğin gönderme için yeterli olmadığıdır.
Bu koşul, Putnam'ın argümanının ana öncülüdür ve büyüsel kuramın yerine konan görüştür. Koşula göre, benim "ağaç" sözcüğüm ağaçlara gönderme yapar, çünkü bu sözcüğün kullanımı, benim ve dil topluluğumun ağaçlarla nedensel etkileşimine dayanır: ağaçları gördük, onlara dokunduk, onlardan söz eden başkalarından sözcüğü öğrendik. Kavanozdaki bir beynin "ağaç" sözcüğü ise, gerçek ağaçlarla böyle bir nedensel bağlantıya sahip değildir; onun sözcüğünün kullanımı, bilgisayarın ürettiği imgelerle, ya da o imgeleri üreten elektrik uyarılarıyla, ya da programın ilgili özellikleriyle nedensel bağlantı içindedir. Putnam'a göre kavanozdaki beynin "ağaç" sözcüğü gerçek ağaçlara gönderme yapmaz; ele aldığı bazı kuramlara göre ise imgedeki ağaçlara, onları üreten elektrik uyarılarına ya da programın ilgili özelliklerine gönderme yapabilir. Putnam, kavanozdaki beyinlerin dilini kendi dilimizden ayırmak için "vat-English" (kavanoz-İngilizcesi) der; bu derste Türkçe konuşan bir konuşucu için aynı ayrımı "kavanoz-Türkçesi" diye kuruyoruz.
Bu görüş, Ders Ç4.2'de Putnam'ın 1975 tarihli İkiz Dünya örneğiyle tanıştığımız içerik dışsalcılığının kardeş görüşüdür: biri sözcüklerin anlamı, öteki düşüncelerin içeriği için aynı dışsalcı tezi öne sürer; literatürde iki ad çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır. Orada, Dünya'daki bir kişi ile İkiz Dünya'daki kopyasının, iç durumları aynı olduğu hâlde, farklı içerikli inançlara sahip olduğunu görmüştük: biri suya, öteki suya benzeyen ama farklı bir kimyasal yapıya sahip bir sıvıya gönderme yapar. Putnam'ın 1975'teki ünlü sloganıyla, anlamlar kafanın içinde değildir. Kavanozdaki beyin argümanı, bu görüşü şüpheciliğe uygular: kavanozdaki beyin ile benim iç durumlarım aynı olabilir, ama çevrelerimiz farklı olduğu için, sözcüklerimiz farklı şeylere gönderme yapar. Semantik dışsalcılık, kendi başına bir şüphecilik karşıtı görüş değildir; Ders Ç4.2'de gördüğümüz gibi, gerekçenin içsel mi dışsal mı olduğu tartışmasında da kullanılır. Ama Putnam'ın elinde, şüpheci varsayımın kendisini söylenemez kılmanın bir aracına dönüşür.
Putnam, bu kavramı iki örnekle açıklar. Birinci türden bir örnek, bütün genel önermelerin yanlış olduğu tezidir: bu tez bir genel önermedir; doğruysa yanlış olmalıdır; öyleyse yanlıştır. İkinci türden bir örnek, "Ben yokum" önermesidir: bu önerme, benim tarafımdan düşünüldüğünde, kendini çürütür, çünkü onu düşünmek, var olmamı gerektirir. Putnam, burada Descartes'ı açıkça anar: kişi, kendi varlığını düşündüğünde, ondan emin olabilir. Putnam'ın iddiası, kavanozdaki beyin varsayımının bu ikinci türden bir özelliğe sahip olduğudur: onu düşünebiliyor ya da söyleyebiliyorsak, doğru değildir. Bu iddia, Descartes'ın cogitosuyla ilginç bir koşutluk taşır: Descartes, şüphenin kendisinin şüphe edenin varlığını gerektirdiğini göstermişti; Putnam ise, şüpheci varsayımı dile getirmenin, onun yanlış olmasını gerektirdiğini göstermeye çalışır.
Argüman
Bu bölüm, Putnam'ın argümanını, sonraki yorumcuların, özellikle Amerikalı filozof Anthony Brueckner'ın 1986'daki yeniden kurulumundan esinlenerek, öncülleri açık biçimde kuruyor. Argüman, birinci tekil kişi açısından, yani "ben" diyen bir konuşucu açısından kurulmuştur.
- Bir sözcük, gönderme yaptığı şeylerle ya da onların betimlenebileceği şeylerle hiçbir nedensel etkileşimi yoksa, onlara gönderme yapamaz. (Nedensel gönderme koşulu)
- Ben, Putnam'ın varsayımındaki anlamda, her zaman kavanozda olmuş bir beyinsem, benim "kavanoz" ve "beyin" sözcüklerim gerçek kavanozlarla ve beyinlerle değil, imgedeki kavanozlarla ve beyinlerle, ya da onlarla ilişkili bir şeyle, nedensel bağlantı içindedir.
- Öyleyse, kavanozdaki bir beyinsem, benim "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlem, ancak imgedeki bir kavanozdaki bir beyinsem doğrudur.
- Ama kavanozdaki bir beyinsem, imgedeki bir kavanozdaki bir beyin değilimdir; varsayıma göre, imgede kendimi bir kavanozda değil, sıradan bir yaşamın içinde görürüm.
- Öyleyse, kavanozdaki bir beyinsem, benim "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlem yanlıştır.
- Kavanozdaki bir beyin değilsem, benim "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlem, sıradan Türkçede, gerçekten kavanozdaki bir beyinsem doğrudur; ve değilim; öyleyse yine yanlıştır.
- Öyleyse, her iki durumda da, benim "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlem yanlıştır.
- Benim "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlem, ancak ve ancak ben kavanozdaki bir beyinsem doğrudur. (Tırnak kaldırma ilkesi)
Sonuç: Ben kavanozdaki bir beyin değilim.
Birinci öncül, semantik dışsalcılığın Putnam'ın kullandığı biçimidir ve büyüsel gönderme kuramının reddidir. İkinci öncül, birinci öncülün kavanozdaki beyin durumuna uygulanmasıdır ve Putnam'ın varsayımı nasıl kurduğuna dayanır: beyinler her zaman kavanozda olmuştur ve hiçbir zaman gerçek kavanozlarla nedensel etkileşime girmemiştir. Üçüncü öncül, ikinci öncülden, cümlenin doğruluk koşullarını çıkarır. Dördüncü öncül, varsayımın kendi içeriğinden gelir: kavanozdaki beyin, kendini kavanozda yaşıyormuş gibi değil, olağan bir dünyada yaşıyormuş gibi deneyimler. Beşinci öncül, üçüncü ve dördüncüden çıkar. Altıncı öncül, öteki durumu ele alır. Yedinci öncül, iki durumu birleştirir. Sekizinci öncül, sonuca varmak için gereklidir: cümlemin yanlış olduğundan, cümlenin söylediği şeyin, yani kavanozdaki bir beyin olduğumun, yanlış olduğuna geçmek için, cümlemin neyi söylediğini, tırnakları kaldırarak, bilmem gerekir.
En tartışmalı öncül: Sekizinci öncül, tırnak kaldırma ilkesi. Bu ilke, sıradan dilde masum görünür: "Kar beyazdır" cümlesi, ancak ve ancak kar beyazsa doğrudur. Ama Putnam'ın argümanında ilke, masum değildir. Ben kavanozdaki bir beyinsem, benim dilim kavanoz-Türkçesidir; ve kavanoz-Türkçesinde, "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlesi, ancak ve ancak ben imgedeki bir kavanozdaki bir beyinsem doğrudur. Öyleyse sekizinci öncülü doğru biçimde söyleyebilmem için, dilimin sıradan Türkçe mi yoksa kavanoz-Türkçesi mi olduğunu bilmem gerekir; ama bunu bilmek, tam da kavanozdaki bir beyin olup olmadığımı bilmeyi gerektirir. Bu sorun, İtiraz 1'de ele alınıyor; ve birinci öncül, yani nedensel gönderme koşulu, İtiraz 3'ün konusu.
İtirazlar ve cevaplar
Aşağıdaki itirazlar, Putnam'ın argümanını dört farklı noktadan hedef alıyor: argümanın tırnak kaldırma adımını, argümanın kapsamını, nedensel gönderme kuramını, ve argümanın başarılı olsa bile şüpheciliği gerçekten yenip yenmediğini.
İtiraz 1: Tırnak kaldırma sorunu
Argüman, en fazla, "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlemin yanlış olduğunu gösterir. Ama bu cümlenin ne söylediğini bilmeden, bu cümlenin yanlışlığından benim kavanozdaki bir beyin olmadığım sonucuna geçemem. Kavanozdaki bir beyin de aynı argümanı, kendi dilinde, eksiksiz kurabilir ve "Ben kavanozdaki bir beyin değilim" sonucuna varabilir; ve onun dilinde bu sonuç doğrudur, çünkü o imgedeki bir kavanozdaki bir beyin değildir. Öyleyse argümanın sonucu, her iki durumda da doğrudur, ama farklı şeyler söyler; ve ben, hangi durumda olduğumu bilmeden, sonucumun hangi şeyi söylediğini bilemem. Brueckner, 1986 tarihli "Brains in a Vat" makalesinde, argümanın bu yüzden yalnızca dilsel bir sonuç, yani cümlemin yanlış olduğu sonucunu, kurduğunu, dünyaya dair bir sonuç kurmadığını savundu.
Cevap: Bu itiraz, Putnam'ın argümanına yöneltilen en güçlü itirazdır, ve ona verilen cevaplar tartışmalıdır. Birinci cevap, kendi dilimin anlamına dair bir öz bilgiye dayanır: benim dilim hangisi olursa olsun, "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlemin, benim dilimde, ancak ve ancak ben kavanozdaki bir beyinsem doğru olduğunu biliyorum; tırnak kaldırma ilkesi, her dil için, o dilin içinden doğrudur. Bu cevaba göre, kavanozdaki beyin de kendi dilinde doğru bir sonuca varır, ve ben de kendi dilimde doğru bir sonuca varırım; argüman, her konuşucuya, kendi dilinde doğru bir bilgi verir. Ama bu cevap, itirazın asıl noktasını ıskalar: şüpheci, benim kendi dilimde doğru bir şey bildiğimden değil, benim "kavanoz" sözcüğümün gerçek kavanozlara gönderme yapıp yapmadığını bildiğimden şüphe eder. Kavanozdaki beynin vardığı "Ben kavanozdaki bir beyin değilim" sonucu doğrudur, ama o, gerçek bir kavanozdadır. Öyleyse argüman, şüphecinin asıl kaygısını, yani gerçek dünyayla bağlantımızın ne olduğunu, gidermez. İngiliz filozof Crispin Wright, 1992 tarihli bir makalesinde, argümanın daha dikkatli bir biçimini kurmaya çalıştı; ama bu biçimin de dilimin anlamına dair bir öz bilgiyi varsaydığı ve bu öz bilginin kendisinin şüpheden muaf olup olmadığı tartışılır.
İtiraz 2: Argüman yalnızca herkesi kapsayan ve ömür boyu süren bir senaryoyu dışlar
Putnam'ın argümanı, beyinlerin her zaman kavanozda olduğu ve hiçbir zaman gerçek kavanozlarla nedensel etkileşime girmediği bir senaryoya dayanır. Ama şüpheci, daha mütevazı bir senaryoya geri çekilebilir: dün gece, kötü bir bilim insanı beni uyurken kaçırdı, beynimi çıkarıp kavanoza koydu, ve bu sabahtan beri bütün deneyimlerim bir bilgisayardan geliyor. Bu senaryoda, benim "kavanoz" ve "ağaç" sözcüklerim, dün geceye kadar gerçek kavanozlarla ve ağaçlarla nedensel etkileşim içinde öğrenildiği için, hâlâ gerçek kavanozlara ve ağaçlara gönderme yapar. Öyleyse bu senaryoda, "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlem doğrudur, ve Putnam'ın argümanı onu dışlayamaz.
Cevap: İtiraz doğrudur ve Putnam'ın argümanının kapsamını önemli ölçüde sınırlar. Putnam'ın kendisi, varsayımını özellikle her zaman kavanozda olmuş beyinler için kurar; ve argüman, yalnızca bu senaryo için işler. Yakın zamanda kavanoza konmuş bir beyin Putnam'ın argümanından kurtulur. Gerçek dünyada, bir bilim insanının ömür boyu kavanozda tuttuğu tek bir beynin argümandan kurtulup kurtulmadığı ise tartışmalıdır: bilim insanının algısı üzerinden zayıf bir nedensel bağlantı vardır, ama Putnam böyle tasarımcı bağlantılarını gönderme için yetersiz bulur. Ama bu sınırlama, argümanı değersiz kılmaz; şüpheciliğin türünü değiştirir. Ders Ç5.1'deki ayrıma yaklaştırırsak, ömür boyu süren kavanozdaki beyin senaryosu dış dünya şüpheciliğinin en radikal biçimidir: dış dünyaya dair inançlarımı, geçmişe dair olanlar da dahil, yanlış kılar; ama Ders Ç5.5'te kötü cin için gördüğümüz gibi, şu an düşündüğüm şeye dokunmaz. Yakın zamanlı senaryo ise daha yereldir: dün geceye kadarki inançlarımın büyük kısmını doğru bırakır, ve yalnızca bu sabahtan beri edindiğim algısal inançları tehdit eder. Bu, Ders Ç5.5'teki rüya argümanının şimdi rüya okumasına benzer bir yapıdır. Öyleyse Putnam'ın argümanı başarılıysa, en radikal şüpheci senaryoyu dışlar ve şüpheciyi daha yerel senaryolara geri çeker; bu senaryolar ise, başka araçlarla, örneğin Ders Ç5.8'deki ilgili alternatifler kuramıyla, ele alınabilir.
İtiraz 3: Nedensel gönderme kuramı tartışmalıdır
Putnam'ın argümanı, birinci öncüle, yani nedensel gönderme koşuluna, tümüyle dayanır. Ama bu koşul tartışmalıdır. Betimlemeci gönderme kuramlarına göre, bir sözcük, onunla ilişkilendirdiğimiz betimlemeleri karşılayan şeye gönderme yapar: "ağaç" sözcüğüm, gövdesi, dalları ve yaprakları olan, topraktan büyüyen büyük bitkilere gönderme yapar; ve bu betimleme, kavanozdaki bir beynin zihninde de aynıdır. Betimlemeci kurama göre, kavanozdaki beynin "ağaç" sözcüğü de gerçek ağaçlara gönderme yapar, çünkü gerçek ağaçlar, onun betimlemesini karşılar. Bu durumda, ikinci öncül düşer ve argüman çöker.
Cevap: İtiraz, Putnam'ın argümanının bir varsayıma dayandığını doğru biçimde gösteriyor; ama bu varsayım, Putnam'ın keyfi bir seçimi değil, yirminci yüzyılın ikinci yarısında gönderme kuramında geniş kabul gören bir görüştür. Saul Kripke'nin 1970 derslerinde ve Putnam'ın kendi 1975 İkiz Dünya örneğinde, betimlemeci kurama karşı güçlü argümanlar geliştirildi. Ders Ç4.2'de gördüğümüz İkiz Dünya örneği, iki kişinin aynı betimlemeleri ilişkilendirdiği hâlde farklı şeylere gönderme yaptığını gösterir; bu, betimlemelerin gönderme için yeterli olmadığını gösterir. Ama itirazın bir daha güçlü biçimi vardır: Putnam'ın argümanı, nedensel gönderme koşulunun yalnızca doğru değil, bilinebilir olmasını da gerektirir. Ben, kendi sözcüklerimin nedensel bir koşulla gönderme yaptığını, bir felsefi kuramın doğruluğuna dayanarak bilirim; ve bu felsefi kuramın doğruluğu, şüpheciden daha kesin değildir. Putnam'ın kendisi, argümanın öncüllerini tartıştığı kısımda, kendi yönteminin yanılabilir olduğunu ve "ampirik" (empirical) diye nitelenebilecek varsayımlara dayandığını kabul eder; örneği, zihnin dış şeylere duyuların sağladığı dışında bir erişimi olmadığı varsayımıdır. Öyleyse argüman, kesin bir şüphecilik karşıtı kanıt değil, şüpheci varsayımın, belirli bir gönderme kuramıyla birlikte düşünüldüğünde tutarsız olduğunun bir gösterimidir.
İtiraz 4: Argüman başarılı olsa bile şüpheciliği yenmez
Putnam'ın argümanı, kavanozdaki beynin "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlesinin yanlış olduğunu gösterir. Ama Putnam'ın dışlamadığı bazı kuramlara göre, kavanozdaki beynin "Önümde bir ağaç var" cümlesi, imgede önünde bir ağaç olduğunda, doğrudur. Putnam bunu açıkça kabul eder: bazı kuramlara göre, kavanozdaki beyin "Önümde bir ağaç var" diye düşündüğünde haklıdır, yanılmaz. Öyleyse argüman, şüpheciliği yenmez, onu başka bir yere taşır. Şüpheci artık şunu sorar: benim "ağaç" sözcüğüm gerçek ağaçlara mı, imgedeki ağaçlara mı gönderme yapıyor? Bu soruyu cevaplayamıyorsam, inançlarımın doğru olduğunu biliyor olabilirim, ama onların neyle ilgili olduğunu bilmiyorum.
Cevap: Bu itiraz, Putnam'ın argümanının en ilginç sonucunu açığa çıkarır. Argüman, şüpheciliğin geleneksel biçimini, yani inançlarımın büyük kısmının yanlış olduğu kaygısını, ortadan kaldırır: semantik dışsalcılığın bazı biçimlerine göre, kavanozdaki bir beynin inançları bile büyük ölçüde doğru olabilir, çünkü onların içeriği, beynin gerçek çevresiyle, yani bilgisayarla ve onun ürettiği imgelerle, belirlenir. Ama itirazın gösterdiği gibi, bu, yeni bir şüphecilik türünü, içerik şüpheciliğini, doğurur: inançlarımın doğru olduğunu bilebilirim, ama onların neye gönderme yaptığını bilemem. Bu yeni şüphecilik, geleneksel şüphecilikten daha az ürkütücü olabilir; Ders Ç5.5'te değinilen Chalmers'ın simülasyon gerçekçiliği, tam da bu yolu izler. Ama yeni şüphecilik de bir şüpheciliktir: dünyamın gerçek doğasını, yani dışarıda gerçek ağaçların mı yoksa yalnızca bir bilgisayarın mı olduğunu, bilmediğimi kabul eder. Bu itiraz, semantik dışsalcılığın şüphecilikle ilişkisinin, Putnam'ın umduğundan daha karmaşık olduğunu gösterir: dışsalcılık, şüpheciliğin bir biçimini ortadan kaldırırken, kendi içeriğimize dair bir başka şüpheciliğin kapısını açabilir.
Örnekler
Örnek 1: Damal'daki gölge
Girişteki gölge, Putnam'ın karınca örneğinin gerçek bir karşılığıdır, ve öğrencinin sorusu, Putnam'ın sorusunun ta kendisidir. Gölge, Atatürk'e benzer; bu benzerlik, insanları her yıl o ilçeye getirecek kadar güçlüdür. Ama Putnam'ın çerçevesinde, gölge Atatürk'ü temsil etmez: onu kimse çizmedi, dağın Atatürk'le hiçbir nedensel bağlantısı yoktur, gölgenin biçimi güneşin açısının ve yandaki tepenin biçiminin bir sonucudur. Öğretmenin cevabı, "onu Atatürk'ün resmi yapan, bizim bakışımız", Putnam'ın bir şeyi başka bir şey "olarak görmek" (seeing as) dediği şeye karşılık gelir: biz, gölgeyi Atatürk'ün resmi gibi görebiliriz, ama bu, gölgeyi kendi içinde bir temsil yapmaz. Öğrencinin ikinci sorusu ise daha derindir: bir ressam aynı çizgileri çizseydi, resim Atatürk'ün resmi olurdu. Fark, çizgilerde değil, onların kaynağındadır. Bu, nedensel gönderme koşulunun gündelik bir ifadesidir: bir temsilin neyi temsil ettiğini, onun neye benzediği değil, nereden geldiği belirler. Ressam Atatürk'ü görmüş, fotoğraflarını incelemiş, ve onu çizmeyi amaçlamıştır; bu nedensel ve niyetsel bağlantı, çizgileri bir temsile dönüştürür. Örnek, Putnam'ın argümanının ilk adımının, yani benzerliğin gönderme için yeterli olmadığı adımının, ne kadar sağlam olduğunu gösterir: hemen herkes, gölgenin Atatürk'ün resmi olmadığını sezgisel olarak kabul eder.
Örnek 2: Uzay gemisinden düşen resim
Putnam'ın uzay gemisi örneği, karınca örneğini bir adım ileri götürür, çünkü zihinsel imgeleri de kapsar. Ağaçları hiç görmemiş ve hiç hayal etmemiş insanların yaşadığı bir gezegen düşünelim; o gezegende bitki yaşamı yalnızca küf biçiminde vardır. Bir gün, geçen bir uzay gemisinden rastlantıyla bir ağaç resmi düşer. İnsanlar resmi inceler: bir bina mı, bir tente mi, bir hayvan mı? Hiçbiri doğruya yaklaşmaz. Putnam'a göre, bizim için bu resim bir ağacın temsilidir; ama bu insanlar için yalnızca tuhaf, doğası bilinmeyen bir nesnenin temsilidir. İçlerinden birinin zihninde, benim bir ağaç imgeme tıpatıp benzeyen bir imge oluşsa bile, onun imgesi bir ağacı temsil etmez. Putnam, örneği bir adım daha ileri götürür: resim, gerçek bir ağaç resmi değil de, dökülmüş boyaların rastlantısal bir sonucuysa, ve uzay gemisi ağaçları hiç bilmeyen bir gezegenden geliyorsa, o zaman bu insanların imgeleri, benim imgemle niteliksel olarak aynı olsa bile, bir ağacı temsil etmez. Bu örnek, kavanozdaki beyin argümanının ikinci öncülünü hazırlar: kavanozdaki beynin ağaç imgesi, benim ağaç imgemle niteliksel olarak aynıdır, ama gerçek ağaçlarla nedensel bağlantısı olmadığı için, gerçek ağaçları temsil etmez. Örneğin gücü, imgelerin niteliksel özdeşliğini korurken gönderme farkını sezgisel kılmasındadır. Ama örneğin bir sınırı da vardır: uzay gemisi örneğinde, insanlar resmi bir ağaç olarak yorumlamaz; kavanozdaki beyin ise, imgeleri olağan ağaçlar olarak yorumlar ve onlarla tutarlı bir yaşam sürdürür. Bu fark, İtiraz 4'te tartışılan sonuca götürür: kavanozdaki beynin "ağaç" sözcüğü bir şeye, yani imgedeki ağaçlara, gönderme yapar; uzay gemisi örneğindeki insanların imgesi ise yalnızca tuhaf bir nesneye.
Örnek 3: Gönderme için Turing testi
Putnam, aynı bölümde, İngiliz mantıkçı Alan Turing'in 1950'de önerdiği testi, gönderme için bir teste uyarlar. Turing'in testinde, bir kişi, bir bilgisayarla ve bir insanla yazılı olarak konuşur; kişi hangisinin bilgisayar olduğunu güvenilir biçimde ayırt edemiyorsa, bilgisayar testi geçmiş sayılır. Putnam, aynı yöntemin, ortak gönderimin, yani karşımızdakinin sözcüklerinin bizimkilerle aynı şeylere gönderme yapıp yapmadığının, testi olarak kullanılabileceğini önerir; ve bu testin kesin olmadığını savunur. Bir makine, yalnızca yazılı konuşmayı taklit edecek biçimde programlanmışsa, daktilo bağlantısı dışında duyuları ve hareket organları yoksa, ve programında böyle girdiler ya da bir bedeni yönetme olanağı yoksa, Putnam'a göre "elma" sözcüğünü elmalara gönderme yapacak biçimde kullanmaz. Putnam, makineyle gerçek elmalar arasında, onu tasarlayanların algısı ve bilgisi üzerinden zayıf bir nedensel bağlantı bulunduğunu kabul eder; ama böyle zayıf bir bağlantının gönderme için pek yetmeyeceğini savunur, çünkü makine elmaların var olmaya devam edip etmemesine tümüyle duyarsızdır: bütün elmalar yok olsa da aynı biçimde konuşmayı sürdürürdü. Bu örnek, bugün, büyük dil modelleri karşısında yeniden tartışılıyor. Büyük bir dil modeli, "Galata Kulesi" ifadesini, İstanbul'u ziyaret etmiş birinin kullandığı biçimde, tutarlı ve bilgili olarak kullanabilir. Putnam'ın çerçevesinde, modelin bu ifadeyi Galata Kulesi'ne gönderme yapacak biçimde kullanıp kullanmadığı sorusu, modelin kuleyle nedensel bağlantısına bağlıdır. Bir görüşe göre, modelin eğitildiği metinler, kuleyi görmüş insanlar tarafından yazıldığı için, model, Putnam'ın 1975'te vurguladığı dilsel işbölümü aracılığıyla, kuleye dolaylı bir nedensel bağlantıyla bağlıdır. Öteki görüşe göre ise, modelin sözcükleri, Putnam'ın maymunların daktilo metni gibi, yalnızca biçimsel ilişkilerdir. Putnam'ın kendi cevabı ikinci görüşe daha yakındır: tasarımcıların algısı üzerinden kurulan bağlantıyı yetersiz bulur; ama bu cevabın, dünyadan sürekli veri alan sistemlere de uygulanıp uygulanamayacağı tartışmalıdır. Bu tartışma henüz çözülmemiştir; ama Putnam'ın 1981'de kurduğu çerçeve, onun en açık biçimde ifade edildiği yerlerden biridir.
Araç kartı: Gönderim Testi
| Satır | İçerik |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir sözcüğün, imgenin ya da düşüncenin neye gönderme yaptığını, nedensel kaynağını izleyerek belirler; ve şüpheci bir cümlenin, sıradan ve şüpheci senaryolarda farklı doğruluk koşullarına sahip olup olmadığını gösterir. |
| Adımlar | 1) Sözcüğü ya da cümleyi yaz ve onu kullanan konuşucuyu ya da sistemi belirle. 2) Benzerlik sınaması: sözcük ya da imge, gönderme yaptığı söylenen şeye benziyor mu; benzerlik, gönderme için yeterli mi? 3) Nedensel kaynak: sözcüğün kullanımı, gönderme yaptığı söylenen şeyle nasıl bir nedensel zincirle bağlantılı; doğrudan algı mı, başkalarından öğrenme mi, hiç bağlantı yok mu? 4) Senaryolar: sıradan senaryoda ve şüpheci senaryoda, sözcüğün kullanımı hangi şeylerle nedensel bağlantı içinde? 5) Doğruluk koşulları: cümlenin her senaryoda hangi koşulda doğru olduğunu yaz. 6) Kapsam: şüpheci senaryo ömür boyu sürüyor ve herkesi kapsıyor mu, yoksa yakın zamanlı ve yerel mi; nedensel bağlantı senaryodan önce kurulmuş mu? 7) Hüküm: şüpheci cümle, şüpheci senaryoda söylendiğinde doğru mu yanlış mı; ve bu sonuç dünyaya dair bir şey mi, yalnızca dile dair bir şey mi söylüyor? |
| Ne zaman kullanılır | Bir şüpheci senaryonun dile getirilip getirilemeyeceğini sınarken; bir yapay zekâ sisteminin ya da bir çocuğun bir sözcüğü gerçekten bir şeye gönderme yapacak biçimde kullanıp kullanmadığını tartışırken; bir resmin, haritanın ya da imgenin neyi temsil ettiğini sorarken. |
| Sınırı | Araç, nedensel gönderme koşulunu varsayar; betimlemeci bir gönderme kuramını benimseyen biri için farklı sonuçlar verir. Ayrıca araç, yedinci adımda, tırnak kaldırma sorununu çözmez: bir cümlenin yanlış olduğunu bilmek, cümlenin ne söylediğini bilmeden, dünyaya dair bir sonuç vermez. |
| 5K kapısı | Karşı-görüş |
Özet
- Kavanozdaki beyin varsayımı, kötü cinin çağdaş biçimidir; Putnam onu, bütün duyarlı varlıkların her zaman kavanozda olduğu bir senaryoya genişletir.
- Putnam, büyüsel gönderme kuramını reddeder: benzerlik ve niteliksel özdeşlik, bir temsilin bir şeye gönderme yapması için yeterli değildir; karıncanın Churchill karikatürü ve uzay gemisinden düşen resim bunu gösterir.
- Nedensel gönderme koşulu ve semantik dışsalcılık, kavanozdaki beynin "kavanoz" sözcüğünün gerçek kavanozlara değil, imgedeki kavanozlara gönderme yaptığını gösterir; bu yüzden "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlesi, kavanozdaki beyin tarafından söylendiğinde yanlıştır.
- Tırnak kaldırma sorunu, argümanın yalnızca cümlemin yanlışlığını gösterdiğini, ve cümlemin ne söylediğini bilmeden dünyaya dair bir sonuç vermediğini savunur.
- Argüman, yalnızca ömür boyu süren bir senaryoyu dışlar; yakın zamanlı bir kavanoza konma senaryosu, nedensel bağlantı önceden kurulmuş olduğu için argümandan kurtulur.
- Argüman başarılıysa bile, şüpheciliği ortadan kaldırmaz, onu bir içerik şüpheciliğine dönüştürebilir: inançlarımın doğru olduğunu ama neye gönderme yaptığını bilmediğimi kabul etmek.
Derinleş — isteğe bağlı katmanlar
Birincil metin
Putnam, argümanını birkaç sayfa boyunca hazırladıktan sonra, kavanozdaki beyinlerin dili üzerine şunu yazar:
Aynı argümanla, "kavanoz" sözcüğü kavanoz-İngilizcesinde imgedeki kavanozlara, ya da ilişkili bir şeye (elektrik uyarılarına ya da program özelliklerine), gönderme yapar, ama kesinlikle gerçek kavanozlara değil; çünkü "kavanoz" sözcüğünün kavanoz-İngilizcesindeki kullanımının gerçek kavanozlarla nedensel bir bağlantısı yoktur. [...] Buradan şu çıkar: onların "olası dünyası" gerçekten fiilî dünyaysa, ve biz gerçekten kavanozdaki beyinlersek, o zaman şu anda "kavanozdaki beyinleriz" sözüyle kastettiğimiz şey, imgedeki bir kavanozdaki beyinler ya da bu türden bir şey olduğumuzdur (bir şey kastediyorsak). Ama kavanozdaki beyinler olduğumuz varsayımının bir parçası, imgedeki bir kavanozdaki beyinler olmadığımızdır (yani "sanrısını gördüğümüz" şey, kavanozdaki beyinler olduğumuz değildir). Öyleyse, kavanozdaki beyinlersek, "Kavanozdaki beyinleriz" cümlesi yanlış bir şey söyler (bir şey söylüyorsa). Kısacası, kavanozdaki beyinlersek, "Kavanozdaki beyinleriz" yanlıştır. Öyleyse (zorunlu olarak) yanlıştır.
Pasajın ilk cümlesi, nedensel gönderme koşulunu kavanoz sözcüğüne uygular. Alıntıda köşeli ayraçla atladığımız parantez içinde Putnam bir istisnayı da not eder: kavanozdaki beyinler, içinde bulundukları tek bir kavanoz olmasaydı, "kavanoz" sözcüğünü hiç kullanamazdı; ama bu bağlantı, kavanoz-İngilizcesindeki her sözcüğün kullanımı ile o tek kavanoz arasında vardır, "kavanoz" sözcüğü ile kavanozlar arasında özel bir bağlantı değildir. Bu ince nokta, nedensel gönderme koşulunun yalnızca herhangi bir nedensel bağlantı değil, uygun türden bir nedensel bağlantı gerektirdiğini gösterir. Her sözcüğün kullanımının bir nedeni vardır; ama bir sözcüğün bir şeye gönderme yapması için, o sözcüğün kullanımının o şeyle özel bir bağlantı içinde olması gerekir.
Pasajın orta kısmı, argümanın can alıcı adımını içerir: kavanozdaki beyinler olduğumuz varsayımının bir parçası, imgedeki kavanozdaki beyinler olmadığımızdır. Bu adım, varsayımın kendi içeriğine dayanır, ve dördüncü öncülün metindeki karşılığıdır. Kavanozdaki beyinler, kendilerini kavanozda değil, olağan bir dünyada yaşıyormuş gibi deneyimler; öyleyse imgede, kavanozda değillerdir. Bu yüzden, kavanoz-İngilizcesinde "kavanozdaki beyinleriz" cümlesi, imgedeki kavanozdaki beyinler olduğumuzu söylediği için, yanlıştır. Putnam'ın iki parantez içi kaydı, yani "bir şey kastediyorsak" ve "bir şey söylüyorsa", dikkat çekicidir: Putnam, kavanozdaki beyinlerin sözcüklerinin hiçbir şeye gönderme yapmama olasılığını da açık bırakır. Bu olasılık, argümanın sonucunu değiştirmez; hiçbir şey söylemeyen bir cümle, doğru bir şey de söylemez.
Pasajın son cümlesi, "Öyleyse (zorunlu olarak) yanlıştır", argümanın en tartışmalı adımıdır. Putnam, kavanozdaki beyin durumunda cümlenin yanlış olduğunu gösterdikten sonra (öteki durumda yanlışlığı apaçık sayar), onun zorunlu olarak yanlış olduğu sonucuna varır. Ama Argüman bölümünde gördüğümüz gibi, bu sonuçtan "ben kavanozdaki bir beyin değilim" sonucuna geçmek, tırnak kaldırma ilkesini gerektirir; ve İtiraz 1'in gösterdiği gibi, bu ilkenin kavanoz-İngilizcesi ile sıradan İngilizce arasında nasıl işlediği belirsizdir. Putnam'ın pasajı, nedensel gönderme koşulu kabul edildiğinde, cümlenin yanlış olduğunu gösterir; cümlenin söylediği şeyin, yani dünyaya dair bir durumun, yanlış olduğunu ise yalnızca, kendi dilimizin hangisi olduğunu bildiğimizi varsayarak gösterir.
Teknik ayrıntı
Argümanın iki biçimi. Putnam'ın argümanı, yorum literatüründe genellikle iki biçimde yeniden kurulur. Birinci biçim, Argüman bölümündeki gibi, cümlelere dayanır: "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlemin her iki durumda da yanlış olduğunu gösterir, sonra tırnak kaldırma ilkesiyle dünyaya dair bir sonuca geçer. İkinci biçim, Amerikalı filozof Ted Warfield'ın 1995'te önerdiği gibi, öz bilgiye dayanır: ben, su hakkında düşündüğümü bilirim; kavanozdaki bir beyin, Putnam'ın nedensel koşuluna göre, su hakkında düşünemez, yalnızca imgedeki su hakkında düşünür; öyleyse ben kavanozdaki bir beyin değilim. Bu ikinci biçim, tırnak kaldırma sorununu atlatır gibi görünür, çünkü cümlelere değil, düşüncelerimin içeriğine dair öz bilgiye dayanır. Ama bu biçim de bir soruna yol açar: kendi düşüncelerimin içeriğini, yani su hakkında mı imgedeki su hakkında mı düşündüğümü, içebakışla bilebilir miyim? Semantik dışsalcılık doğruysa, düşüncelerimin içeriği kısmen çevreme bağlıdır; ve çevremi bilmeden içeriğimi bilip bilemeyeceğim tartışmalıdır. Bu sorun, Ders Ç2.5'te gördüğümüz içebakışın güvenilirliği tartışmasının dışsalcı bir uzantısıdır.
McKinsey ikilemi. Amerikalı filozof Michael McKinsey, 1991'de Analysis dergisinde yayımlanan bir makalesinde, semantik dışsalcılık ile ayrıcalıklı öz bilginin birlikte kabul edilmesinin tuhaf bir sonuca götürdüğünü savundu. Diyelim ki, içebakışla, a priori olarak, su hakkında düşündüğümü biliyorum. Diyelim ki, felsefi düşünceyle, a priori olarak, su hakkında düşünmenin, çevremde suyun var olmasını gerektirdiğini biliyorum. Öyleyse, a priori olarak, çevremde suyun var olduğunu bilirim. Ama çevremde suyun var olduğu, a priori bilinebilecek bir şey değildir; deneyimle keşfedilir. Bu ikilem, ya dışsalcılığın ya da ayrıcalıklı öz bilginin reddedilmesini gerektirir gibi görünür. Putnam'ın 1981 argümanı, McKinsey'in on yıl sonra adlandırdığı sorunla doğrudan karşılaşır: argüman, dış dünyaya dair bir şeyi, yani kavanozdaki bir beyin olmadığımı, deneyime başvurmadan kanıtlamaya çalışır. Putnam'ın kendisi yönteminin ne tam olarak ampirik ne tam olarak a priori olduğunu söyler. McKinsey'in sorusu, böyle bir kanıtın mümkün olup olmadığıdır.
Gönderme ve doğruluk koşulları. Putnam'ın tartıştığı bazı kuramların ilginç bir sonucu, kavanozdaki beynin inançlarının büyük ölçüde doğru olmasıdır. Putnam'ın kendisi, bölümde bunu açıkça not eder: bazı kuramlara göre, kavanozdaki beyin "Önümde bir ağaç var" diye düşündüğünde, haklıdır, yanılmaz; çünkü onun "ağaç" sözcüğü imgedeki ağaçlara gönderme yapar, ve imgede gerçekten önünde bir ağaç vardır. Bu sonuç, Amerikalı filozof Donald Davidson'un yorumlama kuramındaki hayırseverlik ilkesine benzer; Davidson şüpheciliğe karşı argümanını 1983 tarihli "A Coherence Theory of Truth and Knowledge"da geliştirdi: bir konuşucunun inançlarını yorumlarken, onların büyük ölçüde doğru olduğunu varsaymak gerekir. Davidson'un çizgisinde, büyük ölçüde yanlış inançlara sahip bir konuşucu, tutarlı biçimde yorumlanamaz. Bu görüş, şüpheciliğe karşı başka bir argüman sağlar: inançlarımın büyük ölçüde yanlış olması, kavramsal olarak imkânsızdır. Ama bu argüman da İtiraz 4'teki sorunla karşılaşır: inançlarımın doğru olduğunu gösterir, ama onların neye gönderme yaptığını göstermez. Bir yoruma göre Davidson'un ve Putnam'ın yolları burada birleşir: ikisi de şüpheciyi, inançlarımızın yanlışlığından değil, içeriklerinin belirlenimi sorusundan yakalar; ve ikisi de, inançların içeriğini belirleyen dünyanın doğasını, yanılmaz bir bakış açısından betimlemeyi gereksiz kılmaya çalışır.
Güncel tartışma
Putnam'ın argümanı, yayımlandığından beri, şüphecilik tartışmasının en çok incelenen argümanlarından biri oldu. Amerikalı filozof Anthony Brueckner, 1986 tarihli makalesiyle başlayan bir dizi çalışmada, argümanın tırnak kaldırma adımını ayrıntılı biçimde inceledi ve argümanın, en iyi biçimiyle bile, yalnızca dilsel bir sonuç verdiğini savundu. Brueckner, ayrıca, Stanford Encyclopedia of Philosophy için 2004'te yazdığı ve 2012'de gözden geçirdiği "Skepticism and Content Externalism" maddesinde, semantik dışsalcılığın şüpheciliğe karşı kullanılmasının çeşitli yollarını ve her birinin sınırlarını sistemli biçimde ele aldı. Crispin Wright, 1992 tarihli "On Putnam's Proof That We Are Not Brains-in-a-Vat" makalesinde, argümanın daha dikkatli bir biçimini kurmaya çalıştı; Wright, Putnam'ın kanıtını eleştirilere karşı savundu ve onu tırnak kaldırma adımı üzerinden yeniden kurdu; bu yeniden kurulumun şüpheciye karşı ne kadar iş gördüğü tartışmalıdır. 2016'da Amerikalı filozof Sanford Goldberg'in derlediği The Brain in a Vat (Cambridge University Press), argümana dair yeni yazılmış makaleleri bir araya getirdi; bu derleme, argümanın otuz beş yıl sonra hâlâ canlı bir tartışma konusu olduğunu gösterir.
Tartışmanın ikinci ekseni, Putnam'ın argümanının şüpheciliğe karşı başka stratejilerle ilişkisidir. Bir görüşe göre, Putnam'ın argümanı, Ders Ç5.7'de incelenecek kapanış temelli şüpheci argümanın küçük öncülünü, yani kavanozdaki bir beyin olmadığımı bilmediğim öncülünü, reddeder: Putnam haklıysa, kavanozdaki bir beyin olmadığımı, Putnam'ın kendi çekincesiyle neredeyse a priori olarak, bilirim. Bu, şüpheciye karşı doğrudan bir cevaptır; ama İtiraz 1 ve İtiraz 2'nin gösterdiği gibi, yalnızca belirli bir senaryoya karşı ve yalnızca belirli varsayımlarla. Öteki görüşe göre, Putnam'ın argümanının değeri, şüpheciliği çürütmesinden çok, şüpheci varsayımın, gönderme kuramıyla birlikte düşünüldüğünde, sandığımızdan daha az anlaşılır olduğunu göstermektir. Bu ikinci okuma, Putnam'ın kendi niyetine daha yakındır: Putnam, argümanını, kitabın sonraki bölümlerinde "iç gerçekçilik" adını verdiği görüşü, yani dünyanın kavram şemamızdan bağımsız bir bakış açısıyla betimlenemeyeceği görüşünü, desteklemek için kullanır. Ders Ç1.7'de, Putnam'ın 1987'deki kavramsal görelilik örneğiyle bu görüşün bir başka yüzünü görmüştük.
Üçüncü bir tartışma, Putnam'ın argümanının çağdaş teknolojiye uygulanmasıyla ilgilidir. Ders Ç5.5'te değinilen simülasyon varsayımı, kavanozdaki beyin varsayımının bir biçimidir: bütün deneyimlerimiz bir bilgisayar simülasyonunun ürünü olabilir. Putnam'ın argümanı, ömür boyu simülasyonda yaşayan varlıklar için geçerliyse, onların "bilgisayar" sözcüğü de, simülasyonun içindeki bilgisayarlara gönderme yapar, simülasyonu çalıştıran gerçek bilgisayara değil; ve bu yüzden "Bir simülasyondayız" cümlesi, onlar tarafından söylendiğinde yanlış olabilir. Chalmers'ın simülasyon gerçekçiliği ise, aynı sonuca farklı bir yoldan varır: simülasyondaki nesneler, kendi türlerinde gerçektir, ve simülasyondaki varlıkların inançları büyük ölçüde doğrudur. Bu iki yaklaşım, İtiraz 4'teki içerik şüpheciliği sorununu paylaşır: inançlarımızın doğru olduğunu bilebiliriz, ama dünyamızın derin doğasını bilmeyebiliriz.
Pratik: Çözümlü örnek
Bir üniversitenin felsefe kulübünde, öğrenci Sinan, arkadaşlarına şu soruyu soruyor: "Diyelim ki hepimiz, doğduğumuzdan beri, bir simülasyonun içinde yaşıyoruz. 'Bir simülasyondayız' dediğimde, doğru bir şey mi söylüyorum?" Kulüp danışmanı, Gönderim Testi'ni tahtaya yazıyor ve soruyu birlikte çözümlüyorlar. Sinan ve kulüp kurgudur.
Adım 1, cümle ve konuşucu. Cümle: "Bir simülasyondayız." Konuşucu: Sinan, ve varsayıma göre doğduğundan beri simülasyonda yaşayan bütün insanlar.
Adım 2, benzerlik sınaması. Sinan'ın "simülasyon" sözcüğü, onun zihninde, bir bilgisayarda çalışan bir programın ürettiği yapay bir dünya imgesine bağlı. Bu imge, gerçek simülasyonlara benziyor olabilir; ama Putnam'ın çerçevesinde, benzerlik gönderme için yeterli değildir.
Adım 3, nedensel kaynak. Sinan, "simülasyon" sözcüğünü, simülasyonun içindeki kitaplardan, derslerden ve bilgisayar oyunlarıyla etkileşimden öğrendi. Sözcüğün kullanımı, simülasyonun içindeki simülasyonlarla, yani oyunlarla ve programlarla, nedensel bağlantı içinde.
Adım 4, senaryolar. Sıradan senaryoda, yani simülasyonda değilsek, Sinan'ın "simülasyon" sözcüğü gerçek simülasyonlara gönderme yapar. Şüpheci senaryoda, yani doğduğumuzdan beri simülasyondaysak, Sinan'ın sözcüğü, simülasyonun içindeki simülasyonlara gönderme yapar, onları çalıştıran gerçek bilgisayara değil.
Adım 5, doğruluk koşulları. Sıradan senaryoda, cümle ancak gerçek bir simülasyondaysak doğrudur; ve değiliz; öyleyse yanlıştır. Şüpheci senaryoda, cümle ancak simülasyonun içindeki bir simülasyondaysak, yani bir oyunun içindeysek, doğrudur; ve simülasyonun içinde, bir oyunun içinde değil, olağan bir yaşamın içindeyiz; öyleyse yine yanlıştır.
Adım 6, kapsam. Senaryo, doğuştan beri ve herkes için geçerli bir senaryo: ömür boyu süren ve herkesi kapsayan. Putnam'ın argümanının kapsamı içinde.
Adım 7, hüküm. Sinan'ın cümlesi, her iki senaryoda da yanlış. Ama bu sonuç, tırnak kaldırma sorunuyla karşılaşıyor: Sinan'ın cümlesinin yanlış olduğunu bildiğini varsayalım; yine de cümlesinin sıradan Türkçede mi yoksa "simülasyon-Türkçesinde" mi söylendiğini bilmeden, dünyaya dair bir sonuç çıkaramaz.
Değerlendirme. Danışman, iki noktaya dikkat çekiyor. Birincisi, Putnam'ın argümanı, Sinan'ın sorusuna şaşırtıcı bir cevap veriyor: doğduğumuzdan beri simülasyondaysak, "Bir simülasyondayız" dediğimizde yanlış bir şey söyleriz. İkincisi, bu cevap, Sinan'ın asıl kaygısını, yani gerçekten bir simülasyonda olup olmadığımız kaygısını, gidermez; yalnızca o kaygıyı dile getirmenin ne kadar zor olduğunu gösterir. Bir öğrenci, kaygıyı başka bir yoldan dile getirmeyi öneriyor: "Dün geceye kadar gerçek dünyadaydık, bu sabahtan beri simülasyondayız." Danışman, bu yeni senaryonun, altıncı adımda yerel ve yakın zamanlı olduğunu, ve Putnam'ın argümanının kapsamı dışında kaldığını gösteriyor. Örnekte asıl işi beşinci ve altıncı adımlar görüyor: doğruluk koşullarını açıkça yazmak ve senaryonun kapsamını belirlemek, Putnam'ın argümanının neyi kanıtladığını ve neyi kanıtlamadığını görünür kılıyor.
Pratik: Alıştırmalar
- Putnam'ın karınca örneğini ve uzay gemisi örneğini açıkla. Bu örnekler, büyüsel gönderme kuramına karşı hangi sonucu destekler, ve uzay gemisi örneği, karınca örneğine neyi ekler?
- Putnam'ın argümanının, yakın zamanda kavanoza konmuş bir beyin için neden işlemediğini açıkla. Bu sınırlama, argümanın şüpheciliğe karşı değerini nasıl etkiler?
- Tırnak kaldırma sorununu kendi sözlerinle açıkla. Kavanozdaki bir beyin, Putnam'ın argümanını kendi dilinde kurarsa, hangi sonuca varır, ve bu sonuç doğru mudur?
Cevapları göster
- Karınca örneğinde, kumda yürüyen bir karınca, rastlantıyla, Winston Churchill'in karikatürüne benzeyen bir çizgi çizer; ama bu çizgi Churchill'i temsil etmez, çünkü karınca Churchill'i hiç görmemiş ve onu çizmeyi amaçlamamıştır. Uzay gemisi örneğinde, ağaçları hiç görmemiş insanların gezegenine rastlantıyla bir ağaç resmi düşer; onların zihnindeki imge, benim ağaç imgeme tıpatıp benzese bile, bir ağacı temsil etmez. İki örnek de, benzerliğin ve niteliksel özdeşliğin gönderme için yeterli olmadığını, ve bu yüzden büyüsel gönderme kuramının yanlış olduğunu destekler. Uzay gemisi örneği, karınca örneğine zihinsel imgeleri ekler: yalnızca kumdaki çizgiler değil, zihindeki imgeler de, kendi içlerinde, bir şeye gönderme yapmaz.
- Putnam'ın argümanı, sözcüklerin gönderme yaptığı şeylerin, onların kullanımının nedensel kaynağıyla belirlendiğine dayanır. Yakın zamanda kavanoza konmuş bir beynin "kavanoz" sözcüğü, kavanoza konmadan önce, gerçek kavanozlarla nedensel etkileşim içinde öğrenilmiştir; bu yüzden hâlâ gerçek kavanozlara gönderme yapar, ve "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlesi, bu beyin tarafından söylendiğinde doğrudur. Bu sınırlama, argümanın yalnızca en radikal, ömür boyu süren şüpheci senaryoyu dışlayabildiğini gösterir. Şüpheci, daha yerel bir senaryoya geri çekilebilir; ama bu senaryo, inançlarımın büyük kısmını doğru bırakır ve yalnızca yakın zamanlı algısal inançları tehdit eder.
- Tırnak kaldırma sorunu, Putnam'ın argümanının yalnızca "Ben kavanozdaki bir beynim" cümlemin yanlış olduğunu gösterdiği, ama cümlemin ne söylediğini, yani sıradan Türkçede mi yoksa kavanoz-Türkçesinde mi söylendiğini, bilmeden, dünyaya dair bir sonuca geçemeyeceğim sorunudur. Kavanozdaki bir beyin, argümanı kendi dilinde kurarsa, "Ben kavanozdaki bir beyin değilim" sonucuna varır. Bu sonuç, onun dilinde doğrudur, çünkü onun dilinde "kavanoz" imgedeki kavanozlara gönderme yapar ve o, imgedeki bir kavanozda değildir. Ama o, gerçek bir kavanozdadır; öyleyse onun doğru sonucu, şüphecinin asıl kaygısını, yani gerçek bir kavanozda olup olmadığını, gidermez.
Pratik: Argüman görevi
Karşılaştırma. Durum: iki yaşındaki bir çocuk, resimli bir kitaptaki zürafa resmini görünce "zürafa" diyor; ama çocuk hiç gerçek bir zürafa görmemiş. Zayıf çalışma: "Çocuk 'zürafa' diyor ve resim de zürafa resmi, öyleyse çocuk zürafalardan söz ediyor." Güçlü çalışma: "Sözcük: çocuğun 'zürafa'sı. Benzerlik: resim zürafalara benziyor, ama benzerlik tek başına yetmez. Nedensel kaynak: çocuk sözcüğü annesinden, resmi gösterirken öğrendi; annesi zürafaları hayvanat bahçesinde görmüş ve sözcüğü onlardan söz eden bir dil topluluğundan öğrenmiş; resim de, zürafaları görmüş bir ressam tarafından çizilmiş. Senaryolar: sıradan senaryoda, bu zincir, çocuğun sözcüğünü gerçek zürafalara bağlıyor. Hüküm: çocuk, gerçek bir zürafa görmemiş olsa da, dilsel işbölümü ve iletişim zinciri aracılığıyla, zürafalara gönderme yapıyor; bu hüküm nedensel gönderme koşuluna dayanıyor, ve betimlemeci bir kuram, çocuğun zürafalara dair betimlemesinin yetersizliği yüzünden farklı bir sonuç verebilir."
| Ölçüt | Ne aranır |
|---|---|
| Benzerlik ve gönderme | Benzerliğin gönderme için yeterli olup olmadığı açıkça sınanmış |
| Nedensel zincir | Sözcüğün ya da imgenin nedensel kaynağı somut adımlarla izlenmiş |
| Senaryo karşılaştırması | Sözcüğün farklı senaryolarda neye gönderme yaptığı ayrı ayrı yazılmış |
| Kuram bağımlılığı | Hükmün, nedensel ya da betimlemeci gönderme kuramlarından hangisine dayandığı belirtilmiş |
Argüman koçu
Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.
Tekrar
- (Ders Ç4.2) Ders Ç4.2'de Putnam'ın İkiz Dünya örneği neydi, ve hangi sonucu destekliyordu? Bu sonuç, kavanozdaki beyin argümanının hangi öncülüne karşılık gelir?
- (Ders Ç5.5) Ders Ç5.5'te Descartes'ın kötü cin varsayımı neyi hedefliyordu? Kavanozdaki beyin varsayımı, kötü cin varsayımından hangi bakımdan farklıdır, ve bu fark Putnam'ın argümanını nasıl mümkün kılar?
- (Ders Ç5.1) Ders Ç5.1'de yerel ve küresel şüphecilik ayrımı neydi? Putnam'ın argümanının kapsamı, bu ayrımla nasıl ilişkilidir?
Cevapları göster
- Ders Ç4.2'de, Putnam'ın 1975 tarihli İkiz Dünya örneğinde, Dünya'daki bir kişi ile İkiz Dünya'daki kopyası, iç durumları aynı olduğu hâlde, farklı şeylere gönderme yapan sözcükler kullanır: biri suya, öteki suya benzeyen ama farklı bir kimyasal yapıya sahip bir sıvıya; sonraki yorumcular bunu inanç içeriğine de genişletti. Bu örnek, sözcüklerin anlamının ve düşüncelerin içeriğinin, kişinin kafasının içindekilerle değil, kişinin çevresiyle belirlendiği sonucunu, yani semantik dışsalcılığı, destekler. Bu sonuç, kavanozdaki beyin argümanının birinci öncülüne, yani nedensel gönderme koşuluna, karşılık gelir.
- Ders Ç5.5'te kötü cin varsayımı, dış şeyleri ve bedeni, duyulara sahip olmayı da, kuşkuya açıyordu: bütün dış şeyler, cinin ürettiği yanılsamalar olabilir. Kavanozdaki beyin varsayımı, bu varsayımın çağdaş biçimidir, ama önemli bir farkla: kötü cin, deneyimlerimizin kaynağını belirsiz bir aldatıcıya bağlarken, kavanozdaki beyin varsayımı, deneyimlerimizi belirli bir fiziksel düzeneğe, yani bir bilgisayara ve bir kavanoza, bağlar. Bu fark, Putnam'ın argümanını mümkün kılar: kavanozdaki beynin sözcüklerinin neye gönderme yaptığını, onun fiziksel çevresiyle nedensel ilişkisini izleyerek belirleyebiliriz.
- Ders Ç5.1'de yerel şüphecilik, belirli bir önerme alanında bilgiyi ya da gerekçeyi reddeder; küresel şüphecilik ise bu reddi bütün önermelere yayar. Putnam'ın argümanı, yalnızca ömür boyu süren ve herkesi kapsayan kavanozdaki beyin senaryosunu dışlar: bütün duyarlı varlıkların her zaman kavanozda olduğu senaryoyu. Yakın zamanda kavanoza konma gibi daha yerel bir senaryo, sözcüklerin gönderme yaptığı şeyler önceden kurulmuş olduğu için, argümandan kurtulur. Öyleyse argüman, dış dünya şüpheciliğinin en radikal biçimini hedefler, ve şüpheciyi daha yerel senaryolara geri çeker; ama Ç5.1'deki anlamıyla küresel bir şüphecilik değildir, çünkü şu an düşündüğüm şeye dokunmaz.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Kavanozdaki beyin varsayımı nedir? | Bir beynin kavanoza konup sinir uçlarının, ona olağan bir dünya yanılsaması veren bir bilgisayara bağlandığı varsayım; kötü cinin çağdaş biçimi. |
| Büyüsel gönderme kuramı nedir? | Bazı zihinsel temsillerin, dünyayla ilişkiden bağımsız olarak, kendi içlerinde belirli dış şeylere gönderme yaptığı görüşü; Putnam reddeder. |
| Karınca örneği neyi gösterir? | Rastlantıyla Churchill'e benzeyen bir çizgi Churchill'i temsil etmez; benzerlik gönderme için yeterli değildir (Putnam 1981). |
| Nedensel gönderme koşulu nedir? | Bir sözcük, ancak kullanımı o şeyle uygun bir nedensel bağlantı içindeyse bir şeye gönderme yapar. |
| Putnam'ın argümanının sonucu nedir? | Her zaman kavanozda olmuş bir beyin "Ben kavanozdaki bir beynim" dediğinde, cümlesi yanlıştır; öyleyse varsayım kendini çürütür. |
| Tırnak kaldırma sorunu nedir? | Argüman cümlemin yanlış olduğunu gösterir, ama dilimin hangisi olduğunu bilmeden dünyaya dair bir sonuç vermez (Brueckner 1986). |
| Argümanın kapsam sınırı nedir? | Yalnızca ömür boyu süren senaryoyu dışlar; yakın zamanda kavanoza konmuş bir beyin argümandan kurtulur. |
| İçerik şüpheciliği nedir? | İnançlarımın doğru olduğunu bilsem de, onların gerçek şeylere mi yoksa imgedeki şeylere mi gönderme yaptığını bilmediğim kaygısı. |
Okuma listesi
- Hilary Putnam, Reason, Truth and History (1981), 1. bölüm, "Brains in a vat". Argümanın kaynak metni.
- Hilary Putnam, "The Meaning of 'Meaning'" (1975). İkiz Dünya ve semantik dışsalcılık.
- Anthony Brueckner, "Brains in a Vat", The Journal of Philosophy 83 (1986). Tırnak kaldırma sorunu.
- Crispin Wright, "On Putnam's Proof That We Are Not Brains-in-a-Vat", Proceedings of the Aristotelian Society 92 (1992). Argümanın dikkatli bir yeniden kurulumu.
- Sanford Goldberg (der.), The Brain in a Vat (Cambridge University Press, 2016). Argümana dair yeni yazılmış makaleler.
Sonraki derse köprü
Putnam'ın argümanı, kavanozdaki beyin varsayımını, onun dile getirilemeyeceğini göstererek etkisizleştirmeye çalıştı. Ama bu varsayım, çağdaş şüpheci argümanlarda genellikle başka bir yoldan devreye girer. Şüpheci şunu söyler: bir elim olduğunu bilseydim, ve bir elimin olmasının kavanozdaki bir beyin olmadığımı gerektirdiğini bilseydim, kavanozdaki bir beyin olmadığımı da bilirdim; ama bunu bilmiyorum; öyleyse bir elim olduğunu da bilmiyorum. Bu argüman, bildiğimiz şeylerin bildiğimiz gerektirmelerini de bildiğimizi söyleyen bir ilkeye dayanır. Ders Ç5.7, bu kapanış ilkesini inceliyor: ilkenin neden bu kadar akla yatkın göründüğünü, şüpheci argümanda nasıl kullanıldığını, ve onu reddetmenin bedelini. Ders, bir bilgi zincirinin hangi halkasında kapanış ilkesinin işlediğini sınamak için Kapanış Zinciri adlı bir araç sunuyor.
Günlük sorusu: Son günlerde bir resme, bir fotoğrafa, bir gölgeye ya da bir yapay zekâ çıktısına bakarken, onun gerçekten bir şeyi temsil edip etmediğini, yoksa yalnızca bir şeye benzediğini merak ettiğin bir an oldu mu?