Giriş
Karadeniz'de küçük bir balıkçı teknesinin reisi olan Rıza Reis, sabahın dördünde limanda, denize çıkıp çıkmamaya karar vermeye çalışıyor. Elinde birkaç işaret var. Teknedeki barometre, gece boyunca biraz düşmüş; batı ufkunda, alçak ve koyu bulutlar görünüyor; ama radyodaki deniz bülteni, öğleden önce rüzgârın hafif kalacağını söylüyor, ve yan teknedeki deneyimli balıkçı Kâzım Reis, denize çıkmaya hazırlanıyor. Rıza Reis, öğleden önce fırtına çıkmayacağına inanıyor mu? Kendine sorduğunda cevabı şu: "Büyük olasılıkla çıkmaz, ama emin değilim." (Kişiler kurgudur.)
Rıza Reis'in cevabı, bu dersin sorusunun küçük bir örneğidir. Elindeki işaretler, iki yöne işaret ediyor; bülten ve komşunun hazırlığı sakin bir sabahı, barometre ve bulutlar ise bir değişikliği destekliyor. Rıza Reis'in "büyük olasılıkla, ama emin değilim" tutumu, bu karışık kanıtla uyumlu görünüyor. Kesin bir "fırtına çıkmaz" inancı, kanıtın desteklediğinden fazlasını söylerdi; tam bir kararsızlık ise, bültenin ağırlığını görmezden gelirdi. Rıza Reis'in sonunda denize çıkıp çıkmayacağı ise başka bir sorudur: fırtınanın küçük bir olasılığı bile, tekne ve tayfa için büyük bir tehlike olabilir. İnanmak ile davranmak, burada ayrılabilir.
Önceki ders, kanıtın ne olduğunu sordu, ve bütün görüşlerin ortak bir varsayımı olduğunu gördü: akılsal inancı belirleyen, kanıttır. Bu ders, bu varsayımın kendisini inceliyor. Epistemolojide kanıtçılık adı verilen bu görüşe göre, bir inanç, yalnızca ve tamamen, kişinin kanıtına uyduğu ölçüde gerekçelidir; ne kişinin istekleri, ne inanmanın yararları, ne de kişinin kanıtı nasıl topladığı, bu gerekçeyi doğrudan belirler. Ders Ç0.10'da, Hume'un "bilge bir insan, inancını kanıtla orantılı tutar" ilkesini görmüştük; bu ders, o ilkenin çağdaş ve kesin biçimini, ve ona yöneltilen itirazları ele alıyor. Modül Ç3'ün son dersi olarak, modül boyunca gördüğümüz gerekçe yapılarını, kanıtın akılsal inancı belirlediği tek bir ilkede topluyor. Dersin aracı Kanıt Oranı Ölçeği, bir inancın gücünün, onu destekleyen kanıtın gücüyle ne ölçüde örtüştüğünü değerlendirmeye yarıyor.
Bu dersin kazanımları:
- Kanıtçılığı, uyum kavramını, üç doksastik tutumu, orantılılık ilkesini ve gerekçe ile iyi temellenmişlik ayrımını açıklarsın. (anla)
- Bir inanca Kanıt Oranı Ölçeği'ni uygulayarak inancın gücünü kanıtın gücü ve bütünlüğüyle karşılaştırır, aşırı ve eksik güveni belirlersin. (uygula)
- Kanıtçılığın istemli denetim, insan sınırları, sorumlu araştırma ve güvenilircilik itirazlarına verdiği cevapların ne ölçüde başarılı olduğunu gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)
Kavramlar
Bu bölüm önce kanıtçılığın kendisini, sonra onun merkezindeki "uyum" kavramını ve tutum türlerini, en son da kanıtçıların iki farklı değerlendirme kavramını tanımlıyor.
Kanıtçılığın en çok anılan çağdaş ifadesi, Amerikalı filozoflar Richard Feldman ve Earl Conee'nin, 1985'te Philosophical Studies dergisinde yayımlanan "Evidentialism" (Kanıtçılık) makalesindedir. Feldman ve Conee, görüşlerini "EJ" adını verdikleri bir ilkeyle özetler: bir kişinin, bir önermeye karşı belirli bir doksastik tutumu, belirli bir zamanda, ancak ve ancak o tutum kişinin o zamanki kanıtına uyuyorsa, epistemik olarak gerekçelidir. Birincil metinde bu ilkeyi kendi sözleriyle göreceğiz. İlkenin iki önemli özelliği vardır. Birincisi, gerekçeyi yalnızca kanıta bağlar: kişinin istekleri, bilişsel yetileri, inanmanın sonuçları, ilkede yer almaz. İkincisi, yalnızca inancı değil, inanmamayı ve yargıyı askıya almayı da kapsar. Ders Ç3.11'de gördüğümüz gibi, Conee ve Feldman, kanıtı kişinin zihinsel durumları olarak anlar; ama kanıtçılığın kendisi, kanıtın ne olduğu konusunda tarafsız bir biçimde de ifade edilebilir.
Kanıtçılığın merkezindeki bu kavram, ilk bakışta sezgisel, ama tanımlaması zordur. Feldman ve Conee, kavramı tanımlamaz; örneklerle gösterir. Gün ışığında, önündeki yemyeşil bir çimenliğe bakan biri için, önünde yeşil bir şey olduğuna inanmak, kanıtına uyan tutumdur. Dünyadaki ördeklerin sayısının çift olup olmadığı sorusunda, kanıtımız iki ihtimali eşit derecede destekler; bu yüzden uyan tutum, yargıyı askıya almaktır. Şekerin ekşi olduğu önermesine karşı ise, tat deneyimimiz inanmamayı uygun tutum yapar. Uyumun ne olduğunu açıklamak, kanıtçılığın en önemli açık sorusudur: kanıt, bir önermeyi ne zaman destekler, ve ne ölçüde? Bu soru, Ders Ç0.7'deki çıkarım türlerine, Ders Ç0.10'daki olasılık diline ve Ders Ç3.5'teki tutarlılık ölçülerine bağlanır; kanıtçılık, bunların hiçbirini tek başına benimsemez, ama hepsine ihtiyaç duyar.
Kanıtçılığın tam inanç diliyle ifade edilen biçimi, üç tutumdan hangisinin kanıta uyduğunu sorar. Ders Ç1.5'te gördüğümüz dereceli inanç diliyle ifade edilen biçimi ise, inancın derecesinin, yani kredinin, kanıtın gücüyle orantılı olmasını ister. Rıza Reis'in "büyük olasılıkla" tutumu, bu ikinci dilde, yüksek ama tam olmayan bir krediye karşılık gelir. Orantılılık, Hume'un ilkesinin özüdür: bilge bir insan, Ders Ç0.10'daki pasajda gördüğümüz gibi, yanılmaz bir deneyime dayanan sonuçlarda en yüksek güveni gösterir, öbür durumlarda daha temkinli davranır. Ders Ç1.5'te, Keynes'in, kanıtın yönünden ayrı olarak "ağırlığından", yani ne kadar bol olduğundan söz ettiğini de görmüştük: aynı olasılık değeri, az ya da çok kanıta dayanabilir. Orantılılık, bu iki boyutu birlikte hesaba katmayı gerektirir.
Bu ayrım, Ders Ç3.9'daki önerme gerekçesi ile inanç gerekçesi ayrımının, kanıtçılık içindeki karşılığıdır. Feldman ve Conee'nin EJ ilkesi, kişinin bir tutumu fiilen tutup tutmadığından bağımsızdır; bir tutumun gerekçeli olması, onun kişinin kanıtına uyması demektir. İyi temellenmişlik ise, kişinin tutumu fiilen tutmasını ve doğru kanıta dayanarak tutmasını ister. Feldman ve Conee, bu ayrımla, kanıtçılığa yöneltilen bir itirazı karşılar: kişi, iyi bir kanıta sahip olup, o kanıta değil de başka bir şeye dayanarak inanırsa, inancı kanıtına uyar, ama iyi temellenmiş değildir. Kanıtçılık, böylece, Ders Ç3.9'daki dayanak sorununu, gerekçeden ayrı bir değerlendirme olarak kendi içine alır.
Kanıtçılık, bu iki tür neden arasında keskin bir çizgi çeker. Rıza Reis'in fırtınaya dair inancı için epistemik nedenler, barometre, bulutlar ve bültendir. Pratik nedenler ise başkadır: fırtınanın çıkmayacağına inanmak, onu sabahın soğuğunda limanda bekleme sıkıntısından kurtaracaktır; fırtınanın çıkacağına inanmak ise, bir günlük kazancı kaybetmek demektir. Kanıtçıya göre, bu pratik nedenler, Rıza Reis'in ne yapması gerektiğini etkileyebilir, ama neye inanması gerektiğini doğrudan etkilemez. Bu ayrım, Ders Ç1.6'daki inanç etiği tartışmasının bir parçasıdır, ama kanıtçılık onu daha da keskinleştirir: pratik bir neden, bir inancın epistemik gerekçesini artıramaz ya da azaltamaz. İnanmanın yararı, inancın doğruluğunun bir işareti değildir. Ama bu ayrım, kanıt toplamaya ne kadar zaman ve çaba harcanacağı gibi soruların pratik olduğunu kabul eder: Rıza Reis'in liman başkanlığını arayıp aramayacağı, pratik bir karardır; aradıktan sonra neye inanacağı ise, epistemik.
Argüman
Kanıtçılığın en doğal savunusu, epistemik gerekçenin neye hizmet ettiği sorusundan başlar.
- Epistemik gerekçe, bir inancı, doğruluk amacı, yani Ders Ç1.9'da gerekçeyi tanımlarken başvurduğumuz amaç, açısından değerlendirir: bir inancın epistemik olarak iyi olması, onun doğruluğu ve yanlışlığı bakımından iyi olması demektir.
- Bir şeyin, bir önermenin doğruluğu bakımından değerlendirmeye katkısı, o şeyin önermenin doğru olduğuna dair bir işaret olmasına bağlıdır.
- Bir önermenin doğru olduğuna dair işaretler, tam olarak, o önerme için kanıt olan şeylerdir.
- Kişinin istekleri, inanmanın yararları ya da zararları, önermenin doğru olduğuna dair işaretler değildir: bir şeye inanmanın beni mutlu edecek olması, onun doğru olduğunu göstermez.
- Öyleyse, epistemik gerekçe, yalnızca kanıta bağlıdır; bir tutum, kişinin kanıtına uyduğu ölçüde epistemik olarak gerekçelidir.
Sonuç: Kanıtçılık, epistemik gerekçenin doğruluk amacından doğal olarak çıkar. Bu, inanmanın yararlarının önemsiz olduğu anlamına gelmez; yalnızca, bu yararların epistemik değerlendirmenin değil, başka bir değerlendirmenin, örneğin pratik ya da ahlaki değerlendirmenin, konusu olduğu anlamına gelir.
Birinci öncül, Ders Ç1.9'da gerekçeyi tanımlarken kullandığımız doğruluk amacıdır. İkinci ve üçüncü öncüller, kanıt kavramının işlevinden gelir: Ders Ç3.11'de, Kelly'nin, kanıtın rollerinden birinin bir önermenin doğruluğuna işaret etmek olduğunu vurguladığını görmüştük. Dördüncü öncül, kanıtçılığın en çok sezgisel destek alan öncülüdür: bir hastanın, iyileşeceğine inanmasının ona iyi geleceği, iyileşeceğinin bir işareti değildir.
En tartışmalı öncül: Bu argümanda yük, birinci öncülün gizlediği bir varsayıma, yani epistemik gerekçenin yalnızca doğruluk amacıyla ilgili olduğu varsayımına biniyor. Bazı filozoflar, bu varsayımı reddeder. Ders Ç5.14'te göreceğimiz pragmatik müdahale görüşüne göre, bir kişinin bir şeyi bilip bilmediği, ya da bir inancın gerekçeli olup olmadığı, kısmen, kişi için ne kadar şeyin tehlikede olduğuna bağlıdır: Rıza Reis için fırtına sorusu, bir hayat meselesidir; aynı kanıt, düşük riskli bir durumda yeterli olabilir, onun durumunda yetersiz. Ders Ç6.6'da göreceğimiz ahlaki müdahale görüşü ise, bir inancın ahlaki boyutunun, gerekçesini etkileyebileceğini savunur. Bu görüşler doğruysa, birinci öncül, epistemik gerekçeyi gereğinden dar tanımlar, ve kanıtçılık, en azından saf biçimiyle, çöker. Kanıtçının bu noktadaki en güçlü cevabı, pragmatik ve ahlaki müdahalenin, gerekçeyi değil, kişinin bir inanca dayanarak ne yapması gerektiğini etkilediğidir. Rıza Reis'in fırtınaya dair inancı, kanıtına göre gerekçelidir; ama o inanca dayanarak denize çıkması, riskin büyüklüğü yüzünden akılsal olmayabilir. Bu cevap, epistemik ile pratik olanı ayırarak kanıtçılığı korur; ama bilginin eyleme dayanak olması gerektiğini düşünen biri için, iki değerlendirmeyi bu kadar keskin ayırmak, bilgiyi eylemden kopuk bir kavrama dönüştürür.
İtirazlar ve cevaplar
Feldman ve Conee, 1985 makalesinde, kanıtçılığa yöneltilen itirazları, gerekçeyi kişinin yetilerine, sorumluluğuna ya da inanç oluşturma süreçlerine bağlayan görüşler olarak gruplar. Aşağıdaki dört itiraz, bu grupların her birini temsil ediyor.
İtiraz 1: İnançlarımızı seçemeyiz, öyleyse onlardan sorumlu tutulamayız
Ders Ç1.6'da, doğrudan istençciliğin, yani karar vererek inanabileceğimiz görüşünün, savunulmasının güç olduğunu görmüştük: bir şeye, karar vererek inanamayız. "Gerekir" ise "yapabilir"i gerektirir; kişinin denetiminde olmayan bir şey için ona "şuna inanmalısın" denemez. Öyleyse, kanıtçılığın "kişi, kanıtına uyan tutumu tutmalıdır" iddiası, kişinin denetiminde olmayan bir şeyi buyurur, ve anlamsızdır.
Cevap: Feldman ve Conee, epistemik değerlendirmenin, istemli denetim gerektirmediğini savunur. Örnekleri, kendini izlendiğine inanan bir paranoyak kişidir. Bu kişinin inancı, hiçbir destekleyici kanıt olmadan, özel ilgi görmeye dair denetleyemediği bir arzudan doğar; bu inancı için suçlanmayı hak etmez. Ama inancı, yine de epistemik olarak kusurludur: yetersiz kanıta rağmen tutulmaktadır, ve bu yüzden gerekçesizdir. Değerlendirme, suçlama değildir. Bir benzetmeyle: bir arabanın frenlerinin kusurlu olduğunu söylemek, arabayı suçlamak değildir; bir inancın kanıtına uymadığını söylemek de, kişiyi suçlamak değildir. Kanıtçılığın "gerekir"i, bir buyruk değil, bir değerlendirme ölçütüdür. Feldman ve Conee'nin cevabı dolaylı denetime dayanmaz: John Heil ve Kornblith'in "inançlar tamamen denetimimiz dışında değildir" savunmasını gereksiz bulurlar. Yine de kanıtçı şunu ekleyebilir: kişi inançlarını doğrudan seçemese de, onları dolaylı olarak etkileyebilir: kanıt arayabilir, karşıt görüşleri okuyabilir, düşüncelerinin dayanağını sorgulayabilir. Kanıtçılığın değerlendirmesi, kişiye bu dolaylı eylemlerin nereye yönelmesi gerektiğini gösterir: kanıtına uymayan bir inancı olan kişi, onu değiştirmeye karar veremez, ama onu sınamaya karar verebilir. Bu cevabı Ders Ç1.9'daki ayrımla karşılaştırmak öğreticidir: Feldman ve Conee "gerekir" dilini bırakmaz; bir tutumun epistemik olarak yükümlü olmasının, gerekçeli olmasıyla eşdeğer olduğunu söylerler. Ama bu yükümlülüğü, istemli denetim gerektirmeyen bir ölçüt olarak anlarlar; övgü ve suçlama ise inancın değil, kişinin değerlendirmesine aittir.
İtiraz 2: Kanıtçılık, insanların karşılayamayacağı bir ölçüt koyar
Bir kişinin kanıtı, çok sayıda inanç, anı ve deneyimden oluşur, ve bu kanıtın bütün mantıksal ve olasılıksal sonuçlarını görmek, hiçbir insanın yapamayacağı bir iştir. Amerikalı filozof Alvin Goldman, epistemik ilkelerin inanç oluşturmaya pratik bir rehber olması ve insanların sınırlı bilişsel yetilerini hesaba katması gerektiğini savunmuştu. Feldman ve Conee'nin belirttiği gibi, Goldman bunu kanıtçılığa karşı kullanmaz; ama Kornblith ile Paul Thagard'ın görüşlerinden şöyle bir argüman kurulabilir: kanıtçılık, kişinin kanıtına uyan her tutumu gerekçeli saydığı için, insanların erişemeyeceği bir ideali ölçüt yapar.
Cevap: Feldman ve Conee'nin cevabı, EJ'nin kimseye bir şeye inanmasını buyurmadığıdır; yalnızca gerekçe için gerekli ve yeterli bir koşul belirtir. Ayrıca, sıradan kanıt, sonsuz sayıdaki mantıksal sonucunun her birinin bir sonuç olduğunu apaçık kılmaz; bu yüzden her sonuca inanmak zaten kanıta uymaz, ve kanıta uyan tutumların normal insan sınırlarını aştığı gösterilmiş değildir. Daha temel olarak, gerekçenin ulaşılabilir seçeneklerle sınırlı olması için bir neden yoktur: bazı öğretmenlerin en yüksek not için koyduğu ölçüt çoğu öğrenci için ulaşılmazdır; epistemik gerekçe de ulaşılmaz olabilirdi. Bu cevap, itirazın büyük kısmını karşılar. Ama itirazın bir çekirdeği kalır: kanıtın bir önermeyi ne ölçüde desteklediğini değerlendirmek, bazen uzman bilgisi gerektirir. Bir hastanın tahlil sonuçları, bir hekime bir şeyi güçlü biçimde desteklerken, bir sıradan okura hiçbir şey söylemeyebilir. Kanıtın ne desteklediği, kişinin kanıtı değerlendirme yeteneğinden bağımsız mıdır? Kanıtçılık, bu soruya açık bir cevap vermek zorundadır.
İtiraz 3: Kanıtı nasıl topladığın da önemlidir
Bir kişi, bir konuda yalnızca kendi görüşünü destekleyen kaynakları okur, ve karşıt kanıtla karşılaşmaktan bilerek kaçınır. Elindeki kanıt, görüşünü gerçekten destekler; ama bu kanıt, özenle seçilmiş, eksik bir kanıttır. Kanıtçılığa göre, kişinin inancı kanıtına uyuyorsa gerekçelidir; oysa sezgimiz, bu kişinin inancının, sorumsuz bir araştırmanın ürünü olduğu için kusurlu olduğunu söyler. Amerikalı filozof Hilary Kornblith, 1983'te The Philosophical Review'da yayımlanan "Justified Belief and Epistemically Responsible Action" (Gerekçeli İnanç ve Epistemik Olarak Sorumlu Eylem) makalesinde, gerekçenin, kişinin kanıtı toplarken sorumlu davranmasını da gerektirdiğini savundu.
Cevap: Feldman ve Conee, iki değerlendirmeyi birbirinden ayırır. Bir kişinin araştırmasını nasıl yürüttüğü, bir eylemin değerlendirmesidir; kişi, kanıt toplamada tembel, önyargılı ya da sorumsuz olabilir, ve bu, gerçek bir kusurdur. Ama bu kusur, kişinin elindeki kanıta göre inancının gerekçeli olup olmadığından ayrıdır. Sorumsuzca toplanmış bir kanıt, yine de bir önermeyi destekleyebilir, ve inanç bu kanıta uyabilir. Bu ayrım, itirazın sezgisini iki parçaya böler: kişinin araştırması kusurludur, inancı ise elindeki kanıta göre gerekçelidir. Bu cevap tutarlıdır, ama bir bedeli vardır: yalnızca kendi görüşünü destekleyen kaynakları okuyan biri, kanıtçılığa göre, bu kaynakların desteklediği ölçüde gerekçelidir. Ders Ç3.6'daki yankı odaları tartışmasında gördüğümüz durum, burada yeniden belirir. Kanıtçının bu durumu eleştirmek için kullanabileceği bir araç vardır: Ders Ç3.10'da gördüğümüz normatif çürütücüler, yani kişinin sahip olması gereken ama sahip olmadığı kanıtlar. Ama bu araç, kanıtçılığı saf biçiminden uzaklaştırır, çünkü kişinin "sahip olması gereken" kanıt, onun sahip olduğu kanıtın ötesine geçer.
İtiraz 4: Uyumu belirleyen güvenilirliktir
Kanıtçılık, gerekçeyi "uyum"a bağlar, ama uyumun ne olduğunu açıklamaz. Güvenilirci, bu boşluğun, kanıtçılığın aslında gizli bir güvenilircilik olduğunu gösterdiğini söyler: bir deneyimin bir inancı desteklemesi, o tür deneyimlerin o tür inançlara güvenilir biçimde yol açmasından başka bir şey değildir. Ayrıca, Feldman ve Conee'nin iyi temellenmişlik kavramı, kişinin inancını doğru kanıta "dayandırmasını" ister; ve bu dayanak ilişkisi, Ders Ç3.9'da gördüğümüz gibi, çoğu zaman nedensel bir ilişki olarak anlaşılır.
Cevap: Feldman ve Conee, 1985 makalesinde, güvenilirciliğin en basit biçimlerinin, aslında bir gerekçe kuramı değil, bir iyi temellenmişlik kuramı olarak daha iyi anlaşıldığını savunur: güvenilirci de, inancın fiilen tutulmasını ve uygun biçimde "temellendirilmesini" ister. Fark, uygun temellendirmenin ne olduğundadır: kanıtçıya göre, uyan kanıta dayanmak; güvenilirciye göre, güvenilir bir süreçten doğmak. İki kuram arasındaki ilişki, sonraki yıllarda daha da yakınlaştı. Goldman, 2011'de, Amerikalı filozof Trent Dougherty'nin derlediği Evidentialism and Its Discontents (Kanıtçılık ve Hoşnutsuzları) kitabında yayımlanan bir yazıda, güvenilircilik ile kanıtçılığın bir sentezini önerdi: Goldman'a göre güvenilirlik, hangi kanıt-inanç ilişkilerinin gerekçe sağladığını açıklamaya yardım edebilir. Bu sentez, Modül Ç4'te içselci ve dışsalcı kuramları karşılaştırdığımızda yeniden önem kazanacak.
Örnekler
Örnek 1: Rıza Reis'in sabahı (kurgu)
Giriş'teki limana Kanıt Oranı Ölçeği'yle bakalım. Önerme: öğleden önce fırtına çıkmayacak. Lehine kanıtlar: deniz bülteninin hafif rüzgâr öngörüsü; Kâzım Reis'in denize çıkmaya hazırlanması. Aleyhine kanıtlar: barometrenin gece boyunca düşmesi; batı ufkundaki alçak, koyu bulutlar. Kanıtların gücü: bülten, geniş bir bölge için yapılmış bir tahmindir, ve en güçlü tek kanıttır; Kâzım Reis'in hazırlığı, onun da aynı bülteni dinlemiş olabileceği için, bağımsız bir kanıt değildir; barometrenin düşüşü küçüktür; bulutlar, Rıza Reis'in deneyimine göre, bazen geçici olur.
Bu değerlendirme, Rıza Reis'in "büyük olasılıkla çıkmaz, ama emin değilim" tutumunun, kanıtla orantılı olduğunu gösterir. Kanıt, sakin bir sabahı destekler, ama kesin değildir; ve aleyhteki işaretler, küçük ama gerçek bir belirsizlik yaratır. Ölçeğin son adımı, kanıtın ağırlığını, yani bolluğunu sorar: Rıza Reis'in elindeki kanıt az mıdır? Daha fazla kanıt edinilebilir mi? Rıza Reis, liman başkanlığının en son uyarısını kontrol edebilir, ve bu, kanıtının ağırlığını artırır. Örnek, kanıtçılığın iki şeyi ayırdığını da gösterir. Rıza Reis'in inancı, kanıtına uyar; bu, epistemik bir değerlendirmedir. Denize çıkıp çıkmaması ise, bu inancın yanında, tehlikenin büyüklüğüne de bağlıdır; bu, pratik bir değerlendirmedir. Rıza Reis, fırtınanın çıkmayacağına makul ölçüde inanırken, yine de limanda kalmaya karar verebilir; ve bu iki tutum arasında bir tutarsızlık yoktur. Örneğin bir başka dersi de, kanıtların bağımsızlığına dairdir. Kâzım Reis'in denize çıkmaya hazırlanması, ilk bakışta ayrı bir kanıt gibi görünür; ama Kâzım Reis'in de aynı bülteni dinlediği düşünülürse, onun hazırlığı, bültene yeni bir şey eklemez. İki kanıt, tek bir kaynağın iki yansımasıdır. Orantılılık, yalnızca kanıtların sayısını değil, kaç bağımsız kaynaktan geldiklerini de hesaba katmayı gerektirir; ve bu, Lewis'in Ders Ç3.5'teki tanıklar örneğinin, gündelik bir uygulamasıdır.
Örnek 2: Feldman ve Conee'nin örnekleri
Feldman ve Conee'nin 1985 makalesi, kanıtçılığı birkaç yalın örnekle gösterir. Gün ışığında önündeki yemyeşil çimenliğe bakan normal bir kişi için, önünde yeşil bir şey olduğuna inanmak, kanıtına uyan tutumdur. Dünyadaki ördeklerin sayısının çift olduğu önermesine karşı, kanıtımız iki ihtimali eşit desteklediği için, uyan tutum yargıyı askıya almaktır. Şekerin ekşi olduğu önermesine karşı, tat deneyimimiz, inanmamayı uygun tutum yapar. Bu üç örnek, üç tutumun her birinin kanıta uyabileceğini gösterir.
Makalenin daha öğretici bir örneği, Kornblith'in kanıtçılığa karşı kurduğu (Goldman'ın da benzerini önerdiği) bir vakadır. Alfred adında biri, p'ye ve "p ise q"ya inanmakta gerekçelidir, ve q'ya da inanır. Kanıtçılığa göre, q'ya inanmak, Alfred'in kanıtına uyar (Feldman ve Conee'ye göre bu, Alfred'in toplam kanıtının modus ponens'i desteklemesine bağlıdır; Alfred'in modus ponens'e karşı kanıtı varsa, EJ de q'ya inanmayı gerekçesiz sayar). Ama Alfred, modus ponens'e, yani "p ise q; p; öyleyse q" çıkarımına güvenmiyor, ve q'ya, q'yu ifade eden cümlenin kulağına hoş gelmesi yüzünden inanıyor. Kornblith'e göre, Alfred'in inancı gerekçesizdir. Feldman ve Conee, Alfred'in durumunun epistemik olarak kusurlu olduğunu kabul eder; ama kusurun, gerekçede değil, iyi temellenmişlikte olduğunu söyler. Alfred'in inancı, kanıtına uyar ve bu anlamda gerekçelidir; ama iyi temellenmiş değildir, çünkü uyan kanıta dayanmıyor. Bu, Ders Ç3.9'daki önerme gerekçesi ile inanç gerekçesi ayrımının, kanıtçı bir dille yeniden ifadesidir. Örnek, kanıtçılığın, dayanak sorununu nasıl kendi içine aldığını, ama bunu, gerekçe kavramının dışında, ayrı bir değerlendirme olarak yaptığını gösterir.
Örnek 3: 2002 Irak istihbarat tahmini
Ekim 2002'de, Amerika Birleşik Devletleri'nin istihbarat kurumları, Irak'ın kitle imha silahı programlarına dair bir Ulusal İstihbarat Tahmini hazırladı. Tahmin, Irak'ın kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olduğunu ve kitle imha programlarını sürdürdüğünü yüksek güvenle ifade ediyor; nükleer programını yeniden kurduğunu ise kurumların çoğunun yargısı olarak sunuyordu. 2003'teki işgalden sonra, bu silahların bulunamadığı anlaşıldı. Temmuz 2004'te, ABD Senatosu İstihbarat Komitesi, tahminin hazırlanışına dair kapsamlı bir rapor yayımladı. Rapor, tahminin temel yargılarının çoğunun, ya abartılı olduğu, ya da dayandığı istihbarat raporlarıyla desteklenmediği sonucuna vardı.
Örneğin önemli bir parçası, alüminyum tüplerle ilgilidir. İstihbarat kurumlarının bir kısmı, Irak'ın satın almaya çalıştığı yüksek dayanımlı alüminyum tüplerin, nükleer zenginleştirme için kullanılacağı sonucuna varmıştı. Ama Enerji Bakanlığı'nın uzmanları ve Dışişleri Bakanlığı'nın istihbarat bürosu, tüplerin konvansiyonel roketler için daha uygun olduğunu düşünüyordu, ve bu karşıt görüş tahminde yer aldı. Kanıtçının diliyle, tüplere dair kanıt, karışık bir kanıttı; ve kanıta uyan tutum, yüksek güven değil, temkinli bir belirsizlikti. Rapor, bu ve başka yargılarda, ifade edilen güvenin, kanıtın gücünü aştığını gösterdi.
Örnek, orantılılık ilkesinin yalnızca bireysel bir erdem değil, kurumsal bir ölçüt de olabileceğini gösterir. Bir tahmin raporu, sonuçlarının yanında, her sonuca ne ölçüde güvenildiğini de belirtir; ve bu güven, kanıtla orantılı olmalıdır. Raporun bulguları, aynı zamanda, İtiraz 3'teki sorunun, yani kanıtın nasıl toplandığının ve değerlendirildiğinin, inancın gerekçesini nasıl etkileyebileceğinin bir örneğidir: kanıtın kendisi zayıfken, onu değerlendirme süreci, güveni yükseltmiş olabilir. Bu durum, kanıtçılığın iki değerlendirmesinin, yani tutumun kanıta uyması ile kanıtın iyi toplanıp değerlendirilmesinin, pratikte ne kadar iç içe geçtiğini gösterir. Bu rapor ve ardından gelen soruşturmalardan sonra, 2007'de yayımlanan istihbarat analiz standartları, kaynakların kalitesinin ve güvenilirliğinin tarif edilmesini, belirsizliklerin ve güven düzeylerinin açıklanmasını ve alternatif hipotezlerin değerlendirilmesini şart koştu. Bu değişiklikler, orantılılık ilkesinin, bir raporun biçimine kadar uzanan pratik bir sonucu olarak okunabilir.
Araç kartı: Kanıt Oranı Ölçeği
| Satır | İçerik |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir inancın gücünü, onu destekleyen ve ona karşı çıkan kanıtın gücü ve bolluğuyla karşılaştırır; aşırı güveni ve eksik güveni görünür kılar. |
| Adımlar | 1) Önermeyi ve ona karşı tutumunu, olabildiğince dereceli bir dille, yaz: kesin, büyük olasılıkla, belki, pek sanmıyorum. 2) Lehine kanıtları listele. 3) Aleyhine kanıtları listele. 4) Her kanıtın gücünü ve bağımsızlığını değerlendir: aynı kaynaktan gelen iki kanıt, iki kanıt sayılmaz. 5) Kanıtın ağırlığını sor: kanıt bol mu, kıt mı; daha fazla kanıt edinilebilir mi? 6) Tutumunu, kanıtın gücü ve ağırlığıyla karşılaştır: tutumun kanıttan güçlüyse aşırı güven, zayıfsa eksik güven var. |
| Ne zaman kullanılır | Bir konuda güçlü bir kanaatin olduğu ama kanıtının ne olduğunu açıkça söyleyemediğin durumlarda; bir raporun ya da bir uzmanın ifade ettiği güvenin, dayandığı kanıtla örtüşüp örtüşmediğini değerlendirirken; bir karar vermeden önce, inancının gücü ile kararın riskini birbirinden ayırmak için. |
| Sınırı | Ölçek, kanıtın bir önermeyi ne ölçüde desteklediğini kendisi belirlemez; bu, kullanıcının değerlendirmesine bağlıdır, ve uzman bilgisi gerektirebilir. Kanıtın gücünü sayıya dökmek çoğu zaman mümkün değildir; ölçek, kesin bir hesap değil, bir karşılaştırma aracıdır. Ölçek, inancın kanıta uyup uymadığını değerlendirir; pratik bir kararın doğru olup olmadığını değil. |
| 5K kapısı | Kesinlik |
Özet
- Kanıtçılık, bir tutumun epistemik olarak gerekçeli olup olmadığının, tamamen kişinin kanıtına uyup uymadığına bağlı olduğunu söyler (Feldman ve Conee, 1985, EJ ilkesi).
- Uyum, kanıtçılığın merkezindeki ama tanımlanmamış kavramdır; inanmak, inanmamak ve yargıyı askıya almak, her biri kanıta uyabilir. Orantılılık, inancın derecesinin kanıtın gücüyle örtüşmesini ister.
- Gerekçe, tutumun kanıta uymasıdır; iyi temellenmişlik ise, tutumun uyan kanıta dayanarak fiilen tutulmasıdır. Bu ayrım, dayanak sorununu kanıtçılığın içine alır.
- Kanıtçılık, epistemik değerlendirmenin istemli denetim gerektirmediğini ve kanıt toplama sürecinin ayrı bir değerlendirme olduğunu savunarak istemli denetim ve sorumluluk itirazlarına cevap verir.
- Güvenilircilik, uyumun ne olduğunu açıklama iddiasıyla kanıtçılığa yaklaşır; Goldman'ın 2011 sentezi bu yakınlaşmanın bir örneğidir.
- 2002 Irak istihbarat tahmini, ifade edilen güvenin kanıtı aşmasının, yani orantılılık ilkesinin ihlalinin, kurumsal bir örneğidir.
Derinleş — isteğe bağlı katmanlar
Birincil metin
Feldman ve Conee, 1985 tarihli "Evidentialism" makalesine şöyle başlar:
"Epistemolojide kanıtçılığı savunuyoruz. Kanıtçılık dediğimiz şey, bir inancın epistemik gerekçesinin, inanan kişinin o inanç için sahip olduğu kanıtın niteliği tarafından belirlendiği görüşüdür. İnanmamak ve yargıyı askıya almak da epistemik olarak gerekçeli olabilir. Bir kişinin sahip olmakta gerekçeli olduğu doksastik tutum, kişinin kanıtına uyan tutumdur. Daha kesin olarak: EJ: p önermesine karşı D doksastik tutumu, S için t zamanında, ancak ve ancak D'yi p'ye karşı tutmak, S'nin t zamanında sahip olduğu kanıta uyuyorsa epistemik olarak gerekçelidir. EJ'yi bir çözümleme olarak sunmuyoruz. Daha çok, karakteristik olarak epistemik saydığımız gerekçe kavramının türünü, yani gerekçeyi tamamen kanıta bağlayan bir kavramı, göstermeye yarar."
Pasajın dikkat çekici ilk cümlesi, bir savunu cümlesidir, bir keşif cümlesi değil. Feldman ve Conee, makalenin hemen ilerisinde, EJ'nin şaşırtıcı ya da yenilikçi olma iddiası taşımadığını, epistemik gerekçenin doğasına dair en yüksek başlangıç inandırıcılığına sahip görüş olduğunu söyler. Bu, makalenin stratejisini belirler: kanıtçılığı kurmaya değil, ona yöneltilen itirazları cevaplamaya çalışır. Kanıtçılık, sezgisel bir varsayılan olarak sunulur; yük, ondan sapmak isteyenlerdedir. Bu strateji, felsefede sık kullanılan bir stratejidir, ve gücü, sezginin gerçekten paylaşılmasına bağlıdır: kanıtçılığın sezgisel olduğunu kabul etmeyen biri için, makale, itirazları cevaplamaktan fazlasını yapmak zorundadır.
İkinci dikkat çekici nokta, "bir çözümleme olarak sunmuyoruz" ifadesidir. Feldman ve Conee, gerekçeyi daha temel kavramlara indirgemeye çalışmaz; "uyum" kavramını tanımlamaz. EJ, bir çözümleme değil, gerekçe kavramının türünü belirleyen bir ilkedir: gerekçenin, kişinin bilişsel yetilerine, sorumluluğuna ya da inanç oluşturma süreçlerine değil, kanıta bağlı olduğunu söyler. Bu, İtiraz 4'teki eleştirinin hedefidir: uyum tanımlanmadıkça, kanıtçılık, gerekçenin neyden oluştuğunu söylemiş olmaz, yalnızca neyden oluşmadığını söylemiş olur.
Üçüncü nokta, "S'nin t zamanında sahip olduğu kanıt" ifadesindeki zaman göstergesidir. Kanıtçılık, gerekçeyi bir anlık duruma bağlar: bir kişinin bugün gerekçeli olduğu tutum, yarın, yeni bir kanıtla, gerekçesiz hale gelebilir. Bu, Ders Ç3.10'daki çürütücülerin işleyişiyle uyumludur: gerekçe, kanıt değiştikçe değişen bir durumdur. Ama zaman göstergesi, Ders Ç2.8'de gördüğümüz bellek sorununu da açar: kişinin bir zamanlar sahip olduğu ama şimdi hatırlamadığı kanıt, onun şimdiki kanıtı mıdır? Kanıtçılar, bu "unutulmuş kanıt" sorununa farklı cevaplar vermiştir.
Teknik ayrıntı
Kanıtçılığın teknik çekirdeği beş başlıkta toplanabilir: EJ ile WF arasındaki ilişki, uyumun olası tanımları, kanıtçılığın içselci yorumu, unutulmuş kanıt sorunu ve orantılılığın dereceli inanç dilindeki biçimi.
EJ ve WF. Feldman ve Conee'nin iyi temellenmişlik ilkesi, WF, şöyle ifade edilir: S'nin p'ye karşı D tutumu, t zamanında, ancak ve ancak (i) D'yi p'ye karşı tutmak, S için t zamanında gerekçeliyse, ve (ii) S, D'yi p'ye karşı, bir e kanıt kümesine dayanarak tutuyorsa iyi temellenmiştir; burada (a) S, e'ye t zamanında kanıt olarak sahiptir, (b) D'yi p'ye karşı tutmak e'ye uyar, ve (c) S'nin t zamanında sahip olduğu, D'nin uymadığı, daha kapsamlı bir e' kanıt kümesi yoktur. Üçüncü koşul, özellikle önemlidir: kişi, kanıtının seçilmiş bir parçasına dayanıp, bütün kanıtının desteklemediği bir tutumu tutamaz. Bu koşul, Ders Ç3.11'de gördüğümüz Carnap'ın toplam kanıt gerekliliğinin, kanıtçılıktaki karşılığıdır.
Uyumun olası tanımları. Kanıtçılar, uyumu farklı biçimlerde tanımlamaya çalıştı. Bir yaklaşım, uyumu en iyi açıklama ilişkisiyle tanımlar: bir önerme, kişinin kanıtının en iyi açıklamasının parçasıysa, kanıta uyar. Feldman ve Conee'nin sonraki çalışmaları, bu yöne eğilim gösterdi. Bir başka yaklaşım, uyumu olasılıkla tanımlar: bir önermeye inanmak, önermenin kanıta göre olasılığı yeterince yüksekse kanıta uyar. Bu yaklaşım, Ders Ç1.5'te gördüğümüz Lockeçu teze bağlanır, ve onun sorunlarını, örneğin piyango paradoksunu, devralır. Üçüncü bir yaklaşım, uyumu tanımlanamaz, ilkel bir kavram olarak kabul eder; bu, kanıtçılığı daha savunulabilir yapar, ama daha az bilgilendirici.
Kanıtçılığın içselci yorumu. Conee ve Feldman, kanıtçılığı zihinselcilikle, yani kanıtın kişinin zihinsel durumlarından oluştuğu görüşüyle birleştirir. Bu birleşim, kanıtçılığı içselci bir kuram yapar: gerekçe, kişinin zihinsel durumlarının üstüne gelir. Ama kanıtçılığın kendisi içselciliği gerektirmez. Ders Ç3.11'deki E=K ile birleştirildiğinde, kanıtçılık dışsalcı bir kuram olur: gerekçe, kişinin bildiği önermelere, yani kısmen dünyaya, bağlı hale gelir. Bu, kanıtçılık ile içselcilik arasındaki ilişkinin, kanıtın ne olduğuna bağlı olduğunu gösterir; ve bu yüzden, Ders Ç3.11'in sorusu, bu dersin sorusundan önce gelir.
Unutulmuş kanıt. Kanıtçılığın zaman göstergesi, Birincil metin bölümünde değindiğimiz bir sorunu doğurur. Bir kişi, yıllar önce okuduğu güvenilir bir kaynağa dayanarak bir şeye inanır; kaynağı unutmuştur, ama inancı sürmektedir. Kişinin şimdiki kanıtı nedir? Kaynağın kendisi, artık kişinin zihninde değildir. Kanıtçılığın zihinselci biçimine göre, kişinin şimdiki kanıtı, belki yalnızca inancın kendisine eşlik eden bir güven duygusudur, ve bu, inancı zayıf biçimde destekler. Ama sezgi, kişinin inancının, unutulmuş kaynak sayesinde, hâlâ iyi gerekçeli olduğunu söyler. Kanıtçılar, bu soruna farklı cevaplar verdi: bazıları, bellek görünüşlerinin kendilerinin kanıt olduğunu, bazıları ise, gerekçenin inancın geçmişine de bağlı olabileceğini kabul etti. Ders Ç2.8'de belleğin koruyucu bir kaynak olarak gerekçeyi taşıyıp taşımadığı sorusunu görmüştük; unutulmuş kanıt sorunu, o sorunun kanıtçılıktaki karşılığıdır.
Orantılılığın dereceli biçimi. Dereceli inanç dilinde, kanıtçılık, bir kişinin bir önermeye olan kredisinin, kanıtın o önermeye verdiği olasılıkla örtüşmesini ister. Bu, Ders Ç0.10'da gördüğümüz Keynes'in kanıtsal olasılık anlayışının kanıtçı bir yorumudur; kanıt değiştikçe bu olasılığın nasıl güncelleneceği ise Ders Ç2.18'deki Bayesçi koşullamanın konusudur. Ama bu yorum, iki sorunla karşılaşır. Birincisi, başlangıç olasılıklarının nereden geldiğidir; Ders Ç2.18'de, Bayesçiliğin kendisi gerekçelendirilmeyen öncül olasılıklara dayandığını görmüştük. İkincisi, kanıtın ağırlığıdır: aynı olasılık değeri, az ya da çok kanıta dayanabilir, ve tek bir sayı bu farkı yakalamaz. Bazı filozoflar, bu ikinci sorunu, inancı tek bir sayı yerine bir aralıkla, yani belirsiz bir krediyle, temsil ederek çözmeyi önerdi: az kanıt, geniş bir aralığa; çok kanıt, dar bir aralığa yol açar.
Güncel tartışma
Kanıtçılık, son yirmi yılda üç yönden yeniden tartışmaya açıldı: pragmatik müdahale, ahlaki müdahale ve inanmanın normları.
Pragmatik müdahale görüşüne göre, bir kişinin bir şeyi bilip bilmediği ya da gerekçeli olarak inanıp inanmadığı, kısmen, kişi için ne kadar şeyin tehlikede olduğuna bağlıdır. Filozoflar Jeremy Fantl ve Matthew McGrath, 2009 tarihli Knowledge in an Uncertain World (Belirsiz Bir Dünyada Bilgi) kitabında, bilginin, eyleme dayanak yapılabilecek bir şey olması gerektiğini savundu: bir kişi bir şeyi biliyorsa, o şeye dayanarak davranmakta akılsal olmalıdır. Bu ilke, Rıza Reis'in durumunda ilginç bir sonuç verir: fırtınanın çıkmayacağını bilseydi, denize çıkmakta akılsal olurdu; ama riskin büyüklüğü yüzünden çıkmamakta akılsalsa, fırtınanın çıkmayacağını bilmiyor olmalıdır, aynı kanıt düşük riskli bir durumda bilgiye yetse bile. Bu görüş, Ders Ç5.14'te ayrıntılı olarak işlenecek; burada önemli olan, kanıtçılığın en temel tezine, yani gerekçenin yalnızca kanıta bağlı olduğu tezine, doğrudan meydan okumasıdır.
Ahlaki müdahale görüşü, daha da ileri gider: bir inancın ahlaki boyutu, örneğin bir kişi hakkında, onun ait olduğu grubun istatistiklerine dayanarak oluşturulan bir inancın bir haksızlık içermesi, o inancın gerekçesini etkileyebilir. Bu görüşe göre, aynı istatistiksel kanıt, bir doğa olayı hakkında bir inancı gerekçelendirirken, bir kişi hakkında bir inancı gerekçelendirmeyebilir. Bu görüş, Ders Ç6.6'da işlenecek. Kanıtçının bu görüşlere cevabı, genellikle, iki değerlendirmeyi ayırmaktır: inancın epistemik gerekçesi, kanıta bağlıdır; ama inancı dile getirmenin, ona dayanarak davranmanın ya da onu araştırmanın, ahlaki ve pratik değerlendirmeleri ayrıdır.
Üçüncü tartışma, inanmanın normunun ne olduğudur. Kanıtçılık, inanmanın normunun kanıta uyum olduğunu söyler. Ders Ç3.11'de gördüğümüz Williamson ve onu izleyen bazı filozoflar ise, inanmanın normunun bilgi olduğunu savunur: kişi, ancak bildiği şeye inanmalıdır. Bu iki norm, çoğu durumda aynı sonucu verir, ama aldatılan ikiz gibi vakalarda ayrılır: ikiz, kanıtına uyan bir inanca sahiptir, ama bilgiye sahip değildir. Kanıtçıya göre, ikiz, olması gerektiği gibi inanmaktadır; bilgi normuna göre ise, inancı normu ihlal eder, ama ikiz bunun için mazur görülebilir. Bu tartışma, gerekçe kavramının, kişinin kendi bakış açısından neyi yapması gerektiğini mi, yoksa dünyayla ilişkisinin ne ölçüde başarılı olduğunu mu ölçtüğü sorusuna geri döner; ve bu soru, Modül Ç4'ün açılış sorusudur.
Pratik: Çözümlü örnek
Bir lise müdürü olan Necla Hanım, okulun kantininden yapılan bir satışla ilgili şikâyetleri dinledikten sonra, kantin işletmecisinin öğrencilere son kullanma tarihi geçmiş ürünler sattığına güçlü biçimde inanıyor, ve sözleşmeyi feshetmeye hazırlanıyor. Müdür yardımcısı Erkan Bey, kararı vermeden önce, Necla Hanım'la Kanıt Oranı Ölçeği'ni birlikte uyguluyor. (Kişiler ve olay kurgudur.)
Adım 1, önerme ve tutum. Önerme: kantin işletmecisi, son kullanma tarihi geçmiş ürünler satıyor. Necla Hanım'ın tutumu: "Kesin, buna hiç şüphem yok."
Adım 2, lehine kanıtlar. Üç öğrencinin şikâyeti: biri tarihi geçmiş bir meyve suyu aldığını söylüyor ve kutusunu getirmiş; ikisi, satın aldıkları kekin "bayat" olduğunu söylüyor. Bir velinin, çocuğunun bir hafta önce midesinin bozulduğunu ve kantinden yemek yediğini anlatması.
Adım 3, aleyhine kanıtlar. İşletmecinin son altı aydaki denetimlerde hiçbir uyarı almamış olması. Meyve suyu kutusunun, kantinin satış bandında bulunan markayla aynı olması, ama yakındaki marketlerde de satılması.
Adım 4, güç ve bağımsızlık. Meyve suyu kutusu, en güçlü kanıt; ama kutunun kantinden alındığı, yalnızca öğrencinin sözüne dayanıyor. Kek şikâyetleri, "bayat" ile "tarihi geçmiş" arasındaki farkı gözetmiyor, ve iki öğrenci aynı arkadaş grubundan; bağımsız iki kanıt sayılmazlar. Velinin anlattığı mide bozukluğu, kantinle ilişkilendirilebilir, ama başka birçok nedeni olabilir; zayıf bir kanıt. Denetim kayıtları, işletmecinin lehine orta güçte bir kanıt.
Adım 5, ağırlık. Kanıt kıt: dört şikâyet, biri somut. Daha fazla kanıt kolayca edinilebilir: kantinin raflarına habersiz bir denetim yapılabilir, ve meyve suyunun alındığı günün satış kayıtlarına bakılabilir.
Adım 6, karşılaştırma. Necla Hanım'ın "kesin" tutumu, kanıtın desteklediğinden çok daha güçlü. Kanıt, işletmecinin tarihi geçmiş ürün satmış olabileceğini makul kılıyor; ama kesinliği desteklemiyor, ve kanıtın ağırlığı düşük. Uygun tutum: "Ciddi bir olasılık; araştırılmalı." Bu tutum, Necla Hanım'ın kaygısını görmezden gelmez; onu, kanıtın taşıyabileceği bir biçime sokar.
Değerlendirme. Necla Hanım'ın aşırı güveninin kaynağı, şikâyetlerin sayısıydı: dört şikâyet, dört bağımsız kanıt gibi görünüyordu. Ölçeğin dördüncü adımı, bunların gerçekte daha az bağımsız olduğunu gösterdi. Beşinci adım ise, kanıtın kolayca artırılabileceğini; bu da, şimdiki kanıtla kesin bir karar vermenin gereksiz olduğunu gösterdi. Necla Hanım, sözleşmeyi feshetmek yerine, ertesi sabah habersiz bir raf denetimi istedi. Kanıtçılığın burada önerdiği şey, Necla Hanım'ın inancını terk etmesi değil, onu kanıtla orantılı bir düzeye çekmesi, ve kararını, kanıtın ağırlığını artırdıktan sonra vermesiydi.
Pratik: Alıştırmalar
- Feldman ve Conee'nin EJ ilkesini kendi sözlerinle yaz. İlkenin, inanmamayı ve yargıyı askıya almayı da kapsamasının önemi nedir?
- Gerekçe ile iyi temellenmişlik arasındaki farkı, bu derste kullanılmayan yeni bir örnekle göster. Ders Ç3.9'daki hangi ayrım bu farka karşılık geliyor?
- Kornblith'in sorumlu araştırma itirazını açıkla. Feldman ve Conee bu itiraza nasıl cevap veriyor, ve bu cevabın, yalnızca kendi görüşünü destekleyen kaynakları okuyan biri için sonucu nedir?
Cevapları göster
- EJ'ye göre, bir kişinin bir önermeye karşı bir tutumu, belirli bir zamanda, ancak ve ancak o tutum kişinin o zamanki kanıtına uyuyorsa, epistemik olarak gerekçelidir. İlkenin inanmamayı ve yargıyı askıya almayı kapsaması, kanıtçılığın yalnızca "neye inanmalıyım?" değil, "ne zaman inanmamalıyım?" ve "ne zaman karar vermemeliyim?" sorularına da cevap verdiğini gösterir. Ördeklerin sayısının çift olduğu önermesinde, inanmak da inanmamak da kanıta uymaz; uyan tutum, yargıyı askıya almaktır. Bu, kanıtçılığın, kanıtın yetersiz olduğu durumlarda, bir yöne zorlamak yerine, belirsizliği kabul etmeyi epistemik bir başarı olarak gördüğünü gösterir.
- Bir örnek: bir öğrenci, bir sınav sorusunun cevabının "B şıkkı" olduğuna inanıyor. Elinde bunu destekleyen iyi bir akıl yürütme var; soruyu çözmüş ve "B"ye ulaşmış. Ama öğrenci, cevaba, çözümüne değil, "B şıkkı bu sınavda az çıktı, sıra ona geldi" düşüncesine dayanarak inanıyor. İnancı, kanıtına, yani çözümüne, uyar ve bu yüzden gerekçelidir; ama iyi temellenmiş değildir, çünkü uyan kanıta değil, ilgisiz bir düşünceye dayanıyor. Bu fark, Ders Ç3.9'daki önerme gerekçesi ile inanç gerekçesi ayrımına karşılık gelir: gerekçe, önerme gerekçesine; iyi temellenmişlik, inanç gerekçesine yakındır.
- Kornblith'e göre, gerekçe, kişinin kanıtı toplarken epistemik olarak sorumlu davranmasını da gerektirir; kanıtı özenle seçip karşıt kanıttan kaçınan birinin inancı, elindeki kanıt onu desteklese bile, gerekçesizdir. Feldman ve Conee, iki değerlendirmeyi ayırarak cevap verir: kanıtı toplama süreci bir eylemdir ve sorumsuz olabilir; ama elindeki kanıta göre inancın gerekçeli olup olmadığı ayrı bir sorudur. Bu cevabın sonucu, yalnızca kendi görüşünü destekleyen kaynakları okuyan birinin, kanıtçılığa göre, bu kaynakların desteklediği ölçüde gerekçeli olmasıdır; kusuru, inancında değil, araştırmasındadır. Bu sonuç rahatsız edicidir, ve kanıtçı, onu ancak normatif çürütücüler gibi, kişinin sahip olması gereken kanıtı da hesaba katan araçlarla hafifletebilir.
Pratik: Argüman görevi
Karşılaştırma. Durum: biri, yeni açılan bir dişçinin çok iyi olduğuna inanıyor. Zayıf çalışma: "Herkes çok iyi diyor, öyleyse çok iyi." Güçlü çalışma: "Tutumum: kesin iyi. Lehine kanıt: üç arkadaşımın övgüsü; internette yirmi olumlu yorum. Aleyhine kanıt: yok. Bağımsızlık: üç arkadaşım aynı iş yerinde çalışıyor ve birbirlerine bu dişçiyi önermişler; tek bir kaynaktan yayılan bir kanaat olabilir. İnternet yorumlarının hepsi son iki haftada yazılmış; açılış kampanyasının bir parçası olabilir. Ağırlık: kanıt kıt ve kısa süreli. Daha fazla kanıt: dişçinin mesleki geçmişine, önceki çalıştığı yere bakılabilir. Karşılaştırma: 'kesin iyi' tutumum aşırı; kanıt 'muhtemelen iyi' tutumunu destekliyor. Basit bir muayene için yeterli; ama büyük bir tedavi için daha fazla kanıt aramalıyım."
| Ölçüt | Ne aranır |
|---|---|
| Tutumun ifadesi | Kanaat, dereceli bir dille, olabildiğince açık biçimde yazılmış |
| Bağımsızlık | Kanıtların bağımsız olup olmadığı, ortak bir kaynaktan gelip gelmedikleri sorgulanmış |
| Ağırlık | Kanıtın bolluğu ve daha fazla kanıt edinme imkânı değerlendirilmiş |
| Gerekçeli sonuç | Argüman, tutumu kanıtla orantılı bir düzeye çekiyor ve inancın gücü ile kararın riskini ayırıyor |
Argüman koçu
Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.
Tekrar
- (Ders Ç3.11) Ders Ç3.11'de kanıtın ne olduğuna dair üç görüş nelerdi? Kanıtçılığın içselci mi dışsalcı mı olduğu, bu görüşlerden hangisinin seçildiğine nasıl bağlı?
- (Ders Ç0.10) Ders Ç0.10'da Hume'un "bilge bir insan, inancını kanıtla orantılı tutar" ilkesi nasıl yorumlanmıştı? Feldman ve Conee'nin EJ ilkesi bu ilkeden hangi bakımdan farklı?
- (Ders Ç1.6) Ders Ç1.6'da doğrudan istençcilik hakkında ne görmüştük? Feldman ve Conee bu teze nasıl cevap veriyor?
Cevapları göster
- Ders Ç3.11'de kanıtın ne olduğuna dair üç görüş vardı: olgucu görüşe göre kanıt dünyadaki olgular ve nesnelerdir; zihinselci görüşe göre kişinin zihinsel durumlarıdır; önermeci görüşe, özellikle Williamson'ın E=K tezine göre, kişinin bildiği önermelerdir. Kanıtçılık, kanıtın ne olduğu konusunda tarafsızdır; ama hangi görüşle birleştirildiğine göre farklı bir kuram olur. Zihinselcilikle birleştirildiğinde, Conee ve Feldman'ın yaptığı gibi, içselci olur: gerekçe, kişinin zihinsel durumlarına bağlıdır. E=K ile birleştirildiğinde, dışsalcı olur: gerekçe, kişinin bildiği, yani kısmen dünyaya bağlı olan önermelere bağlıdır.
- Ders Ç0.10'da Hume'un ilkesi, dereceli inanç dilinin erken bir ifadesi olarak yorumlanmıştı: inancın gücü, kanıtın gücüyle orantılı olmalıdır; yanılmaz bir deneyime dayanan sonuçlarda en yüksek güven, öbür durumlarda daha temkinli bir güven. EJ ise, dereceden çok uyumdan söz eder, ve üç tam tutumu, yani inanmayı, inanmamayı ve askıya almayı, açıkça kapsar. Ayrıca EJ, Hume'un ilkesinden farklı olarak, bir öğüt değil, bir değerlendirme ölçütüdür: Hume "bilge insan" ne yapar diye sorar, EJ ise bir tutumun gerekçeli olup olmadığını belirler. İki ilke, aynı sezgiyi, yani inancın kanıtı izlemesi gerektiği sezgisini, iki farklı biçimde ifade eder.
- Ders Ç1.6'da, doğrudan istençciliğin, yani bir şeye karar vererek inanabileceğimiz görüşünün, savunulmasının güç olduğunu görmüştük: inançlarımız doğrudan irademizin denetiminde değildir; bu, inanç etiği için bir sorun yaratıyordu, çünkü "gerekir", "yapabilir"i gerektirir gibi görünür. Feldman ve Conee, epistemik değerlendirmenin istemli denetim gerektirmediğini savunur. Paranoyak kişi örneğinde, kişinin inancı denetimi dışındadır ve kişi bunun için suçlanmayı hak etmez; ama inanç, yetersiz kanıta rağmen tutulduğu için epistemik olarak kusurludur. Değerlendirme, suçlama değildir; bir inancın kanıtına uymadığını söylemek, kişiye bir buyruk vermek değil, inancın niteliğini belirlemektir.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Kanıtçılık nedir? | Bir tutumun epistemik gerekçesinin tamamen kişinin kanıtına uymasına bağlı olduğu görüşü (Feldman ve Conee, 1985). |
| EJ ilkesi nedir? | p'ye karşı D tutumu, S için t'de, ancak ve ancak D'yi p'ye karşı tutmak S'nin t'deki kanıtına uyuyorsa gerekçelidir. |
| Üç doksastik tutum nedir? | İnanmak, inanmamak, yargıyı askıya almak; her biri kanıta uyabilir (ördek sayısı örneği: askıya alma). |
| Orantılılık ilkesi nedir? | İnancın gücü, kanıtın gücüyle orantılı olmalıdır (Hume); dereceli dilde, kredi kanıtın verdiği olasılıkla örtüşmelidir. |
| Gerekçe ile iyi temellenmişlik nasıl ayrılır? | Gerekçe: tutum kanıta uyar. İyi temellenmişlik: tutum, uyan ve bütün kanıta aykırı düşmeyen kanıta dayanarak fiilen tutulur (WF). |
| Kanıtçılık istemli denetim itirazına nasıl cevap verir? | Epistemik değerlendirme istemli denetim gerektirmez; paranoyak kişi suçlanamaz ama inancı gerekçesizdir. |
| Kornblith'in itirazı nedir? | Gerekçe, kanıtı sorumlu biçimde toplamayı da gerektirir (1983); kanıtçı, araştırma ile inancı ayrı değerlendirir. |
| Pragmatik müdahale kanıtçılığa nasıl meydan okur? | Gerekçe ya da bilgi, kısmen kişi için ne kadar şeyin tehlikede olduğuna bağlıdır; aynı kanıt düşük riskte yeterli, yüksek riskte yetersiz olabilir. |
Okuma listesi
- Richard Feldman ve Earl Conee, "Evidentialism", Philosophical Studies 48 (1985). EJ ilkesi ve itirazlara cevaplar.
- Earl Conee ve Richard Feldman, Evidentialism: Essays in Epistemology (Oxford University Press, 2004). Kanıtçılığın gelişmiş biçimi.
- Hilary Kornblith, "Justified Belief and Epistemically Responsible Action", The Philosophical Review 92 (1983). Sorumlu araştırma itirazı.
- Trent Dougherty (ed.), Evidentialism and Its Discontents (Oxford University Press, 2011). Kanıtçılığa yöneltilen itirazlar ve Goldman'ın sentezi.
- Jeremy Fantl ve Matthew McGrath, Knowledge in an Uncertain World (Oxford University Press, 2009). Pragmatik müdahale.
Sonraki derse köprü
Modül Ç3, gerekçenin yapısını inceledi: temelcilik, tutarlılıkçılık ve sonsuzculuk, dayanak ilişkisi, çürütücüler, kanıt ve kanıtçılık. Bu derste, kanıtçılığın içselci mi dışsalcı mı olduğunun, kanıtın ne olduğuna bağlı olduğunu gördük; ve Güncel tartışmanın sonunda, gerekçenin kişinin kendi bakış açısından neyi yapması gerektiğini mi, yoksa dünyayla ilişkisinin başarısını mı ölçtüğü sorusuna vardık. Modül Ç4, bu soruyu doğrudan soruyor. Ders Ç4.1, içselciliği, yani gerekçeyi belirleyen her şeyin kişinin zihninin içinde, ona erişilebilir olarak bulunduğu görüşünü inceliyor. Ders, bir gerekçenin kişiye ne ölçüde erişilebilir olduğunu sormak için Erişim Sorusu adlı bir araç sunuyor.
Günlük sorusu: En güçlü kanaatlerinden birini düşün. Ona ne kadar güveniyorsun, ve elindeki kanıt o güveni gerçekten taşıyor mu?