İçeriğe geç

Ders Ç2.17 · Çekirdek · Modül Ç2: Bilginin kaynakları

Tümevarım sorunu: Hume'un meydan okuması

Araç: Tümevarım Varsayım Denetimi · 5K: Kanıt · 6.142 kelime · tamamı yaklaşık 28 dakika okuma

Giriş

İngiliz filozof Bertrand Russell, 1912 tarihli Felsefenin Sorunları (The Problems of Philosophy) adlı kitabının tümevarım üzerine bölümünde, kısa ve acımasız bir örnek verir. Russell'ın tek cümlelik örneğini biraz açarsak: bir tavuk, hayatı boyunca her gün, aynı adam tarafından beslenir. Adam her sabah gelir, yem verir, gider. Tavuk, eğer düşünebilseydi, her yeni günle birlikte, adamın gelişinin yem anlamına geldiğinden giderek daha emin olurdu. Yüzlerce gün, yüzlerce gözlem, tek bir istisna yok. Sonra bir sabah adam gelir ve tavuğun boynunu kırar.

Russell'ın örneği, yalnızca bir hayvanın kaba beklentisiyle ilgili değildir. Russell, hemen ardından, bizim de, Güneş'in yarın doğacağına inanırken, belki de o tavuktan daha iyi bir durumda olmadığımızı ekler. Güneş'in yarın doğacağına dair güvenimiz, onun bugüne kadar her gün doğmuş olmasına dayanır. Tavuğun güveni de, adamın bugüne kadar her gün yem getirmiş olmasına dayanıyordu. İki güven arasındaki fark nedir? Belki şudur: Güneş'in doğuşunun arkasında, gezegenlerin hareketini açıklayan fizik yasaları vardır. Ama o yasalara olan güvenimiz de, onların bugüne kadar hep işlemiş olmasına dayanır. Sorunu bir adım geriye itmiş oluruz, çözmüş değil.

Ders Ç0.7'de tümevarımı, gözlenmiş olandan gözlenmemiş olana geçen bir akıl yürütme türü olarak tanımlamış, iyi ve kötü tümevarımı ayırmayı öğrenmiş, ve altında yatan daha derin soruyu Ders Ç2.17 ile Ç2.18'e bırakmıştık: tümevarım genel olarak neden güvenilir olsun? Ders Ç2.16'da da, bir konuşanın geçmişteki doğruluğundan gelecekteki güvenilirliğine bir çıkarım yaptığımızı gördük. Bu ders, İskoç filozof David Hume'un, bu çıkarımların hiçbirinin akılla gerekçelendirilemeyeceğini savunan argümanını adım adım kuruyor. Argümanın gücü, sonucunun şaşırtıcılığındadır: bilimsel bilginin, gündelik beklentilerin, hatta en basit davranışların dayandığı akıl yürütme türü, Hume'a göre, akılla değil, alışkanlıkla işler. Ders, bir genellemenin ya da öngörünün dayandığı örtük benzerlik varsayımlarını ortaya çıkarmak için Tümevarım Varsayım Denetimi adlı bir araç sunuyor.

Bu dersin kazanımları:

  • Hume'un tümevarım argümanını, doğanın tekdüzeliği ilkesini, tanıtlayıcı ve olgusal akıl yürütme ayrımını, döngüsellik suçlamasını ve Hume'un alışkanlık temelli şüpheci çözümünü açıklarsın. (anla)
  • Bir genellemeye ya da öngörüye Tümevarım Varsayım Denetimi'ni uygulayarak onun dayandığı örtük benzerlik varsayımlarını ve bu varsayımları geçersiz kılabilecek değişimleri belirlersin. (uygula)
  • Hume'un argümanının en tartışmalı öncülünü, ve Strawson ile Popper'ın soruna verdiği cevapların sorunu çözüp çözmediğini gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)

Kavramlar

Kavramlar bölümü önce Hume'un argümanının dayandığı ilkeyi, sonra argümanın kullandığı iki akıl yürütme türünü, ardından argümanın sonucunu doğuran döngüyü, Hume'un kendi çözümünü ve son olarak Russell'ın sorunu netleştiren ayrımını tanımlıyor.

Bu ilke, gündelik akıl yürütmemizde neredeyse hiç dile getirilmez. Bir bardak suyun susuzluğumu gidereceğini düşündüğümde, "geçmişte su susuzluğumu giderdi, ve gelecek geçmişe benzer, öyleyse bu su da susuzluğumu giderecek" diye düşünmem. Ama Hume'a göre, bu ilke, bu çıkarımın arkasında örtük olarak durur. Onu çıkarırsak, çıkarım çöker: geçmişte suyun susuzluğu gidermiş olması, geleceğin geçmişe benzeyeceği varsayılmadıkça, bu bardağın da gidereceğine dair hiçbir şey söylemez. İlkenin kendisi, tümel bir önermedir: "Doğa, gözlenmemiş durumlarda, gözlenmiş durumlarda olduğu gibi davranır." Hume'un sorusu, bu önermenin nasıl bilindiğidir.

Ders Ç2.10'da bu ayrımı "Hume'un çatalı" olarak görmüştük: fikirler arasındaki ilişkiler düşünceyle, olgu meseleleri deneyimle bilinir. Tümevarım argümanı, bu çatalın doğanın tekdüzeliği ilkesine uygulanmasıdır. İlke ya tanıtlayıcı bir akıl yürütmeyle ya da olgusal bir akıl yürütmeyle gerekçelendirilebilir; üçüncü bir yol yoktur. Hume, iki yolun da kapalı olduğunu savunur. Tanıtlayıcı yol kapalıdır, çünkü doğanın gidişatının değişmesi bir çelişki içermez: bulutlardan düşen, kara her bakımdan benzeyen ama tadı tuzlu olan bir şeyi açık ve seçik olarak düşünebiliriz. Olgusal yol da kapalıdır, çünkü bir sonraki terimin konusu olan bir döngüye düşer.

Hume'a göre, doğanın tekdüzeliği ilkesini olgusal bir akıl yürütmeyle gerekçelendirmeye çalışırsak, şöyle bir argüman kurarız: "Geçmişte gelecek hep geçmişe benzedi; öyleyse gelecekte de benzeyecek." Ama bu argüman, kendisi bir tümevarımdır: geçmişteki benzerlikten gelecekteki benzerliğe geçer. Bu geçişin geçerli olması için, tam da gerekçelendirmeye çalıştığımız ilkeyi, yani geleceğin geçmişe benzeyeceğini, önceden kabul etmiş olmamız gerekir. Bu, Ders Ç0.4'te gördüğümüz döngüsel argümanın (circular argument, begging the question) bir biçimidir; Ders Ç0.8 onu bir varsayım safsatası olarak sınıflamıştı. belleğin güvenilirliği tartışılırken Ders Ç2.8'de karşımıza çıkan epistemik döngüsellik sorununun da bir akrabasıdır: bir kaynağın güvenilirliğini, o kaynağın kendisine başvurmadan gösterememek.

Hume, argümanının şüpheci sonucundan sonra, İnceleme'nin beşinci bölümünde, kendi deyişiyle "şüpheci bir çözüm" önerir. Tümevarımsal beklentilerimiz, Hume'a göre, bir akıl yürütmenin sonucu değildir; bir alışkanlığın sonucudur. Ateşin yaktığını yüz kez gördükten sonra, ateşi gördüğümüzde sıcaklık beklemeye başlarız; bu beklenti, zihnimizin bir doğal eğilimidir, bir çıkarım değil. Hume, bu eğilime "insan hayatının büyük rehberi" der. Bu çözüm, şüpheci bir çözümdür, çünkü tümevarımı gerekçelendirmez; yalnızca onu açıklar. Neden tümevarımsal beklentilere sahip olduğumuzu söyler, ama onlara sahip olmakta haklı olup olmadığımızı söylemez.

Russell, bu iki soruyu ayırmak gerektiğini tavuk örneğinden önce koyar ve örnekten hemen sonra yeniden vurgular. Birinci soru, psikolojinin ya da Hume'un alışkanlık kuramının sorusudur: hayvanlar ve insanlar, bir şeyin tekrar tekrar olmasından sonra, onun yine olacağını neden bekler? İkinci soru, epistemolojinin sorusudur: bu beklenti, sorgulandığında, makul bir dayanağa sahip midir? Hume'un şüpheci çözümü, birinci soruya bir cevaptır; tümevarım sorunu ise ikinci sorudur. Bu ayrım, Ders Ç2.11'de gördüğümüz Kaynak Önceliği Sorusu'ndaki kavramların kökeni ile gerekçenin kaynağı ayrımına benzer: bir inancın nereden geldiğini açıklamak, onun gerekçeli olup olmadığını göstermez.

Argüman

Bu bölüm, Hume'un tümevarım argümanını, İnceleme'nin dördüncü bölümünü izleyerek, numaralı öncüllerle yeniden kuruyor.

  1. Gözlenmiş olandan gözlenmemiş olana geçen her akıl yürütme, doğanın tekdüzeliği ilkesine, yani gözlenmemiş olanın gözlenmiş olana benzeyeceği varsayımına dayanır.
  2. Doğanın tekdüzeliği ilkesi, eğer gerekçelendirilebiliyorsa, ya tanıtlayıcı bir akıl yürütmeyle ya da olgusal bir akıl yürütmeyle gerekçelendirilir.
  3. İlke, tanıtlayıcı bir akıl yürütmeyle gerekçelendirilemez, çünkü karşıtı, yani doğanın gidişatının değişmesi, bir çelişki içermez ve açıkça düşünülebilir.
  4. İlke, olgusal bir akıl yürütmeyle de gerekçelendirilemez, çünkü bütün olgusal akıl yürütmeler, birinci öncüle göre, ilkenin kendisine dayanır; böyle bir gerekçelendirme döngüseldir.
  5. Öyleyse doğanın tekdüzeliği ilkesi gerekçelendirilemez.

Sonuç: Gözlenmiş olandan gözlenmemiş olana geçen hiçbir akıl yürütme, akıl tarafından gerekçelendirilmez. Tümevarımsal beklentilerimizin kaynağı akıl değil, alışkanlıktır. Bu sonuç, tümevarımın yanlış olduğunu ya da bırakılması gerektiğini söylemez; Hume'un kendisi, deneyimin yetkesini sorgulayanın ancak bir deli ya da ahmak olabileceğini yazar. Söylediği, tümevarımın, aklın verebileceği bir gerekçeden yoksun olduğudur. Bu, felsefe tarihinin en etkili şüpheci sonuçlarından biridir: bilimin ve gündelik hayatın neredeyse bütün öngörüleri, bu sonuç doğruysa, akılla gerekçelendirilmemiş bir alışkanlığa dayanır.

İkinci öncül, Ders Ç2.10'daki Hume'un çatalının doğrudan uygulamasıdır. Bu öncülün gücü, çatalın kapsamlılığından gelir: Hume'a göre, bir önermeyi gerekçelendirmenin bu iki yoldan başka bir yolu yoktur. Kant'ın sentetik a priori kategorisi, Ders Ç2.10'da gördüğümüz gibi, bu çatala bir üçüncü yol ekler; ve Kant'ın Hume'a cevabının bir kısmı, nedensellik ilkesini böyle bir sentetik a priori ilke olarak görmektir. Bu cevabın tümevarım sorununu çözüp çözmediği tartışmalıdır, çünkü nedensellik ilkesi, her olayın bir nedeni olduğunu söyler, ama hangi nedenlerin hangi etkileri doğuracağını söylemez.

Üçüncü öncül, Hume'un argümanının en az tartışılan kısmıdır. Doğanın gidişatının değişmesi, gerçekten de mantıksal bir çelişki içermez. Bunun en açık kanıtı, karşıt durumun tutarlı biçimde tasarlanabilmesidir; bilim tarihinde, belirli koşullarda geçerli olduğu düşünülen ama yeni koşullarda geçerliliğini yitiren düzenlilikler de bunu somutlaştırır. Dördüncü öncül ise, argümanın en çarpıcı adımıdır: döngü suçlaması.

En tartışmalı öncül: Bütün tümevarımı tek bir tekdüzelik varsayımına bağlayan birinci öncül. Bu öncüle iki yönden itiraz edilir. Birincisi, "doğanın tekdüzeliği" ilkesi, ne söylediği belirsiz olacak kadar geneldir. Doğa her bakımdan tekdüze değildir: mevsimler değişir, türler evrilir, iklim değişir. Hangi bakımdan tekdüze olduğu söylenmedikçe, ilke ya yanlış ya da boştur; ve hangi bakımdan tekdüze olduğunu söylemek, zaten tümevarımsal bilgimizi kullanmayı gerektirir. Amerikalı filozof Nelson Goodman'ın "yeni tümevarım bilmecesi", bu sorunu keskinleştirir; Modül P1'de ele alınacak. İkincisi, bazı felsefeciler, tümevarımın tek bir genel öncüle değil, her alandaki belirli olgulara dayandığını savunur: kimyacının bir maddenin bir örneğinden bütün örneklerine geçmesi, "doğa tekdüzedir" ilkesine değil, kimyasal maddelerin belirli bir türde aynı özellikleri taşıdığına dair belirli bir bilgiye dayanır. Bu görüş doğruysa, Hume'un argümanının yapısı değişir: tek bir genel ilke yerine, her alanda ayrı ayrı gerekçelendirilmesi gereken yerel öncüller vardır. Ama bu, sorunu ortadan kaldırmaz; yalnızca dağıtır: o yerel öncüllerin her biri de, sonunda, bir tümevarıma dayanır. Güncel tartışmada bu görüşün bir çağdaş biçimini göreceğiz.

İtirazlar ve cevaplar

İtiraz 1: Tümevarımı gerekçelendirme talebi anlamsızdır

İngiliz filozof P. F. Strawson, 1952 tarihli Introduction to Logical Theory (Mantık Kuramına Giriş) kitabının son bölümünde, tümevarım sorununun bir sözde sorun olduğunu savundu. Strawson'a göre, "tümevarım makul müdür?" sorusu, "hukuk yasal mıdır?" sorusuna benzer. Bir eylemin yasal olup olmadığını, hukukun ölçütlerine bakarak söyleriz; ama hukukun bütününün yasal olup olmadığını sormak anlamsızdır, çünkü yasallığın ölçütü hukukun kendisidir. Benzer biçimde, bir inancın makul olup olmadığını, onun kanıtla, yani tümevarımsal ölçütlerle, ne ölçüde desteklendiğine bakarak söyleriz. "Makul olmak", kısmen, tümevarımsal ölçütlere uygun inanmak demektir. Öyleyse tümevarımın bütününün makul olup olmadığını sormak, anlamsızdır.

Cevap: Strawson'ın cevabı, "makul" kelimesinin gündelik kullanımına dair doğru bir gözlem içerir: gündelik dilde, iyi kanıta dayanan bir genellemeye inanan birine "makul" deriz. Ama cevap, Russell'ın ayrımını gözden kaçırır. Hume'un sorusu, gündelik dilde neye "makul" dendiği değil, tümevarımsal beklentilerin gerçekten doğruya götürme olasılığının yüksek olup olmadığıdır. Bir topluluğun "makul" kelimesini belirli bir yöntemi izlemek anlamında kullanması, o yöntemin güvenilir olduğunu göstermez. Bir benzetme: bir falcılar topluluğunda, "makul bir öngörü", fal kurallarına uygun yapılan öngörü anlamına gelebilir; ama bu, falın geleceği güvenilir biçimde öngördüğünü göstermez. Strawson'ın cevabını savunanlar, tümevarım ile fal arasında bir fark olduğunu, tümevarımın bizim akıl kavramımızın bir parçası olduğunu söyleyebilir. Ama bu fark, tümevarımın neden daha güvenilir olduğunu açıklamaz; ve o açıklama, Hume'un istediği şeydir. Strawson'ın cevabı, sorunu çözmekten çok, onu bir başka biçimde, yani akıl kavramımızın neden böyle olduğu sorusu biçiminde, yeniden ortaya koyar.

İtiraz 2: Bilim tümevarıma ihtiyaç duymaz

Avusturya doğumlu İngiliz filozof Karl Popper, 1934'te Almanca (baskı tarihi 1935), 1959'da İngilizce yayımlanan Bilimsel Araştırmanın Mantığı (Logik der Forschung) kitabında, tümevarım sorununu bir başka yoldan aştığını savundu. Popper'a göre bilim, gözlemlerden genellemelere tümevarımla geçmez; cesur hipotezler öne sürer ve onları yanlışlamaya çalışır. Bir hipotez, ne kadar çok sınavdan geçerse geçsin, doğrulanmış olmaz; yalnızca henüz yanlışlanmamıştır. Yanlışlama ise tümdengelimseldir: hipotez bir gözlem öngörür, gözlem öngörüye uymazsa, hipotez yanlıştır. Bu süreçte hiçbir tümevarım yoktur. Öyleyse tümevarım sorunu, bilim için bir sorun değildir.

Cevap: Popper'ın görüşü, bilimin işleyişine dair önemli bir gözlem içerir ve Modül P2'de ayrıntılı ele alınacak. Ama tümevarım sorununu ortadan kaldırıp kaldırmadığı tartışmalıdır. Sorun şudur: bir mühendis bir köprü tasarlarken, ya da bir hekim bir ilaç yazarken, birçok sınavdan geçmiş bir kurama dayanır, ve onun gelecekte de işleyeceğini bekler. Popper'a göre, bir kuramın geçmişteki sınavlardan geçmiş olması, onun gelecekte de doğru çıkacağına dair hiçbir gerekçe sağlamaz; bu, tümevarım olurdu. Öyleyse Popper, mühendisin neden sınavdan geçmiş bir kurama, hiç sınanmamış bir kurama göre daha fazla güvenmesi gerektiğini açıklayamaz gibi görünür. Amerikalı bilim felsefecisi Wesley Salmon, 1981'de yayımlanan bir makalede, bu noktayı Popper'a karşı keskinleştirdi: pratik öngörü, ve öngörüye dayanan eylem, tümevarımı gerektirir. Popper'ın görüşü, bilimin kuramsal yapısını tümevarımdan kurtarabilir; ama bilimin pratik kullanımını kurtaramaz.

İtiraz 3: Kesinlik değil, olasılık yeter

Hume'un argümanı, tümevarımın sonuçlarının kesin olmadığını gösteriyor. Ama tümevarımın sonuçlarının kesin olduğunu kimse iddia etmez. Tümevarım, sonuçlarının olası olduğunu söyler: Güneş'in yarın doğması, kesin değil, ama çok olasıdır. Olasılık, kesinlikten daha mütevazı bir iddiadır; ve Hume'un argümanı bu mütevazı iddiaya karşı işlemez.

Cevap: Hume, bu cevabı öngörmüştü, ve argümanın olasılık için de geçerli olduğunu savundu. Bir sonucun olası olduğunu söylemek, geçmişte benzer durumlarda benzer sonuçların çoğunlukla gerçekleştiğini, ve gelecekte de çoğunlukla gerçekleşeceğini söylemektir. Ama bu ikinci kısım, yine geleceğin geçmişe benzeyeceği varsayımına dayanır: geçmişteki sıklıkların gelecekte de korunacağı varsayımına. Bir zarın geçmişte altıda bir oranında altı geldiğini gözlemlemek, gelecekte de bu oranın korunacağını göstermez, eğer zarın gelecekte farklı davranmayacağı varsayılmazsa. Öyleyse olasılık iddiası, kesinlik iddiasıyla aynı döngüye düşer: tekdüzelik varsayımının olasılıklı bir biçimine dayanır. Bu, olasılık kuramının tümevarım sorununa hiçbir şey söylemediği anlamına gelmez; Ders Ç2.18'de göreceğimiz Bayesçi cevap, tam olarak olasılık kuramından yola çıkar. Ama olasılığa geçmek, sorunu kendiliğinden çözmez.

İtiraz 4: Tümevarım şimdiye kadar işledi

Hume'un şüpheciliği, kuramsal olarak ilginç olabilir, ama pratik olarak boştur. Tümevarım, insanlığın bütün tarihi boyunca işledi: tarım, tıp, mühendislik, bilim, hepsi tümevarıma dayanır ve hepsi başarılıdır. Bu başarı, tümevarımın güvenilir olduğunun en güçlü kanıtıdır.

Cevap: Bu, Hume'un argümanının dördüncü öncülünün tam olarak öngördüğü cevaptır. "Tümevarım şimdiye kadar işledi, öyleyse işlemeye devam edecek" argümanı, kendisi bir tümevarımdır: geçmişteki başarıdan gelecekteki başarıya geçer. Bu argümanı, tümevarımı gerekçelendirmek için kullanmak, tümevarımı kullanarak tümevarımı gerekçelendirmektir. Tavuk da, eğer felsefe yapabilseydi, aynı argümanı kurabilirdi: "Beklentilerim şimdiye kadar hep doğru çıktı." Ama bu cevabın değerlendirilmesi, Hume'un gördüğünden daha karmaşıktır. Bazı felsefeciler, döngünün iki türünü ayırır. Öncül döngüselliğinde, kanıtlanacak sonuç öncüllerden biridir; bu, açıkça kusurludur. Kural döngüselliğinde ise, sonuç öncüllerde yer almaz, ama argüman, sonucun onayladığı kuralı kullanır. "Tümevarım şimdiye kadar işledi, öyleyse işlemeye devam edecek" argümanı, ikinci türdendir. Kural döngüselliğinin her zaman kusurlu olup olmadığı tartışmalıdır: belki de bazı temel kaynaklar, Ders Ç2.8'deki bellek tartışmasının düşündürdüğü gibi, ancak kendi kurallarını kullanarak gerekçelendirilebilir. Bu tartışma, güvenilirci cevapla birlikte, Ders Ç2.18'in konusudur.

Örnekler

Basit örnek: Russell'ın tavuğu

Giriş'teki tavuğa Tümevarım Varsayım Denetimi ile bakalım. Tavuğun öngörüsü: "Adam yarın da yem getirecek."

Gözlem tabanı: yüzlerce gün, her gün aynı adam, her gün yem. Tek bir istisna yok; gözlem tabanı, sayı ve tutarlılık bakımından güçlü. Örtük tekdüzelik varsayımı: adamın geçmişteki davranışı, gelecekteki davranışına benzeyecek. Koşul listesi: adamın davranışını belirleyen nedir? Bu sorunun cevabı, tavuğun göremediği yerde: adamın amacı. Adam, tavuğu, sonunda kesmek için besliyor. Değişim taraması: adamın amacının, beslemekten kesmeye geçtiği an, tavuğun gözlem tabanında hiç görülmeyen bir değişim. Tavuk sorusu: tavuğun gözlediği düzenlilik, gözlenen sürecin kendisi tarafından, yani adamın planı tarafından, belirli bir süre için üretilen bir düzenlilikti.

Sonuç: Tavuğun hatası, gözlem tabanının küçüklüğü değildi; tabanı büyüktü. Hatası, gözlediği düzenliliği üreten mekanizmayı bilmemesiydi. Bu örnek, Tümevarım Varsayım Denetimi'nin dördüncü adımının, yani koşul listesinin, neden merkezî olduğunu gösteriyor. Bir düzenliliğin ne kadar sık gözlendiği, onun neden var olduğu sorusunun yerini tutmaz. Ama bu örnek, Hume'un sorununu çözmez: bir mekanizmayı bilsek bile, o mekanizmanın gelecekte de aynı biçimde işleyeceğine, yine bir tümevarımla inanırız. Russell'ın örneği, tümevarımın nasıl yanlış gidebileceğini gösterir; Hume'un argümanı ise, en iyi tümevarımın bile neden gerekçelendirilemediğini.

Orta örnek: talidomit

1950'lerin sonunda, Batı Almanya'da bir ilaç şirketi, talidomit adlı bir yatıştırıcıyı piyasaya sürdü. İlaç, yetişkinlerde güvenli görünüyordu: yüksek dozlarda bile ciddi zehirlenmeye yol açmıyordu, ve bu güvenlik profili, onu o dönemin başka yatıştırıcılarından ayırıyordu. İlaç, birçok ülkede satıldı ve hamile kadınlara da, sabah bulantısı için verildi. Birkaç yıl içinde, ciddi doğum kusurlarıyla, özellikle kol ve bacakların eksik ya da kısa gelişmesiyle doğan bebeklerin sayısında bir artış fark edildi. Avustralyalı hekim William McBride ve Alman hekim Widukind Lenz, 1961'de, birbirinden bağımsız olarak, bu kusurları talidomite bağladı. İlaç, aynı yıl piyasadan çekilmeye başlandı; ama dünyada yaklaşık on bin bebek bu kusurlarla doğmuştu; bunların aşağı yukarı yarısı doğumda ya da kısa süre sonra öldü.

Tümevarım Varsayım Denetimi ile bakalım. Öngörü: "Talidomit, onu kullanan herkes için güvenlidir." Gözlem tabanı: ilk yıllarda ilacın verildiği yetişkinlerde ciddi yan etki görülmemesi. Örtük tekdüzelik varsayımı: gözlenmemiş gruplar, yani hamile kadınlar ve onların taşıdığı bebekler, gözlenmiş gruplara benzer biçimde etkilenecek. Koşul listesi: ilacın güvenliğini belirleyen şey, onun bir organizmanın gelişimini nasıl etkilediğidir; gelişmekte olan bir embriyo, yetişkin bir organizmadan çok farklı süreçler geçirir. Değişim taraması: gözlem tabanındaki gruplar ile ilacın verildiği yeni grup arasında, tam da güvenliği belirleyen bakımdan, köklü bir fark vardı.

Sonuç: Talidomit felaketi, tümevarımın gerekçesizliğinin değil, örtük bir tekdüzelik varsayımının sınanmamasının sonucuydu. Hume'un sorununa göre, en dikkatli tümevarım bile akılla gerekçelendirilemez; ama bu örnek, tümevarımın, gerekçelendirilemese bile, iyi ya da kötü kullanılabileceğini gösteriyor. Kötü kullanım, gözlenen gruptan gözlenmeyen gruba, aradaki farkları sormadan geçmektir. Bu felaketten sonra, birçok ülkede ilaç onayı süreçleri köklü biçimde değiştirildi; yeni ilaçların gebelikteki etkilerinin, hayvan deneyleri de dahil olmak üzere, ayrıca incelenmesi istendi. Bu değişiklikler, bir anlamda, tekdüzelik varsayımlarını açıkça adlandırma ve sınama zorunluluğunun kurumsallaşmasıdır.

Gerçek hayat örneği: durağanlığın sonu

Su mühendisleri, barajları, setleri ve kanalizasyon sistemlerini tasarlarken, uzun süre bir varsayıma dayandı: bir bölgedeki yağışların ve nehir akışlarının istatistiksel özellikleri, yani ortalamaları ve değişkenlikleri, zaman içinde değişmez. Bu varsayıma "durağanlık" (stationarity) denir. Durağanlık varsayımı, mühendislere, geçmiş kayıtlardan geleceğe dair olasılıklar hesaplama olanağı veriyordu. Örneğin "yüz yılda bir görülen sel", geçmiş kayıtlara göre her yıl yüzde bir olasılıkla gerçekleşmesi beklenen bir sel demekti, ve bir set, bu büyüklükteki bir sele dayanacak biçimde tasarlanabilirdi.

2008'de, ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu'ndan (USGS) Amerikalı hidrolog P. C. D. Milly ve çalışma arkadaşları, Science dergisinde, başlığı bir uyarı olan kısa bir makale yayımladı: "Durağanlık öldü: su yönetimi nereye?" (Stationarity Is Dead: Whither Water Management?). Yazarlar, iklim değişikliği ve insan etkinlikleri yüzünden, yağış ve akış örüntülerinin artık geçmiş kayıtlarla aynı istatistiksel özellikleri taşıdığının varsayılamayacağını, ve bu yüzden durağanlık varsayımının su yönetiminde artık varsayılan bir ilke olarak kullanılmaması gerektiğini savundu.

Tümevarım Varsayım Denetimi ile bakalım. Öngörü: "Bu bölgede yüz yılda bir görülen sel, şu büyüklüktedir." Gözlem tabanı: onlarca yıllık, bazen yüz yılı aşkın akış kayıtları. Örtük tekdüzelik varsayımı: geleceğin istatistiksel özellikleri, geçmişinkine benzeyecek. Koşul listesi: yağış ve akış örüntülerini belirleyen iklim koşulları, arazi kullanımı, nehir havzasındaki yapılaşma. Değişim taraması: bu koşulların birkaçı, kayıtların tutulduğu dönemde ve sonrasında köklü biçimde değişti.

Sonuç: Bu örnek, Hume'un doğanın tekdüzeliği ilkesinin, soyut bir felsefi kavram olmadığını, mühendislik hesaplarının içinde açık bir varsayım olarak durduğunu gösteriyor. Milly ve arkadaşlarının makalesi, bir anlamda, bir bilim topluluğunun, kendi tekdüzelik varsayımını açıkça adlandırıp sorgulamasıdır. Ama örnek, Hume'un sorununun çözüldüğünü göstermiyor: durağanlık yerine önerilen yeni modeller, iklimin gelecekte nasıl değişeceğine dair, kendileri de geçmiş verilerle sınanmış modellere dayanır. Tekdüzelik varsayımı ortadan kalkmaz; daha derin bir düzeye, yani değişimin yasalarının tekdüzeliğine, taşınır. Hume'un çemberi, yerini değiştirir, ama kapanmaz.

Araç kartı: Tümevarım Varsayım Denetimi

Satırİçerik
Ne işe yararBir genellemenin ya da öngörünün, gözlenenden gözlenmeyene geçerken dayandığı örtük benzerlik varsayımlarını açığa çıkarır. Bu varsayımları sağlayan koşulları ve onları geçersiz kılabilecek değişimleri adlandırır. Hume'un sorununu çözmez; tümevarımın kötü kullanımlarını yakalar.
Adımlar1) Genellemeyi ya da öngörüyü tek bir cümleyle yaz. 2) Gözlem tabanı: ne gözlendi, ne zaman, nerede, kaç kez, hangi koşullarda? 3) Örtük tekdüzelik varsayımı: gözlenmeyen durumun hangi bakımdan gözlenenlere benzeyeceği varsayılıyor? Bunu açıkça yaz. 4) Koşul listesi: o benzerliği sağlayan, yani gözlenen düzenliliği üreten mekanizma ya da koşullar nelerdir? 5) Değişim taraması: bu koşullardan hangisi, gözlem tabanı ile öngörülen durum arasında değişmiş olabilir ya da değişebilir? 6) Tavuk sorusu: gözlenen düzenlilik, gözlemcinin göremediği bir amaç ya da plan tarafından, belirli bir süre için mi üretiliyor? 7) Karar: genellemenin kapsamını daralt, ona duyulan güveni düşür, ya da koşulları doğrudan sına.
Ne zaman kullanılırBir öngörünün "hep böyle oldu" gerekçesine dayandığı her durumda; bir sonucun bir gruptan başka bir gruba, bir yerden başka bir yere ya da bir dönemden başka bir döneme taşındığı durumlarda; sonucu ağır bir kararın geçmiş verilere dayandığı durumlarda.
SınırıAraç, tümevarımın genel gerekçesi sorununu çözmez; koşul listesi ve değişim taraması da, sonunda, başka tümevarımsal bilgilere dayanır. Bir mekanizmayı bilmek, onun gelecekte de aynı biçimde işleyeceğini göstermez. Ayrıca, hiçbir değişim taraması, henüz akla gelmemiş bir değişimi yakalayamaz.
5K kapısıKanıt

Özet

  • Doğanın tekdüzeliği ilkesi, gözlenmemiş olanın gözlenmiş olana benzeyeceği varsayımıdır; Hume'a göre deneyimden çıkan bütün sonuçlar ona dayanır.
  • Hume'a göre ilke, tanıtlayıcı bir akıl yürütmeyle gerekçelendirilemez, çünkü karşıtı çelişki içermez; olgusal bir akıl yürütmeyle de gerekçelendirilemez, çünkü bu döngüsel olur.
  • Sonuç: tümevarımsal beklentilerin kaynağı akıl değil, alışkanlıktır; Hume'un şüpheci çözümü tümevarımı açıklar ama gerekçelendirmez.
  • Russell, nedensel soruyu (beklentiler neden oluşur?) gerekçe sorusundan (onlara ağırlık vermek makul mü?) ayırır; tavuk örneği bu ayrımı gösterir.
  • Strawson, tümevarımı gerekçelendirme talebini anlamsız sayar; Popper, bilimin tümevarıma değil yanlışlamaya dayandığını savunur; ikisi de pratik öngörünün gerekçesi sorusunu açık bırakır.
  • Olasılığa geçmek sorunu kendiliğinden çözmez; geçmişteki sıklıkların korunacağı varsayımı da tekdüzeliğe dayanır.
  • Öncül döngüselliği ile kural döngüselliği ayrılabilir; ikincisinin kusurlu olup olmadığı Ç2.18'in konusudur.

Derinleş — isteğe bağlı katmanlar

Birincil metin

Hume, İnsan Anlığı Üzerine Bir İnceleme'nin dördüncü bölümünde, bütün akıl yürütmeleri ikiye ayırdıktan sonra şöyle devam eder:

Bu durumda tanıtlayıcı argümanların bulunmadığı açık görünüyor; çünkü doğanın gidişatının değişebileceği, ve deneyimlediklerimize benzer görünen bir nesnenin farklı ya da karşıt etkilerle birlikte gelebileceği, hiçbir çelişki içermez. Bulutlardan düşen ve öbür her bakımdan kara benzeyen bir cismin, yine de tuzun tadına ya da ateşin hissine sahip olduğunu açık ve seçik olarak tasarlayamaz mıyım? [...] Öyleyse, argümanlarla geçmiş deneyime güvenmeye ve onu gelecekteki yargımızın ölçüsü yapmaya yöneltiliyorsak, bu argümanlar yalnızca olası olmalı, ya da yukarıda sözü edilen ayrıma göre, olgu meselelerine ve gerçek varoluşa ilişkin olmalıdır. [...] Varoluşa ilişkin bütün argümanların neden ve etki ilişkisine dayandığını; bu ilişkiye dair bilgimizin tamamen deneyimden türediğini; ve bütün deneysel sonuçlarımızın, geleceğin geçmişle uyumlu olacağı varsayımından yola çıktığını söyledik. Öyleyse bu son varsayımı olası argümanlarla, ya da varoluşa ilişkin argümanlarla kanıtlamaya çalışmak, açıkça bir çember içinde dönmek ve sorunun kendisi olan şeyi kabul edilmiş saymak olur.

Beşinci bölümde ise, şüpheci çözümünü şöyle özetler:

Öyleyse alışkanlık, insan hayatının büyük rehberidir. Deneyimimizi bize yararlı kılan, ve geçmişte ortaya çıkanlara benzer bir olaylar dizisini gelecek için beklememizi sağlayan, yalnızca bu ilkedir.

Birinci pasaj, argümanın iki adımını bir arada taşıyor. İlk adım, tanıtlayıcı yolun kapalı olduğunu gösterir, ve bunu bir düşünce deneyiyle yapar: kar gibi görünen ama tuzlu ya da yakıcı olan bir şey. Bu deney, Ders Ç2.10'da gördüğümüz tasavvur edilebilirlik ile olanaklılık arasındaki bağa dayanır: açık ve seçik tasarlanabilen şey, çelişki içermez. Hume, burada, Descartes'ın "açık ve seçik" ölçütünü, Ders Ç2.12'nin birincil metninde gördüğümüz terimle, akılcılara karşı kullanıyor: akılcıların bilginin ölçütü saydığı açıklık ve seçiklik, doğanın değişebileceğini de açık ve seçik kılar. İkinci adım, olgusal yolun kapalı olduğunu gösterir, ve bunu, olgusal akıl yürütmenin yapısını önceden kurmuş olmasına dayanarak yapar: bütün olgusal sonuçlar, nedensellik ilişkisine, o ilişki de deneyime, deneyim de tekdüzelik varsayımına dayanır. Zincirin sonundaki varsayımı zincirin kendisiyle kanıtlamak, çember içinde dönmektir.

İkinci pasaj, Hume'un çözümünün hem gücünü hem sınırını gösteriyor. "İnsan hayatının büyük rehberi" ifadesi, alışkanlığa büyük bir pratik değer veriyor: onsuz, Hume'un hemen ardından yazdığı gibi, hiçbir eylemde bulunamaz, araçları amaçlara uyduramazdık. Ama pasaj, alışkanlığın doğruya götürdüğünü söylemiyor; yalnızca deneyimi "yararlı" kıldığını. Russell'ın ayrımıyla: Hume'un çözümü, beklentilerimizin nedenini açıklıyor, ama onların makul olup olmadığı sorusunu açık bırakıyor.

Teknik ayrıntı

Tek örnek ile yüz örnek. Hume'un argümanının, birincil metinde alıntılanmayan ama aynı kısımda yer alan bir başka yanı, tek bir gözlem ile çok sayıda gözlem arasındaki farka dairdir. Hume, şunu sorar: tümevarımsal sonuçlar akılla çıkarılsaydı, tek bir örnekten de, yüz örnekten de aynı güçte çıkarılırdı; çünkü akıl, bir örneği tek kez gördüğünde, onun özelliklerini yüz kez gördüğündekinden daha az kavramaz. Oysa yumurtalar birbirine çok benzer, ama bir yumurtanın tadından bütün yumurtaların tadını çıkarmayız; ancak uzun bir tekdüze deneyimden sonra, belirli bir olaya güvenle bakarız. Hume'a göre, tek bir örnekten çıkan sonuç ile yüz örnekten çıkan sonuç arasındaki farkı yaratan bir akıl yürütme süreci bulamıyoruz. Bu gözlem, alışkanlık kuramına geçişi hazırlar: farkı yaratan, aklın değil, tekrarın zihin üzerindeki etkisidir.

Hume'un argümanının kapsamı. Hume'un argümanı, bir tümevarımın sonucunun yanlış olabileceğini göstermekle kalmaz. Ders Ç1.9'da gördüğümüz gerekçe kavramıyla söylersek, argüman, tümevarımsal sonuçların, kişinin elindeki kanıtla hiç gerekçelendirilmediğini öne sürer. Bu, çok daha güçlü bir sonuçtur. Bir sonucun yanlış olabilmesi, yanılabilirciliğin kabul ettiği bir şeydir; Ders Ç1.10'da gördüğümüz gibi, çağdaş epistemolojinin çoğu, gerekçeli inançların yanlış olabileceğini kabul eder. Ama Hume'un sonucu, tümevarımsal bir sonucun, yüz gözleme dayansa da, hiç gözleme dayanmayan bir tahminden daha gerekçeli olmadığını söyler. Bu, tümevarım sorununu, yanılabilirlikten ayırır ve onu bir şüphecilik biçimi yapar. Modül Ç5'te göreceğimiz dış dünya şüpheciliğiyle akrabadır, ama ondan farklıdır: dış dünya şüphecisi, algıdan dış dünyaya geçişi sorgular; tümevarım şüphecisi ise, gözlenmişten gözlenmemişe geçişi.

Argümanın ilk biçimi. Hume, tümevarım argümanını ilk kez, gençliğinde yazdığı ve 1739–1740'ta yayımlanan İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme'nin (A Treatise of Human Nature) birinci kitabında kurdu. Orada argüman, nedensellik çözümlemesinin içinde yer alır: bir nedenden bir etkiye geçişimizi, akıl değil, iki olayın sürekli birlikteliğinin zihinde yarattığı bir bağlantı belirler. Hume, aynı yerde, olasılığa dayanan akıl yürütmelerin de, deneyimini edindiğimiz durumlar ile edinmediğimiz durumlar arasında bir benzerlik varsayımına dayandığını, ve bu varsayımın kendisinin hiçbir olasılık argümanıyla kanıtlanamayacağını yazar. Bu, İtiraz 3'ün cevabındaki noktanın Hume'daki ilk ifadesidir. Hume, Treatise'in ilgi görmediğini düşünerek, düşüncelerini daha kısa ve daha okunur bir biçimde, 1748'de ilk yayımlanan İnsan Anlığı Üzerine Bir İnceleme'de yeniden yazdı. Bu dersin birincil metni, bu ikinci, daha yaygın okunan biçimden alınmıştır.

Goodman'ın bilmecesine bir bakış. En tartışmalı öncül tartışmasında, "doğanın tekdüzeliği" ilkesinin belirsizliğine değinmiştik. Nelson Goodman, 1955 tarihli Fact, Fiction, and Forecast (Olgu, Kurgu ve Öngörü) kitabında, bu belirsizliği çarpıcı bir örnekle gösterdi. Goodman, yapay bir yüklem tanımladı: bir şey, henüz gelmemiş belirli bir t zamanından önce gözlenmişse ve yeşilse, ya da t'den önce gözlenmemişse ve maviyse, "yeşmavi"dir. Bugüne kadar gözlenen bütün zümrütler hem yeşil hem yeşmavidir. Tekdüzelik ilkesi, gelecekteki zümrütlerin yeşil olacağını mı, yeşmavi, yani mavi, olacağını mı öngörür? İki öngörü de, aynı gözlemlere aynı biçimde dayanır. Goodman'a göre bu, Hume'un sorununun ötesinde yeni bir sorun doğurur: hangi düzenliliklerin geleceğe yansıtılabileceğini nasıl ayırt ederiz? Bu "yeni tümevarım bilmecesi", Modül P1'de, onaylama kuramıyla birlikte ayrıntılı ele alınacak.

Güncel tartışma

Tümevarımın malzeme kuramı. Pittsburgh Üniversitesi'nde çalışan Avustralyalı bilim felsefecisi John D. Norton, 2003'te Philosophy of Science dergisinde yayımlanan "A Material Theory of Induction" (Tümevarımın Malzeme Kuramı) makalesinde, En tartışmalı öncül tartışmasındaki ikinci itirazı sistemli bir kurama dönüştürdü. Norton'a göre tümevarımın, bütün alanlarda geçerli, biçimsel bir genel şeması yoktur. Her tümevarım, kendi alanındaki belirli olgularla gerekçelendirilir. Bir kimyacının bir maddenin bir örneğinin erime noktasından bütün örneklerinin erime noktasına geçmesi, kimyasal maddelerin bu bakımdan tekdüze olduğuna dair kimyasal bilgiye dayanır; bir sosyoloğun bir örneklemden bir topluma geçmesi ise, örneklem seçimine dair bambaşka olgulara. Norton, bu kuramın, Hume'un sorununu biçimsel olarak çözmediğini, ama onu dağıttığını savundu: tek bir genel ilkenin gerekçelendirilmesi gerekmez; her yerel olgu, başka yerel olgularla gerekçelendirilir. Eleştirmenler, bu zincirin sonunda yine gerekçelendirilmemiş bir yere varılıp varılmadığını sorar. Tümevarım Varsayım Denetimi'nin dördüncü adımı, yani koşul listesi, Norton'un bakış açısına yakındır: tümevarımı genel bir ilkeye değil, belirli koşullara bağlar.

Makine öğrenmesi ve dağılım kayması. Hume'un sorunu, yapay öğrenme sistemlerinde somut bir mühendislik sorununa dönüştü. Bir makine öğrenmesi modeli, bir veri kümesiyle eğitilir ve sonra yeni verilere uygulanır. Bu uygulamanın başarısı, yeni verilerin, eğitim verileriyle aynı istatistiksel dağılımdan gelmesine bağlıdır. Bu varsayım, Hume'un tekdüzelik ilkesinin istatistiksel bir biçimidir. Yeni veriler farklı bir dağılımdan geldiğinde, örneğin bir hastanede eğitilen bir tanı modeli başka bir hastanenin cihazlarıyla çekilmiş görüntülere uygulandığında, modelin başarısı ciddi biçimde düşebilir. Bu durum, makine öğrenmesi literatüründe "dağılım kayması" (distribution shift) olarak adlandırılır ve yoğun biçimde araştırılır. Amerikalı bilgisayar bilimci David Wolpert'in 1990'larda ortaya koyduğu "bedava öğle yemeği yoktur" teoremleri, bu sorunun matematiksel bir ifadesi olarak da okunur: hiçbir öğrenme algoritması, öğrenilecek problemlere dair bir varsayım yapılmadan, bütün olası problemler üzerinden ortalandığında öbürlerinden daha iyi olamaz. Bu, Hume'un, deneyimden öğrenmenin dünyaya dair bir varsayım gerektirdiği tezinin, hesaplamalı bir yankısıdır.

Hume'un sorunu bugün. Yaygın bir görüşe göre, Hume'un argümanı, tümevarımın tümdengelimsel ya da tümevarım-dışı bir gerekçesinin bulunamayacağını gösterir. Tartışma, bu sonucun ne kadar yıkıcı olduğu üzerinedir. Bir uçta, sorunun çözülemeyeceğini ve tümevarımın gerekçesiz kaldığını kabul edenler vardır. Öbür uçta, gerekçe kavramının, Hume'un varsaydığı gibi bir kanıtlama gerektirmediğini, ve tümevarımın, bir güvenilirlik ya da olasılık kuramı içinde, gerekçeli olabileceğini savunanlar. Bu ikinci uçtaki üç cevap, pragmatik, güvenilirci ve Bayesçi cevaplar, Ders Ç2.18'in konusudur.

Pratik: Çözümlü örnek

Hüsnü Bey, bir kayısı bahçesinin sahibi. Bu yıl bahçesinin yanına yeni fidanlar dikecek, ve ne zaman dikeceğine karar vermesi gerekiyor. Komşusu Nail Bey öneriyor: "Son on yıldır nisanın ilk haftasından sonra hiç don olmadı. Fidanları nisan başında dik, rahat et." Hüsnü Bey, öneriyi Tümevarım Varsayım Denetimi ile inceliyor.

Adım 1, öngörü. "Bu yıl nisanın ilk haftasından sonra don olmayacak."

Adım 2, gözlem tabanı. Son on yıl, aynı bölge, Nail Bey'in belleği. Hüsnü Bey bir şeyi fark ediyor: gözlem tabanı, Nail Bey'in hatırladıklarına dayanıyor. Ders Ç2.7'de gördüğümüz gibi, bellek bir kayıt değil yeniden kurgudur: boşlukları şemalarla, yani tipik olanla doldurabilir, sonradan duyulanları anıya karıştırabilir. Hüsnü Bey, yakındaki meteoroloji istasyonunun kayıtlarına bakmaya karar veriyor. Kayıtlar, on yılın sekizinde Nail Bey'in haklı olduğunu gösteriyor; ama iki yılda, nisanın ikinci haftasında hafif donlar kaydedilmiş, ve o yıllarda bazı bahçelerde çiçekler zarar görmüş.

Adım 3, örtük tekdüzelik varsayımı. "Bu yılın ilkbahar sıcaklıkları, son on yılınkine benzeyecek."

Adım 4, koşul listesi. İlkbahar donlarını belirleyen nedir? Kuzeyden gelen soğuk hava kütleleri, açık ve rüzgârsız geceler, ve bahçenin bir vadide mi yoksa bir yamaçta mı olduğu. Soğuk hava ağır olduğu için vadi tabanlarında birikir.

Adım 5, değişim taraması. Hüsnü Bey'in yeni fidanları dikmeyi düşündüğü alan, eski bahçeden farklı olarak, bir vadi tabanında. Nail Bey'in on yıllık gözlemleri ise, yamaçtaki bahçelere dayanıyor. Gözlem tabanı ile öngörülen durum arasında, tam da donu belirleyen bakımdan bir fark var. Ayrıca, iklimin son yıllarda değiştiği, hem daha erken ısınan baharlara hem de daha düzensiz soğuk dalgalarına yol açabildiği biliniyor.

Adım 6, tavuk sorusu. Gözlenen düzenliliği, gözlemcinin göremediği bir amaç üretmiyor; bu sorunun bu örnekte cevabı hayır.

Adım 7, karar. Hüsnü Bey, genellemenin kapsamını daraltıyor: "Yamaçtaki bahçelerde, son on yılın çoğunda, nisanın ilk haftasından sonra ciddi don olmadı." Vadi tabanındaki yeni fidanlar için, ya dikimi birkaç hafta geciktirmeye, ya da donlara karşı bir koruma önlemi almaya karar veriyor.

Sonuç. Bu örnek, Tümevarım Varsayım Denetimi'nin Hume'un sorununu çözmediğini, ama tümevarımın kötü kullanımlarını yakaladığını gösteriyor. Nail Bey'in genellemesi, gözlem tabanı bakımından makuldü; ama iki örtük varsayım içeriyordu: belleğinin kayıtlarla uyuştuğu, ve yamaçtaki bahçelerin vadi tabanına benzediği. Bu iki varsayım sınandığında, genelleme daraldı. Hume'un sorusu, en dikkatli biçimde daraltılmış genellemeye de uygulanır: Hüsnü Bey, bu yılın son on yıla, en azından bazı bakımlardan, benzeyeceğini yine de varsayıyor. Ama bu varsayımı açıkça adlandırmak, onun nerede çökebileceğini görmeyi sağlıyor.

Pratik: Alıştırmalar

  1. Şu üç öngörüye Tümevarım Varsayım Denetimi'nin 3. ve 5. adımlarını uygula: (a) "Bu ilaç, klinik çalışmada yetişkin erkeklerde işe yaradı; kadınlarda da işe yarayacak." (b) "Bu otobüs hattı, sabahları hep on dakika gecikiyor; yarın da gecikecek." (c) "Bu öğrenci, bütün sınavlarından yüksek not aldı; mezuniyet sınavından da alacak."
  2. Hume'un argümanının dördüncü öncülü, olgusal bir gerekçelendirmenin neden döngüsel olacağını söylüyor. "Tümevarım şimdiye kadar işledi" argümanının döngüselliğini, öncül döngüselliği ve kural döngüselliği ayrımıyla açıkla.
  3. Bir mühendislik öğrencisi, derste söz alıyor: "Hume'un sorunu, filozofların uydurduğu bir sorun. Güneş yarın doğacak, herkes biliyor. Bunu sorgulamak zaman kaybı." Bu görüşü, Russell'ın nedensel soru ile gerekçe sorusu ayrımını kullanarak değerlendir.
Cevapları göster
  1. (a) Örtük varsayım: kadınların vücutlarının, ilacın etkisini belirleyen bakımlardan, erkeklerinkine benzediği. Değişim taraması: hormonal farklar, vücut ağırlığı ve yağ oranındaki farklar, ilacın metabolizmasındaki olası farklar. Bu, Orta örnekteki talidomitin yapısına benzer bir durumdur: bir gruptan başka bir gruba, aradaki farklar sorulmadan geçiliyor. (b) Örtük varsayım: yarının sabah trafiği, geçmiş sabahlarınkine benzeyecek. Değişim taraması: yarın tatil mi; hatta bir yol çalışması başladı mı; hava koşulları farklı mı? Gecikmeyi üreten mekanizma, yani trafik yoğunluğu, bilindiği için, değişim taraması somut ve kolay. (c) Örtük varsayım: mezuniyet sınavı, önceki sınavlara, öğrencinin başarısını belirleyen bakımlardan benzeyecek. Değişim taraması: sınavın türü ya da kapsamı farklı mı; sınav baskısı daha mı yüksek; öğrencinin koşulları, örneğin sağlığı, değişti mi? Gözlem tabanı güçlü, ama mezuniyet sınavının kendine özgü baskısı, önceki sınavlarda bulunmayan bir koşul olabilir.
  2. Öncül döngüselliği, kanıtlanacak sonucun öncüllerden biri olmasıdır: "Gelecek geçmişe benzer; öyleyse gelecek geçmişe benzer" gibi. "Tümevarım şimdiye kadar işledi, öyleyse işlemeye devam edecek" argümanı bu türden değildir: öncül, geçmişteki başarıdan söz eder, sonuç ise gelecekteki başarıdan; sonuç öncüllerde yer almaz. Ama argüman, geçmişten geleceğe geçerken, tümevarım kuralını kullanır: tam da gerekçelendirilmeye çalışılan kuralı. Bu, kural döngüselliğidir. Hume'un dördüncü öncülü, bu ikinci türü de kusurlu sayar: bir kuralı, o kuralın kendisini kullanarak gerekçelendirmek, kuralı sorgulayan birini ikna edemez. Kural döngüselliğinin her durumda kusurlu olup olmadığı, Ders Ç2.18'de güvenilirci cevapla birlikte tartışılacak.
  3. Öğrencinin görüşü, nedensel soruya cevap veriyor, ama gerekçe sorusunu görmezden geliyor. Russell'ın ayrımına göre, herkesin Güneş'in yarın doğacağını beklemesi, geçmişteki düzenliliğin insanlarda bir beklenti yarattığını gösterir; bu, nedensel sorunun cevabıdır. Ama bu beklentinin makul bir dayanağı olup olmadığı ayrı bir sorudur, ve herkesin beklemesi bu soruyu cevaplamaz; tavuk da her gün yem bekliyordu. Öğrenci bir noktada Hume'la aynı yerde duruyor: Hume'un kendisi de, tümevarımı bırakmamız gerektiğini söylemiyor; deneyimin yetkesini ancak bir ahmağın ya da delinin sorgulamaya kalkışacağını yazıyor. Sorunun değeri, Güneş'in doğup doğmayacağını gerçekten merak etmekte değil, bilgimizin dayandığı en temel akıl yürütme türünün neye dayandığını anlamaktadır. Ayrıca, Orta örnekteki talidomit ve gerçek hayat örneğindeki durağanlık, tekdüzelik varsayımlarını sorgulamanın, gerçek ve ağır sonuçları olabildiğini gösteriyor.

Pratik: Argüman görevi

Karşılaştırma. Durum: bir mahalle bakkalı, "Her kış bu mahallede ekmek satışlarım artar; bu kış da fazladan ekmek sipariş edeceğim" diyor. Zayıf çalışma: "Geçmişte hep arttı, öyleyse artacak." Bu çalışma, Hume'un sorgusuna açık olan tümevarımı, hiçbir varsayımını adlandırmadan tekrarlıyor. Güçlü çalışma: "1) Öngörü: bu kış ekmek satışları artacak. 2) Gözlem tabanı: son yedi kış, satış kayıtları. 3) Mekanizma: kışın insanlar daha az dışarı çıkıyor, mahalledeki fırın kışın kısa çalışıyor, öğrenci yurdu kış döneminde dolu. 4) Örtük varsayım: bu üç koşul bu kış da geçerli olacak. 5) Değişim taraması: fırın bu yıl kışın da tam gün açık kalacağını duyurdu; öğrenci yurdu tadilatta. Mekanizmanın iki ayağı değişti. 6) Değerlendirme: geçmişteki artışın gerekçesi büyük ölçüde ortadan kalktı; fazladan sipariş, bu yıl, gözlem tabanının desteklemediği bir varsayıma dayanıyor. 7) Karar: siparişi geçen yılın düzeyinde tut, ilk iki haftanın satışlarına göre ayarla."

ÖlçütNe aranır
Örtük varsayımKararın dayandığı tekdüzelik varsayımı açıkça bir cümle olarak yazılmış
MekanizmaGözlenen düzenliliği üreten koşullar adlandırılmış
Değişim taramasıBu koşullardan en az biri için değişip değişmediği somut olarak sınanmış
Gerekçeli kararÖncüller birbirine bağlanıyor ve kararın kapsamını daraltan ya da güveni ayarlayan bir sonuca varıyor

Argüman koçu

Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.

En az 120 karakter (0)

Tekrar

  1. (Ders Ç0.7) Ders Ç0.7'de tümevarım sorunu nasıl tanımlanmıştı, ve o ders bu sorunun karşısında tümevarımı nasıl değerlendirmeyi önermişti?
  2. (Ders Ç2.10) Ders Ç2.10'daki Hume'un çatalı nedir? Tümevarım argümanında bu çatal nasıl kullanılıyor?
  3. (Ders Ç2.14) Ders Ç2.14'te Hume'un tanıklık kuramı neye dayanıyordu? Bu dersin argümanı, o kuramın kendisine nasıl uygulanabilir?
Cevapları göster
  1. Ders Ç0.7'de tümevarım sorunu, tümevarımsal çıkarımların, gözlenmiş olandan gözlenmemiş olana geçişin, neden güvenilir olduğunu tümevarımın kendisine başvurmadan gerekçelendirmenin güçlüğü olarak tanımlanmıştı. O ders, sorunun çözümsüz kalmasının, tümevarımın iç değerlendirmesini anlamsız kılmadığını savunmuştu: tümevarımı bir pratik olarak kullanmaya devam ettiğimiz sürece, o pratiğin içinde iyi ve kötü kullanımları ayırt etmek anlamlıdır, tıpkı satrancın kurallarını gerekçelendiremesek bile iyi ve kötü hamleleri ayırt edebilmemiz gibi. Bu dersin Tümevarım Varsayım Denetimi, aynı yaklaşımın bir uygulamasıdır.
  2. Ders Ç2.10'da Hume'un çatalı, bilginin nesnelerini iki türe ayıran ayrım olarak tanımlanmıştı: fikirler arasındaki ilişkiler, yalnızca düşünceyle bilinir ve kesindir; olgu meseleleri ise deneyimle bilinir. Tümevarım argümanında, bu çatal, doğanın tekdüzeliği ilkesinin nasıl gerekçelendirilebileceği sorusuna uygulanır. İlke ya fikirler arasındaki bir ilişkidir, ve tanıtlayıcı bir akıl yürütmeyle kanıtlanır; ya da bir olgu meselesidir, ve deneyimle kanıtlanır. Hume, ilkenin karşıtının çelişki içermediğini göstererek birinci yolu, deneyimden çıkan her akıl yürütmenin ilkeye zaten dayandığını göstererek ikinci yolu kapatır.
  3. Ders Ç2.14'te Hume'a göre tanıklığa güvenimiz, insanların sözlerinin gerçeklerle genellikle uyuştuğunu gözlemlememize dayanıyordu. Bu, bir tümevarımdır: geçmişte sözlerin gerçeklerle uyuştuğundan, gelecekte de uyuşacağına geçer. Bu dersin argümanı, bu tümevarıma da uygulanır: geçmişteki uyuşmadan gelecekteki uyuşmaya geçiş, geleceğin geçmişe benzeyeceği varsayımına dayanır, ve bu varsayım Hume'a göre akılla gerekçelendirilemez. Öyleyse Hume'un kendi tanıklık kuramı, kendi tümevarım argümanına göre, akılla gerekçelendirilmiş bir güvene değil, alışkanlığa dayanır. Bu sonuç, Hume'u şaşırtmazdı; ama indirgemeciliğin, tanıklığa güveni "aklın gözleme dayalı bir çıkarımı" olarak sunma iddiasını zayıflatır.

Flashcard'lar

Ön yüzArka yüz
Doğanın tekdüzeliği ilkesi nedir?Gözlenmemiş olanın gözlenmiş olana benzeyeceği varsayımı; Hume'a göre bütün deneysel sonuçlar ona dayanır.
İlke neden tanıtlayıcı akıl yürütmeyle gerekçelendirilemez?Karşıtı, yani doğanın gidişatının değişmesi, çelişki içermez ve açıkça tasarlanabilir.
İlke neden olgusal akıl yürütmeyle gerekçelendirilemez?Bütün olgusal akıl yürütmeler ilkeye zaten dayanır; bu gerekçelendirme döngüsel olur.
Hume'un şüpheci çözümü nedir?Tümevarımsal beklentilerin kaynağı akıl değil alışkanlıktır; alışkanlık "insan hayatının büyük rehberi"dir.
Russell'ın tavuk örneği neyi gösterir?Uzun ve tutarlı bir gözlem tabanı bile, düzenliliği üreten mekanizma bilinmediğinde yanıltabilir; nedensel soru ile gerekçe sorusu ayrıdır.
Strawson'ın cevabı nedir?Tümevarımı gerekçelendirme talebi anlamsızdır; makul olmak kısmen tümevarımsal ölçütlere uymaktır (1952).
Popper'ın cevabı ve sınırı nedir?Bilim yanlışlamayla ilerler, tümevarıma gerek yoktur; ama pratik öngörü ve eylem yine tümevarım gerektirir.
Kural döngüselliği nedir?Sonuç öncüllerde yer almaz, ama argüman sonucun onayladığı kuralı kullanır ("tümevarım işledi, öyleyse işleyecek").

Okuma listesi

  • David Hume, İnsan Anlığı Üzerine Bir İnceleme (1748), Bölüm IV ve V. Tümevarım argümanı ve şüpheci çözüm.
  • Bertrand Russell, Felsefenin Sorunları (1912), Bölüm VI, "Tümevarım Üzerine". Tavuk örneği ve iki sorunun ayrımı.
  • P. F. Strawson, Introduction to Logical Theory (Methuen, 1952), Bölüm 9. Sorunun çözülmesi yerine dağıtılması girişimi.
  • John D. Norton, "A Material Theory of Induction", Philosophy of Science 70 (2003). Tümevarımın yerel olgulara dayandığı tezi.
  • Stanford Encyclopedia of Philosophy, "The Problem of Induction" maddesi.

Sonraki derse köprü

Bu dersin argümanı, tümevarımın tümdengelimsel bir gerekçesinin bulunamayacağını savundu. Ama Güncel tartışmanın sonunda gördüğümüz gibi, birçok felsefeci, gerekçenin bir kanıtlama olması gerekmediğini savunur. Ders Ç2.18, bu yönde üç cevabı inceliyor. Pragmatik cevaba göre, tümevarımın doğruya götüreceğini gösteremesek de, doğaya dair öngörü başarısı mümkünse, tümevarımın o başarıya ulaşmanın en iyi yolu olduğunu gösterebiliriz. Güvenilirci cevaba göre, tümevarım, gerçekten güvenilir bir süreçse, onun güvenilirliğini bilmesek de gerekçe sağlar; ve bu cevap, bu dersin İtiraz 4'ünde açık bıraktığımız kural döngüselliği sorununu yeniden açıyor. Bayesçi cevap ise, inanç derecelerinin kanıt karşısında nasıl güncelleneceğini olasılık kuramıyla açıklar. Ders, tümevarımın en somut yerine, yani gözlem tabanının kendisine, odaklanan Örneklem Kontrolü adlı bir araç sunuyor.

Günlük sorusu: Bu hafta, "hep böyle oldu" diye düşünerek verdiğin bir karar var mı? O düzenliliği üreten şeyin ne olduğunu biliyor muydun?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.