İçeriğe geç

Ders Ç2.3 · Çekirdek · Modül Ç2: Bilginin kaynakları

Algı kuramları: duyu verisi, dolaysız gerçekçilik, temsilcilik

Araç: Algı Kuramı Karşılaştırıcı · 5K: Kavram · 6.733 kelime · tamamı yaklaşık 31 dakika okuma

Giriş

Bir boya mağazasında, Sevgi Hanım salonunun duvarı için bir renk kartelasından açık bir bej seçiyor. Mağazanın floresan ışığı altında renk tam istediği gibi görünüyor. Boya eve geliyor, duvara sürülüyor, ve akşam salonun sarı lambası yandığında duvar, kartelada gördüğünden belirgin biçimde daha pembe görünüyor. Ertesi sabah gün ışığında ise yine başka bir tonda. Sevgi Hanım boyacıyı arıyor: "Bana yanlış boyayı mı verdiniz?" Boyacı kutunun kodunu okuyor, mağazanın cihazıyla karşılaştırıyor: boya, kartelada seçilenin ta kendisi. "Boya aynı, hanımefendi," diyor, "değişen ışık." Sevgi Hanım bir an düşünüyor ve sorunun asıl kaynağını soruyor: "Peki duvarın gerçek rengi hangisi?"

Bu soru, Ders Ç2.1'deki Russell'ın masasının gündelik bir karşılığıdır. Ders Ç2.1'deki Ece'nin ceketinde, gün ışığındaki rengi "gerçek" renk saymıştık; Sevgi Hanım'ın sorusu bu varsayımı açıkça sorguluyor: hangi ışık, rengi gerçekten gösteren ışıktır? Ders Ç2.2, yanılsama ve halüsinasyon argümanlarının, algıda doğrudan farkında olduğumuz şeyin sıradan nesneler olmadığı sonucuna nasıl vardığını ve bu sonuca hangi öncüllerde direnilebileceğini gösterdi. Bu ders, o argümanlara verilen büyük cevapları, yani algı kuramlarını, karşılaştırıyor. Duyu verisi kuramı, argümanları kabul eder ve doğrudan farkında olduğumuz şeyin zihinsel duyu verileri olduğunu söyler. Temsilci gerçekçilik, bu duyu verilerinin ya da fikirlerin dış nesneleri temsil ettiğini ve dış nesneleri onlar aracılığıyla dolaylı olarak algıladığımızı ekler. Dolaysız gerçekçilik, argümanları reddeder ve sıradan nesneleri doğrudan algıladığımızı savunur. Ders Ç2.2'de andığımız yönelimselcilik ise, ikisinin arasında bir yol açmaya çalışır. Bu ders, her kuramın neyi açıkladığını, neyi kaybettiğini ve algının bilgi sorununa ne cevap verdiğini soruyor.

Bu dersin kazanımları:

  • Duyu verisi kuramını, temsilci gerçekçiliği, fenomenalizmi, dolaysız gerçekçiliği ve yönelimselciliği, birincil ve ikincil nitelikler ayrımını ve algı perdesi sorununu açıklarsın. (anla)
  • Bir algı durumunu Algı Kuramı Karşılaştırıcı ile her kurama göre yeniden betimler, kuramların aynı durumu nasıl farklı açıkladığını gösterirsin. (uygula)
  • Kuramları yanıltıcı deneyimleri açıklama, deneyimin görünüşüne sadakat, dış dünyaya epistemik erişim ve bilimle uyum ölçütlerine göre gerekçeli olarak karşılaştırırsın. (değerlendir)

Kavramlar

Kavramlar tarihsel sırayı izliyor: önce duyu verisi kuramı ve ondan çıkan iki yol, sonra bu yolların karşılaştığı sorun, en son da ona karşı geliştirilen iki görüş.

Ders Ç2.1'de Russell'ın, gerçek masanın dolaysız olarak bilinmediğini, duyu verilerinden çıkarıldığını söylediğini görmüştük. Russell, 1912 tarihli The Problems of Philosophy kitabında "duyu verileri" (sense-data) adını, duyumda dolaysız olarak bilinen şeyler için kullandı; terimi Moore da daha önce derslerinde kullanıyordu: renkler, sesler, kokular, sertlikler. Kuram, yirminci yüzyılın ilk yarısında İngiliz felsefesinde egemen oldu ve G. E. Moore, H. H. Price ve A. J. Ayer gibi felsefeciler tarafından farklı biçimlerde geliştirildi. Kuramın en büyük gücü, Ders Ç2.2'deki argümanlara doğrudan bir cevap vermesidir. Duvar sarı görünüyorsa, gerçekten sarı bir şeyin, yani sarı bir duyu verisinin, farkındayızdır. Yeşil bir ardıl görüntü gördüğümüzde, yeşil ve yuvarlak bir duyu verisinin farkındayızdır. Fenomenal ilke böylece kabul edilir ve yanıltıcı deneyimler kolayca açıklanır. Duyu verisi kuramı tek başına bir algı kuramı değil, bir deneyim kuramıdır. Duyu verileri ile dış nesneler arasındaki ilişkiyi açıklamak için iki farklı yol açılır.

Bu görüşün klasik savunucusu İngiliz filozof John Locke'tur. Locke, 1689 tarihli (kapakta 1690) An Essay Concerning Human Understanding adlı eserinde, zihnin dolaysız nesnesinin "fikirler" (ideas) olduğunu, fikirlerin de dış nesneler tarafından duyular aracılığıyla zihinde üretildiğini savundu. Temsilci gerçekçilik, sağduyunun bir kısmını korur: dış nesneler vardır ve algımızın nedenidir. Ama sağduyunun bir kısmını da bırakır: dış nesneleri doğrudan değil, temsilleri aracılığıyla algılarız. Bu görüş, Ders Ç2.1'deki nedensel zincirle de uyumludur: zincirin sonunda bir temsil oluşur ve farkında olduğumuz şey bu temsildir. Görüşün en büyük sorunu, aşağıda tanımlayacağımız algı perdesi sorunudur.

Bu ayrım, temsilci gerçekçiliğin dünya resmini belirler. Locke'a göre, bir kartopunun yuvarlaklığı, kartopunun kendisinde bulunan bir özelliktir ve bizim yuvarlaklık fikrimiz ona benzer. Ama kartopunun beyazlığı, kartopunun kendisinde bizim beyazlık fikrimize benzeyen bir şey olarak bulunmaz. Kartopunda bulunan, yalnızca küçük parçacıkların, belirli bir büyüklük, biçim ve hareketle, bizde beyazlık duyumu üretme gücüdür. Bu ayrım, yeni doğa biliminin dünya resmiyle uyumludur: fizik, cisimleri büyüklük, biçim ve hareket gibi niceliklerle betimler; renkleri ise ışığın dalga boyları ve yüzeylerin yansıtma özellikleriyle açıklar. Giriş örneğindeki duvarın "gerçek rengi" sorusu, Locke'un ayrımına göre şöyle cevaplanır. Duvarda, bizim deneyimlediğimiz bejliğe benzeyen bir şey yoktur. Duvarda yalnızca, belirli bir ışık altında bizde belirli bir renk duyumu üretme gücü vardır. Bu güç ışığa göre farklı duyumlar üretir.

"Algı perdesi" ifadesi, Yeni Zelanda doğumlu filozof Jonathan Bennett'in 1971 tarihli Locke, Berkeley, Hume: Central Themes kitabında yaygınlaştı, ama sorunun kendisi Locke'un çağdaşlarından beri bilinir. İrlandalı filozof George Berkeley, 1710 tarihli A Treatise Concerning the Principles of Human Knowledge adlı eserinde, Locke'un görüşüne iki itiraz yöneltti. Birincisi, benzerlik itirazıdır (§8): Berkeley'e göre, bir fikir ancak bir fikre benzeyebilir; bir renk ancak başka bir renge benzeyebilir. Zihinden bağımsız bir nesnenin bir fikre "benzemesi" anlamsızdır. İkincisi, erişim itirazıdır (§18–20): dış nesneleri hiç doğrudan algılamıyorsak, fikirlerimizin onları doğru temsil edip etmediğini karşılaştırma yoluyla hiçbir zaman sınayamayız. Bir haritayı araziyle karşılaştırabiliriz, çünkü araziyi de görebiliriz. Ama yalnızca haritaları görebiliyorsak, haritanın bir araziyi temsil ettiğini nasıl bilebiliriz? Ders Ç2.2'de Hume'un vardığı şüphecilik, bu sorunun bir sonucudur.

Fenomenalizm, algı perdesi sorununa radikal bir çözüm önerir: perdenin arkasında bir şey yoksa, perde sorun olmaktan çıkar. Berkeley, bu yönde ilk büyük adımı attı, ama kendisi ruhları ve Tanrı'yı kabul eden bir idealistti. Ona göre, duyulur şeylerin varlığı algılanmalarından ibarettir: "esse est percipi", yani var olmak algılanmaktır. Berkeley'nin, çalışma odasındaki masanın, odada olsaydı onu algılayacağı anlamında var olduğunu söylemesi, fenomenalizmin karşı-olgusal çözümlemesinin öncüsü sayılır. Berkeley, algılanmayan şeylerin varlığını Tanrı'nın algısıyla açıkladı. On dokuzuncu yüzyılda İngiliz filozof John Stuart Mill, 1865 tarihli bir eserinde, maddeyi "duyumun kalıcı olanakları" (permanent possibilities of sensation) olarak tanımladı. Odadaki masa, ben odadan çıktığımda var olmaya devam eder, çünkü odaya girersem belirli duyu verilerine sahip olacağım doğrudur. Fenomenalizm, dış dünyaya dair bilgimizi kurtarır: dış dünyaya dair önermeler, duyu verilerine dair önermelere çevrilebildiği için, duyu verilerini bilmek dış dünyayı bilmektir. Ama bu çeviri hiçbir zaman tam olarak yapılamadı. "Masa odada" önermesini duyu verileri diliyle eksiksiz ifade etmek, sonsuz sayıda koşullu önerme gerektirir ve bu koşullu önermelerin kendisi, gözlemcinin bedeni ve konumu gibi fiziksel nesnelere başvurmadan kurulamaz. Fenomenalizm, yirminci yüzyılın ortasından sonra büyük ölçüde terk edildi.

Dolaysız gerçekçilik, sağduyunun algı anlayışına en yakın kuramdır: masayı gördüğümde, masanın kendisini görürüm, bir masa görüntüsünü değil. Saf biçimi, nesnelerin göründükleri gibi olduğunu, renkler dahil bütün algılanan özelliklerin nesnelerin kendisinde bulunduğunu savunur. Bilimsel biçimi ise, nesneleri doğrudan algıladığımızı, ama bazı algılanan özelliklerin, örneğin renklerin, Locke'un dediği gibi, nesnelerle algılayanlar arasındaki bir ilişkiye bağlı olabileceğini kabul eder. Dolaysız gerçekçiliğin en büyük gücü, algı perdesi sorununu ortadan kaldırmasıdır: dış nesnelerle doğrudan karşı karşıyaysak, onların var olduğunu ve nasıl olduklarını algı yoluyla bilebiliriz. En büyük sorunu ise, Ders Ç2.2'deki argümanlara bir cevap vermek zorunda olmasıdır. Yanılsamada ve halüsinasyonda neyle karşı karşıyayız? Bu soruya verilen cevaplardan biri, Ders Ç2.4'te göreceğimiz ayrışmacılıktır.

Ders Ç2.2'de fenomenal ilkeyi reddeden yönelimselci görüşü kısaca görmüştük. Yönelimselciliğe göre, duvar sarı göründüğünde, sarı bir şeyin farkında değiliz; deneyimimiz duvarı sarı olarak temsil ediyor. Bir harita, var olmayan bir köprüyü gösterebilir, ama haritanın içinde bir köprü yoktur. Bu görüş, duyu verisi kuramının aracı nesnelerinden kurtulur. Ama dolaysız gerçekçiliğin yanıltıcı deneyimlerle ilgili sorununu da çözer: yanıltıcı deneyim, yanlış bir temsildir. Yönelimselciliğin en etkili gerekçelerinden biri, Amerikalı filozof Gilbert Harman'ın 1990 tarihli "The Intrinsic Quality of Experience" makalesinde savunduğu saydamlık gözlemidir. Bir ağaca bak ve dikkatini görsel deneyiminin kendine ait niteliklerine yöneltmeye çalış. Harman'a göre, bulacağın tek nitelikler, sunulan ağacın nitelikleridir. Deneyimin kendisi, içinden dünyaya bakılan bir pencere gibi saydamdır. Bu gözlem, deneyimin niteliksel karakterinin, sunduğu dünyanın özelliklerinden ibaret olduğunu, yani temsil içeriğiyle belirlendiğini düşündürür. Benzer bir gözlemi G. E. Moore, 1903 tarihli "The Refutation of Idealism" makalesinde, bilincin "diyafan", yani saydam göründüğünü belirterek yapmıştı. Ama Moore, yeterince dikkatli bakılırsa bilincin de ayırt edilebileceğini ekler; saydamlıktan Harman'ın sonucunu çıkarmaz.

Argüman

Bu bölüm, kuramları karşılaştıran bir argüman kuruyor. Argümanın amacı tek bir kazanan seçmek değil, her kuramın bedelini aynı ölçütlerle görünür kılmak.

  1. Bir algı kuramı dört ölçütü karşılamaya çalışmalıdır: yanıltıcı deneyimleri açıklamalı, deneyimin dünyayı sunan görünüşüne sadık kalmalı, dış dünyaya epistemik erişimi açıklamalı ve algının bilimsel açıklamasıyla uyumlu olmalıdır.
  2. Duyu verisi kuramı birinci ölçütü en iyi karşılar, ama ikinci ölçütü karşılamaz: deneyimimiz, zihinsel nesneleri değil, dünyadaki nesneleri sunar gibi görünür.
  3. Temsilci gerçekçilik, duyu verisi kuramının birinci ölçütteki başarısını korur ve dördüncü ölçütle uyumludur, ama üçüncü ölçütte algı perdesi sorunuyla karşılaşır.
  4. Fenomenalizm, algı perdesi sorununu dış dünyayı duyu verilerine indirgeyerek çözer, ama bu indirgeme hiçbir zaman başarıyla yapılamamıştır ve dördüncü ölçütle, yani fiziksel nesneleri temel alan bilimsel açıklamayla, gerilim içindedir.
  5. Dolaysız gerçekçilik ikinci ve üçüncü ölçütleri en iyi karşılar, ama birinci ölçütte, yani yanıltıcı deneyimleri açıklamakta, ek bir kurama ihtiyaç duyar.
  6. Yönelimselcilik, yanıltıcı deneyimleri yanlış temsil olarak açıklar ve deneyimin dünyayı sunduğu görünüşünü korur; ama temsil içeriğinin dünyayla nasıl bağlandığını ve deneyimin niteliksel karakterinin tam olarak içerikle belirlenip belirlenmediğini açıklamak zorundadır.

Sonuç: Hiçbir kuram dört ölçütü birden bedelsiz karşılamaz. Duyu verisi kuramı ve temsilci gerçekçilik, yanıltıcı deneyimleri açıklamanın bedelini, dünyayla doğrudan temastan vazgeçerek ve algı perdesi sorununa açık kalarak öder. Dolaysız gerçekçilik ve yönelimselcilik, dünyayla teması korur, ama yanıltıcı deneyimleri açıklamak için ek bir yük taşır. Çağdaş tartışmada duyu verisi kuramı ve fenomenalizm büyük ölçüde terk edilmiştir. Yönelimselcilik ile dolaysız gerçekçiliğin bir biçimi olan ayrışmacılık arasındaki tartışma ise hâlâ canlıdır. Bu karşılaştırma, Ders Ç2.1'deki üç cevap türüne de bir harita sunar. Duyu verisi kuramı ve temsilci gerçekçilik, çıkarım cevabının metafizik temelidir. Dolaysız gerçekçilik ve yönelimselcilik ise dolaysız erişim ya da güvenilir süreç cevaplarıyla birleşebilir.

Birinci öncüldeki dört ölçüt, bu modülün önceki iki dersinden çıkıyor. Yanıltıcı deneyimler, Ders Ç2.2'nin konusuydu. Deneyimin dünyayı sunan görünüşü, Ders Ç2.1'de algısal deneyimin bir şeyi "sunduğunu" söylerken kastettiğimiz özelliktir. Dış dünyaya epistemik erişim, algının bilgi sorununun kendisidir. Bilimle uyum ise, Ders Ç2.1'deki nedensel zincirin bir kuram tarafından açıklanabilmesidir. Bu ölçütlerin ağırlığı tartışmalıdır. Bir epistemolog, üçüncü ölçüte, bir zihin felsefecisi ise birinci ya da ikinci ölçüte daha çok ağırlık verebilir.

Üçüncü öncül, temsilci gerçekçiliğin en zayıf noktasını gösteriyor. Algı perdesi sorunu, temsilci gerçekçiliğin bir yan sonucu değil, onun yapısından doğan bir sorundur. Dış nesneleri yalnızca temsiller aracılığıyla algılıyorsak, dış nesnelere dair her inancımız, temsillerden yapılan bir çıkarıma dayanır. Bu çıkarım nasıl gerekçelendirilir? En iyi açıklamaya çıkarım, Ders Ç0.7'de gördüğümüz gibi, bir cevap adayıdır: dış nesnelerin varlığı, duyu verilerimizin düzenini en iyi açıklayan hipotezdir. Bu cevap, Modül Ç5'te, özellikle eksik belirlenim argümanında (Ders Ç5.16), yeniden tartışılacak. Ama cevabın kendisi, dış dünya şüphecisinin önerdiği alternatif açıklamalara, örneğin kötü cin hipotezine, karşı neden üstün olduğunu göstermek zorundadır.

En tartışmalı öncül: İkinci öncül, yani deneyimimizin zihinsel nesneleri değil, dünyadaki nesneleri sunar gibi göründüğü iddiası. Bu öncül, deneyimin görünüşüne, yani bize nasıl geldiğine başvurur. Ama bu görünüşün güvenilir bir rehber olup olmadığı tartışmalıdır. Duyu verisi kuramcısı, deneyimin dünyayı sunar "gibi göründüğünü" kabul edebilir, ama bunun bir yanılsama olduğunu, felsefi düşüncenin bu görünüşü düzeltmesi gerektiğini söyleyebilir. Hume'un "en küçük bir felsefe" ifadesi tam olarak bunu söylüyordu. Öte yandan, saydamlık gözlemi, ikinci öncülü destekler: deneyime yöneldiğimizde, zihinsel nesneler değil, dünyadaki nesneler buluruz. Ama saydamlığın kendisi de tartışmalıdır. Bazı felsefeciler, bulanık görmenin ya da ardıl görüntülerin, deneyimin kendine ait niteliklerine dikkat etmenin mümkün olduğunu gösterdiğini savunur. Bulanık gördüğümde, nesne bulanık değildir; bulanıklık deneyimin bir özelliği gibi görünür. Bu tartışma, Ders Ç2.5'te içebakışın güvenilirliği sorusuyla yeniden açılacak.

İtirazlar ve cevaplar

İtiraz 1: Locke'un ayrımı tutarsızdır; birincil nitelikler de ikincil nitelikler kadar göreceli görünür

Berkeley, Locke'un birincil ve ikincil nitelikler ayrımının tutarlı olmadığını savundu. Locke, ikincil niteliklerin göreceli olduğunu, örneğin aynı suyun bir ele sıcak, öbür ele soğuk gelebileceğini, bu yüzden sıcaklığın suda bulunmadığını söyler. Ama aynı akıl yürütme birincil niteliklere de uygulanabilir. Bir masa, farklı açılardan farklı biçimlerde, farklı uzaklıklardan farklı büyüklüklerde görünür. Ders Ç2.2'deki Hume pasajı tam olarak bunu söylüyordu: masa uzaklaştıkça küçülür gibi görünür. Öyleyse biçim ve büyüklük de, renk ve sıcaklık kadar, algılayana göre değişir. Locke'un ayrımı çökerse, birincil nitelikler de zihne bağımlıdır ve temsilci gerçekçilikten Berkeley'nin idealizmine bir adım kalır.

Cevap: Berkeley'nin itirazı, görecelik argümanını tek başına kullanırsak güçlüdür. Ama Locke'un ayrımının asıl dayanağı görecelik değildir. Locke, birincil nitelikleri, cisimden hiçbir bölünme ya da değişiklikle ayrılamayan nitelikler olarak tanımlar. Bir buğday tanesini ikiye, sonra dörde böldükçe, her parça yine katılığını, uzamını, biçimini ve hareket edebilirliğini korur. Locke'a göre renk böyle bir ayrılmazlık göstermez; başka bir yerde, yeterince küçük parçalarda, örneğin mikroskop altında, rengin değiştiğini anar. Daha önemlisi, Locke'un ayrımı fiziğin dünya resmine dayanır: birincil nitelikler, fizik kuramının kullandığı niceliklerdir ve ikincil niteliklerin nedensel açıklamasında yer alır. Bugünkü fizikle söylersek, renk, yüzeyin yansıtma özellikleri ve ışığın dalga boylarıyla açıklanır; ama yansıtma özellikleri renklerle açıklanmaz. Bu açıklayıcı asimetri, görecelikten bağımsızdır. Berkeley'nin itirazı, ayrımın algısal görünüşe dayandırılamayacağını gösterir. Ama ayrımın bilimsel açıklamaya dayandırılabileceğini çürütmez. Ancak bu savunma, birincil niteliklerin de ancak bilimsel bir kuram aracılığıyla, yani dolaylı olarak bilindiğini kabul eder. Bu da algı perdesi sorununu yeniden gündeme getirir.

İtiraz 2: Dolaysız gerçekçilik, nedensel zincirle çelişir

Ders Ç2.1'de algının uzun bir nedensel zincir aracılığıyla gerçekleştiğini gördük. Sirius'tan gelen ışık, sekiz buçuk yıl yolculuk eder, göze ulaşır, sinirsel sinyallere dönüşür ve beyinde işlenir. Bu zincirin sonunda bir deneyim oluşur. Deneyimin doğrudan nesnesi, zincirin son halkası olmalıdır, ilk halkası değil. Dolaysız gerçekçilik, zincirin ilk halkasındaki nesneyle doğrudan karşı karşıya olduğumuzu söylüyorsa, bilimsel algı anlayışıyla çelişir.

Cevap: Bu itirazın bir biçimi, Ders Ç2.1'deki İtiraz 4'te zaman gecikmesi argümanı olarak karşımıza çıkmıştı. Cevabın ilkesi ise Ders Ç2.1'in dolaysız ve dolaylı algı ayrımında konmuştu: nedensel aracılık, epistemik aracılık doğurmak zorunda değildir. Dolaysız gerçekçi, "doğrudan" kelimesini nedensel değil, epistemik ya da fenomenolojik bir anlamda kullanır. Masayı doğrudan algılamak, masa ile deneyim arasında hiçbir nedensel süreç olmadığı anlamına gelmez. Masayı, başka bir şeyin farkında olup ondan çıkarım yaparak değil, masanın kendisinin farkında olarak algıladığım anlamına gelir. Telefonla konuşma benzetmesi, Ders Ç2.1'de bu noktayı göstermişti. Sesin bir dizi elektronik dönüşümden geçmesi, karşımdakiyle değil telefonla konuştuğum anlamına gelmez. Bu cevap, dolaysız gerçekçiliği nedensel zincirle uzlaştırır. Ama "doğrudan farkında olmanın" ne olduğuna dair olumlu bir açıklama borcunu da bırakır. Bu açıklamanın en gelişmiş biçimleri, Ders Ç2.4'teki ayrışmacılıkta ve yönelimselcilikte bulunur.

İtiraz 3: Yönelimselcilik, deneyimin niteliksel karakterini açıklayamaz

Yönelimselciliğe göre, deneyimin niteliksel karakteri, yani kırmızıyı görmenin "nasıl bir şey olduğu", deneyimin temsil içeriğiyle belirlenir. Ama iki kişinin, aynı içeriğe sahip ama farklı niteliksel karakterde deneyimler yaşaması düşünülebilir. Bu, felsefede "ters çevrilmiş renk tayfı" (inverted spectrum) olarak bilinen düşünce deneyidir. Bir kişinin renk deneyimleri, öbürününkinin tam tersi olabilir: domatese baktığında, öbür kişinin çimene bakarken yaşadığı deneyimi yaşar. Ama ikisi de domatesi "kırmızı" olarak adlandırır ve aynı renk ayrımlarını yapar. Bu durumda deneyimlerin temsil içeriği aynıdır, çünkü ikisi de domatesi kırmızı olarak temsil eder; ama niteliksel karakterleri farklıdır. Öyleyse niteliksel karakter, temsil içeriğiyle belirlenmez.

Cevap: Ters çevrilmiş renk tayfı, aslen işlevselciliğe karşı geliştirilmiş, yönelimselciliğe de uyarlanmış ünlü bir itirazdır; yönelimselciliğe özgü biçimi Amerikalı filozof Ned Block'un 1990 tarihli "Ters Dünya" (Inverted Earth) düşünce deneyidir. Tartışma hâlâ sürmektedir. Yönelimselcilerin bir cevabı, düşünce deneyinin tutarlı olmadığını savunmaktır. İnsan renk uzayı simetrik değildir. Örneğin sarı, maviden daha açık görünür ve renkler arasındaki benzerlik ilişkileri, deneyimleri tam olarak ters çevirmeyi davranışsal olarak fark edilir kılabilir. Bu cevap, ters çevirmenin ayrıntılı biçimlerini zorlaştırır, ama ilkesel olasılığı tam olarak dışlamaz. İkinci bir cevap, içeriğin sanıldığından daha ince olduğunu, iki kişinin deneyimlerinin aynı nesneyi farklı biçimlerde temsil edebileceğini söylemektir. Bu cevap, temsil içeriği kavramını genişletir. Bu tartışmanın ayrıntıları zihin felsefesinin konusudur. Epistemoloji açısından önemli olan, niteliksel karakterin dünyayla bağlantısının tartışmalı olmasıdır. Niteliksel karakter içerikle belirlenmiyorsa, deneyimin dünyayı ne kadar sunduğu da sorgulanabilir hâle gelir.

İtiraz 4: Kuramlar arasındaki fark yalnızca sözel bir farktır

Bu kuramların hepsi, aynı olguları kabul eder: dış nesneler vardır, ışık onlardan yansır, göze ulaşır, beyin işler ve bir deneyim oluşur. Kuramlar yalnızca bu süreci betimlemek için farklı kelimeler kullanır. Birinin "duyu verisi" dediğine öbürü "temsil", bir başkası "nesnenin kendisi" der. Ayer da, 1940 tarihli kitabında, duyu verisi dili ile sıradan dil arasındaki tercihin bir olgu sorusu değil, bir dil tercihi sorusu olduğunu ileri sürmüştü. Öyleyse algı kuramları arasındaki tartışma, gerçek bir felsefi sorun değil, bir dil seçimidir.

Cevap: Bu itiraz, kuramların gözlemsel sonuçlarının çoğu zaman aynı olduğunu doğru biçimde fark ediyor. Ama kuramlar, epistemik sonuçlarında ayrışır. Duyu verisi kuramına ve temsilci gerçekçiliğe göre, dış dünyaya dair her inancımız bir çıkarıma dayanır ve bu çıkarım gerekçelendirilmelidir. Dolaysız gerçekçiliğe göre ise, algısal inançlarımızın en azından bir kısmı çıkarımsal değildir ve dünyayla doğrudan temasa dayanır. Bu fark, Ders Ç2.1'de gördüğümüz algısal gerekçenin yapısını değiştirir. Çıkarımsal mı, çıkarımsal olmayan mı? Ve bu fark, Modül Ç3'teki temelcilik tartışmasında ve Modül Ç5'teki şüphecilik tartışmasında belirleyici bir rol oynar. Şüpheci, temsilci gerçekçiye karşı, dolaysız gerçekçiye karşı olduğundan çok daha güçlü bir konumdadır. Öyleyse kuramlar arasındaki tercih, yalnızca sözel değil, epistemolojik bir tercihtir. Ayer da duyu verisi dilini keyfî bir seçim olarak değil, algının olgularını betimlemek için daha elverişli bulduğu için önermişti.

Örnekler

Basit örnek: iki eldeki aynı su

Locke'un Deneme'nin II. kitabında, 8. bölümün 21. paragrafında açıkladığı olguyla başlayalım; düzeneğin aşağıdaki biçimi Berkeley'den gelir. Bir elini bir süre sıcak suda, öbür elini soğuk suda tut. Sonra iki elini birlikte ılık bir su kabına daldır. Sıcak sudan gelen el, ılık suyu soğuk; soğuk sudan gelen el ise aynı suyu sıcak hisseder. Aynı su, aynı anda, bir ele soğuk, öbür ele sıcak gelir.

Algı Kuramı Karşılaştırıcı ile bakalım. Duyu verisi kuramı: kişi aynı anda iki duyu verisinin farkındadır, biri soğuk, biri sıcak. İkisi de gerçektir, ama ikisi de zihnin içindedir. Temsilci gerçekçilik: suyun kendisinde, iki ele farklı duyumlar üreten tek bir sıcaklık durumu vardır, yani parçacıkların belirli bir hareketi. Sıcaklık hissi, ikincil bir niteliğin fikridir ve suya benzemez. Locke'un kendisi bu örneği tam olarak bu sonuç için kullanır. Dolaysız gerçekçilik: kişi suyun kendisini doğrudan hisseder, ama iki el farklı durumlarda olduğu için suyun sıcaklığını farklı biçimlerde algılar. Sıcaklık hissi, suyun mutlak sıcaklığını değil, el ile su arasındaki sıcaklık farkını bildirir. Yönelimselcilik: iki el, suyu farklı sıcaklıklarda temsil eder; temsillerden en az biri, mutlak sıcaklık açısından yanlıştır.

Sonuç: Bu örnekte bilimsel dolaysız gerçekçiliğin cevabı özellikle doğal görünüyor. Dokunma duyusu, mutlak sıcaklığı değil, sıcaklık akışını algılar ve bu, iki elin farklı tepkisini tutarlı biçimde açıklar. Locke'un kendi açıklaması da ilişkiseldir: su, bir elin parçacık hareketini artırır, öbürününkini azaltır. Locke ile ayrılık, bu ilişkinin algılanan bir özellik mi, yoksa yalnızca duyumun nedeni mi olduğundadır. Dolaysız gerçekçiye göre sıcaklık hissi, suyun gerçek bir ilişkisel özelliğini, el ile su arasındaki ısı akışını, doğru biçimde algılıyordur.

Orta örnek: uzaktaki mavi dağlar

Açık bir günde uzaktaki dağlara bakan biri, dağların mavimsi göründüğünü fark eder. Yakına gidildiğinde ise dağlar yeşil ormanlarla ya da kahverengi kayalarla kaplıdır. Bu olgunun bilimsel açıklaması bilinir: güneş ışığı atmosferdeki moleküllerde saçılır, kısa dalga boylu mavi ışık daha çok saçılır, ve gözlemci ile dağ arasındaki uzun hava sütunu, dağın kendi renginin üzerine bir mavi tabaka ekler. Ressamlar bu olguyu yüzyıllardır uzaklık duygusu vermek için kullanır.

Algı Kuramı Karşılaştırıcı ile bakalım. Duyu verisi kuramı: gözlemci mavi bir duyu verisinin farkındadır. Dağın kendisi mavi değildir. Temsilci gerçekçilik: mavi duyu verisi, dağı ve aradaki havayı birlikte temsil eder; dağın renginin bir fikri değil, dağ ile hava sütununun birleşik etkisinin bir fikridir. Dolaysız gerçekçilik: gözlemci dağı doğrudan görür, ama dağı, aradaki hava sütunuyla birlikte görür. Mavilik, dağın değil, gözlemciden dağa uzanan görüş hattının bir özelliğidir ve gözlemci bu özelliği de doğru biçimde algılar. Yönelimselcilik: deneyim dağı mavi olarak temsil ediyorsa, yanlıştır. Ama deneyim belki dağı "uzaktan bakıldığında mavi görünen" bir şey olarak temsil ediyordur ve bu doğrudur.

Sonuç: Bu örnek, kuramların farkının deneyimin içeriğini nasıl tanımladığımıza bağlı olduğunu gösteriyor. Deneyimin "dağ mavidir" dediğini düşünürsek, deneyim yanıltıcıdır ve duyu verisi kuramı ile temsilci gerçekçilik doğal açıklamalar sunar. Deneyimin "dağ buradan mavi görünüyor" dediğini düşünürsek, deneyim doğrudur ve dolaysız gerçekçilik ile yönelimselcilik de aynı kolaylıkla açıklama sunar. Deneyimin içeriği sorusu, Ders Ç2.1'de Siegel'in zengin ve ince içerik ayrımıyla tartışılmıştı. Bu örnek, o sorunun algı kuramlarını nasıl etkilediğini gösteriyor.

Gerçek hayat örneği: metamerizm

Tekstil, boya ve baskı sanayilerinde iyi bilinen bir sorun vardır. İki kumaş parçası, bir mağazanın ışığı altında tam olarak aynı renkte görünür, ama gün ışığında belirgin biçimde farklı görünür. Bu olguya "metamerizm" denir. Nedeni, iki yüzeyin farklı dalga boylarındaki ışığı farklı oranlarda yansıtmasıdır. Belirli bir ışık altında, iki yüzeyin yansıttığı ışık, gözdeki üç tür renk algılayıcı hücreyi aynı düzeyde uyarır ve yüzeyler aynı renkte görünür. Işık değiştiğinde, iki yüzeyin yansıttığı ışığın bileşimi farklı biçimde değişir ve renkler ayrışır. Bu yüzden sanayide renk eşleştirmesi, Uluslararası Aydınlatma Komisyonu'nun (Commission Internationale de l'Éclairage, CIE) tanımladığı standart ışık kaynakları altında yapılır ve iki ürünün yalnızca bir ışık altında değil, birkaç standart ışık altında eşleşmesi istenir. Renk ölçümü, yüzeyin her dalga boyundaki yansıtma oranını ölçen spektrofotometrelerle yapılır.

Bu uygulama, birincil ve ikincil nitelikler tartışmasına beklenmedik bir ışık tutuyor. Sanayi, yüzeyin yansıtma profilini algılayandan bağımsız olarak ölçer, ama rengi bu profilin standart bir ışık ve standart bir gözlemci altında nasıl görüneceğiyle belirtir. Profil, Locke'un birincil niteliklerine benzer biçimde, ölçülebilir ve algılayandan bağımsızdır; renk tanımı ise standart bir gözlemciye görelidir. Algılanan renk ise, bu profil ile ışık kaynağı ve gözün yapısı arasındaki etkileşimin sonucudur. Sanayi, bu yüzden, Locke'un ayrımını pratikte uygular: algılanan rengin ardındaki fiziksel temel kesin olarak ölçülebilir, ama renk, o temel ile gözlemci arasındaki ilişkiyle belirtilir. Ama metamerizm, bazı felsefecilerin savunduğu "renk fizikalizmi", yani renklerin yüzeylerin yansıtma özellikleriyle özdeş olduğu görüşü için bir sınavdır: farklı profiller aynı renkte görünebiliyorsa, renk tek bir profille özdeş olamaz. Amerikalı felsefeciler Alex Byrne ve David Hilbert gibi fizikalistler bu yüzden rengi tek bir profille değil, yansıtma türleriyle özdeşleştirir.

Sevgi Hanım'ın duvarı, tek bir boyanın farklı ışıklarda farklı görünmesi olduğu için, tam anlamıyla metamerizm değildir; ama kartela ile duvar boyası metamerik olabilir, yani mağaza ışığında eşleşip evde ayrışabilir. Metamerizm, Giriş'teki soruya da bir cevap sunar. Duvarın "gerçek rengi", tek bir ışık altındaki görünüşü değil, yansıtma profilidir. Boyacının cihazının okuduğu da tam olarak budur. Bu uygulamanın felsefi açıdan dar bir yanı da var. Sanayi, renk sorununu pratik bir eşleştirme sorunu olarak çözer. Ama algılanan renk deneyiminin, yani bejin bize nasıl göründüğünün, bu profille ilişkisi felsefi bir soru olarak kalır. Bu soru, renk felsefesinin ve İtiraz 3'teki ters çevrilmiş tayf tartışmasının konusudur.

Araç kartı: Algı Kuramı Karşılaştırıcı

Satırİçerik
Ne işe yararAynı algı durumunu farklı algı kuramlarının diliyle yeniden betimler; kuramların neyi kolay, neyi zor açıkladığını ve hangi kavramları kullandığını görünür kılar.
Adımlar1) Durumu yaz: kişi neyi, hangi koşulda algılıyor ya da algıladığını sanıyor? 2) Duyu verisi kuramı: kişinin doğrudan farkında olduğu duyu verisi hangi niteliklere sahip? 3) Temsilci gerçekçilik: bu duyu verisi ya da fikir hangi dış nesneyi temsil ediyor? Hangi nitelikler birincil, hangileri ikincil? 4) Dolaysız gerçekçilik: kişi hangi nesneyle doğrudan karşı karşıya? Yanıltıcı bir unsur varsa, nasıl açıklanıyor? 5) Yönelimselcilik: deneyimin temsil içeriği ne? İçerik doğru mu, yanlış mı? 6) Kavram kontrolü: "doğrudan", "renk", "görünmek" gibi kelimeler her kuramda aynı anlamda mı kullanılıyor? 7) Karşılaştırma: hangi kuram bu durumu en az ek varsayımla açıklıyor ve neyi kaybediyor?
Ne zaman kullanılırBir algı tartışmasında taraflar birbirini anlamıyor gibi göründüğünde; bir algı kuramının sonuçlarını somut bir durumda sınarken; "gerçek renk", "gerçek biçim" gibi ifadelerin anlamını belirginleştirmek gerektiğinde.
SınırıAraç, kuramları aynı durum üzerinde karşılaştırır ama aralarında kesin bir seçim yapmaz; seçim, ölçütlerin nasıl ağırlıklandırıldığına bağlıdır. Ayrışmacılık gibi Ders Ç2.4'te işlenecek kuramları da kapsamak için genişletilmelidir. Bazı durumlarda kuramlar arasındaki fark yalnızca terminolojik görünebilir; bu, farkın epistemik sonuçlarına bakılarak sınanmalıdır.
5K kapısıKavram

Özet

  • Duyu verisi kuramı, doğrudan farkında olduğumuz şeyin, çoğu savunucusuna göre zihinsel olan duyu verileri olduğunu söyler ve yanıltıcı deneyimleri kolayca açıklar (Russell, Moore, Price, Ayer).
  • Temsilci gerçekçilik, dış nesneleri temsiller aracılığıyla dolaylı olarak algıladığımızı savunur (Locke).
  • Locke, birincil nitelikleri (katılık, uzam, biçim, hareket, sayı) ikincil niteliklerden (renk, ses, tat, sıcaklık) ayırır; yalnızca birincilerin fikirleri nesnelere benzer.
  • Temsilci gerçekçilik algı perdesi sorunuyla karşılaşır; Berkeley'e göre bir fikir ancak bir fikre benzeyebilir.
  • Fenomenalizm, dış nesneleri gerçek ya da olası duyu verilerinin kümelerine indirger (öncüsü Berkeley; Mill), ama indirgeme başarıyla yapılamamıştır.
  • Dolaysız gerçekçilik, sıradan nesneleri doğrudan algıladığımızı savunur; nedensel aracılık epistemik aracılık doğurmaz.
  • Yönelimselcilik, deneyimi dünyayı temsil eden bir içerik olarak görür; Harman'ın saydamlık gözlemine dayanır, ama ters çevrilmiş tayf itirazıyla karşılaşır.

Derinleş — isteğe bağlı katmanlar

Birincil metin

John Locke, 1689 tarihli (kapakta 1690) An Essay Concerning Human Understanding adlı eserinin ikinci kitabının sekizinci bölümünde, birincil ve ikincil nitelikler ayrımından şu sonucu çıkarır:

Bundan şu gözlemi çıkarmanın kolay olduğunu düşünüyorum: cisimlerin birincil niteliklerinin fikirleri onlara benzer ve asılları gerçekten cisimlerin kendisinde vardır; ama bu ikincil niteliklerin bizde ürettiği fikirlerin onlarla hiçbir benzerliği yoktur. Cisimlerin kendisinde, fikirlerimize benzeyen hiçbir şey yoktur. Onlardan adlandırdığımız cisimlerde, bunlar yalnızca bizde o duyumları üretme gücüdür; fikirde tatlı, mavi ya da ılık olan, cisimlerin kendisinde, algılanamayan parçaların belirli bir büyüklüğü, biçimi ve hareketinden başka bir şey değildir.

Hemen ardından Locke, bu sonucu bir örnekle destekler:

Aynı ateşin, bir uzaklıktan bizde sıcaklık duyumu, daha yakına gelindiğinde ise çok farklı bir acı duyumu ürettiğini düşünen kişi, ateşin onda ürettiği bu sıcaklık fikrinin gerçekten ateşte olduğunu, aynı ateşin aynı yolla onda ürettiği acı fikrinin ise ateşte olmadığını söylemek için ne gibi bir nedeni olduğunu kendine sormalıdır.

Locke'un ateş argümanı, Ders Ç2.2'deki yanılsama argümanının bir akrabasıdır, ama farklı bir sonuca varır. Yanılsama argümanı, görünüşün değişkenliğinden, doğrudan farkında olduğumuz şeyin nesne olmadığı sonucuna varıyordu. Locke ise, aynı nedenin, yani ateşin parçacıklarının hareketinin, farklı uzaklıklarda farklı duyumlar ürettiğinden, bu duyumların hiçbirinin ateşin kendisine benzemediği sonucuna varır. Acıyı ateşte saymıyorsak, sıcaklığı da ateşte saymamak için tutarlı bir neden yoktur. Argümanın gücü, sıradan bir sezgiyi, yani acının ateşte değil bizde olduğunu, sıcaklığa genişletmesindedir.

Pasajın dikkat çekici bir yanı, Locke'un ikincil nitelikleri cisimlerden tamamen silmemesidir. İkincil nitelikler, cisimlerde "güçler" olarak bulunur: bizde belirli duyumlar üretme güçleri. Bu güçler, cisimlerin birincil niteliklerine, yani parçacıklarının büyüklüğüne, biçimine ve hareketine dayanır. Öyleyse Locke'a göre ateş gerçekten bir şeye sahiptir: bizi ısıtma ve yakma gücü. Ama bu güç, bizim sıcaklık fikrimize benzemez. Bu ince ayrım, Gerçek hayat örneğindeki metamerizmde somut bir karşılık buluyor. Yüzeyin yansıtma profili, Locke'un "gücünün" dayandığı fiziksel temelin ölçülebilir karşılığıdır.

Teknik ayrıntı

Duyu verilerinin metafizik statüsü. Duyu verisi kuramının savunucuları, duyu verilerinin tam olarak ne olduğu konusunda ayrıştı. Duyu verileri zihinsel midir, yoksa ne zihinsel ne fiziksel, kendine özgü bir türden mi? Russell 1914'te duyu verilerinin zihinsel olmadığını, fiziğin konusuna ait olduğunu, nesnenin belirli bir bakış açısından görünüşü olarak var olduğunu savundu. Daha sonra, duyu verisi dilini bıraktıktan sonra, algıları beynin içinde konumlandırdı. Moore ise, duyu verileri ile dış nesnelerin yüzeyleri arasındaki ilişki konusunda yıllarca kararsız kaldı. Bu belirsizlik, kuramın zayıflıklarından biridir. Duyu verileri zihinselse, fiziksel bir dünyada nasıl yer aldıkları açıklanmalıdır. Zihinsel değillerse, tam olarak ne oldukları açıklanmalıdır.

Belirlenmemişlik sorunu. Duyu verisi kuramına yöneltilen klasik itirazlardan biri, duyu verilerinin belirli olması gerektiği, ama deneyimin her zaman belirli olmadığıdır. Bir benekli tavuğa hızla baktığında, tavuğun birçok beneği olduğunu görürsün, ama kaç beneği olduğunu görmezsin. Duyu verisi kuramına göre, farkında olduğun benekli bir duyu verisi vardır. Bu duyu verisinin belirli sayıda beneği olmalıdır, çünkü bir nesnedir. Ama kaç tane? Ne 47, ne 48, ne de başka bir sayı. Bu itirazın bir biçimi, İngiliz filozof Gilbert Ryle'a atfedilir ve A. J. Ayer'ın 1940 tarihli kitabında tartışılır. Yönelimselcilik bu itirazdan kolayca kurtulur: deneyim tavuğu "birçok benekli" olarak temsil eder, belirli bir sayı belirtmeden. Temsil, nesnelerin aksine, belirsiz olabilir. Bir cümle de "masada birkaç kitap var" diyebilir ve bu cümle, kitapların sayısını belirtmeden doğru olabilir. Duyu verisi kuramcısı ise, ya duyu verilerinin belirsiz nesneler olabileceğini kabul etmeli, ya da deneyimin göründüğünden daha belirli olduğunu savunmalıdır. İki seçenek de kuramı zorlar.

Temsilci gerçekçiliğin iki biçimi. Temsilci gerçekçiliğin iki farklı biçimi ayırt edilebilir. Birinci biçimde, aracı temsiller, Locke'un fikirleri ya da Russell'ın duyu verileri gibi, kişinin farkında olduğu nesnelerdir; kişi bu nesnelerin farkındadır ve onlardan dış dünyaya bir çıkarım yapar. İkinci biçimde ise, aracı temsiller, kişinin farkında olduğu nesneler değil, farkındalığın araçlarıdır; kişi temsillerin farkında değildir, onlar aracılığıyla dünyanın farkındadır. Bu ikinci biçim, yönelimselciliğe çok yakındır. Birinci biçim algı perdesi sorunuyla doğrudan karşılaşır. İkinci biçim ise bu sorundan büyük ölçüde kurtulur, çünkü kişi bir perdenin değil, perdenin içinden dünyanın farkındadır. Bu ayrım, algı perdesi sorununun bütün temsil kuramlarına değil, yalnızca temsilleri farkındalığın nesnesi yapan kuramlara karşı ciddi olduğunu gösterir.

Renk felsefesindeki seçenekler. Birincil ve ikincil nitelikler tartışmasının çağdaş biçimi, renk felsefesidir. Renk fizikalizmi, renklerin yüzeylerin yansıtma özellikleriyle özdeş olduğunu savunur. Eğilimcilik (dispositionalism), Locke'un çizgisinde, renklerin, nesnelerin normal koşullarda normal gözlemcilerde belirli deneyimler üretme eğilimleri olduğunu söyler. Renk eleyiciliği ise, nesnelerin aslında renkli olmadığını, renklerin yalnızca deneyimde var olduğunu savunur. Bu seçenekler, algı kuramlarıyla yakından ilişkilidir. Renk eleyiciliği, renk söz konusu olduğunda, bütün renk deneyimlerinin yanıltıcı olduğu sonucuna varır.

Güncel tartışma

Yönelimselcilik ile ayrışmacılık. Çağdaş algı felsefesinde ana tartışma, yönelimselcilik ile Ders Ç2.4'te göreceğimiz saf gerçekçi ayrışmacılık arasındadır. İki görüş de duyu verisi kuramını reddeder ve sıradan nesnelerin algıda sunulduğunu kabul eder. Ama yanıltıcı deneyimleri farklı biçimlerde açıklar. Yönelimselciliğe göre, doğru algı ile halüsinasyon aynı türden deneyimlerdir: ikisi de bir içeriğe sahiptir, biri doğru, biri yanlış. Bu, Ders Ç2.2'deki ortak tür iddiasının kabulüdür. Ayrışmacılığa göre ise, doğru algı ile halüsinasyon farklı türden durumlardır. Doğru algıda nesnenin kendisi deneyimin bir bileşenidir. Halüsinasyonda ise böyle bir bileşen yoktur. Bu tartışmanın epistemolojik sonucu büyüktür. Yönelimselcilik, algısal gerekçenin doğru algı ile halüsinasyonda aynı olduğunu düşündürür. Ayrışmacılık ise, doğru algının, halüsinasyonun sağlayamayacağı bir gerekçe, yani olgunun kendisine erişim, sağladığını savunur.

Bilişsel bilim ve dolaylılık. Bilişsel bilimin ve öngörücü işleme yaklaşımının yükselişi, bazı felsefecileri temsilci gerçekçiliğin bir biçimine geri dönmeye yöneltti. Ders Ç2.1'de gördüğümüz gibi, öngörücü işlemeye göre beyin, dünyaya dair bir model kurar ve deneyim bu modelin bir ürünüdür. Bu, deneyimin doğrudan nesnesinin dünya değil, beynin modeli olduğunu düşündürebilir. Ama Clark gibi bazı savunucular, öngörücü işlemenin dolaylı algıyı gerektirmediğini, modelin dünyayla temasın aracı olduğunu, bir perde olmadığını savunur. Bu tartışma, Teknik ayrıntıda gördüğümüz temsilci gerçekçiliğin iki biçimi arasındaki ayrımın, bilişsel bilim açısından da önemli olduğunu gösteriyor. Temsiller farkındalığın nesnesi mi, yoksa aracı mı? Bilim bu soruyu tek başına cevaplamaz. Ama felsefi cevapların bilimsel bulgularla uyumlu olup olmadığını sınamamızı sağlar.

Yapay görme ve ters optik. Bilgisayarlı görme alanında çalışan mühendisler, bir kameranın kaydettiği iki boyutlu görüntüden üç boyutlu sahneyi geri kurma sorununa "ters optik" (inverse optics) adını verir. Sorun, ilke olarak tek bir çözüme sahip değildir: aynı görüntüyü üretebilecek sonsuz sayıda sahne vardır, tıpkı Ders Ç2.2'deki halüsinasyon argümanında aynı deneyimi üretebilecek farklı durumlar olması gibi. Sistemler bu belirsizliği, dünyanın nasıl olma eğiliminde olduğuna dair varsayımlarla, örneğin ışığın genellikle yukarıdan geldiği ya da yüzeylerin genellikle düzgün olduğu varsayımlarıyla, çözer. Bu yaklaşım, temsilci gerçekçiliğin mühendislikteki bir karşılığı gibi görünür: sistem, görüntüden sahneye bir çıkarım yapar. Ama bir sistemin iç işleyişinde bir çıkarım bulunması, onun kullanıcısının sahneye dair bilgisinin çıkarımsal olduğunu göstermez. Bu ayrım, Ders Ç2.1'deki Helmholtz'un bilinçdışı çıkarımı ile kişinin bilinçli çıkarımı arasındaki ayrımın aynısıdır ve algı kuramları tartışmasının neden yalnızca bilimsel bulgularla çözülemediğini gösterir.

Pratik: Çözümlü örnek

Giriş'teki Sevgi Hanım'ın duvarına dönelim. Duvar mağazada bej, akşam lambasında pembemsi, sabah gün ışığında başka bir tonda görünüyor. Sevgi Hanım duvarın gerçek rengini soruyor.

Adım 1, durum. Kişi, farklı ışıklar altında aynı duvara bakıyor ve farklı renkler görüyor. Duvar ve boya değişmiyor.

Adım 2, duyu verisi kuramı. Her ışık altında farklı bir duyu verisinin farkındadır: bej, pembemsi, başka bir ton. Duvarın "gerçek rengi" sorusu, duyu verilerinden hangisinin duvara ait olduğu sorusudur. Ama duyu verilerinin hiçbiri duvarın kendisinde değildir.

Adım 3, temsilci gerçekçilik. Duvarın yüzeyinde, birincil niteliklere dayanan bir yansıtma gücü vardır. Bu güç, farklı ışıklarda farklı renk fikirleri üretir. Renk, ikincil bir niteliktir. Duvarın "gerçek rengi", bu güçtür. Ama güç, hiçbir renk fikrine benzemez.

Adım 4, dolaysız gerçekçilik. Sevgi Hanım duvarın kendisini doğrudan görüyor. Saf biçimde, duvarın tek bir gerçek rengi vardır ve öbür görünüşler yanılsamadır; ama hangisinin gerçek olduğunu belirlemek zordur. Bilimsel biçimde, duvarın rengi, yansıtma özellikleridir ve Sevgi Hanım bu özellikleri farklı ışıklarda farklı biçimlerde, ama her seferinde doğrudan algılar.

Adım 5, yönelimselcilik. Her deneyim, duvarı belirli bir renkte temsil eder. Deneyimin içeriği "duvar bejdir" ise, deneyimlerin en az ikisi yanlıştır. İçerik "duvar bu ışıkta bej görünüyor" ise, hepsi doğru olabilir.

Adım 6, kavram kontrolü. "Gerçek renk" ifadesi, kuramlar arasında farklı anlamlarda kullanılıyor. Duyu verisi kuramında, bir duyu verisinin rengi. Temsilci gerçekçilikte, bir güç. Bilimsel dolaysız gerçekçilikte, yansıtma profili. Saf dolaysız gerçekçilikte ise, tek bir algılanan renk. Sevgi Hanım'ın sorusu, bu anlamlardan hangisini kastettiği belirlenmeden cevaplanamaz.

Adım 7, karşılaştırma. Bu durumu en az ek varsayımla açıklayan, bilimsel dolaysız gerçekçiliktir: fizikalist okumaya göre duvarın rengi yansıtma özellikleridir, Sevgi Hanım bu profili farklı ışıklarda farklı biçimlerde algılar, ve boyacının cihazı bu profili ölçer. Bu açıklama, Gerçek hayat örneğindeki metamerizm uygulamasıyla da uyumludur. Kaybettiği şey, saf gerçekçiliğin "tek gerçek görünüş" sezgisidir.

Sonuç. Sevgi Hanım'ın sorusunun, hangi kuramı benimsediğimize göre farklı cevapları vardır. Ama pratik bir cevap da vardır: renk seçerken, rengin kullanılacağı ışıkta görülmesi gerekir. Bu pratik cevap, renk algısının ışığa bağlı olduğunu kabul eden bütün kuramlarla uyumludur.

Pratik: Alıştırmalar

  1. Şu durumların her birini dört kuramın diliyle kısaca betimle: (a) Bir kişinin, bir çay kaşığının şeker tadını, diş fırçaladıktan hemen sonra acımsı bulması. (b) Bir trende giderken, yakındaki ağaçların hızla, uzaktaki dağların yavaşça geçiyor görünmesi. (c) Renk körü bir kişinin kırmızı ile yeşili ayırt edememesi.
  2. Locke'un birincil ve ikincil nitelikler listesine bak. Ağırlık hangi gruba girer? Gerekçeni yaz.
  3. Bir arkadaşın şöyle diyor: "Gördüğümüz her şey aslında beynimizin içinde, dışarıda renk diye bir şey yok." Bu görüşün hangi kurama ya da kuramlara yakın olduğunu belirle ve ona en güçlü itirazı yaz.
Cevapları göster
  1. (a) Duyu verisi kuramı: acımsı bir tat duyu verisinin farkındadır. Temsilci gerçekçilik: şekerin tadı ikincil bir niteliktir; şekerin dildeki tat algılayıcılarıyla etkileşim gücü, diş macununun bıraktığı kalıntılar yüzünden farklı bir duyum üretir. Dolaysız gerçekçilik: kişi şekeri doğrudan tadar, ama ağzının durumu değiştiği için tadı farklı algılar. Yönelimselcilik: tat deneyimi şekeri acımsı olarak temsil eder ve bu temsil yanlıştır. (b) Duyu verisi kuramı: farklı hızlarda hareket eden duyu verileri. Temsilci gerçekçilik: hareket birincil bir niteliktir, ama algılanan hız gözlemcinin konumuna göredir; bu, Berkeley'nin itirazının bir örneğidir. Dolaysız gerçekçilik: kişi ağaçları ve dağları doğrudan görür ve onların kendisine göre göreli hareketini doğru algılar. Yönelimselcilik: deneyim nesneleri gözlemciye göre farklı hızlarda hareket ediyor olarak temsil eder ve bu doğrudur. (c) Bu durum, renk kuramları için zordur. Renk körü kişinin deneyimi, kırmızı ile yeşili aynı biçimde temsil eder. Temsilci gerçekçilik ve renk eğilimciliği, renkleri "normal gözlemciye" göre tanımlayarak renk körü kişinin bir ayrımı kaçırdığını söyler. Dolaysız gerçekçilik, renk körü kişinin nesnelerin yansıtma özelliklerindeki bir farkı algılayamadığını söyler.
  2. Ağırlık, Locke'un listesinde yer almaz, ama birincil niteliklere daha yakındır. Ağırlık, cismin kütlesine ve yerçekimine bağlıdır ve bir cismi bölmek, parçaların ağırlığını ortadan kaldırmaz; her parça bir ağırlık taşımaya devam eder. Ama ağırlık, cismin bulunduğu yerdeki yerçekimine de bağlıdır, yani tamamen içsel değildir. Kütle, birincil niteliklere daha açık bir adaydır. Bu alıştırma, birincil ve ikincil nitelikler ayrımının bilimsel kuramlarla nasıl değiştiğini gösterir.
  3. Arkadaşının görüşü, renkler söz konusu olduğunda, renk eleyiciliğine ve duyu verisi kuramına yakındır. "Gördüğümüz her şey beynimizin içinde" ifadesi ise temsilci gerçekçiliğin birinci biçimine yakındır. En güçlü itiraz, algı perdesi sorunudur. Gördüğümüz her şey beynimizin içindeyse, beynin dışında bir dünya olduğunu, hatta bir beyin olduğunu nasıl biliyoruz? Beyin de, algıladığımız bir nesnedir. İkinci bir itiraz, nedensel aracılığın epistemik aracılık doğurmadığıdır. Beynimizin algıda bir rol oynaması, gördüğümüz şeyin beynimizde olduğunu göstermez.

Pratik: Argüman görevi

Karşılaştırma. Durum: bir ressam, karla kaplı bir manzarada gölgelerin mavi göründüğünü fark ediyor. Zayıf çalışma: "Dolaysız gerçekçilik en iyisidir, çünkü sağduyuya uygundur." Bu çalışma ölçütleri ve durumu kullanmıyor. Güçlü çalışma: "1) Gölgeler mavi görünür, çünkü gölgedeki kar doğrudan güneş ışığı değil, yalnızca mavi gökyüzünden saçılan ışık alır. 2) Bilimsel dolaysız gerçekçiliğe göre, ressam karı doğrudan görür ve gölgedeki karın gerçekten mavimsi ışık yansıttığını doğru algılar. Algı, yanıltıcı değil, doğrudur. 3) Bu, kuramın en güçlü yanıdır: deneyimin dünyayı sunduğu görünüşünü korur ve görünüşü fiziksel olarak doğru bir şeye bağlar. 4) Duyu verisi kuramı, mavi bir duyu verisinden söz eder, ama bu duyu verisinin karın yansıttığı ışıkla neden bu kadar uyumlu olduğunu açıklamak için ek bir nedensel kuram gerekir. 5) Kuramın en zayıf yanı, aynı ressamın beyaz karı 'beyaz' olarak bilmesiyle mavi görmesi arasındaki gerilimi açıklamaktır. Kar beyaz mı, mavi mi? Bilimsel dolaysız gerçekçi, karın yansıtma özelliğinin beyaz, gölgedeki ışığın mavi olduğunu söylemelidir. Bu da 'karın rengi' ile 'karın bu ışıkta görünüşü'nü ayırmayı gerektirir. 6) Sonuç: dolaysız gerçekçilik bu durumu iyi açıklar, ama renk ile görünüş arasındaki ayrımı yönelimselciliğe yakın bir dille yapmak zorunda kalır."

ÖlçütNe aranır
KarşılaştırıcıDurum dört kuramın diliyle ayrı ayrı betimlenmiş
ÖlçütlerKuram, dersteki dört ölçütten en az ikisine göre değerlendirilmiş
Argüman yapısıÖncüller numaralandırılmış; güçlü ve zayıf yan ayrı öncüllerde
Kavram kontrolü"Renk", "görünmek", "doğrudan" gibi kelimelerin anlamları belirginleştirilmiş

Argüman koçu

Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.

En az 120 karakter (0)

Tekrar

  1. (Ders Ç2.2) Ders Ç2.2'de fenomenal ilke nasıl tanımlanmıştı? Bu dersteki kuramların her biri bu ilkeye nasıl bir tutum alıyor?
  2. (Ders Ç2.1) Ders Ç2.1'de algının bilgi sorununa verilebilecek üç cevap türü hangileriydi? Bu dersteki kuramlar bu cevap türlerine nasıl karşılık geliyor?
  3. (Ders Ç0.7) Ders Ç0.7'de en iyi açıklamaya çıkarım nasıl tanımlanmıştı? Temsilci gerçekçi, algı perdesi sorununa bu çıkarım türüyle nasıl cevap verebilir?
Cevapları göster
  1. Ders Ç2.2'de fenomenal ilke, bir şey bir kişiye belirli bir niteliğe sahipmiş gibi görünüyorsa, kişinin farkında olduğu ve o niteliğe gerçekten sahip olan bir şeyin var olduğu ilkesi olarak tanımlanmıştı. Duyu verisi kuramı ilkeyi kabul eder: o şey, bir duyu verisidir. Temsilci gerçekçilik, birinci biçiminde, ilkeyi kabul eder ve duyu verisini dış nesnenin bir temsili sayar. Fenomenalizm de ilkeyi kabul eder ve dış nesneleri duyu verilerine indirger. Dolaysız gerçekçilik, yönelimselcilik ve Ders Ç2.2'de gördüğümüz zarfçılık ilkeyi reddeder. Zarfçılık, görünmeyi deneyimin bir biçimi olarak açıklar; yönelimselcilik, görünmeyi bir temsil olarak açıklar; dolaysız gerçekçilik ise, yanıltıcı deneyimler için ek bir açıklama gerektirir.
  2. Ders Ç2.1'deki üç cevap türü, dolaysız erişim, çıkarım ve güvenilir süreç cevaplarıydı. Duyu verisi kuramı ve temsilci gerçekçilik, çıkarım cevabının metafizik temelini oluşturur: dış dünyaya dair bilgimiz, duyu verilerinden yapılan bir çıkarıma dayanır. Fenomenalizm, çıkarım cevabının yerine bir çeviri koyar. Dolaysız gerçekçilik, dolaysız erişim cevabının temelidir. Yönelimselcilik ise, güvenilir süreç cevabıyla kolayca birleşebilir: deneyimin temsil içeriği güvenilir biçimde üretiliyorsa, algısal inançlar gerekçelidir.
  3. Ders Ç0.7'de en iyi açıklamaya çıkarım, gözlemlerden onları en iyi açıklayan hipoteze yapılan çıkarım olarak tanımlanmıştı. Temsilci gerçekçi, algı perdesi sorununa şöyle cevap verebilir: duyu verilerimizin düzenini, tutarlılığını ve öngörülebilirliğini en iyi açıklayan hipotez, onları üreten zihinden bağımsız dış nesnelerin var olduğudur. Bu cevabın zayıflığı, Ders Ç0.7'deki "kötü bir grubun en iyisi" itirazına ve şüphecinin alternatif hipotezlerine açık olmasıdır. Kötü cin hipotezi de duyu verilerimizin düzenini açıklayabilir. Dış nesneler hipotezinin neden daha iyi bir açıklama olduğunu göstermek, açıklayıcı erdemlere, örneğin basitliğe, başvurmayı gerektirir.

Flashcard'lar

Ön yüzArka yüz
Duyu verisi kuramı nedir?Algıda doğrudan farkında olduğumuz şeyin zihne bağımlı duyu verileri olduğunu savunan kuram (Russell, Moore, Price, Ayer).
Temsilci gerçekçilik nedir?Dış nesneleri zihindeki temsiller aracılığıyla dolaylı olarak algıladığımızı savunan görüş (Locke).
Locke'un birincil nitelikleri nelerdir?Katılık, uzam, biçim, hareket ya da durgunluk ve sayı; fikirleri nesnelere benzer.
İkincil nitelikler nedir?Renk, ses, tat, sıcaklık gibi, cisimlerin bizde duyum üretme güçleri; fikirleri onlara benzemez.
Algı perdesi sorunu nedir?Yalnızca temsilleri algılıyorsak, temsillerin dış nesnelere benzediğini, hatta dış nesnelerin var olduğunu nasıl bilebiliriz?
Berkeley'nin benzerlik itirazı nedir?Bir fikir ancak bir fikre benzeyebilir; zihinden bağımsız bir nesnenin bir fikre benzemesi anlamsızdır.
Fenomenalizm nedir?Dış nesneleri gerçek ya da olası duyu verilerinin düzenli kümeleri olarak gören görüş (öncüsü Berkeley; Mill).
Saydamlık gözlemi nedir?Deneyime yöneldiğimizde deneyimin kendisini değil, yalnızca sunulan nesnelerin niteliklerini buluruz (Harman 1990, Moore 1903).

Okuma listesi

  • John Locke, An Essay Concerning Human Understanding (1689), II. kitap, 8. bölüm. Birincil ve ikincil nitelikler.
  • George Berkeley, A Treatise Concerning the Principles of Human Knowledge (1710), §1–§24. Temsilci gerçekçiliğin eleştirisi ve idealizm.
  • Bertrand Russell, The Problems of Philosophy (1912), 1–3. bölümler. Duyu verisi kuramı ve dış dünya.
  • Gilbert Harman, "The Intrinsic Quality of Experience", Philosophical Perspectives 4 (1990). Saydamlık ve yönelimselcilik.
  • Stanford Encyclopedia of Philosophy, "The Problem of Perception" maddesi, 3. bölüm.

Sonraki derse köprü

Bu dersin karşılaştırması, yönelimselcilik ile dolaysız gerçekçiliğin bir biçimi arasındaki tartışmanın hâlâ açık olduğunu gösterdi, ama o biçimi henüz incelemedik. Ders Ç2.4, ayrışmacılığı ele alıyor: doğru algı ile ondan ayırt edilemeyen halüsinasyonun neden aynı türden olmak zorunda olmadığını savunan görüş. Dersin ikinci yarısı ise başka bir soruya geçiyor: gözlem, kuramlarımızdan ve beklentilerimizden bağımsız mıdır, yoksa her gözlem bir kuramın gözlüğüyle mi yapılır?

Günlük sorusu: Evindeki bir eşyanın rengini, en çok hangi ışıkta "gerçek" rengiyle gördüğünü düşünüyorsun? Bu seçimi neye dayanarak yapıyorsun?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.