Giriş
Gece yarısı, bir hastanenin acil servisinde, Dr. Aslı göğüs ağrısıyla gelen elli sekiz yaşındaki bir hastanın elektrokardiyogramına bakıyor. Kâğıt şeritte, bazı derivasyonlarda belirgin bir yükselme var. Dr. Aslı, hastanın kalp damarlarından birinin tıkanmış olabileceğini düşünüyor ve kardiyoloji ekibini çağırıyor. Sabah vizitinde, bir intern ona soruyor: "Tanınızın kanıtı neydi?" Dr. Aslı'nın cevabı, ilk bakışta basit: "EKG." Ama intern ısrar ediyor: "Kanıt, elinizdeki kâğıt şerit miydi? Şeritteki çizgiyi görmeniz mi? 'Şeritte yükselme var' diye düşünmeniz mi? Yoksa hastanın damarının gerçekten tıkalı olması mı?" (Hastane ve kişiler kurgudur; tıbbi ayrıntılar yalnızca yöntemin gösterimi içindir.)
İnternin sorusu bir laf oyunu gibi görünebilir, ama dört cevabın her biri, epistemolojide ciddi biçimde savunulmuş bir görüşe karşılık gelir. Kâğıt şerit, bir fiziksel nesnedir; bilimde ve hukukta "kanıt" sözcüğü sık sık böyle nesneler için kullanılır. Dr. Aslı'nın çizgiyi görmesi, bir zihinsel durumdur; bazı filozoflara göre kanıt, tam olarak budur. "Şeritte yükselme var" düşüncesi, bir önermedir; başka filozoflara göre kanıt, ancak önermeler olabilir. Damarın gerçekten tıkalı olması ise, bir olgudur; ama bu olgu, kanıtın kendisi değil, kanıtın işaret ettiği şey gibi görünür.
Önceki ders, çürütücüleri "kanıt" olarak adlandırdı, ama kanıtın ne olduğunu sormadı. Bu ders, bu soruyu doğrudan soruyor. Sorunun cevabı, yalnızca bir terminoloji meselesi değildir. Kanıt zihinsel durumlarsa, iki kişi aynı deneyimlere sahipse aynı kanıta sahiptir; kanıt bilinen önermelerse, aynı deneyimlere sahip iki kişiden biri, öbürünün sahip olmadığı kanıta sahip olabilir. Bir sonraki dersin konusu olan kanıtçılık, yani inancın kanıtla orantılı olması gerektiği görüşü, kanıtın ne olduğu belirlenmeden anlamlı biçimde değerlendirilemez. Dersin aracı Kanıt Envanteri, bir kişinin elindeki kanıtı bu üç türe göre sıralamaya ve her birinin ne iş gördüğünü görmeye yarıyor.
Bu dersin kazanımları:
- Kanıtın işlevlerini, kanıta sahip olma ile kanıtın var olması arasındaki farkı, ve kanıtın ne olduğuna dair üç görüşü, yani olgucu, zihinselci ve önermeci görüşleri, E=K tezi dahil, açıklarsın. (anla)
- Bir inanca Kanıt Envanteri'ni uygulayarak kişinin elindeki kanıtı nesneler, zihinsel durumlar ve önermeler olarak ayırır, ve her birinin gerekçede nasıl bir rol oynadığını gösterirsin. (uygula)
- Williamson'ın E=K tezinin, yeni kötü cin vakası ve Gettier vakaları karşısında ne ölçüde ayakta kaldığını gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)
Kavramlar
Bu bölüm, önce kanıtın ne iş gördüğünü, sonra kanıta sahip olmanın ne demek olduğunu, en son da kanıtın ne olduğuna dair üç görüşü tanımlıyor.
Princeton Üniversitesi'nden filozof Thomas Kelly, Stanford Encyclopedia of Philosophy'deki "Evidence" (Kanıt) maddesinde, kanıt kavramının epistemolojide birden fazla rol üstlendiğini vurgular. Kanıt, inancı gerekçelendiren şeydir; akılsal düşünür kanıtına saygı gösterir, yani kanıtının desteklediği şeye inanır. Kanıt, doğruluğun bir işaretidir: duman ateşin, ayak izi bir geçişin kanıtıdır; olasılık dilinde, E'nin H için kanıt olması, H'nin E'ye göre koşullu olasılığının koşulsuz olasılığından büyük olmasıdır (Ders Ç0.10). Kanıt, tarafsız bir hakemdir: bir tartışmada, iki taraf da onu tanıyabilir ve onun üzerinde uzlaşabilir. Kelly'nin gözlemine göre, bu roller birbiriyle gerilim içinde olabilir, ve kanıtın ne olduğuna dair her görüş, bu rollerden bazılarını öbürlerinden daha iyi karşılar. Bu dersin üç görüşü, bu gerilime üç ayrı cevap olarak okunabilir.
Bu ayrım, Ders Ç1.12'deki yenici kavramını tartışırken örtük olarak karşımıza çıkmıştı. Dünyada, bir önermenin lehine ya da aleyhine birçok kanıt vardır; ama bir kişinin gerekçesini belirleyen, bunların yalnızca kişinin sahip olduğu kısmıdır. Dr. Aslı'nın gerekçesini, hastanın kan tahlilindeki henüz çıkmamış bir sonuç değil, elindeki EKG belirler. Kanıta sahip olmanın ne olduğu, kanıtın ne olduğuna bağlıdır. Kanıt zihinsel durumlarsa, kişi, kanıtına, o durumlarda bulunarak sahip olur. Kanıt önermelerse, kişi, kanıtına, o önermelerle belirli bir ilişki içinde olarak, örneğin onları bilerek ya da onlara inanarak, sahip olur.
Bu görüş, gündelik dilin ve bilimin kanıt sözcüğünü kullanma biçimine en yakın olandır. Bir mahkemede "kanıt" olarak sunulan, fiziksel bir nesnedir; bir bilim makalesindeki "kanıt", ölçülmüş bir olgudur. Olgucu görüşün gücü, kanıtın nesnelliğini ve kamusallığını yakalamasıdır: bir parmak izi, kim bakarsa baksın oradadır, ve iki taraf da onun varlığını kabul edebilir. Bu, Kelly'nin "tarafsız hakem" rolüne en iyi uyan görüştür. Zayıflığı ise, kanıtın bir kişinin inancını nasıl etkilediğini açıklamakta yatar: bir parmak izi, onu görmeyen ya da onun ne olduğunu bilmeyen birinin inancını gerekçelendiremez. Kanıtın gerekçe kuramındaki rolü için, olgunun bir biçimde kişiye ulaşması gerekir.
Amerikalı filozoflar Earl Conee ve Richard Feldman, 2004 tarihli Evidentialism (Kanıtçılık) derlemesinde topladıkları yazılarda, bu görüşün etkili bir biçimini savundu. Onlara göre, bir kişinin bir inanca ne ölçüde gerekçeli olduğu, yalnızca kişinin zihinsel durumlarına bağlıdır; iki kişinin zihinsel durumları aynıysa, gerekçeleri de aynıdır. Bu görüşün en güçlü dayanağı, Ders Ç1.9'un yeni kötü cin vakasıdır: bir kötü cin tarafından aldatılan biri, bizimle aynı deneyimlere sahiptir ve inançlarında bizim kadar gerekçeli görünür. Zihinselciye göre bunun nedeni, onun bizimle aynı kanıta sahip olmasıdır. Zihinselci görüş, Ders Ç3.3'teki ılımlı temelciliğin ve fenomenal muhafazakârlığın da doğal ortağıdır: görünüşler, gerekçe sağlıyorsa, kanıtın parçası olmalıdır.
Williamson, 2000 tarihli Knowledge and Its Limits (Bilgi ve Sınırları) kitabının dokuzuncu bölümünde, bu tezi savundu. Önermeci görüşün dayanağı, kanıtın yaptığı işlerdir: kanıt, hipotezlerle mantıksal ve olasılıksal ilişkilere girer; bir hipotez, kanıtı açıklar; bir hipotez, kanıtla tutarsız olabilir; bir hipotezin olasılığı, kanıta göre koşullandırılır. Bu ilişkilerin hepsi, önermeler arasında kurulan ilişkilerdir; bir deneyim ya da bir nesne, kendi başına, bir hipotezle tutarsız olamaz. E=K tezi, buna bir adım daha ekler: bir önermenin kişinin kanıtı olması için, kişinin onu bilmesi gerekir. Yanlış bir önerme, ya da kişinin yalnızca inandığı ama bilmediği bir önerme, kanıt değildir. Ders Ç1.1'de, Williamson'ın, bilgiyi gerekçeyle tanımlamak yerine, epistemolojinin sırasını tersine çevirmeyi önerdiğini kısaca görmüştük; E=K, bu önerinin en somut sonucudur: bilgi, gerekçeyi açıklar, gerekçe bilgiyi değil. Williamson'ın bilgiyi temel alan yaklaşımı, Modül Ç4'te, Ders Ç4.12'de ayrıca ele alınacak; bu ders, E=K'yi kanıtın ne olduğu sorusunun bir cevabı olarak tanıtıyor.
Argüman
Bu bölüm, Williamson'ın kanıtın önermesel olduğuna dair argümanını, E=K'ye giden adımlarıyla birlikte kuruyor.
- Kanıt, hipotezlerle mantıksal ve olasılıksal ilişkilere girebilen bir şeydir: bir hipotez kanıtı açıklayabilir, kanıtla tutarsız olabilir, ve kanıta göre daha olası ya da daha az olası hale gelebilir.
- Açıklama, tutarsızlık ve koşullu olasılık ilişkileri, yalnızca önermeler arasında kurulabilir.
- Öyleyse kanıt, önermelerden oluşur.
- Bir önerme, bir kişinin kanıtı olabilmek için, kişinin o önermeyle uygun bir ilişki içinde olmasını gerektirir; ve bu ilişkinin en iyi adayı, bilgidir: bilmediği bir önermeyi, kişi kanıt olarak kullanma hakkına sahip değildir.
- Öyleyse, bir kişinin kanıtı, kişinin bildiği önermelerdir.
Sonuç: Kanıt, ne nesnelerdir ne de deneyimler; kişinin bildiği önermelerdir. Nesneler ve deneyimler, kanıtın kaynaklarıdır: bir EKG şeridini görmek, kişiyi "şeritte yükselme var" önermesini bilmeye götürür, ve kanıt, bu bilinen önermedir.
Birinci öncül, kanıtın epistemolojideki rolünü özetler; bu rol üzerinde, olgucular, zihinselciler ve önermeciler büyük ölçüde uzlaşır. İkinci öncül, önermeci görüşün asıl dayanağıdır: bir deneyim, kendi başına doğru ya da yanlış değildir, ve bir hipotezle tutarsız olamaz; bir hipotezle tutarsız olan, deneyimin içeriğidir, yani bir önermedir. Üçüncü öncül, ilk iki öncülden çıkar. Argümanın gücünü bir örnekle görelim. Dr. Aslı, "hastanın bir kalp damarı tıkalı" hipotezinin, EKG'deki yükselmeyi açıkladığını söyler. Açıklanan şey nedir? Kâğıt şeridin kendisi değil; kâğıt şeridin varlığını, hastanın kalbi değil, EKG makinesi açıklar. Dr. Aslı'nın şeridi görmesi de değil; onu, Dr. Aslı'nın şeride bakması açıklar. Hipotezin açıkladığı, şeritte belirli bir örüntünün bulunması olgusudur, ve bu olgu, bir önermeyle ifade edilir. Kanıtın açıklama ilişkisine girebilmesi için, bu önermesel biçimi alması gerekir.
En tartışmalı öncül: Dördüncü öncül, yani kanıta sahip olmanın bilgiyi gerektirdiği. Önermeci görüşün kendisi, birçok zihinselci tarafından da kısmen kabul edilebilir: Conee ve Feldman, deneyimlerin içeriklerinin önermesel olduğunu kabul edebilir. Ama E=K, kanıta sahip olmayı bilgiye bağlar, ve bu, yeni kötü cin vakasında güçlü bir sezgiye karşı gelir: aldatılan kişi, "önümde bir masa var" önermesini bilmez, çünkü önerme yanlıştır; öyleyse E=K'ye göre bu önerme onun kanıtı değildir. Aldatılan kişi, bizden daha az kanıta sahiptir. Williamson bu sonucu kabul eder. Ama birçok filozof için bu sonuç, kanıtın gerekçe kuramındaki rolüyle bağdaşmaz: aldatılan kişinin inançları, bizimki kadar akılsal görünür, ve akılsallığı kanıt belirliyorsa, kanıtları da aynı olmalıdır. Bu sorun, İtiraz 1'in konusu.
İtirazlar ve cevaplar
İlk iki itiraz E=K'nin bilgi koşuluna, son ikisi ise kanıtın önermesel olduğu tezine yöneliyor; ilki zihinselcinin, ikincisi Gettier vakalarının, üçüncüsü olgucunun, dördüncüsü algı deneyiminin sesiyle konuşuyor.
İtiraz 1: Aldatılan ikiz bizimle aynı kanıta sahiptir
Bir kişi ile onun, bir kötü cin tarafından aldatılan ikizini düşünelim. İkisi, anbean aynı deneyimlere sahiptir; ikisi de önünde bir masa gördüğüne inanır. Birinin önünde gerçekten bir masa vardır; öbürününkinde yoktur. E=K'ye göre, birincisi "önümde bir masa var" önermesini bilir ve bu önerme onun kanıtıdır; ikincisi ise bilmez, ve bu önerme onun kanıtı değildir. Ama ikisi de aynı biçimde akıl yürütür, aynı özeni gösterir, ve kendi bakış açısından hiçbir farkı fark edemez. İkizin inancının daha az akılsal olduğunu söylemek, sezgiye aykırıdır. Conee ve Feldman'a göre, bu vaka, kanıtın zihinsel durumlardan oluştuğunu gösterir: ikizlerin zihinsel durumları aynıdır, öyleyse kanıtları ve gerekçeleri de aynıdır.
Cevap: Williamson, sezginin bir kısmını kabul eder, ama ondan farklı bir sonuç çıkarır. Aldatılan ikizin inancı gerçekten kusursuzdur; ikiz, hiçbir biçimde suçlanamaz. Ama kusursuz olmak, gerekçeli olmakla aynı şey değildir. Williamson ve onu izleyen filozoflar, burada gerekçe ile mazur görülebilirlik arasında bir ayrım yapar (Williamson bunu açıkça, 2020 tarihli "Justifications, Excuses, and Sceptical Scenarios" yazısında savunur): aldatılan ikiz, mazur görülebilir biçimde inanır, ama gerekçeli olarak inanmaz, çünkü elinde gerçekten bir masanın varlığını gösteren bir kanıt yoktur. Bu ayrım, Ders Ç1.9'da gördüğümüz ödev anlayışı ile iyi neden anlayışı arasındaki ayrıma benzer: ikiz, ödevlerini yerine getirmiştir, ama elindeki nedenler iyi değildir. Cevabın gücü, kanıtı, kişinin bakış açısından değil, dünyayla ilişkisinden tanımlamasıdır; bedeli ise, kişinin kendi kanıtını her zaman bilemeyeceğini kabul etmesidir. Aldatılan ikiz, kendi kanıtının ne olduğunu bildiğini sanır, ama yanılır. Bu, içselcilik ile dışsalcılık arasındaki, Modül Ç4'te açacağımız tartışmanın en keskin biçimlerinden biridir.
İtiraz 2: Yanlış öncüllerden de gerekçe doğar
Gettier'in, Ders Ç1.11'de gördüğümüz birinci vakasını hatırlayalım: Smith, Jones'un işi alacağına dair güçlü bir kanıta sahiptir, ve bundan, işi alacak kişinin cebinde on bozuk para olduğu sonucunu çıkarır. Smith'in bu sonuca inanması gerekçelidir; ama gerekçesinin dayandığı "Jones işi alacak" önermesi yanlıştır. E=K'ye göre, yanlış bir önerme kanıt olamaz. Öyleyse, Smith'in sonucu, bir kanıta dayanmıyor; ve kanıta dayanmayan bir inanç gerekçeli değildir. Ama o zaman, Gettier vakası bir vaka olmaktan çıkar, çünkü Gettier vakalarının özü, gerekçeli ama bilgi olmayan doğru inançlardır. Arjantin doğumlu filozof Juan Comesaña ile Holly Kantin, 2010'da yayımlanan "Is Evidence Knowledge?" (Kanıt Bilgi midir?) makalesinde, bu argümanla E=K'ye itiraz etti: E=K, Gettier vakalarının varlığıyla ve ayrıca gerekçenin kapanış ilkesiyle bağdaşmaz.
Cevap: E=K'nin savunucusu iki yol izleyebilir. Birincisi, Smith'in kanıtını yeniden tanımlamaktır: Smith'in kanıtı "Jones işi alacak" önermesi değil, Smith'in bildiği önermelerdir, örneğin "şirketin müdürü bana Jones'un işi alacağını söyledi" önermesi. Bu önerme doğrudur ve Smith onu bilir; ve Smith'in sonucu, en azından dolaylı olarak, ona dayanır. Bu cevap, birçok Gettier vakasına uygulanabilir. Ama Comesaña ve Kantin'e göre, cevap, Smith'in inancının, akıl yürütmesinde fiilen kullandığı yanlış ara önermeye dayandığı gerçeğini görmezden gelir; Ders Ç3.9'daki dayanak ilişkisi tartışması, burada yeniden belirleyici hale gelir. İkinci yol, Williamson'ın 2004'te ima ettiği, 2020'deki "Justifications, Excuses, and Sceptical Scenarios" yazısında ise açıkça benimsediği gibi, Gettier vakalarındaki inancın tam anlamıyla gerekçeli olmadığını kabul etmektir. Bu, Gettier'in sonucunu yeniden yorumlar: Gettier'in gösterdiği, gerekçeli doğru inancın bilgi olmadığı değil, tam anlamıyla gerekçeli olmanın zaten bilgiyi gerektirdiği biçiminde yeniden okunabilir. Bu yeniden yorum, epistemolojinin yerleşik bir sonucunu tersine çevirdiği için, çoğu filozofa çok pahalı görünür.
İtiraz 3: Bilim nesnelerle ve ölçümlerle çalışır
Bir arkeolog, bir kazıda bulduğu bir çanak çömlek parçasını, bir yerleşimin yaşına dair kanıt olarak sunar. Bir fizikçi, bir dedektörün kayıtlarını, bir parçacığın varlığına dair kanıt olarak sunar. Bilim insanları, kanıtı, kendi bildikleri önermeler olarak değil, herkesin incelemesine açık nesneler ve kayıtlar olarak görür. Bu nesneler, kimse onlara bakmasa da kanıttır; bir arşivdeki unutulmuş bir kayıt, bir gün bulunduğunda, kanıt olmaya başlamaz, hep kanıttı. Önermeci görüş, kanıtın bu nesnel ve kamusal yanını kaçırır.
Cevap: Bu itiraz, kanıt sözcüğünün iki ayrı kullanımını birbirine karıştırır. Bir kullanımda, kanıt, bir önermenin lehine ya da aleyhine dünyada var olan şeydir; arşivdeki kayıt, bu anlamda, her zaman kanıttı. Öbür kullanımda, kanıt, bir kişinin sahip olduğu ve onun gerekçesini belirleyen şeydir; arşivdeki kayıt, bu anlamda, bulunana kadar kimsenin kanıtı değildi. Epistemolojinin gerekçe kuramı, ikinci kullanımla ilgilenir. Önermeci, birinci kullanımı reddetmez; yalnızca, nesnelerin bir kişinin gerekçesine ancak onlara dair bilinen önermeler aracılığıyla girdiğini söyler. Arkeoloğun gerekçesini, çanak çömlek parçasının kendisi değil, "bu parça, şu tabakada, şu biçimde bulundu" türünden bildiği önermeler belirler. Bu cevap, Kelly'nin "tarafsız hakem" rolünü de kısmen kurtarır: iki bilim insanı, aynı nesneye bakarak, aynı önermeleri bilebilir; tartışmaları, bu ortak bilgi üzerinden yürür.
İtiraz 4: Algı deneyimi bir önerme değildir, ama gerekçe sağlar
Ders Ç3.3'te gördüğümüz fenomenal muhafazakârlığa göre, bir şeyin bir kişiye öyle görünmesi, ona inanmak için bir gerekçe sağlar. Ders Ç3.3 ve Ç3.4'te, Pryor gibi dogmacıların, deneyimin, inanç olmadığı halde gerekçe sağladığını savunduğunu görmüştük. Deneyim gerekçe sağlıyorsa, ve kanıt gerekçeyi sağlayan şeyse, deneyim kanıttır. Ama deneyim, bilinen bir önerme değildir; kişi, deneyiminden önce, onun içeriğini bilmez. Öyleyse, en temel kanıt türü, E=K'nin dışında kalır.
Cevap: Williamson'ın cevabı, deneyimin kanıt değil, kanıtın kaynağı olduğudur: deneyim, kişiyi bir önermeyi bilmeye götürür, ve bu bilinen önerme kanıttır. Bu cevap, Ders Ç3.4'teki Sellars'ın ikilemine bir çıkış yolu gibi okunabilir: deneyim kendisi kanıt olmadığı için gerekçe zincirinin bir halkası değildir, ama bilgiye yol açtığı için, dolaylı olarak, gerekçeye katkıda bulunur. Williamson'a göre, yanılsama durumunda bile kişinin kanıtı, işlerin öyle göründüğü önermesidir. Ama cevabın bir boşluğu vardır: deneyim, kişiyi bir önermeyi bilmeye nasıl götürür? Bilgi, gerekçe gerektirmiyorsa, deneyimden bilgiye geçiş, Modül Ç4'te göreceğimiz güvenilirci bir süreçtir; gerektiriyorsa, deneyimin gerekçe sağlayan rolü, yeniden açıklanmalıdır. Zihinselci, bu boşluğun, deneyimi doğrudan kanıt sayarak kapatılabileceğini söyler: deneyim, hem bilginin kaynağı hem de gerekçenin dayanağıdır. İki görüş arasındaki fark, sonunda, kanıtın kişinin bakış açısından mı, yoksa kişinin dünyayla ilişkisinden mi tanımlanacağı sorusuna döner.
Örnekler
Örnek 1: Dr. Aslı'nın EKG'si (kurgu)
Giriş'teki acil servise Kanıt Envanteri'yle bakalım. Nesneler: EKG şeridi, hastanın kendisi, monitör. Zihinsel durumlar: Dr. Aslı'nın şeritteki yükselmeyi görmesi; hastanın göğsündeki ağrıyı tarif ederkenki yüz ifadesini görmesi; benzer EKG'leri daha önce gördüğüne dair anıları. Önermeler: "şeritte, belirli derivasyonlarda yükselme var"; "hasta, yirmi dakikadır süren, sol kola yayılan bir ağrı tarif ediyor"; "bu örüntü, kalp damarlarından birinin tıkanmasıyla uyumludur". Olgu: hastanın damarının gerçekten tıkalı olması.
Üç görüş, bu envanterden farklı parçaları "kanıt" olarak seçer. Olgucu, EKG şeridini ve hastanın klinik bulgularını kanıt sayar; damarın tıkalı olması ise, kanıtın işaret ettiği olgudur. Zihinselci, Dr. Aslı'nın görmelerini ve anılarını kanıt sayar; ona göre, Dr. Aslı ile aynı deneyimlere sahip bir başka hekim, aynı kanıta sahiptir. Önermeci, özellikle E=K'nin savunucusu, Dr. Aslı'nın bildiği önermeleri kanıt sayar. Bu üç seçimin pratik bir sonucu vardır. Diyelim ki EKG makinesinin bir elektrodu yanlış yerleştirilmişti, ve şeritteki yükselme, bir bağlantı hatasından kaynaklanıyordu. Zihinselciye göre, Dr. Aslı'nın kanıtı değişmemiştir; o, gördüğünü görmüştür. E=K'ye göre ise, "şeritte yükselme var" önermesi doğru olabilir, ama "hastanın kalbinde yükselmeye yol açan bir sorun var" önermesi, Dr. Aslı'nın bildiği bir önerme değildir; kanıtı, sandığından daha azdır. İki görüş de, Dr. Aslı'nın suçlanamayacağında uzlaşır. Ama yalnızca biri, onun elinde iyi bir kanıt olduğunu söyler. Envanterin bir faydası da, hatanın nerede olduğunu göstermesidir. Bağlantı hatası, nesneler sütununda, yani makinenin kendisinde ortaya çıkmıştır; ama Dr. Aslı'nın gerekçesini etkileyen, bu hatanın önermeler sütununa nasıl yansıdığıdır. Bir kıdemli hekim, Dr. Aslı'ya, yükselmenin bütün derivasyonlarda aynı biçimde görünüp görünmediğini kontrol etmeyi öğretebilir; bu, nesneden önermeye geçişte, bir hatanın yakalanabileceği yeri gösterir.
Örnek 2: Aldatılan ikiz
Yeni kötü cin vakası, Amerikalı filozoflar Keith Lehrer ve Stewart Cohen'in 1983'te ortaya koyduğu bir düşünce deneyidir. Vaka, güvenilirciliğe karşı geliştirilmişti: aldatılan kişinin inançları güvenilir süreçlerden gelmediği halde gerekçeli görünür. Ama aynı vaka, kanıtın ne olduğu tartışmasında da bir turnusol işlevi görür.
Vakaya üç görüşle bakalım. Olgucu için, aldatılan kişinin kanıtı yoktur: önünde bir masa yoktur, ve onu bir masaya bağlayan hiçbir nesne de yoktur. Zihinselci için, aldatılan kişinin kanıtı, bizimkiyle aynıdır: deneyimleri aynıdır. E=K için, aldatılan kişinin kanıtı, bizimkinden azdır: o, kendi deneyimlerine dair bazı önermeleri, örneğin "bana bir masa görünüyor" önermesini, bilebilir, ama dünyaya dair önermeleri bilmez. Bu üç cevap, aldatılan kişinin durumunu üç farklı biçimde değerlendirir: ya hiç kanıtı yoktur, ya bizim kadar kanıtı vardır, ya da yalnızca kendi zihnine dair bir kanıtı vardır. Üçüncü cevap, ilk ikisinin arasında bir yer tutar, ve bu yüzden en ilginç olanıdır: aldatılan kişi, kendi görünüşlerine dair kanıta sahiptir, ama bu kanıt, dünyaya dair inançlarını, bizimkiler kadar desteklemez. Williamson'ın görüşü, bu ara konumu, yeni kötü cin vakasında beklenmedik bir sonuca, yani aldatılan kişinin, dış dünyaya dair inançlarında bizden daha az gerekçeli olduğu sonucuna dönüştürür.
Örnek 3: 1919 tutulması ve fotoğraf plakaları
Albert Einstein'ın genel görelilik kuramı, Güneş'in yakınından geçen yıldız ışığının, Newton fiziğinin öngördüğünün iki katı kadar büküleceğini öngörüyordu. Bu öngörüyü sınamak için, 29 Mayıs 1919'daki tam Güneş tutulması sırasında, İngiliz gökbilimciler iki ayrı sefer düzenledi: biri Batı Afrika kıyısındaki Príncipe adasına, Arthur Eddington'ın da bulunduğu ekiple; öbürü Brezilya'daki Sobral kasabasına. Ekipler, tutulma sırasında, Güneş'in çevresindeki yıldızların fotoğraf plakalarını çektiler, ve bu plakaları, aynı yıldızların, Güneş başka bir yerdeyken çekilmiş fotoğraflarıyla karşılaştırdılar. Sonuçlar, Kasım 1919'da Londra'da açıklandı, ve Einstein'ın öngörüsünü desteklediği ilan edildi.
Bu sonucun kanıtı neydi? Olgucu cevap: fotoğraf plakaları. Ama plakalar birbirini tutmuyordu. Sobral'daki iki teleskoptan birinin plakaları, Einstein'ın öngörüsüne yakın bir değer veriyordu; öbürünün plakaları ise, Newton'un öngörüsüne daha yakın bir değer veriyordu, ve ekip, bu ikinci teleskopta, Güneş'in ısısının odak ayarını bozduğuna dair işaretler bulduğu için, bu plakalara daha az ağırlık verdi. Bu karar, sonraki on yıllarda tartışıldı. Bazı bilim felsefecileri ve sosyologları, örneğin John Earman ile Clark Glymour, ve Harry Collins ile Trevor Pinch, kararın, Eddington'ın Einstein'ın kuramına duyduğu ilgiden etkilendiğini öne sürdü. Başkaları ise, kararın, plakaların kalitesine dair o dönemde bilinen gerekçelere dayandığını, ve 1979'da plakaların modern yöntemlerle yeniden ölçülmesinin Einstein'ın öngörüsünü desteklediğini vurguladı.
Örnek, kanıtın üç anlamını birbirinden ayırmanın neden önemli olduğunu gösterir. Plakalar, olgucu anlamda kanıttı, ve bugün de incelenebilir. Ama plakaların hangi önermeleri desteklediği, yani hangi ölçümlerin bilindiği ve hangilerinin bir aletin kusuru yüzünden güvenilmez olduğu, plakaların kendisinden okunamazdı; bir yargı gerektiriyordu. Ve bu yargı, gökbilimcilerin zihinsel durumlarından, örneğin beklentilerinden, etkilenebilirdi. Tartışmanın kendisi, kanıtın olgucu anlamından önermeci anlamına geçişte neyin kaybolabileceğini ve neyin eklenebileceğini gösterir; Ders Ç3.10'daki kesen çürütücü, burada odak ayarının bozulması biçiminde ortaya çıkar.
Araç kartı: Kanıt Envanteri
| Satır | İçerik |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir kişinin bir inanç için elinde bulunan kanıtı, nesneler ve olgular, zihinsel durumlar ve önermeler olarak üç sütuna ayırır; her sütunun gerekçede nasıl bir rol oynadığını ve hangi parçaların gerçekten bilindiğini görünür kılar. |
| Adımlar | 1) İnancı yaz. 2) Nesneler ve olgular sütunu: inancı destekleyen, dünyada var olan ve başkalarının da inceleyebileceği şeyleri listele. 3) Zihinsel durumlar sütunu: kişinin bu şeylerle karşılaşırken yaşadığı deneyimleri, anıları, görünüşleri listele. 4) Önermeler sütunu: kişinin bu deneyimlerden çıkardığı, doğru ya da yanlış olabilen içerikleri tek tek yaz. 5) Önermeler sütununda, hangilerinin bilindiğini, hangilerine yalnızca inanıldığını işaretle. 6) Sor: inanç, hangi sütundaki öğelere dayanıyor, ve bir öğe yanlış çıksa ya da ortadan kalksa gerekçe nasıl değişirdi? |
| Ne zaman kullanılır | "Kanıtın ne?" sorusunun cevabının belirsiz kaldığı tartışmalarda; iki kişinin aynı nesnelere bakıp farklı sonuçlara vardığı durumlarda; bir kanıtın yanlış çıktığı ya da bir aletin hatalı olduğu anlaşıldığında, neyin kaybedildiğini görmek için. |
| Sınırı | Araç, kanıtın ne olduğu sorusunu cevaplamaz; yalnızca üç adayı yan yana koyar. Beşinci adım, bir önermenin bilinip bilinmediğini belirlemeyi gerektirir, ve bu, çoğu zaman sonradan anlaşılabilir. Zihinsel durumlar sütunu, Ders Ç2.6'daki öz-bilgi sınırlarına tabidir: kişi kendi deneyimlerini de yanlış tanımlayabilir. |
| 5K kapısı | Kanıt |
Özet
- Kanıt, akılsal inancı belirleyen, bir önermenin işaretidir; akılsal düşünürün saygı gösterdiği şeydir ve tarafsız bir hakemdir (Kelly); işaret rolü olasılıkla ifade edilir. Kanıtın ne olduğuna dair her görüş, bu rollerden bazılarını daha iyi karşılar.
- Kanıtın dünyada var olması ile bir kişinin kanıtı olması ayrıdır; gerekçe kuramı, ikincisiyle, yani kanıta sahip olmakla ilgilenir.
- Olgucu görüş kanıtı nesneler ve olgular, zihinselci görüş zihinsel durumlar (Conee ve Feldman), önermeci görüş önermeler olarak görür; Williamson'ın E=K tezine göre kişinin kanıtı, bildiği önermelerdir.
- Önermeci görüşün dayanağı, kanıtın hipotezlerle mantıksal ve olasılıksal ilişkilere girmesidir; bu ilişkiler önermeler arasında kurulur.
- Yeni kötü cin vakası zihinselciliği destekler; E=K savunucusu, gerekçe ile mazur görülebilirliği ayırarak cevap verir. Gettier vakaları ve algı deneyimi, E=K'ye yöneltilen öbür iki ciddi itirazdır.
- 1919 tutulması, nesnel kanıtın, bilinen önermelere dönüşürken bir yargıdan geçtiğini ve bu yargının tartışılabileceğini gösterir.
Derinleş — isteğe bağlı katmanlar
Birincil metin
Williamson, Knowledge and Its Limits'in "Evidence" (Kanıt) başlıklı dokuzuncu bölümünün başında, E=K tezini şöyle ortaya koyar:
"Herhangi bir olası durumda, kişinin bir p önermesine inanması, eğer gerekçeliyse, kişinin bildiği q1, ..., qn önermeleriyle (genellikle p'den farklı önermelerle) gerekçelidir. [...] Şimdi ayrıca, inancı gerekçelendiren şeyin kanıt olduğunu varsayalım. [...] O zaman, az önce yapılan varsayım, bilginin, ve yalnızca bilginin, kanıtı oluşturduğu ilkesine denktir. Bu bölüm bu ilkeyi savunur; her olası durumda, her birey ya da topluluk S için, S'nin kanıtını S'nin bilgisiyle eşitler. Bu eşitliğe E=K diyelim."
Pasajın ilk cümlesi, bir varsayımdır, ve bu varsayım, argümanın bütün yükünü taşır: gerekçeli bir inancın gerekçesi, kişinin bildiği önermelerdir. Bu, gerileme sorununa, yani Ders Ç3.1'in açtığı soruya, ilginç bir cevap verir: gerekçe zinciri, bilinen önermelerde durur, ve bilginin kendisi, gerekçeyle tanımlanmaz. Williamson, bilgiyi gerekçeye indirgemez; tersine, gerekçeyi bilgiye dayandırır. Ders Ç1.1'de kısaca andığımız, epistemolojinin sırasını tersine çevirme önerisi, bu pasajda en açık biçimini alır.
Pasajın ikinci varsayımı, inancı gerekçelendirenin kanıt olduğudur. Bu, kanıtçılığın, yani bir sonraki dersin konusunun, temel tezidir; Williamson onu, kendi argümanının bir öncülü olarak kullanır. İki varsayım birleştiğinde, E=K çıkar: gerekçelendiren kanıtsa, ve gerekçelendiren bilgiyse, kanıt bilgidir.
Pasajdaki "her olası durumda" ifadesi, tezin güçlü bir zorunluluk iddiası olduğunu gösterir. Williamson, kanıtın bilgi olduğunu, yalnızca gerçek dünyada değil, aldatılan ikizin dünyası dahil, her olası dünyada savunur. Bu yüzden İtiraz 1'deki sezgiyle doğrudan karşı karşıya gelir. Aynı sayfada, Williamson, Gettier'in, gerekçeli olanın bilgi olmak zorunda olmadığını gösterdiğini, ama gerekçelendirenin bilgi olmak zorunda olmadığını göstermediğini vurgular. Bu ince ayrım, İtiraz 2'deki Comesaña ve Kantin'in eleştirisinin tam hedefidir: onlara göre, Gettier vakaları, gerekçelendirenin de bilgi olmak zorunda olmadığını gösterir. Pasajın bir başka özelliği de, "birey ya da topluluk" ifadesidir. Williamson, kanıtı yalnızca tek tek kişilere değil, toplulukların, örneğin bir bilim topluluğunun, bilgisine de bağlar. Bu, kanıtın toplumsal bir boyutu olabileceğini düşündürür: bir topluluğun kanıtı, onun ortak bilgisidir; ve bu, Ders Ç2.13'te gördüğümüz tanıklığın, bilginin topluluk içinde dolaşmasındaki rolüyle birleştiğinde, kanıtın tek bir zihnin sınırlarını aşabileceğini gösterir.
Teknik ayrıntı
Bu bölüm, kanıt tartışmasının dört teknik bileşenini ele alıyor: önermeci argümanın üç dayanağı, kanıta dayalı olasılık, zihinselciliğin üstüne gelme tezi ve toplam kanıt ilkesi.
Önermeci argümanın üç dayanağı. Williamson, kanıtın önermesel olduğunu üç ayrı yoldan savunur. Birincisi, en iyi açıklamaya çıkarımdır: Ders Ç0.7'de gördüğümüz bu çıkarımda, bir hipotez, kanıtı açıklar; ve açıklanan şey, bir olgu ya da bir önermedir, bir deneyim değil. İkincisi, olasılıktır: bir hipotezin, kanıta göre olasılığı, koşullu olasılık olarak tanımlanır, ve koşul, bir önermedir. Üçüncüsü, tutarsızlıktır: bir hipotez, kanıtla tutarsız olabilir, ve tutarsızlık, iki önerme arasında bir ilişkidir. Bu üç dayanak birlikte, kanıtın, en azından gerekçe kuramında oynadığı rol bakımından, önermesel olması gerektiğini gösterir. Zihinselci, bu argümanın, deneyimlerin önermesel içerikleri olduğu kabul edilerek karşılanabileceğini söyleyebilir: kanıt, deneyimin kendisi değil, ama deneyimin içeriğidir; ve bu içerik, bilinmek zorunda değildir.
Kanıta dayalı olasılık. Williamson, E=K'yi, bir olasılık kuramıyla birleştirir. Bir hipotezin kanıta dayalı olasılığı, başlangıçtaki bir olasılık dağılımının, kişinin bütün bilgisine göre koşullandırılmasıyla elde edilir. Bu kuramın dikkat çekici bir sonucu, kişinin bildiği her önermenin, kendi kanıtına göre olasılığının 1 olmasıdır; çünkü bir önerme kendi kendisine göre kesindir. Bu, ilk bakışta tuhaf görünür: Ders Ç1.13'te, güvenlik anlayışına göre bilginin kesinlik gerektirmediğini görmüştük. Williamson'ın cevabı, buradaki "kesinlik"in psikolojik bir güven değil, kanıta dayalı olasılık olduğudur; kişi, bildiği bir önermeden kuşku duyabilir, ama o önerme, onun kanıtına göre kesindir.
Zihinselciliğin üstüne gelme tezi. Conee ve Feldman'ın zihinselciliği, bir üstüne gelme tezi olarak ifade edilir: bir kişinin bir önermeye inanmakta gerekçeli olup olmadığı, kişinin zihinsel durumlarının üstüne gelir; yani zihinsel durumları aynı olan iki kişi, gerekçe bakımından da aynıdır. Bu tez, kanıtın ne olduğu sorusunu doğrudan cevaplamaz, ama bir sınır koyar: kanıt, zihinsel durumların dışında bir şeye bağlı olamaz. Aldatılan ikiz vakası, bu sınırın en açık sınamasıdır; E=K, bu sınırı açıkça ihlal eder, çünkü ikizlerin zihinsel durumları aynı olduğu halde kanıtları farklıdır.
Kanıtın olgusallığı. E=K'nin bir sonucu, kanıtın olgusal olmasıdır: yalnızca doğru önermeler kanıt olabilir, çünkü yalnızca doğru önermeler bilinebilir. Bu sonuç, kanıt sözcüğünün gündelik kullanımıyla kısmen örtüşür: "yanlış kanıt" ifadesi kulağa tuhaf gelir; sahte bir parmak izine "kanıt" değil, "sahte kanıt" deriz. Ama kullanım tam olarak örtüşmez: bir mahkeme, sonradan yanlış çıkan bir tanıklığı da, verildiği sırada "kanıt" olarak değerlendirmiştir. Önermeci görüşün içinde, olgusallığı kabul etmeyen bir kanat da vardır: bu kanada göre, kişinin gerekçeli olarak inandığı önermeler, yanlış olsalar bile, kanıt olabilir. Bu görüş, E=K'nin güçlü sonuçlarından kaçınır, ama kanıtı, kişinin dünyayla bağından çok, kişinin kendi bakış açısından tanımlar, ve böylece zihinselciliğe yaklaşır.
Toplam kanıt ilkesi. Alman asıllı filozof Rudolf Carnap, 1950 tarihli Logical Foundations of Probability (Olasılığın Mantıksal Temelleri) kitabında, bir olasılık değerlendirmesinin, kişinin sahip olduğu bütün ilgili kanıta dayanması gerektiğini söyleyen bir "toplam kanıt gerekliliği" önerdi. Bu ilke, kanıtın ne olduğu sorusunu daha da önemli hale getirir: kişinin toplam kanıtının sınırları, gerekçesinin sınırlarını belirler. E=K'ye göre, kişinin toplam kanıtı, toplam bilgisidir. Zihinselciliğe göre, toplam zihinsel durumlarıdır. İki görüş, bir kişinin, aynı anda neyi hesaba katması gerektiği konusunda farklı sonuçlar verir.
Güncel tartışma
Kanıtın ne olduğu tartışması, felsefenin dışında, en somut biçimiyle, kanıta dayalı tıpta karşımıza çıkar. Amerika doğumlu, Kanada'da McMaster Üniversitesi'nde çalışmış hekim David Sackett ve arkadaşları, 1996'da British Medical Journal'da yayımlanan "Evidence Based Medicine: What It Is and What It Isn't" (Kanıta Dayalı Tıp: Ne Olduğu ve Ne Olmadığı) başlıklı yazıda, kanıta dayalı tıbbı, en iyi güncel kanıtın, hekimin klinik uzmanlığıyla birleştirilerek tek tek hastalar hakkında kararlarda özenli, açık ve sağduyulu biçimde kullanılması olarak tanımladı. Bu tanımda, "kanıt" sözcüğü, öncelikle, yayımlanmış araştırmaları, yani olgucu anlamda kamusal kayıtları ifade eder; klinik uzmanlık ise, hekimin deneyimlerinden ve yargısından, yani zihinsel durumlarından oluşur. Sackett ve arkadaşlarının vurgusu, ikisinin birlikte gerektiğidir: araştırmalar tek başına bir hasta hakkında karar vermez, ve uzmanlık tek başına yanılabilir.
Bu tartışma, epistemolojik bir soruyu pratik bir biçimde yeniden sorar: bir hekimin kanıtı, literatürdeki araştırmalar mıdır, yoksa hekimin bu araştırmalardan bildikleri mi? Bir araştırma, hekim onu okumamışsa, onun kanıtı mıdır? Kanıta dayalı tıbbın sistematik derleme ve kılavuz gelenekleri, kanıtı, tek tek hekimlerin bilgisinden bağımsız, kamusal bir kaynak olarak düzenlemeye çalışır; bu, olgucu anlayışın kurumsal bir biçimidir. Ama bir hekimin bir hastayla ilgili kararının gerekçesi, sonunda, onun bildiği ve dikkate aldığı şeylere bağlıdır; bu da önermeci ya da zihinselci anlayışın alanıdır. İki anlayış arasındaki gerilim, tıbbın en önemli sorunlarından birini, yani kanıt ile pratik arasındaki boşluğu, epistemolojik bir dille adlandırır.
Felsefi tartışmanın kendisi de sürüyor. E=K'ye en çok yöneltilen itiraz, kanıtın "olgusal" olması, yani yalnızca doğru önermelerin kanıt olabileceği iddiasına yöneliktir. Bazı filozoflar, yanlış önermelerin de, kişi onlara gerekçeli olarak inanıyorsa, kanıt olabileceğini savunur; bilim tarihinde, sonradan yanlış çıkan ölçümlerin, kendi dönemlerinde akılsal inançları desteklediği açıktır. Öbür taraf ise, yanlış bir ölçümün, gerçekte hiçbir şeyi desteklemediğini, yalnızca desteklediği sanıldığını söyler. Bu tartışma, 1919 tutulmasının plakaları gibi vakalarda somutlaşır: odak ayarı bozuk bir teleskopun ölçümü, kanıt mıydı, yoksa kanıt sanılan bir hata mı? Cevap, kanıtın, kişinin akılsallığını mı, yoksa dünyanın kişiye ne gösterdiğini mi izlediği sorusuna bağlıdır. Belki de en dürüst sonuç, kanıt sözcüğünün bu iki işi birden yapmaya çalıştığı, ve bu yüzden tek bir tanıma sığmadığıdır. Bir kişinin akılsallığını değerlendirirken, onun elinde olduğunu makul olarak düşündüğü şeye bakarız; dünyanın ona ne gösterdiğini değerlendirirken, elinde gerçekten ne olduğuna. İki soru da meşrudur, ve epistemolojinin görevi, hangisinin sorulduğunu her seferinde açıkça belirtmektir.
Pratik: Çözümlü örnek
Bir sigorta şirketinde hasar uzmanı olan Volkan Bey, bir müşterinin, evine su bastığını ve buzdolabı ile çamaşır makinesinin zarar gördüğünü bildiren bir hasar başvurusunu inceliyor. Volkan Bey, başvurunun gerçek olduğuna inanıyor ve ödemeyi onaylamak üzere. Müdürü Gönül Hanım, onaylamadan önce, Volkan Bey'le birlikte Kanıt Envanteri'ni dolduruyor. (Kişiler ve olay kurgudur.)
Adım 1, inanç. Başvuru gerçek: evi su bastı, ve iki cihaz bu yüzden zarar gördü.
Adım 2, nesneler ve olgular. Müşterinin gönderdiği altı fotoğraf; tesisatçının yazdığı bir onarım faturası; belediyenin o gün o mahallede bir su borusu patlağı olduğuna dair duyurusu; cihazların seri numaraları.
Adım 3, zihinsel durumlar. Volkan Bey'in fotoğraflara bakarken gördükleri: ıslak zemin, cihazların alt kısımlarındaki su izleri. Müşteriyle telefonda konuşurken, müşterinin sesinin içten ve üzgün gelmesi. Volkan Bey'in, benzer başvurulardaki deneyiminden gelen "bu, gerçek bir başvuruya benziyor" izlenimi.
Adım 4, önermeler. "Fotoğraflarda ıslak bir zemin ve cihazlarda su izleri var." "Bu fotoğraflar, müşterinin evinde, başvurunun yapıldığı gün çekildi." "Tesisatçı, o gün bu evde bir onarım yaptı." "O gün o mahallede bir boru patladı." "Müşteri içtendir."
Adım 5, bilinenler ve inanılanlar. Gönül Hanım, her önerme için soruyor: bunu biliyor musun, yoksa inanıyor musun? İlk önerme, fotoğraflara bakarak bilinir. İkincisi, yalnızca bir inançtır: fotoğrafların tarihine ya da yerine dair bir doğrulama yok. Üçüncüsü, faturaya dayanıyor; ama fatura, tesisatçıyla doğrulanmadı. Dördüncüsü, belediye duyurusuyla bilinir. Beşincisi, bir izlenimdir, bir bilgi değil.
Adım 6, dayanak ve değişim. Volkan Bey'in inancı, büyük ölçüde, ikinci önermeye, yani fotoğrafların bu eve ve bu güne ait olduğuna, ve beşinci izlenime dayanıyordu. Bu ikisi, envanterin en zayıf parçalarıdır. Fotoğraflar başka bir yerde ya da başka bir zamanda çekilmiş olsaydı, ilk önerme doğru kalırdı, ama başvuruyla ilgisi kalmazdı. Gönül Hanım, iki şey öneriyor: fotoğrafların dosya bilgilerine bakmak, ve tesisatçıyı aramak.
Değerlendirme. Volkan Bey'in elinde "çok kanıt" vardı, ve olgucu anlamda bu doğruydu: fotoğraflar, fatura ve duyuru, dünyada var olan kayıtlardı. Ama E=K'nin diliyle, Volkan Bey'in bildiği önermeler, sandığından azdı; ve inancının asıl dayanağı, bildiği önermeler değil, inandığı ama doğrulamadığı önermeler ile bir izlenimdi. Envanter, bu farkı görünür kıldı. Bir ayrıntı da dikkat çekicidir: belediye duyurusu, envanterdeki en güçlü bilinen önermeydi, ama başvurunun gerçekliğini en az destekleyen önermelerden biriydi; mahallede bir boru patlamış olması, bu evin su bastığını göstermez. Güçlü bilinen bir önerme, zayıf bir destek sağlayabilir. Zihinselci bir bakışla da aynı sonuca varılabilir: Volkan Bey'in deneyimleri gerçekti, ama bu deneyimlerin desteklediği önermeler, başvurunun gerçekliğini tam olarak desteklemiyordu. İki görüş, burada aynı pratik öneride buluşur: bilinenle inanılanı ayırmak, ve zayıf halkayı doğrulamak.
Pratik: Alıştırmalar
- Kanıtın dünyada var olması ile bir kişinin kanıtı olması arasındaki farkı, kendi seçeceğin yeni bir örnekle göster.
- Williamson'ın, kanıtın önermesel olduğuna dair üç dayanağını kendi sözlerinle yaz. Zihinselci, bu dayanaklardan hangisine en kolay cevap verebilir?
- Aldatılan ikiz vakasında, zihinselci ile E=K savunucusu, ikizin inancı hakkında neyde uzlaşır, neyde ayrılır? İkizin inancını "mazur görülebilir ama gerekçesiz" saymanın bedeli nedir?
Cevapları göster
- Bir örnek: bir apartmanın bodrumunda, binanın temelinde bir çatlak var. Bu çatlak, binanın sağlamlığına dair bir kanıttır, dünyada vardır, ve bir mühendis onu inceleyebilir. Ama apartmanda oturan ve bodruma hiç inmemiş biri için, bu çatlak, onun kanıtı değildir; o kişinin, binanın sağlam olduğuna dair inancının gerekçesini etkilemez. Bir gün bodruma iner ve çatlağı görürse, çatlak onun kanıtı olur. Bu fark, gerekçenin, dünyada var olan bütün kanıtlara değil, kişinin sahip olduğu kanıtlara bağlı olduğunu gösterir; ve kişinin neye sahip olduğu, kanıtın ne olduğuna bağlıdır: çatlağın kendisine mi, çatlağı görmesine mi, yoksa "temelde bir çatlak var" önermesini bilmesine mi?
- Birinci dayanak: hipotezler kanıtı açıklar, ve açıklanan şey bir önerme ya da olgudur, bir deneyim değil. İkinci dayanak: bir hipotezin kanıta göre olasılığı, bir koşullu olasılıktır, ve koşul bir önermedir. Üçüncü dayanak: bir hipotez kanıtla tutarsız olabilir, ve tutarsızlık önermeler arasında bir ilişkidir. Zihinselci, bu dayanakların üçüne de, deneyimlerin önermesel içerikleri olduğunu kabul ederek cevap verebilir: kanıt, deneyimin kendisi değil, onun içeriğidir. Ama bu cevabın en kolay işlediği yer, üçüncü dayanaktır: bir deneyimin içeriği, bir hipotezle açıkça tutarsız olabilir, örneğin "önümde bir masa var" görünüşü ile "odada hiçbir mobilya yok" hipotezi. Zihinselci ile önermeci arasındaki asıl fark, önermelerin kanıt olmak için bilinmesi gerekip gerekmediğindedir.
- İkisi de, ikizin inancının suçlanamayacağında, yani ikizin bütün epistemik ödevlerini yerine getirdiğinde uzlaşır. Ayrıldıkları yer, ikizin elinde iyi bir kanıt olup olmadığıdır: zihinselciye göre vardır, çünkü deneyimleri bizimkilerle aynıdır; E=K savunucusuna göre yoktur, çünkü dünyaya dair önermeleri bilmez. İkizin inancını "mazur görülebilir ama gerekçesiz" saymanın bedeli, gerekçenin, kişinin kendi bakış açısından ayırt edemeyeceği bir şeye, yani dünyanın gerçekte nasıl olduğuna, bağlı hale gelmesidir. Bu, kişinin kendi gerekçesinin ne olduğunu her zaman bilemeyeceği anlamına gelir; ve gerekçeyi, kişinin ne yapması gerektiğine dair bir rehber olarak gören biri için, bu ciddi bir bedeldir.
Pratik: Argüman görevi
Karşılaştırma. Durum: biri, bir komşusunun evinden taşındığına inanıyor. Zayıf çalışma: "Kanıtım var: kapının önünde bir kamyon gördüm." Güçlü çalışma: "Nesneler ve olgular: kapının önündeki kamyon; kutular. Zihinsel durumlar: kamyonu ve kutuları görmem; komşunun geçen ay taşınmaktan söz ettiğini hatırlamam. Önermeler: 'kapının önünde bir kamyon ve kutular var' (biliyorum); 'kutular komşunun eşyaları' (inanıyorum, bilmiyorum); 'komşu taşınıyor' (inanıyorum). Olgucuya göre kanıtım kamyon ve kutular; zihinselciye göre gördüklerim ve anım; E=K'ye göre yalnızca ilk önerme. Fark şu: bildiğim önerme, taşınmayı değil, bir eşya taşımasını destekliyor; komşu yeni mobilya almış ya da eskileri bağışlıyor olabilir. Asıl dayanağım, hatırladığım konuşma; bu da en zayıf halka, çünkü ne dediğini tam hatırlamıyorum."
| Ölçüt | Ne aranır |
|---|---|
| Üç sütun | Kanıt, nesneler ve olgular, zihinsel durumlar ve önermeler olarak ayrı ayrı yazılmış |
| Bilinen ve inanılan | Önermeler sütununda bilinenler ile yalnızca inanılanlar ayrılmış, ve ayrım gerekçelendirilmiş |
| Üç değerlendirme | Üç görüşe göre kanıtın ne olduğu ayrı ayrı belirtilmiş |
| Gerekçeli sonuç | Argüman, inancın asıl dayanağını ve en zayıf halkasını adlandırıyor |
Argüman koçu
Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.
Tekrar
- (Ders Ç3.10) Ders Ç3.10'da Ç1.12'deki yenici ile Ç3.10'daki çürütücü arasındaki fark neydi? Bu fark, kanıtın ne olduğu sorusuyla nasıl ilişkili?
- (Ders Ç1.9) Ders Ç1.9'daki yeni kötü cin vakası neyi göstermek için kurulmuştu? Bu derste aynı vaka hangi soruda kullanılıyor?
- (Ders Ç0.7) Ders Ç0.7'deki en iyi açıklamaya çıkarım neydi? Williamson, bu çıkarımı, kanıtın önermesel olduğunu savunmak için nasıl kullanıyor?
Cevapları göster
- Ders Ç3.10'da, Ç1.12'deki yenicinin, kişinin bilmediği ama bilse gerekçesinin çökeceği doğru bir önerme olduğunu; Ç3.10'daki çürütücünün ise, kişinin sahip olduğu bir neden olduğunu görmüştük. Birincisi bilgi kuramına, ikincisi gerekçe kuramına hizmet ediyordu. Bu fark, kanıtın ne olduğu sorusuyla doğrudan ilişkilidir: Ç1.12'deki yenici, kanıtın dünyada var olan anlamına, yani olgucu anlayışa yakındır; Ç3.10'daki çürütücü ise, kanıta sahip olma anlamına, yani zihinselci ya da önermeci anlayışa yakındır. Kanıtın ne olduğu belirlenince, çürütücülerin de neyden oluştuğu belirlenmiş olur.
- Ders Ç1.9'da yeni kötü cin vakası, güvenilirciliğe karşı bir itiraz olarak kurulmuştu: aldatılan kişinin inançları güvenilir süreçlerden gelmediği halde, bizimki kadar gerekçeli görünüyordu; bu, içselci gerekçe anlayışını destekliyordu. Bu derste aynı vaka, kanıtın ne olduğu sorusunda kullanılıyor: zihinselciye göre aldatılan kişi bizimle aynı kanıta sahiptir; E=K'ye göre ise, dünyaya dair önermeleri bilmediği için, daha az kanıta sahiptir.
- Ders Ç0.7'de en iyi açıklamaya çıkarım, eldeki gözlemleri en iyi açıklayan hipotezin doğru olduğu sonucuna varan çıkarım türüydü. Williamson bu çıkarımı şöyle kullanır: bir hipotez, kanıtı açıklar; ama açıklanabilen şey, bir olgu ya da bir önermedir, bir deneyim ya da bir nesne değil. Bir hipotez, "şeritte yükselme var" olgusunu açıklayabilir; ama bir kişinin şeridi görmesini değil, ya da kâğıt şeridin kendisini değil, bu olguyu açıklar. Öyleyse kanıt, açıklama ilişkisine girebilmek için, önermesel olmalıdır.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Kanıtın epistemolojideki rolleri nelerdir? | İnancı gerekçelendirmek, akılsal düşünürün saygı gösterdiği şey olmak, doğruluğun işareti olmak, tarafsız hakem olmak (Kelly). |
| Kanıta sahip olmak ile kanıtın var olması nasıl ayrılır? | Dünyada var olan kanıt herkesin olabilir; gerekçeyi yalnızca kişinin sahip olduğu kanıt belirler. |
| Olgucu görüş nedir? | Kanıt, dünyadaki olgular, nesneler ve olaylardır: parmak izi, EKG şeridi, fotoğraf plakası. |
| Zihinselci görüş nedir? | Kanıt, kişinin zihinsel durumlarıdır; zihinsel durumları aynı iki kişinin gerekçesi aynıdır (Conee ve Feldman). |
| E=K nedir? | Bir kişinin kanıtı, tam olarak bildiği önermelerdir (Williamson, 2000). |
| Kanıtın önermesel olduğuna dair üç dayanak nedir? | Hipotezler kanıtı açıklar; olasılık kanıta göre koşullandırılır; hipotez kanıtla tutarsız olabilir. |
| Aldatılan ikiz E=K için neden sorundur? | İkiz bizimle aynı deneyimlere sahiptir ama dünyaya dair önermeleri bilmez; E=K'ye göre daha az kanıta sahiptir. |
| Comesaña ve Kantin'in itirazı nedir? | E=K, yanlış öncüllere dayanan gerekçeli inançları dışladığı için Gettier vakalarının varlığıyla bağdaşmaz (2010). |
Okuma listesi
- Timothy Williamson, Knowledge and Its Limits (Oxford University Press, 2000), 9. bölüm. E=K tezi.
- Earl Conee ve Richard Feldman, Evidentialism: Essays in Epistemology (Oxford University Press, 2004). Zihinselci kanıt anlayışı.
- Juan Comesaña ve Holly Kantin, "Is Evidence Knowledge?", Philosophy and Phenomenological Research 80 (2010). E=K'ye Gettier itirazı.
- Thomas Kelly, "Evidence", Stanford Encyclopedia of Philosophy. Kanıtın rolleri ve görüşler.
- David L. Sackett ve ark., "Evidence Based Medicine: What It Is and What It Isn't", British Medical Journal 312 (1996). Tıpta kanıt kavramı.
Sonraki derse köprü
Bu ders, kanıtın ne olduğunu sordu; ama bütün görüşler, kanıtın bir şey yapması gerektiğini, yani akılsal inancı belirlemesi gerektiğini varsaydı. Williamson'ın birincil metnindeki ikinci varsayım tam da buydu: inancı gerekçelendiren şey kanıttır. Bu varsayımın kendisi bir tezdir, ve epistemolojide ona kanıtçılık denir. Kanıtçılığa göre, bir inanç, ancak kişinin kanıtıyla desteklendiği ölçüde gerekçelidir; ve inancın gücü, kanıtın gücüyle orantılı olmalıdır. Volkan Bey'in güçlü inancı, elindeki zayıf kanıtla orantılı mıydı? Ders Ç3.12, kanıtçılığı, onun "orantılılık" ilkesini, ve bu ilkenin, kanıtın ne olduğuna dair bu derste gördüğümüz seçimlere göre nasıl farklı sonuçlar verdiğini inceliyor. Ders, bir inancın gücünün kanıtın gücüyle ne ölçüde örtüştüğünü değerlendirmek için Kanıt Oranı Ölçeği adlı bir araç sunuyor.
Günlük sorusu: Bugün "kanıtım var" dediğin bir şey için, kanıtın gerçekte neydi: bir nesne mi, bir deneyim mi, yoksa bildiğin bir şey mi?