Giriş
Trabzon'da yaşayan Elif, akşam oynanacak yerel derbiyi işten döndükten sonra kayıttan izlemek istiyor; bu yüzden gün boyu telefonunun bildirimlerini kapatıyor, iş arkadaşlarından maç hakkında konuşmamalarını rica ediyor. Akşamüstü, apartmanın merdiveninde, üst kattaki komşusunun sevinç çığlıklarını ve "üç bir bitti!" diye bağırışını duyuyor. Elif, maçın sonucunu bilmek istemiyordu; ama artık elinde, sonucun ne olduğuna dair güçlü bir kanıt var. Komşusunun sevinçle bağırması, ev sahibi takımın üçe bir kazandığını kuvvetle gösteriyor. Elif'in, takımının kazandığına inanmamak için bir nedeni var mı? İnanmak istemiyor; sonucu bilmek, akşamki keyfini kaçıracak. Ama kanıt önünde duruyor. (Kişiler ve olaylar kurgudur.)
Elif'in durumu, epistemolojinin en derin sorularından birini gündelik bir biçimde sorar. Bütün bu modül boyunca, inançlar hakkında normatif yargılarda bulunduk: bir inanç gerekçelidir ya da değildir, kanıtla orantılıdır ya da değildir, güvenilir bir süreçten doğmuştur ya da doğmamıştır. Ama bu yargıların kendisinin kaynağını hiç sormadık. Bir inancın kanıtla orantılı olması "gerektiğini" söylediğimizde, bu "gerektiği" nereden gelir? Elif'in maçın sonucunu bilmek istememesi, ona sonuca inanmamak için bir neden verir mi? Yoksa kanıt, Elif'in istekleri ne olursa olsun, onu bir inanca bağlar mı? Bu sorular, birinci düzey epistemik sorular değil, epistemik normların kendisinin doğasına ve kaynağına dair ikinci düzey sorulardır; ve onları soran alana meta-epistemoloji denir.
Bir önceki derste, doğalcıların epistemik normları doğruluk amacının araçları saydığını, ama o amacın bizi neden bağladığına cevap vermediğini görmüştük. Ders Ç1.4 ise, inancın doğruyu hedeflediğini söylerken, bu hedeflemenin üç yorumunu ayırmış, ve inancın normlarının neden kanıta dayandığı sorusunu bu derse bırakmıştı. Bu ders, Modül Ç4'ün kapanış dersi olarak, iki soruyu birlikte ele alıyor: epistemik normların kaynağı nedir? Ders, dört başlıca cevabı inceliyor: normların, kişinin amaçlarına hizmet ettiği için geçerli olduğunu söyleyen araçsalcılığı; normların, inancın doğasından çıktığını söyleyen kurucu görüşü; epistemik olguların, ahlaki olgular gibi, gerçek ve bağımsız olgular olduğunu söyleyen gerçekçiliği; ve epistemik yargıların, olguları betimlemekten çok, tutumları dile getirdiğini söyleyen anlatımcılığı.
Bu dersin kazanımları:
- Meta-epistemolojiyi, epistemik araçsalcılığı, kategorik ve koşullu nedenler ayrımını, kurucu görüşü, epistemik gerçekçiliği ve anlatımcılığı açıklarsın. (anla)
- Bir epistemik norma Norm Kaynağı Sorusu'nu uygulayarak normun araçsal mı, kurucu mu, uzlaşımsal mı olduğunu sınar, ve normu çiğneyen birine yöneltilen eleştirinin türünü belirlersin. (uygula)
- Araçsalcılığa yöneltilen Kelly itirazının, kurucu görüşe yöneltilen "şmelief" itirazının ve gerçekçilik ile anlatımcılık arasındaki tartışmanın, epistemik normların bağlayıcılığını ne ölçüde açıkladığını değerlendirirsin. (değerlendir)
Kavramlar
Bu bölüm önce meta-epistemolojinin konusunu, sonra normların kaynağına dair dört cevabın ilk ikisini ve onları ayıran temel ayrımı, en son da kalan iki cevabı tanımlıyor.
Meta-epistemolojinin ilişkisi, epistemolojiyle, meta-etiğin etikle ilişkisine benzer. Etik, hangi eylemlerin doğru olduğunu sorar; meta-etik, "doğru" sözcüğünün ne anlama geldiğini, ahlaki olguların var olup olmadığını, ve ahlaki yargıların bizi neden bağladığını sorar. Benzer biçimde, birinci düzey epistemoloji, hangi inançların gerekçeli olduğunu sorar; meta-epistemoloji ise, "gerekçeli" sözcüğünün ne anlama geldiğini, epistemik olguların var olup olmadığını, ve epistemik normların bizi neden bağladığını sorar. Bu modülün bütün kuramları, süreç güvenilirciliği, kanıtçılık, erdem kuramları, bilgi-önce epistemoloji, birinci düzey kuramlardır: gerekçenin ne olduğunu söylerler. Ama hiçbiri, kendi başına, gerekçenin neden önemli olduğunu, yani gerekçesiz bir inanca sahip olmanın neden bir kusur olduğunu açıklamaz.
Araçsalcılık, epistemik normatifliğe dair en doğal görünen açıklamadır. Bir kişi doğru inançlara sahip olmak istiyorsa, kanıtla orantılı inanmalıdır, çünkü kanıtla orantılı inanmak, doğru inançlara ulaşmanın güvenilir bir yoludur. Normun bağlayıcılığı, kişinin amacından gelir: "eğer doğruyu istiyorsan, kanıtına göre inan." Ders Ç4.13'te gördüğümüz Quine'ın mühendislik benzetmesi, araçsalcılığın bir biçimidir: normatif epistemoloji, doğruyu arama teknolojisidir. Ders Ç4.3'te, bir dışsalcının, epistemik normatifliğin kişinin bakış açısıyla değil, doğruluk amacıyla ilgili olduğunu söyleyebileceğini, ve bir bıçağın iyi olmasının iyi kesmesi olduğu gibi, bir inanç oluşturma sürecinin iyi olmasının doğru inançlar üretmesi olduğunu görmüştük; bu da araçsal bir tablodur. Araçsalcılığın çekiciliği, epistemik normatifliği, gizemli olmayan, tanıdık bir normatiflik türüne, amaç ve araç ilişkisine, indirgemesidir.
Bu ayrım, Alman filozof Immanuel Kant'ın ahlak felsefesindeki koşullu ve kategorik buyruk ayrımından gelir, ve araçsalcılığa yöneltilen en güçlü itirazın temelidir. Araçsalcılığa göre, epistemik nedenler koşulludur: kişinin doğruya ulaşma amacına bağlıdır. Amerikalı filozof Thomas Kelly, 2003'te Philosophy and Phenomenological Research'te yayımlanan "Epistemic Rationality as Instrumental Rationality: A Critique" (Araçsal Akılsallık Olarak Epistemik Akılsallık: Bir Eleştiri) makalesinde, epistemik nedenlerin aslında kategorik olduğunu savundu: bir kişinin bir önermeye inanmak için epistemik nedeni, o kişinin o önerme hakkında hiçbir amacı olmasa, hatta onu bilmemeyi istese bile, vardır. Girişteki Elif, maçın sonucunu bilmemeyi istiyordu; ama komşusunun bağırışı, ona, takımının kazandığına inanmak için bir epistemik neden verdi. Elif'in amaçları, bu nedeni ortadan kaldırmaz; yalnızca, nedenin ona ne kadar hoş geldiğini belirler.
Ders Ç1.4'te, inancın doğruyu hedeflemesinin üç yorumunu görmüştük: kavramsal yorum, yani inanmanın doğru olduğunu düşünmek olduğu; normatif yorum, yani inanç için bir doğruluk normu bulunduğu; ve teleolojik yorum, yani inanma sistemimizin işlevi gereği doğru inançlar üretmeye yönelik olduğu. Kurucu görüş, bu yorumları, normların kaynağı sorusuna bağlar. Kurucu görüşe göre, doğruluk normu, inancın dışından gelen bir amaç değil, inancın ne olduğunun bir parçasıdır. Bir satranç oyuncusu, şahını tehdit altında bırakmamak zorundadır; ama bu zorunluluk, oyuncunun istediği bir şeyden değil, satrancın kurallarından, yani satranç oynamanın ne olduğundan gelir. Benzer biçimde, inanan biri, kanıtına göre inanmak zorundadır; ama bu zorunluluk, kişinin istediği bir şeyden değil, inanmanın ne olduğundan gelir. Bu görüş, Kelly'nin itirazına doğal bir cevap verir: epistemik normlar kategoriktir, çünkü kişinin amaçlarından değil, inancın doğasından gelir.
Bu iki görüş arasındaki tartışma, meta-etikteki ahlaki gerçekçilik ile anlatımcılık tartışmasının epistemolojideki karşılığıdır. Amerikalı filozof Terence Cuneo, 2007 tarihli The Normative Web (Normatif Ağ) kitabında, iki alan arasında bir eşlik ilişkisi olduğunu savundu: ahlaki olgular, gerçekçiliğe karşı çıkanların öne sürdüğü nedenlerle, örneğin tuhaf ya da açıklanması zor oldukları için, reddedilirse, aynı nedenler epistemik olguları da reddetmeyi gerektirir; ama epistemik olguları reddetmek, kendi kendini çürüten bir tutumdur, çünkü ahlaki gerçekçiliğe karşı argüman sunan biri, okurlarının bu argümanı kabul etmekte epistemik olarak gerekçeli olduğunu varsayar. Anlatımcı ise, epistemik yargıların, ahlaki yargılar gibi, betimleyici olmaktan çok bir onaylama işlevi gördüğünü savunur. Amerikalı filozof Allan Gibbard, 1990 tarihli Wise Choices, Apt Feelings (Bilge Seçimler, Yerinde Duygular) kitabında, akılsallık yargılarına dair böyle bir "norm anlatımcılığı" geliştirdi. Bu dersin Birincil metin bölümünde göreceğimiz William James, bu tartışmadan çok önce, doğruya ve hataya karşı ödev duygularımızın, tutkusal hayatımızın ifadeleri olduğunu yazmıştı.
Argüman
Kelly'nin 2003 makalesindeki argüman, araçsalcılığa karşı bir karşı-örnek argümanıdır. Argüman, girişteki Elif'in durumuna benzer vakalara dayanır:
- Araçsalcılığa göre, bir kişinin bir önermeye inanmak için epistemik nedeni, ancak o önermeye inanmak kişinin amaçlarından birine hizmet ediyorsa vardır.
- Bir kişinin bir önerme hakkında hiçbir amacı olmayabilir; hatta o önermeyi bilmemeyi isteyebilir, örneğin bir maçın sonucunu sonra izlemek için öğrenmek istemeyen biri gibi.
- Böyle bir kişi, önermenin doğru olduğuna dair güçlü bir kanıtla karşılaşırsa, yine de ona inanmak için epistemik bir nedene sahiptir; ve kanıta rağmen önermeye inanmazsa, epistemik olarak akılsız davranmış olur.
- Öyleyse, kişinin bir önermeye inanmak için epistemik nedeni, kişinin amaçlarına bağlı değildir.
Sonuç: Araçsalcılık yanlıştır; epistemik nedenler, kişinin amaçlarından bağımsız olarak geçerli olan kategorik nedenlerdir.
Birinci öncül, araçsalcılığın tanımıdır. İkinci öncül, gündelik bir olgudur: insanlar, birçok önerme hakkında hiçbir şey istemez, ve bazı önermeleri bilmemeyi açıkça ister. Üçüncü öncül, argümanın asıl yükünü taşıyan sezgidir: Elif, komşusunun bağırışını duyduktan sonra takımının kazanmadığına inanmaya devam ederse, bunu, ne kadar anlaşılır bir istekten kaynaklansa da, epistemik bir kusur olarak değerlendiririz. Elif'in istekleri, kanıtın ona verdiği nedeni ortadan kaldırmaz; yalnızca, Elif'in o nedeni ne kadar hoş karşıladığını belirler. Dördüncü öncül, ikinci ve üçüncüden çıkar.
Argümanın gücü, epistemik akılsallık ile araçsal akılsallık arasındaki bir asimetriyi göstermesidir. Araçsal akılsallıkta, bir amacı terk etmek, o amaca ait nedenleri de ortadan kaldırır: bir kişi artık maratona katılmak istemiyorsa, sabah koşusuna çıkmak için o amaçtan gelen bir nedeni kalmaz. Epistemik akılsallıkta ise, bir önermeye dair bilgiyi istememek, o önermeye ait epistemik nedenleri ortadan kaldırmaz. Bu asimetri, epistemik normların, araçsal normlardan farklı bir yapıya sahip olduğunu düşündürür.
En tartışmalı öncül: Üçüncüsü, yani amaçlarından bağımsız olarak kişinin epistemik bir nedeni olduğu. Araçsalcı, bu öncüle iki yönden itiraz edebilir. Birincisi, herkesin, doğru inançlara sahip olmaya yönelik genel bir amacı olduğunu, ve Elif'in maçın sonucunu bilmeme isteğinin, bu genel amacı ortadan kaldırmadığını söyleyebilir. İtiraz 1 bu cevabı ele alıyor. İkincisi, araçsalcı, "epistemik neden" ile "her şey hesaba katıldığında bir neden" arasında bir ayrım yapabilir: Elif'in, takımının kazandığına inanmak için epistemik bir nedeni vardır, ama bu neden, onun her şey hesaba katıldığında neye inanması gerektiğini belirlemez. Bu ayrım, Kelly'nin argümanını zayıflatmaz, tersine onu destekler: epistemik nedenin kişinin amaçlarından bağımsız olduğunu kabul eder; yalnızca, epistemik nedenlerin her zaman ağır bastığını reddeder. Filozof Matthew Lockard, 2013'te Synthese'de yayımlanan "Epistemic Instrumentalism" (Epistemik Araçsalcılık) makalesinde, Kelly'nin itirazlarının genel yönüne katıldığını, ama Kelly'nin araçsalcılığın iki biçimini birbirinden ayırmadığını belirtti: epistemik akılsal inançları doğruya ulaşma gibi epistemik amaçlara elverişli kurallarla tanımlayan düşünselci biçim, ve onları kişinin istediği herhangi bir amaca elverişli kurallarla tanımlayan pragmatist biçim. Lockard, iki biçime de karşı çıkar.
İtirazlar ve cevaplar
Aşağıdaki itirazlar, dersin dört görüşünün her birine yöneltilen başlıca eleştirilerdir: araçsalcılığın evrensel doğruluk amacı cevabına, kurucu görüşe, gerçekçiliğe ve anlatımcılığa.
İtiraz 1: Herkesin genel bir doğruluk amacı vardır
Araçsalcı, Kelly'nin argümanına, herkesin, doğru inançlara sahip olmaya ve yanlış inançlardan kaçınmaya yönelik genel bir amacı olduğunu söyleyerek cevap verebilir. Elif, maçın sonucunu bilmemeyi istese de, genel olarak doğru inançlara sahip olmayı ister; ve bu genel amaç, ona, takımının kazandığına inanmak için bir neden verir. Bu genel amaç, insanların bir bilgi paylaşan tür olarak hayatta kalmalarının bir koşulu olarak, belki de evrimin bize yerleştirdiği bir amaçtır.
Cevap: Kelly'nin argümanından bu cevaba karşı iki sorun çıkarılabilir. Birincisi, evrensel bir doğruluk amacı varsayımı, olgusal olarak yanlış görünür: insanlar, birçok önerme hakkında doğruyu bilmeyi gerçekten istemez. Kelly'nin kendi örnekleri, Bertrand Russell'ın solak olup olmadığı ya da Hubert Humphrey'in tek çocuk olup olmadığıdır; kendi alanımızdan bir benzeri, bir otobüs durağındaki bir yabancının ayakkabı numarasıdır. Bu önermeler hakkında güçlü bir kanıtla karşılaşan biri, yine de onlara inanmak için epistemik bir nedene sahiptir; ama bu neden, onun hiçbir amacından gelmez. İkincisi, evrensel bir amaç varsayılsa bile, nedenler yine koşullu olurdu: amacı olmayan, örneğin hiç doğru inanç istemeyen tuhaf bir kişi, epistemik nedenlerden muaf olurdu. Ama sezgimiz, böyle bir kişinin de, kanıtla karşılaştığında, epistemik nedenlere sahip olduğunu söyler. Bu cevap, araçsalcılığın sorununun, belirli bir amacın eksikliği değil, nedenlerin yapısı olduğunu gösterir: epistemik nedenler, herhangi bir amaca bağlıysa, o amacı olmayan için geçersiz olur; ve bu sonuç kabul edilemez görünür. Ama araçsalcının elinde son bir hamle kalır: epistemik nedenlerin kategorik olduğunu kabul edip, onların değerini, yani neden önem taşıdıklarını, araçsal olarak açıklamak. Bu hamle, normların bağlayıcılığı ile değerinin ayrı sorular olduğunu varsayar.
İtiraz 2: Kurucu görüş ve "şmelief" itirazı
Kurucu görüşe göre, doğruluk normu, inancın doğasından çıkar: doğruluk normuna tabi olmayan bir tutum, inanç değildir. Ama bu, bir soruyu açık bırakır: neden inanmalıyız? İsrailli filozof David Enoch, 2006'da The Philosophical Review'da yayımlanan "Agency, Shmagency" (Faillik, Şmaillik) makalesinde, meta-etikteki kurucu görüşlere karşı bir itiraz geliştirdi, ve bu itiraz epistemolojiye de uyarlanmıştır. İtiraza göre, inanç doğruluk normuna tabiyse, ve ben bu norma uymak istemiyorsam, inanmak yerine, doğruluk normuna tabi olmayan başka bir tutum, örneğin bir "şmelief", benimseyebilirim. Bir şmelief, bir önermeyi doğru saymaya benzeyen, ama doğruluk normuna tabi olmayan bir tutumdur. Kurucu görüş, inanan birinin doğruluk normuna tabi olduğunu söyler; ama inanmanın kendisinin neden zorunlu olduğunu söylemez.
Cevap: Kurucu görüşün savunucuları, bu itiraza, Shah'ın Enoch'tan önce yaptığı bir gözleme dayanarak, inancın terk edilebilecek bir etkinlik olmadığını söyleyerek cevap verir. Amerikalı filozof Nishi Shah, 2003'te The Philosophical Review'da yayımlanan "How Truth Governs Belief" (Doğruluk İnancı Nasıl Yönetir) makalesinde, inancın bir özelliğine dikkat çekti: bir önermeye inanıp inanmamaya karar verirken, yani inanç üzerine düşünürken, bu soru, kaçınılmaz olarak, önermenin doğru olup olmadığı sorusuyla yer değiştirir. Shah bu özelliği "saydamlık" (transparency) diye adlandırır. Yağmur yağacağına inanıp inanmamaya karar vermek isteyen biri, gökyüzüne bakar; yağmur yağacağına inanmanın kendisi için ne kadar yararlı olacağına bakmaz. Shah'a göre, bu saydamlık, doğruluk normunun inanç üzerine düşünmenin kendisine yerleşik olduğunu gösterir; ve bir kişi, bir şeyi doğru sayıp saymamayı düşündüğü sürece, bu normdan kaçamaz. Şmelief, ancak düşünmenin dışında, düşünmeden benimsenen bir tutum olabilir; ve öyle bir tutum, akılsallık değerlendirmesinin dışında kalır. Bu cevap, itirazı tamamen ortadan kaldırmaz: kişinin hiç düşünmeyi seçmeyebileceği, ya da yalnızca rahatlatıcı inançlar edinmeyi tercih edebileceği sorusu kalır. Ama Ders Ç1.6'da gördüğümüz istençdışıcılık, yani inançlarımızı doğrudan irademizle seçemeyeceğimiz tezi, bu sorunun pratik ağırlığını azaltır.
İtiraz 3: Epistemik olgular tuhaftır
Gerçekçiliğe karşı, meta-etikte Avustralyalı filozof J. L. Mackie'nin 1977 tarihli Ethics: Inventing Right and Wrong (Etik: Doğruyu ve Yanlışı İcat Etmek) kitabında geliştirdiği "tuhaflık" argümanının bir epistemik biçimi kurulabilir. Mackie'ye göre, ahlaki olgular, gerçekten var olsaydı, evrendeki başka hiçbir şeye benzemeyen tuhaf varlıklar olurdu: kendiliklerinden bağlayıcı olan, onları bilen herkesi harekete geçiren olgular. Epistemik olgular da böyle görünür: bir inancın gerekçeli olduğu olgusu, kişiye "buna inanmalısın" diyen, ama dünyadaki hiçbir fiziksel olgu gibi olmayan bir olgudur. Öyleyse, epistemik gerçekçilik, doğalcı bir dünya görüşüyle bağdaşmaz.
Cevap: Cuneo'nun eşlik argümanı, bu itirazı tersine çevirir. Cuneo'ya göre, tuhaflık argümanı ahlaki olgulara karşı işliyorsa, epistemik olgulara karşı da işler; çünkü iki tür olgu, aynı normatif yapıyı paylaşır. Ama epistemik olguları reddetmek, kendi kendini çürüten bir tutumdur: tuhaflık argümanını öne süren biri, okurlarının bu argümanı kabul etmekte epistemik olarak gerekçeli olduğunu, yani argümanın öncüllerinin onlara inanmak için iyi bir neden verdiğini, varsayar. Epistemik nedenler yoksa, tuhaflık argümanı da kimseye bir şeye inanmak için neden vermez. Cuneo, buradan, epistemik gerçekçiliğin reddedilemeyeceği, ve onunla birlikte, ahlaki gerçekçiliğin de reddedilemeyeceği sonucunu çıkarır. Bu cevabın gücü, gerçekçiliğe karşı çıkanın kendi argümanını kullanabilmesi için epistemik normatifliği varsaymak zorunda olduğunu göstermesidir. Zayıflığı ise, eşlik iddiasının kendisinin tartışmalı olmasıdır: bazı filozoflar, epistemik normatifliğin, ahlaki normatiflikten farklı olarak, araçsal ya da kurucu bir biçimde açıklanabileceğini, ve bu yüzden iki alanın birlikte durup birlikte düşmek zorunda olmadığını savunur.
İtiraz 4: Anlatımcılık doğruluğun nesnelliğini yitirir
Anlatımcılığa göre, epistemik yargılar, yargıda bulunanın belirli normları onayladığını dile getirir. Ama bu, epistemik yargıları öznel kılar gibi görünür: "Bu inanç gerekçesizdir" demek, yalnızca "ben bu inancı onaylamıyorum" demekse, iki kişi aynı inanç hakkında farklı yargılarda bulunduğunda, aralarında gerçek bir anlaşmazlık olmaz; her biri yalnızca kendi tutumunu dile getirir. Ayrıca, anlatımcılık, meta-etikte "Frege–Geach sorunu" adıyla bilinen bir sorunla karşılaşır: "Bu inanç gerekçesizse, ondan vazgeçmelisin" gibi koşullu cümlelerde, "bu inanç gerekçesizdir" bölümü bir tutum dile getirmez, yalnızca bir varsayım olarak geçer; anlatımcı, bu tür cümlelerin anlamını nasıl açıklayacaktır?
Cevap: Gibbard gibi çağdaş anlatımcılar, bu itirazlara ayrıntılı cevaplar geliştirdi. Gerçek anlaşmazlık sorununa, Gibbard'ın 2003 tarihli Thinking How to Live (Nasıl Yaşanacağını Düşünmek) kitabındaki biçimiyle, epistemik yargıların, kişisel bir beğeninin değil, bir eylem ve düşünme planının onaylanmasını dile getirdiğini söyleyerek cevap verirler: iki kişi, aynı durumda ne düşünüleceğine dair farklı planları onaylıyorsa, aralarında gerçek bir anlaşmazlık vardır, tıpkı aynı durumda ne yapılacağına dair farklı planları olan iki kişi arasında olduğu gibi. Frege–Geach sorununa ise, karmaşık cümlelerin anlamını, onların ifade ettiği tutumların mantıksal ilişkileri üzerinden açıklayan bir anlambilim kurmaya çalışırlar. Bu cevapların başarılı olup olmadığı, meta-etikteki tartışmanın kendisi kadar açık bir sorudur. Ama anlatımcılığın epistemolojideki bir avantajı da vardır: epistemik yargıların ne işe yaradığını, yani birbirimizin inançlarını değerlendirerek ortak bir düşünme pratiği kurmayı, doğal biçimde açıklar. Bu, Ders Ç4.10'da gördüğümüz Craig'in bilgi kavramının işlevine dair düşüncesine yakındır: epistemik kavramlar, birbirimize güvenilir bilgi kaynaklarını işaretlemek için vardır.
Örnekler
Örnek 1: Elif ve derbinin sonucu (kurgu)
Girişteki Elif'in durumu, dört görüşün her birinin farklı bir şey söylediği bir vakadır. Araçsalcıya göre, Elif'in, takımının kazandığına inanmak için bir nedeni, ancak bu inanç onun amaçlarından birine hizmet ediyorsa vardır; ve Elif'in o akşamki amacı, sonucu bilmemektir. Öyleyse araçsalcı, ya Elif'in inanmamak için bir nedeni olduğunu, ya da onun genel bir doğruluk amacının bu özel amaca ağır bastığını söylemek zorundadır. Kelly'ye göre, iki cevap da yanlıştır: Elif'in takımının kazandığına inanmak için epistemik bir nedeni vardır, ve bu neden onun amaçlarına bağlı değildir. Kurucu görüşe göre, Elif, takımının kazanıp kazanmadığını düşündüğü anda, bu soru, takımının gerçekten kazanıp kazanmadığı sorusuyla yer değiştirir; ve kanıt, bu soruyu cevaplar. Gerçekçiye göre, Elif'in takımının kazandığına inanmakta gerekçeli olduğu, Elif'in tutumlarından bağımsız bir olgudur. Anlatımcıya göre ise, "Elif'in inanmak için nedeni var" demek, kanıta göre inanmayı öngören bir düşünme planını onaylamaktır.
Örneğin incelikli bir yanı, Elif'in yapabileceği bir şeyin olmasıdır. Elif, takımının kazandığına inanmaktan kaçınamaz, çünkü Ders Ç1.6'da gördüğümüz gibi, inançlarımızı doğrudan irademizle seçemeyiz; ama akşam maçı izlerken, sonucu bilmiyormuş gibi davranabilir, ya da bir sahneyi izlerken sonucu aklından çıkarmaya çalışabilir. Bu, Ders Ç1.4'te gördüğümüz inanç ile kabul arasındaki ayrımın bir uygulamasıdır: Elif, sonuca inanır, ama izleme sırasında onu bir varsayım olarak askıya alabilir. Örnek, epistemik normların, inanç üzerinde, eylem üzerindeki araçsal normlardan farklı bir biçimde işlediğini gösterir: Elif, sonucu bilmemeyi isteyebilir, ama kanıt karşısında ne inanacağını seçemez.
Örnek 2: James ile Clifford, iki ayrı yasa
Ders Ç1.6'da kısaca andığımız İngiliz matematikçi William Kingdon Clifford, 1877 tarihli "The Ethics of Belief" (İnancın Etiği) makalesinde, yetersiz kanıtla herhangi bir şeye inanmanın, her zaman, her yerde ve herkes için yanlış olduğunu savunmuştu. Clifford'a göre, epistemik normların kaynağı ahlakidir: yetersiz kanıtla edinilen bir inanç, inanan kişinin insanlığa karşı ödevine aykırı olarak çalınmış bir zevktir. Amerikalı filozof William James, 1896'da verdiği "The Will to Believe" (İnanma İstemi) konuşmasında, Clifford'a karşı, epistemik normların yapısına dair önemli bir gözlemde bulundu: doğruyu bilmek ve hatadan kaçınmak, aynı buyruğun iki ifadesi değil, iki ayrı yasadır. Bu dersin Birincil metin bölümü, James'in bu gözlemini kendi sözleriyle aktarıyor.
James'in gözleminin meta-epistemolojik önemi, epistemik amacın tek bir amaç olmadığını göstermesidir. Doğruya ulaşmak ve hatadan kaçınmak, birbirine karşı çekebilir: hiçbir şeye inanmayan biri, hiçbir hata yapmaz, ama hiçbir doğruya da ulaşmaz; her şeye inanan biri ise, birçok doğruya ulaşır, ama birçok hata da yapar. İki amaç arasındaki denge, James'e göre, epistemik bir olgu değil, kişinin tutkusal doğasının bir ifadesidir: Clifford, hataya düşmekten duyduğu korkuyu, doğruyu kaçırma riskinden daha ağır tutar; James ise, gerçek bilginin nimetleri karşısında hata riskini küçük bir şey sayar. Bu, Kavramlar bölümünde gördüğümüz anlatımcılığa bir yakınlık taşır: epistemik normların en azından bir yanı, yani doğru ile hata arasındaki risk dengesi, tutumlarımızı dile getirir. Ama bu yakınlık sınırlıdır: James, kanıtın açıkça bir yönü gösterdiği durumlarda, tutkusal doğanın karar vermesini meşru saymaz; yalnızca, kanıtın sustuğu, seçimin canlı, kaçınılmaz ve önemli olduğu durumlarda.
Örnek 3: Saydamlık ve gökyüzüne bakmak
Shah'ın saydamlık gözlemi, gündelik bir deneyimle sınanabilir. Bir sabah, işe giderken şemsiye alıp almamaya karar vermek isteyen biri, yağmur yağacağına inanıp inanmamaya karar vermeye çalışır. Bunu nasıl yapar? Pencereden gökyüzüne bakar, hava durumu uygulamasını açar, dün akşamki tahmini hatırlar. Bunların hepsi, yağmurun yağıp yağmayacağı sorusuna dair kanıtlardır. Kişinin yapmadığı şey, yağmur yağacağına inanmanın kendisi için yararlı olup olmayacağını tartmaktır: "Yağmur yağacağına inanırsam, şemsiye alırım ve bu bana güven verir; öyleyse inanayım" diye düşünmez. Shah'a göre, inanç üzerine düşünme içinde bu tür bir düşünce, insanı doğrudan inanmaya götüren bir neden olarak işleyemez.
Bu gözlem, kurucu görüşün güçlü bir dayanağıdır: inanç üzerine düşünmenin kendisi, doğruluk sorusuna yönelir, ve bu yönelim, kişinin amaçlarından bağımsızdır. Ama gözlemin sınırı da vardır. Kişi, şemsiye alıp almamaya karar verirken, yalnızca yağmurun olasılığına değil, ıslanmanın ne kadar kötü olacağına da bakar; ve bu ikinci soru, araçsal bir sorudur. Shah'ın saydamlığı, inanma kararının doğruluğa yöneldiğini söyler, ama eylem kararının, inancın yanında, amaçlara da dayandığını reddetmez. Örnek, epistemik ve pratik normların, gündelik bir kararda nasıl iç içe geçtiğini, ama yine de ayrı kaldığını gösterir: neye inanacağımızı kanıt, ne yapacağımızı kanıt ile amaçlarımız birlikte belirler.
Araç kartı: Norm Kaynağı Sorusu
| Satır | İçerik |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir epistemik normun nereden geldiğini, yani kişinin amaçlarından mı, ilgili etkinliğin doğasından mı, yoksa bir topluluğun uzlaşımından mı kaynaklandığını sınayarak, normun bağlayıcılığının türünü belirler. |
| Adımlar | 1) Normu açıkça yaz. 2) Normu çiğneyen birine yöneltilecek eleştirinin türünü sor: akılsız mı, verimsiz mi, ahlaksız mı, kural dışı mı? 3) Araçsal sınama: kişinin amacı değişse ya da kalksa, norm yine geçerli olur mu? 4) Kurucu sınama: norm, ilgili etkinliğin ya da tutumun, örneğin inanmanın ya da öne sürmenin, ne olduğundan mı çıkıyor? 5) Uzlaşım sınaması: norm, belirli bir topluluk ya da meslek farklı bir uzlaşım benimsese değişir mi? 6) Sonucu yaz: normun kaynağı tek mi, birden çok mu; ve hangi kaynak, normun çiğnenmesindeki asıl kusuru açıklıyor? |
| Ne zaman kullanılır | Bir epistemik kuralın neden bağlayıcı olduğu sorulduğunda; bir kişinin "ama ben bunu bilmek istemiyorum" itirazını değerlendirirken; bir meslekteki doğrulama kurallarının epistemik mi yoksa kurumsal mı olduğunu tartışırken. |
| Sınırı | Araç, normların kaynağı hakkındaki meta-epistemolojik tartışmayı çözmez; yalnızca, bir normun hangi sınamalara dayandığını görünür kılar. Üçüncü ve dördüncü adımların sonuçları, kişinin gerçekçi ya da anlatımcı bir çerçeveyi benimsemesine göre farklı yorumlanabilir. |
| 5K kapısı | Kavram |
Özet
- Meta-epistemoloji, birinci düzey epistemik soruların değil, epistemik normların ve yargıların doğası, kaynağı ve bağlayıcılığı üzerine ikinci düzey soruları sorar; bu modülün birinci düzey kuramları, gerekçenin neden önemli olduğunu kendi başlarına açıklamaz.
- Epistemik araçsalcılık, epistemik normları kişinin amaçlarına, özellikle doğruluk amacına, hizmet eden araçsal normlar olarak görür; Kelly (2003), epistemik nedenlerin kişinin amaçlarından bağımsız, kategorik nedenler olduğunu savunarak buna itiraz eder.
- Kurucu görüş, doğruluk normunun inancın doğasından çıktığını söyler; Shah'ın (2003) saydamlık gözlemi bu görüşü destekler, Enoch'un (2006) "şmaillik" itirazının epistemolojiye uyarlanmış biçimi olan "şmelief" itirazı ise inanmanın neden zorunlu olduğunu sorar.
- Cuneo (2007), epistemik ve ahlaki gerçekçiliğin birlikte durup birlikte düştüğünü, ve epistemik gerçekçiliği reddetmenin kendi kendini çürüttüğünü savunur; anlatımcılar (Gibbard 1990, 2003) epistemik yargıların normları kabul etmeyi, sonraki sürümde düşünme planlarını, dile getirdiğini söyler.
- James (1896), doğruyu bilmek ile hatadan kaçınmanın iki ayrı yasa olduğunu, ve aralarındaki dengenin tutkusal doğamızın bir ifadesi olduğunu gösterir; bu, epistemik amacın tek bir amaç olmadığını ortaya koyar.
- Epistemik ve pratik normlar gündelik kararlarda iç içe geçer, ama ayrı kalır: neye inanacağımızı kanıt, ne yapacağımızı kanıt ile amaçlarımız birlikte belirler.
Derinleş — isteğe bağlı katmanlar
Birincil metin
James, "The Will to Believe" konuşmasının yedinci bölümünde, epistemik ödevlerimizin yapısına dair şu gözlemde bulunur:
"Görüş konusundaki ödevimize bakmanın iki yolu vardır; birbirinden tamamen farklı yollar, ve yine de bilgi kuramının şimdiye kadar aralarındaki farka şimdiye kadar pek az ilgi göstermiş göründüğü yollar. Doğruyu bilmeliyiz; ve hatadan kaçınmalıyız: bunlar, bilmeye aday olanlar olarak ilk ve büyük buyruklarımızdır; ama aynı buyruğun iki ifade biçimi değil, iki ayrı yasadır. [...] Doğruya inan! Hatadan kaçın! Bunlar, gördüğümüz gibi, özünde farklı iki yasadır; ve aralarında seçim yaparak, bütün düşünsel hayatımızı farklı biçimde renklendirebiliriz. Doğrunun peşine düşmeyi en önemli, hatadan kaçınmayı ikincil sayabiliriz; ya da, öbür yandan, hatadan kaçınmayı daha zorunlu sayıp doğruyu şansına bırakabiliriz. [...] Doğruya ya da hataya dair bu ödev duygularımızın, her durumda, yalnızca tutkusal hayatımızın ifadeleri olduğunu hatırlamalıyız."
James'in pasajı, epistemik amacın yapısına dair bir gözlemle açılır: "doğruyu bilmek" ve "hatadan kaçınmak", aynı buyruğun iki ifadesi değildir. James, pasajın atlanan kısmında, bunu bir mantık gözlemiyle destekler: bir doğruya, A'ya, inandığımızda, bir yan sonuç olarak bir yanlıştan, B'den, kaçınmış olabiliriz; ama yalnızca B'ye inanmamanın bizi zorunlu olarak A'ya inandırması neredeyse hiç olmaz. B'den kaçarken başka yanlışlara, C'ye ya da D'ye düşebiliriz, ya da hiçbir şeye, A'ya bile, inanmayarak B'den kaçabiliriz. Bu gözlem, çağdaş epistemolojide, Modül P1'de (özellikle Ders P1.7'de) göreceğimiz biçimsel epistemolojinin doğruluk ölçülerinde, yani bir inanç kümesinin doğruya yakınlığını ölçen ölçülerde, açık bir yer bulur: bir ölçü, doğru inançları ödüllendirmek ile yanlış inançları cezalandırmak arasında bir denge kurmak zorundadır, ve bu denge, ölçünün kendisinden çıkmaz.
İkinci gözlem, iki yasa arasındaki seçimin, bütün düşünsel hayatı "renklendirmesidir". James, iki tutumu betimler: doğrunun peşine düşmeyi en önemli sayan cesur bir araştırmacı, ve hatadan kaçınmayı en zorunlu sayan temkinli bir şüpheci. Clifford, James'in okumasıyla, ikinci karakterdir: hiçbir şeye inanma, zihnini sonsuza dek askıda tut, onu yetersiz kanıtla kapatıp yalanlara inanma riskini almaktansa. Bu iki karakter, Ders Ç4.9'da gördüğümüz düşünsel erdemlerin iki ucunu hatırlatır: aşırı temkin, bir tür düşünsel korkaklık; aşırı cesaret ise bir tür acelecilik olabilir. James, iki ucun arasındaki doğru noktanın, bir epistemik kural tarafından değil, kişinin karakteri tarafından belirlendiğini öne sürer.
Üçüncü gözlem, pasajın son cümlesidir, ve meta-epistemolojik olarak en yüklü olanıdır: doğruya ya da hataya dair ödev duygularımız, "yalnızca tutkusal hayatımızın ifadeleridir". Bu cümle, epistemik normların kaynağına dair anlatımcı bir tezin habercisi gibi okunabilir. Ama dikkatli bir okuma, James'in iddiasının sınırlı olduğunu gösterir: James, iki ödevin kendisini de tutkusal sayar; VIII. bölümde onlara "tutkunun iki ilk adımı" der. Ama tutkusal doğanın iki görüş arasında karar vermesini yalnızca, aklın kendi gerekçeleriyle karara bağlayamadığı gerçek seçeneklerde meşru sayar. Bu tez, bugün de en azından şu biçimiyle savunulabilir görünür: kanıtın açıkça bir yönü gösterdiği durumlarda, normu kanıt belirler; kanıtın sustuğu durumlarda ise, ne kadar risk alacağımızı, tutumlarımız belirler.
Teknik ayrıntı
Epistemik sonuççuluk ve önermelerin ayrılığı. Araçsalcılığın bir akrabası, epistemik sonuççuluktur: bir inancın gerekçeli olup olmadığı, onun epistemik sonuçlarına, yani genel olarak doğru inançlara ulaşmaya ve yanlış inançlardan kaçınmaya katkısına göre belirlenir. Bu görüş, ahlaktaki sonuççulukla benzer bir sorunla karşılaşır. Amerikalı filozof Roderick Firth, 1981'de, genellikle ölümcül bir hastalığa yakalanmış ve önemli bir araştırma yürüten birinin, kanıtına rağmen iyileşeceğine inanmasının, çalışmayı sürdürmesini ve böylece bilginin büyümesine katkı yapmasını sağlayabileceği bir vakayı tartıştı. Sonuççu bir ölçüte göre, bu tek yanlış inanç, sağladığı birçok doğru inanç yüzünden gerekçeli olabilir; ama sezgimiz, o önermeye inanmanın, sonuçları ne olursa olsun, epistemik olarak gerekçesiz olduğunu söyler. Harvard'dan filozof Selim Berker, 2013'te The Philosophical Review'da yayımlanan "Epistemic Teleology and the Separateness of Propositions" (Epistemik Teleoloji ve Önermelerin Ayrılığı) makalesinde, bu tür vakaları sistemli biçimde inceledi: epistemik sonuççuluk, bir önermeye dair inancı, başka önermelere dair inançlar karşılığında takas etmeye izin verir; ama epistemik değerlendirme, ahlaktaki kişilerin ayrılığı gibi, önermelerin ayrılığına saygı gösterir görünür. Her önerme, kendi kanıtına göre değerlendirilir; bir önermeye dair gerekçe, başka önermelerin kazancıyla satın alınamaz. Bu gözlem, Kelly'nin araçsalcılık eleştirisini güçlendirir: epistemik normlar, araçsal normların izin verdiği takasları yasaklar.
Düşünselci ve pragmatist araçsalcılık. Lockard'ın ayrımı, araçsalcılığın iki biçimini açıklığa kavuşturur. Düşünselci araçsalcılığa göre, epistemik akılsal inançlar, epistemik amaçlara, yani doğru önermelere inanmaya ve yanlış önermelere inanmamaya, elverişli kurallara uygun olarak varılan inançlardır. Pragmatist araçsalcılığa göre ise, akılsal inançlar, kişinin istediği herhangi bir amaca elverişli kurallara uygun olarak oluşturulan, sürdürülen ve gözden geçirilen inançlardır. Pragmatist biçim, Elif'in durumunda, onun maçın sonucunu bilmeme isteğini, inanmamak için bir neden olarak sayabilir; düşünselci biçim ise sayamaz, ama bu durumda, epistemik amaçların neden kişinin başka amaçlarına ağır bastığını açıklamak zorundadır. Lockard, iki biçimin de başarısız olduğunu, ve epistemik araçsalcılığın, epistemik akılsallık standartlarının "normatif" olduğunu söylemenin ne anlama geldiğine dair yanlış bir anlayıştan doğduğunu savunur.
Kurucu görüş ve teleolojik görüş. Ders Ç1.4'te ayırdığımız üç yorumun ikisi, kurucu görüşün iki biçimine karşılık gelir. Normatif biçime göre, inanç kurucu olarak bir doğruluk normuna tabidir: bir tutum, ancak "yalnızca doğruysa p'ye inan" normuna tabiyse inançtır; Shah'ın saydamlık gözlemi bu biçimi destekler. Teleolojik biçime göre ise, inanç kurucu olarak doğruyu hedefler: inanma sistemimizin işlevi doğru inançlar üretmektir. Amerikalı filozof David Velleman, 2000 tarihli The Possibility of Practical Reason (Pratik Aklın İmkânı) kitabındaki "On the Aim of Belief" (İnancın Amacı Üzerine) yazısında, bu ikinci biçimi geliştirdi; ve Shah ile Velleman, 2005'te birlikte yayımladıkları "Doxastic Deliberation" (İnanç Üzerine Düşünme) makalesinde, iki biçimin ilişkisini tartıştı. İki biçim arasındaki fark, inancın doğruyu hedefleyip de başarısız olabilmesinde ortaya çıkar: teleolojik biçim, istekli düşünceyle oluşan bir inancı da doğruyu hedefleyen ama başarısız olan bir inanç sayar; normatif biçim ise, böyle bir inancın normu çiğnediğini söyler.
Güncel tartışma
Meta-epistemoloji, son yirmi yılda giderek daha çok ilgi gören bir alan oldu. Bu büyümenin bir nedeni, meta-etik ile meta-epistemoloji arasındaki paralelliklerin fark edilmesidir. Cuneo'nun eşlik argümanı, bu paralelliği bir argümana dönüştürdü; ve tartışma, epistemik ve ahlaki normatifliğin aynı türden mi, yoksa farklı türlerden mi olduğu sorusuna kaydı. Bazı filozoflar, epistemik normatifliğin, ahlaki normatiflikten daha az sorunlu olduğunu, çünkü doğruluk amacına ya da inancın doğasına dayanarak açıklanabileceğini savunur; başkaları, iki tür normatifliğin aynı derecede gizemli ya da aynı derecede açıklanabilir olduğunu.
Tartışmanın bir başka ekseni, epistemik ve pratik nedenlerin etkileşimidir. Kelly'nin argümanı, epistemik nedenlerin kişinin amaçlarından bağımsız olduğunu savunur; ama son yıllarda, pratik etkenlerin, yani bir yanılmanın ne kadar maliyetli olacağının, bilginin ve gerekçenin kendisini etkileyip etkilemediği tartışıldı. "Pragmatik müdahale" (pragmatic encroachment) adıyla anılan bu görüşe göre, bir yanılmanın maliyeti yüksek olduğunda, bilmek için daha güçlü bir kanıt gerekir. Bu görüş doğruysa, epistemik normlar, kişinin amaçlarından tamamen bağımsız değildir; ve Kelly'nin keskin ayrımı yumuşar. Bu görüş Ders Ç5.14'te, bilgi ile eylem ilişkisi ise Ders Ç6.4'te ayrıntılı olarak ele alınacak.
Tartışmanın gündelik bir yansıması da vardır. "Bilmek istemediğim şeyi bilmek zorunda değilim" sözü, bilgiye karşı bir tutumu dile getirir; ve bu tutum, gündelik hayatta, örneğin bir sağlık taramasının sonucunu öğrenmek istememekte, ya da bir haberi okumamayı seçmekte, ortaya çıkar. Kelly'nin argümanı, bu tutumun meşru bir yanı olduğunu kabul eder: kişi, bir bilgiyi aramamayı seçebilir; bu, araştırma hakkında pratik bir karardır. Ama argüman, kişi kanıtla karşılaştıktan sonra, bu tutumun ona inanmamak için bir neden vermediğini söyler. Bu ayrım, Ders Ç1.6'da gördüğümüz araştırma ve inanç ayrımının, meta-epistemolojideki bir karşılığıdır: neyi araştıracağımız pratik bir sorudur, araştırma sonunda neye inanacağımız ise epistemik bir soru.
Soru, yapay zekâ sistemlerinin tasarımında da yeniden karşımıza çıkar. Bir dil modelinden "dürüst" olması, yani yalnızca doğru olduğuna dair yeterli dayanağı olan şeyleri söylemesi beklendiğinde, bu beklentinin kaynağı nedir? Araçsalcı bir cevap, dürüstlüğün kullanıcıların amaçlarına hizmet ettiğini söyler; kurucu bir cevap ise, bir şeyi öne sürmenin, ister bir insan ister bir sistem tarafından yapılsın, kendi doğası gereği doğruluk normuna tabi olduğunu. İki cevap, kullanıcının yanlış ama hoşuna gidecek bir cevap istediği durumlarda ayrışır.
Pratik: Çözümlü örnek
Bir haber ajansının editörü Nermin Hanım, ajansın yeni bir kuralını, yani her haberin en az iki bağımsız kaynakla doğrulanması kuralını, genç muhabirlere anlatırken bir itirazla karşılaşıyor. Muhabirlerden Onur, "Bu kural, haberi hızlı vermemizi engelliyor; hızlı olmak istiyorsak, kuralı esnetmeliyiz" diyor. Nermin Hanım, kuralın kaynağını Norm Kaynağı Sorusu ile inceliyor. (Haber ajansı ve muhabirleri kurgudur.)
Adım 1, norm. Her haber, yayımlanmadan önce, en az iki bağımsız kaynakla doğrulanmalıdır.
Adım 2, eleştirinin türü. Kuralı çiğneyen bir muhabire, birden çok eleştiri yöneltilebilir: haberi yanlış çıkarsa, okurları yanıltmakla, yani epistemik bir kusurla; ajansın itibarını zedelemekle, yani verimsizlikle; ve haber birine zarar verirse, ahlaki bir kusurla.
Adım 3, araçsal sınama. Onur'un amacı hızsa, ve hız amacı kuralın gerektirdiği doğrulamayla çatışıyorsa, kural Onur için geçersiz mi olur? Nermin Hanım, kuralın, Onur'un hız amacından değil, ajansın ve okurların doğruya ulaşma amacından geldiğini, ve bu amacın, Onur'un kişisel amacıyla ortadan kalkmadığını not ediyor.
Adım 4, kurucu sınama. Haber vermek, bir şeyin doğru olduğunu öne sürmektir; ve Ders Ç4.11'de gördüğümüz bilgi kuralına göre, öne sürmenin kendisi, kişinin söylediğini bilmesini gerektirir. Öyleyse kuralın bir yanı, haber vermenin doğasından çıkar: doğrulanmamış bir haber vermek, haber verme etkinliğinin kendi normunu çiğnemektir.
Adım 5, uzlaşım sınaması. "İki" sayısı, uzlaşımsaldır: bir başka ajans üç kaynak isteyebilir, bir başkası bir güvenilir kaynakla yetinebilir. Kuralın sayısal biçimi, ajansın benimsediği bir uzlaşımdır.
Adım 6, sonuç. Kuralın birden çok kaynağı var. Kurucu çekirdeği, yani söylediğini bilmeden haber vermemek, haber vermenin doğasından gelir ve Onur'un hız amacıyla esnetilemez. Araçsal yanı, yani ajansın itibarını korumak, ajansın amaçlarından gelir. Uzlaşımsal yanı, yani iki kaynak sayısı, ajansın bir tercihidir ve belirli durumlarda tartışılabilir.
Değerlendirme. Nermin Hanım, Onur'a, kuralın sayısal biçiminin esnetilebileceğini, örneğin son derece güvenilir tek bir resmî kaynağın yeterli sayılabileceğini, ama kuralın kurucu çekirdeğinin, yani söylenenin bilinmesi gerektiğinin, hız uğruna esnetilemeyeceğini söylüyor. Örnek, bir normun kaynaklarını ayırmanın pratik bir yararını gösteriyor: bir kuralın hangi yanının pazarlık edilebilir, hangi yanının edilemez olduğunu belirlemek. Kelly'nin araçsalcılık eleştirisi, burada, kurucu çekirdeğin Onur'un kişisel amaçlarından bağımsız olduğunu açıklıyor; James'in iki yasası ise, hız ile doğruluk arasındaki gerilimin, aslında doğruya ulaşma ile hatadan kaçınma arasındaki dengenin bir biçimi olduğunu: hızlı haber, daha çok doğruya erken ulaşır, ama daha çok hata riski taşır.
Pratik: Alıştırmalar
- Meta-epistemoloji ile birinci düzey epistemoloji arasındaki farkı, meta-etik ile etik arasındaki farka benzeterek açıkla. Bu modülün kuramlarından birini seç ve onun hangi meta-epistemolojik soruyu açık bıraktığını göster.
- Kelly'nin araçsalcılığa karşı argümanını kendi sözlerinle yaz. Elif örneğinden farklı, kendi seçeceğin bir vakayla argümanı yeniden kur.
- James'in "iki ayrı yasa" gözlemini açıkla. Doğruya ulaşma ile hatadan kaçınma arasındaki dengeyi, gündelik bir karar alanından, örneğin alışveriş, sağlık ya da haber okuma, bir örnekle göster.
Cevapları göster
- Etik, hangi eylemlerin doğru olduğunu sorar; meta-etik, "doğru" sözcüğünün ne anlama geldiğini, ahlaki olguların var olup olmadığını ve ahlaki yargıların neden bağlayıcı olduğunu sorar. Benzer biçimde, birinci düzey epistemoloji, hangi inançların gerekçeli olduğunu sorar; meta-epistemoloji, gerekçenin ne olduğunu, epistemik olguların var olup olmadığını ve epistemik normların neden bağlayıcı olduğunu sorar. Örnek kuram: Ders Ç4.4'teki süreç güvenilirciliği, bir inancın, güvenilir bir süreçten doğduğunda gerekçeli olduğunu söyler. Ama neden güvenilir bir süreçten doğan inanca sahip olmamız gerektiğini, yani güvenilirliğin neden bir değer olduğunu, kendi başına açıklamaz; bu, meta-epistemolojik bir sorudur. Öğrencinin cevabı, birinci düzey bir kuramın, bir normun içeriğini, meta-epistemolojinin ise o normun bağlayıcılığını açıkladığını göstermelidir.
- Kelly'nin argümanı: araçsalcılığa göre, epistemik nedenler kişinin amaçlarına bağlıdır; ama bir kişinin bir önerme hakkında hiçbir amacı olmayabilir, hatta onu bilmemeyi isteyebilir; yine de, güçlü bir kanıtla karşılaştığında, ona inanmak için epistemik bir nedeni vardır; öyleyse epistemik nedenler amaçlara bağlı değildir. Yeni vaka: biri, sınav sonuçlarının açıklanacağı günü sakin geçirmek için sonuçlara bakmamaya karar verir; ama bir arkadaşı, ona yanlışlıkla, sınıfta herkesin geçtiğini söyler. Kişi, kendi geçtiğini bilmek istemiyordu; ama artık geçtiğine inanmak için güçlü bir kanıtı vardır. Bu kanıt, onun sakin kalma amacına hizmet etmese de, ona epistemik bir neden verir. Öğrencinin cevabı, kişinin bilgiyi aramamayı seçebileceğini, ama kanıtla karşılaştıktan sonra, istemediği için inanmamanın epistemik bir kusur olacağını göstermelidir.
- James'e göre, doğruyu bilmek ve hatadan kaçınmak, iki ayrı yasadır: bir doğruya inanmak bir yanlıştan kaçınmayı sağlayabilir, ama bir yanlıştan kaçınmak, bir doğruya inanmayı neredeyse hiçbir zaman kendiliğinden sağlamaz; hiçbir şeye inanmayarak da yanlıştan kaçınılabilir. İki yasa arasındaki denge, kişinin ne kadar risk aldığına bağlıdır. Örnek, haber okuma: yeni bir bilimsel bulgu hakkında bir haber okuyan biri, habere hemen inanabilir, ve böylece doğru bir bulguya erken ulaşabilir, ama yanlış bir habere de inanma riskini alır; ya da bulgunun başka çalışmalarla doğrulanmasını bekleyebilir, ve böylece hatadan kaçınır, ama doğru bir bulguya geç ulaşır. Öğrencinin cevabı, bu dengenin, kanıtın açıkça bir yönü gösterdiği durumlarda değil, kanıtın belirsiz olduğu durumlarda önem kazandığını, ve James'e göre bu dengenin kişinin tutumlarının bir ifadesi olduğunu tartışmalıdır.
Pratik: Argüman görevi
Karşılaştırma. Durum: biri, sosyal medyada bir haberi paylaşmadan önce kaynağını kontrol etme kuralı benimsemiş. Zayıf çalışma: "Bu kural iyidir, çünkü yanlış haber yaymak kötüdür." Güçlü çalışma: "Norm: paylaşmadan önce kaynağı kontrol et. Eleştiri türü: kuralı çiğneyen, okurlarını yanıltabilir (epistemik), itibarını zedeleyebilir (araçsal), birine zarar verebilir (ahlaki). Araçsal sınama: itibarımı umursamasam bile, kural geçerli mi? Evet, çünkü paylaşmak, bir şeyi doğru diye öne sürmektir. Kurucu sınama: paylaşmanın doğası, haberi bir iddia olarak sunmaktır; öyleyse kuralın çekirdeği, öne sürmenin doğasından gelir. Uzlaşım sınaması: kaç kaynak yeterli, sorusu uzlaşımsaldır. Sonuç: kuralın çekirdeği, yani bilmediğim şeyi doğru diye öne sürmemek, pazarlık edilemez; kaç kaynağın yeterli olduğu ise duruma göre değişebilir."
| Ölçüt | Ne aranır |
|---|---|
| Eleştiri türü | Kuralı çiğneyene yöneltilecek eleştirinin epistemik, araçsal, ahlaki ya da uzlaşımsal türleri ayrılmış |
| Araçsal sınama | Kişinin amacı değişse kuralın geçerli kalıp kalmayacağı açıkça sorulmuş |
| Kurucu sınama | Kuralın, ilgili etkinliğin doğasından çıkıp çıkmadığı tartışılmış |
| Pazarlık alanı | Kuralın hangi yanının pazarlık edilebilir, hangisinin edilemez olduğu belirlenmiş |
Argüman koçu
Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.
Tekrar
- (Ders Ç1.4) Ders Ç1.4'te inancın doğruyu hedeflemesinin hangi üç yorumu ayrılmıştı? Bu yorumlar, bu dersteki kurucu görüşle nasıl ilişkili?
- (Ders Ç4.13) Ders Ç4.13'te Quine'ın mühendislik benzetmesi neydi, ve hangi soruyu açık bırakıyordu? Kelly'nin argümanı bu benzetmeyi nasıl etkiler?
- (Ders Ç1.6) Ders Ç1.6'daki istençdışıcılık neydi? Bu tez, kurucu görüşe yöneltilen "şmelief" itirazının pratik ağırlığını nasıl azaltır?
Cevapları göster
- Ders Ç1.4'te, inancın doğruyu hedeflemesinin üç yorumu ayrılmıştı: kavramsal yorum, yani inanmanın, bir şeyi doğru olarak düşünmek olduğu; normatif yorum, yani inanç için bir doğruluk normu bulunduğu, yalnızca doğru olana inanılması gerektiği; ve teleolojik yorum, yani inanma sistemimizin işlevi gereği doğru inançlar üretmeye yönelik olduğu. Bu dersteki kurucu görüş, bu yorumlardan ikisini, normatif ve teleolojik yorumları, epistemik normların kaynağına bağlar: normatif biçime göre, inanç kurucu olarak bir doğruluk normuna tabidir, ve Shah'ın saydamlık gözlemi bu biçimi destekler; teleolojik biçime göre, inanç kurucu olarak doğruyu hedefler, ve Velleman bu biçimi geliştirdi.
- Ders Ç4.13'te, Quine'ın mühendislik benzetmesine göre, normatif epistemoloji, doğruyu arama teknolojisidir, yani bir mühendislik dalıdır; ve epistemik normlar, doğruya ulaşma amacına hizmet eden araçsal normlardır. Bu benzetme, amacın kendisinin neden bağlayıcı olduğu sorusunu açık bırakıyordu. Kelly'nin argümanı, bu benzetmeyi daha derinden etkiler: epistemik nedenler, kişinin amaçlarından bağımsızsa, onlar araçsal değil kategoriktir; ve bu durumda, mühendislik benzetmesi, epistemik normların bağlayıcılığını yanlış bir yere yerleştirir. Ama benzetme, normların içeriğini, yani hangi yöntemlerin doğruya ulaştırdığını, açıklamak için hâlâ yararlı olabilir.
- Ders Ç1.6'da istençdışıcılık, inançlarımızı doğrudan irademizle seçemeyeceğimiz tezi olarak tanımlanmıştı: bir şeye, onun doğru olduğuna dair kanıt olmadan, yalnızca istediğimiz için inanamayız. Kurucu görüşe yöneltilen "şmelief" itirazı, doğruluk normuna tabi olmayan başka bir tutumu, inanç yerine benimseyebileceğimizi söyler. İstençdışıcılık, bu itirazın pratik ağırlığını azaltır: inançlarımızı doğrudan seçemiyorsak, inanma yerine şmelief benimsemeyi de doğrudan seçemeyiz; kanıt karşısında, isteklerimiz ne olursa olsun, inanırız. Öyleyse, şmelief, kuramsal bir olasılık olarak kalsa da, gündelik bilişsel hayatımızda uygulanabilir bir seçenek değildir.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Meta-epistemoloji nedir? | Epistemik normların ve yargıların doğası, kaynağı ve bağlayıcılığı üzerine ikinci düzey sorular soran alan. |
| Epistemik araçsalcılık nedir? | Epistemik normların, kişinin amaçlarına, özellikle doğruluk amacına, hizmet ettiği için geçerli olduğu görüşü. |
| Kelly'nin araçsalcılık itirazı nedir? | Kişinin bir önermeyi bilmek istememesi, kanıt karşısında ona inanmak için epistemik nedenini ortadan kaldırmaz; epistemik nedenler kategoriktir (2003). |
| Kurucu görüş nedir? | Doğruluk normu, inancın doğasından çıkar; inanan herkes, amaçları ne olursa olsun, bu norma tabidir. |
| Shah'ın saydamlık gözlemi nedir? | p'ye inanıp inanmamayı düşünmek, kaçınılmaz olarak p'nin doğru olup olmadığı sorusuyla yer değiştirir (2003). |
| "Şmelief" itirazı nedir? | Doğruluk normuna tabi olmayan başka bir tutumu inanç yerine benimseyebiliriz; kurucu görüş inanmanın neden zorunlu olduğunu söylemez (Enoch'un 2006 şmaillik itirazından uyarlanmıştır). |
| Cuneo'nun eşlik argümanı nedir? | Ahlaki ve epistemik gerçekçilik birlikte durur, birlikte düşer; epistemik gerçekçiliği reddetmek kendi kendini çürütür (2007). |
| James'in iki yasası nedir? | Doğruyu bil ve hatadan kaçın, iki ayrı yasadır; aralarındaki denge tutkusal doğamızın ifadesidir (1896). |
Okuma listesi
- William James, "The Will to Believe" (1896), The Will to Believe and Other Essays in Popular Philosophy (1897) içinde. Doğru ile hata arasındaki iki yasa.
- Thomas Kelly, "Epistemic Rationality as Instrumental Rationality: A Critique", Philosophy and Phenomenological Research 66 (2003). Araçsalcılık eleştirisi.
- Nishi Shah, "How Truth Governs Belief", The Philosophical Review 112 (2003). Saydamlık ve kurucu görüş.
- Terence Cuneo, The Normative Web: An Argument for Moral Realism (Oxford University Press, 2007). Epistemik ve ahlaki gerçekçiliğin eşliği.
- Matthew Lockard, "Epistemic Instrumentalism", Synthese 190 (2013). Araçsalcılığın iki biçimi.
- Selim Berker, "Epistemic Teleology and the Separateness of Propositions", The Philosophical Review 122 (2013). Epistemik sonuççuluğun sınırları.
Sonraki derse köprü
Bu ders, Modül Ç4'ü kapatıyor. Modül boyunca, gerekçenin ne olduğuna dair kuramları, içselcilikten dışsalcılığa, süreç güvenilirciliğinden erdem kuramlarına, bilgi-önce epistemolojiden doğalcılığa kadar inceledik; ve bu derste, bu kuramların hepsinin dayandığı normların kaynağını sorduk. Ama bütün bu kuramlar, bir şeyi varsaydı: bazı inançlarımız gerçekten gerekçelidir, ve bazı şeyleri gerçekten biliriz. James'in Clifford'u, sonsuza dek askıda kalan zihniyle, bu varsayımı sorgulayan bir karakteri andırır: hiçbir şeye inanma, zihnini askıda tut, yetersiz kanıtla yalanlara inanma riskini almaktansa. Bu karakterin felsefi adı şüphecidir. Modül Ç5, şüpheciliği ve ona verilen cevapları inceliyor; ve Ders Ç5.1, ilk olarak, şüpheciliğin farklı türlerini birbirinden ayırıyor: yalnızca belirli bir alandaki bilgiyi sorgulayan yerel şüpheciliği, bütün bilgiyi sorgulayan küresel şüpheciliği, ve bilgiyi sorgulayan şüphecilik ile gerekçeyi sorgulayan şüpheciliği. Ders, bir şüpheci argümanın hangi türden olduğunu belirlemek için Şüphe Türü Ayırıcı adlı bir araç sunuyor.
Günlük sorusu: Bilmek istemediğin bir şeyi, istemeden öğrendiğin bir an oldu mu? O bilgiye inanmamayı seçebildin mi?