Giriş
Königsberg'de anlatılan bir hikâyeye göre, Immanuel Kant her gün aynı saatte yürüyüşe çıkardı, ve komşuları saatlerini onun geçişine göre ayarlardı. Hikâyenin ne kadar doğru olduğu bilinmiyor. Ama Yeni Zelandalı filozof Annette Baier, 1986'da yayımlanan "Trust and Antitrust" (Güven ve Güvensizlik) makalesinde, bu hikâyeden ince bir ayrım çıkardı. Bir gün Kant uyuyakalıp yürüyüşe geç çıksaydı, komşuları belki hayal kırıklığına uğrardı. Ama Kant onları yüzüstü bırakmış, hele güvenlerine ihanet etmiş olmazdı. Kant onlara hiçbir şey vaat etmemişti; onlar yalnızca onun alışkanlığına dayanıyordu.
Şimdi farklı bir durum düşünelim. Komşunuz Rahşan Hanım, siz tatildeyken çiçeklerinizi sulayacağını söylüyor. Döndüğünüzde çiçekler kurumuş; Rahşan Hanım unutmuş. Burada hissettiğiniz şey, Kant'ın komşularının hissedeceği şeyden farklıdır. Rahşan Hanım size bir söz vermişti, ve siz ona güvenmiştiniz. Bu güven boşa çıktığında, yalnızca hayal kırıklığı değil, bir tür kırgınlık, belki de bir ihanet duygusu yaşarsınız.
Bu iki durum arasındaki fark, bu dersin konusudur. Ders Ç2.13'ten bu yana tanıklığı bir bilgi kaynağı olarak inceledik: bir söz hangi koşullarda bilgi verir, dinleyicinin güveni neye dayanır, bilginin kaynağı konuşanın inancı mı yoksa sözün kendisi mi? Ders Ç2.15'in son itirazı ve güvence görüşü, bu epistemolojik soruların içinden bir ahlaki boyutun belirdiğini göstermişti: bir şey söyleyen kişi bir sorumluluk üstlenir, ve dinleyicinin güveni bir ilişkinin parçasıdır. Bu ders, bu boyutu ele alıyor. Güven nedir, ve bir şeye dayanmaktan nasıl ayrılır? Bir konuşanın söylediklerinde gözetmesi gereken erdemler nelerdir? Bir dinleyici, ne zaman fazla, ne zaman az güvenmiş olur? Dersin aracı Güven Kalibrasyonu, güvenin miktarını konuşanın o konudaki güvenilirliğiyle karşılaştırıyor.
Bu dersin kazanımları:
- Dayanma ile güven arasındaki farkı, güvenin iyi niyet ve bağlılık açıklamalarını, Bernard Williams'ın doğruluk ve içtenlik erdemlerini ve akıllı güven kavramını açıklarsın. (anla)
- Bir güven ilişkisine Güven Kalibrasyonu'nu uygulayarak güvenin konuşanın o konudaki güvenilirliğine göre fazla mı az mı olduğunu belirler, önyargı ve bedel açısından sınarsın. (uygula)
- Güvenin fazlasının ve eksiğinin ne zaman bir epistemik ya da ahlaki hata olduğunu, ve konuşanın ile dinleyicinin sorumluluklarını gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)
Kavramlar
Kavramlar bölümü önce güveni dayanmadan ayırıyor, sonra güvenin ne olduğuna dair iki açıklamayı, ardından konuşanın erdemlerini ve son olarak dinleyicinin güveninin nasıl değerlendirileceğine dair ölçütü tanımlıyor.
Her gün sayısız şeye dayanırız: merdivenin basamaklarına, saatin doğru çalışmasına, otobüsün tarifeye uymasına. Bunlar boşa çıktığında hayal kırıklığına uğrarız, ama ihanete uğradığımızı hissetmeyiz. Baier'e göre güven, dayanmanın özel bir türüdür: güvendiğimiz kişinin, bize ya da önemsediğimiz bir şeye karşı iyi niyetle davranacağına dayanırız. Güvenin bu özelliği, onu kırılgan kılar: güvenmek, kendimizi başkasının iyi niyetine açmak, ona bize zarar verme gücü tanımaktır. Baier'in deyişiyle güven, "başkasının bize karşı olası ama beklenmeyen kötü niyetine (ya da iyi niyet eksikliğine) karşı kabul edilmiş bir kırılganlıktır." Tanıklık için bu ayrım önemlidir. Bir termometrenin göstergesine dayanırız, ama bir arkadaşımızın sözüne güveniriz. Termometre yanlış gösterirse bozuk demektir; arkadaşımız yanlış söylerse, ya yanılmıştır ya da bizi aldatmıştır, ve ikincisi bir ihanettir.
Baier'in iyi niyet açıklaması, güvenin önemli bir yanını yakalar, ama bazı durumlarda zorlanır. Bir dolandırıcı, kurbanının iyi niyetine dayanabilir; ama bu, ona güvenmek değildir. Ya da, sizi hiç tanımayan bir doktora güvenirsiniz, ama onun size karşı özel bir iyi niyeti olduğunu düşünmezsiniz; yalnızca mesleğinin gereklerine bağlı olduğunu düşünürsünüz. Hawley'nin açıklaması, güvenin nesnesini iyi niyetten bağlılığa kaydırır. Bir sözün söylenmesi, Ders Ç2.15'te gördüğümüz güvence görüşünün vurguladığı gibi, konuşanı söylediğinin doğruluğuna bağlar. Dinleyici, bu bağlılığa güvenir. Hawley'nin açıklaması, güvensizliği de açıklar: birine güvensizlik duymak, onun bir şeye bağlı olduğuna inandığı hâlde bu bağlılığı yerine getireceğine dayanmamaktır. Ama bir şeye bağlı olmayan birine güvenmemek, ona güvensizlik değildir: tanımadığımız bir yabancının bize yol göstermesine güvenmeyiz, ama ona güvensizlik de duymayız, çünkü bize hiçbir şey vaat etmemiştir.
Ders Ç1.6'da Williams'ı, inanmaya karar veremeyeceğimizi savunan argümanıyla görmüştük. Truth and Truthfulness, onun son kitaplarından biridir. Williams, burada, Ders Ç2.13'te gördüğümüz yetkinlik ve içtenlik koşullarını, konuşanın karakterine ait erdemler olarak yeniden kurar. Titizlik, yalnızca doğru bilgiye sahip olmak değil, bir konuda konuşmadan önce, o konuda doğruyu bulmak için gereken çabayı göstermektir. İçtenlik ise, yalnızca yalan söylememek değil, söylediklerinin, inandıklarını yansıtmasına özen göstermektir. Williams'a göre iki erdem birbirinden bağımsızdır, ve her biri ayrı bir biçimde bozulabilir. Her duyduğunu doğrulamadan aktaran biri, içten ama titizlikten yoksundur. Ne söylediğini çok iyi bilen ama yanıltmak için konuşan biri ise, titiz ama içtenlikten yoksundur. Tanıklık ilişkisinde dinleyicinin güveni, konuşanın bu iki erdeme birlikte sahip olmasına dayanır.
O'Neill, 2002'de BBC radyosunda verdiği ve aynı yıl A Question of Trust (Bir Güven Sorunu) adıyla kitaplaşan Reith Konferansları'nda, kamusal tartışmalarda sık sık duyulan "güven bunalımı" söylemini eleştirdi. O'Neill'e göre, insanların kurumlara ya da birbirlerine "daha çok güvenmesi" kendi başına bir amaç olamaz. Güvenilmez birine daha çok güvenmek, bir kazanç değil, bir kayıptır. Asıl amaç, güvenilirliktir; ve dinleyicinin görevi, güvenini güvenilirliğe göre ayarlamaktır. Bu, Ders Ç0.10'da gördüğümüz kalibrasyon fikrinin, güvene uygulanmasıdır: iyi kalibre olmuş biri, olasılık tahminlerini gerçekleşen sonuçlara göre ayarladığı gibi, iyi kalibre olmuş bir dinleyici de güvenini konuşanların gerçek güvenilirliğine göre ayarlar. O'Neill ayrıca, şeffaflığın, yani daha çok bilginin yayımlanmasının, güveni kendiliğinden artırmadığını vurguladı: bir kurumun yayımladığı binlerce sayfalık belge, dinleyicinin o kurumun güvenilir olup olmadığını anlamasına yardım etmeyebilir. Güvenilirliği değerlendirmek, bilginin yalnızca erişilebilir değil, değerlendirilebilir olmasını gerektirir. "Akıllı güven" ifadesini O'Neill daha sonraki konuşma ve yazılarında, örneğin 2013'teki bir TED konuşmasında, güvenin akıllıca verilmesi ve akıllıca esirgenmesi olarak kullandı; Reith Konferansları'ndaki kavramı ise "akıllı hesap verebilirlik"ti.
Epistemolojide uzun süre yalnızca birinci hata, saflık, tartışıldı: insanların kanıtsız şeylere inanması, dolandırıcılara ve propagandacılara açık olması. Ders Ç2.14'te Elizabeth Fricker'ın "Saflığa Karşı" makalesi bu kaygının çağdaş bir ifadesiydi. Ama ikinci hata da gerçek bir hatadır. Güvenilir bir konuşana gereğinden az güvenmek, dinleyiciyi bilgiden yoksun bırakır; Reid'in de vurguladığı gibi, herkesin sözünü sınamadan kabul etmeyen biri, insanlığın birikiminin büyük kısmından yararlanamaz. Daha önemlisi, ikinci hata, konuşana karşı bir haksızlık da olabilir. İngiliz filozof Miranda Fricker'ın, Ders Ç1.1'de andığımız tanıklık haksızlığı kavramı, tam olarak bu durumu adlandırır: bir dinleyici, konuşanın kimliğine dair bir önyargı yüzünden onun sözüne hak ettiğinden az güvendiğinde, onu bilen biri olarak saygıyı hak eden bir kişi olarak görmemiş olur. Bu kavram, Ders Ç7.8'de ayrıntılı işlenecek; burada önemli olan, güvenin eksiğinin de, fazlası gibi, değerlendirilmesi gereken bir hata olduğudur.
Argüman
Bu bölüm, dinleyicinin güveninin bir epistemik ödev olduğunu, ve bu ödevin iki yönlü olduğunu, yani güvenin hem fazlasını hem eksiğini yasakladığını savunan bir argüman kuruyor.
- Bir dinleyici, bir söze, konuşanın o konudaki güvenilirliğine göre ayarlanmış bir güvenle yaklaştığında, doğru inançlar edinme olasılığı en yüksektir; güvenilirliğin hak ettiğinden fazla ya da az güvendiğinde ise, sistemli olarak yanlış inançlar edinir ya da doğru inançları kaçırır.
- İnançlarımızı, elimizdeki kanıta ve kaynakların güvenilirliğine uygun biçimde oluşturmak, Ders Ç1.6'da gördüğümüz anlamda bir epistemik ödevdir.
- Bir dinleyicinin güveni, en azından dolaylı olarak, onun denetimi altındadır: dinleyici, konuşanlara dair bilgi toplayabilir, önyargılarını fark edip sorgulayabilir, ve güvenini zamanla ayarlayabilir.
- Bir konuşanın sözüne, onun güvenilirliğiyle ilgisiz bir özelliği yüzünden hak ettiğinden az güvenmek, hem dinleyiciyi bilgiden yoksun bırakır hem de konuşana, bilen biri olarak gösterilmesi gereken saygıyı esirger.
- Bir konuşanın sözüne hak ettiğinden fazla güvenmek ise, hem dinleyiciyi yanlış inançlara açık bırakır hem de, dinleyicinin inançlarına dayanarak eylediği ölçüde, başkalarına zarar verebilir.
Sonuç: Dinleyicinin, güvenini konuşanların güvenilirliğine göre ayarlama yönünde, dolaylı ama gerçek bir epistemik ödevi vardır. Bu ödev iki yönlüdür: saflığı da, aşırı güvensizliği de yasaklar. Ödevin ahlaki bir boyutu da vardır: güvenin eksiği konuşana, fazlası ise başkalarına karşı bir haksızlığa dönüşebilir. Bu sonuç, O'Neill'in akıllı güven ölçütünü bir ödev olarak ifade eder.
Birinci öncül, kalibrasyon fikrinin tanıklığa uygulanmasıdır. Bir dinleyicinin karşılaştığı konuşanlar, farklı güvenilirliktedir: bazıları bir konuda çok güvenilir, bazıları hiç güvenilir değildir. Bütün konuşanlara aynı güvenle yaklaşan bir dinleyici, ister herkese çok güvensin ister herkese az, ortalamada yanılır. Güvenini her konuşanın güvenilirliğine göre ayarlayan bir dinleyici ise, güvenilir konuşanlardan doğru bilgi alır, güvenilmez konuşanların yanlışlarından korunur.
Üçüncü öncül, Ders Ç1.6'daki istençdışıcılık tartışmasıyla bağlantılıdır. Orada, inanmaya doğrudan karar veremeyeceğimizi, ama inançlarımızı dolaylı yollarla, örneğin kanıt toplayarak ve dikkatimizi yönlendirerek, etkileyebileceğimizi görmüştük. Güven için de aynı şey geçerlidir: birine güvenmeye anında karar veremeyiz, ama güvenimizin dayandığı şeyleri, örneğin konuşanın geçmişini, uzmanlığını, çıkarlarını, araştırabiliriz; ve güvenimizin önyargılardan etkilenip etkilenmediğini sorgulayabiliriz.
En tartışmalı öncül: Aşırı güvensizliği bir haksızlık olarak tanımlayan dördüncü öncül. Bu öncüle iki yönden itiraz edilir. Birincisi, bir dinleyicinin, bir konuşana güvenmemekle ona bir haksızlık yaptığını söylemek, dinleyiciye bir yük yükler: dinleyici, herkese hak ettiği güveni vermekle yükümlü müdür? Bu, özgürce kanaat oluşturma hakkıyla çatışıyor gibi görünür. İkincisi, güvenin eksiğinin her zaman bir önyargıdan kaynaklanmadığı, bazen yalnızca bilgi eksikliğinden kaynaklandığı söylenebilir. Bir dinleyici, bir konuşanın güvenilir olduğunu bilmiyorsa, ona az güvenmesi bir haksızlık değil, bir bilgisizliktir. Öncülün savunucusu, öncülün bu ikinci durumu kapsamadığını, yalnızca konuşanın güvenilirliğiyle ilgisiz bir özelliğin, yani bir önyargının, güveni düşürdüğü durumları kapsadığını vurgular. Bu ayrım, Ders Ç7.8'de, Miranda Fricker'ın tanıklık haksızlığı kavramının merkezinde yer alacak.
İtirazlar ve cevaplar
İtiraz 1: Güven bir inanç değil, bir duygudur
Argüman, güveni, kanıta göre ayarlanabilen bir inanç gibi ele alıyor. Ama güven, inançtan çok bir duyguya, ya da bir duygusal tutuma benzer. Bir arkadaşa güvenmek, onun güvenilir olduğuna dair bir olasılık hesabı yapmak değil, ona karşı belirli bir açıklık ve rahatlık hissetmektir. Duygular, inançlar gibi kanıta göre ayarlanmaz; onlara epistemik ödevler yüklemek, bir kategori hatasıdır.
Cevap: İtiraz, güvenin gerçek bir özelliğine işaret ediyor. Melbourne Üniversitesi'nden filozof Karen Jones, 1996'da Ethics dergisinde yayımlanan "Trust as an Affective Attitude" (Duygusal Bir Tutum Olarak Güven) makalesinde, güvenin özünde bir duygusal tutum, yani karşıdakinin iyi niyetine ve yetkinliğine dair iyimser bir tutum olduğunu savundu. Ama Jones'un kendisi de, bu tutumun yerinde ya da yersiz olabileceğini, yani değerlendirilebileceğini kabul eder. Duygular, inançlardan farklı olsa da, değerlendirmeden muaf değildir: bir tehlikeye karşı korku yerindedir, zararsız bir şeye karşı korku ise yersizdir. Güven de böyledir: güvenilir birine karşı güven yerindedir, güvenilmez birine karşı güven ise yersizdir. Ayrıca, Argüman'ın üçüncü öncülü, güvenin doğrudan değil, dolaylı denetimini öne sürüyordu. Bir korkuyu, onun yersiz olduğunu öğrenerek ve tehlikesiz durumlarla karşılaşarak zamanla yumuşatabiliriz; bir güveni de, karşımızdakinin güvenilirliğine dair bilgi toplayarak zamanla ayarlayabiliriz. Güvenin duygusal yanı, ödevi ortadan kaldırmaz; ödevin nasıl yerine getirileceğini, yani doğrudan bir kararla değil, dolaylı bir eğitimle, belirler.
İtiraz 2: Yalan her zaman yanlış değildir
Konuşanın içtenlik erdemini merkeze almak, yalanın her zaman yanlış olduğunu varsayar. Ama birçok durumda yalan söylemek doğru görünür: bir zorbanın kurbanını sorduğu durumda, ya da bir dostu gereksiz yere incitmemek için. Kant, 1797'de yayımlanan "İnsan Sevgisinden Yalan Söyleme Hakkı Olduğu Sanısı Üzerine" adlı yazısında, kapıya gelip arkadaşınızın nerede saklandığını soran bir katile bile yalan söylememeniz gerektiğini savundu; ama çok az kişi bu sonucu kabul eder. Öyleyse içtenlik, mutlak bir ödev değildir, ve tanıklığın ahlakı onu mutlak saymamalıdır.
Cevap: Bu itiraz, ahlak felsefesinin uzun bir tartışmasına dayanıyor, ve bu ders o tartışmayı çözmeye çalışmıyor. Kant'ın yazısı, Fransız-İsviçreli yazar Benjamin Constant'ın bir itirazına cevaptı; ve gerçekten de, Kant'ın bu sonucu, onun ahlak felsefesinin en çok eleştirilen yanlarından biridir. Ama tanıklık epistemolojisi açısından önemli olan, yalanın tek tek durumlarda haklı olup olmadığı değil, yalanın tanıklık uygulamasının bütününe ne yaptığıdır. Ders Ç2.14'te Reid'in, doğruluk ilkesinin ve inanırlık ilkesinin birbirinin karşılığı olduğunu gördük: dinleyicilerin genel olarak güvenebilmesi, konuşanların genel olarak doğru söylemesine bağlıdır. Her yalan, bu karşılıklılığı biraz aşındırır. Birincil metinde Montaigne'in, insanları birbirine bağlayan tek şeyin söz olduğunu yazdığını göreceğiz. Bu bakış açısından, yalanın istisnai durumlarda haklı olabileceği kabul edilse bile, yalanın bir maliyeti olduğu, ve bu maliyetin yalnızca kandırılan kişiye değil, güvenin kendisine düştüğü görülür. İçtenlik, bu anlamda, mutlak bir kural değil, ağır bir varsayılandır: ondan sapmak, güçlü bir gerekçe gerektirir.
İtiraz 3: Dinleyiciden kalibrasyon beklemek ona fazla yük yükler
Akıllı güven ölçütü, dinleyicinin her konuşanın güvenilirliğini değerlendirebileceğini varsayar. Ama bir hastanın bir hekimin, bir yolcunun bir pilotun, bir okurun bir bilim insanının güvenilirliğini değerlendirmek için gereken bilgisi yoktur. Ders Ç2.13'te Hardwig'in epistemik bağımlılık tezini gördük: bilgimizin büyük kısmını, denetleyemediğimiz kişilere dayanarak ediniriz. Öyleyse dinleyiciye güvenini ayarlama ödevi yüklemek, ondan olanaksız bir şey istemektir.
Cevap: İtiraz, ödevin sınırlarını doğru biçimde çiziyor. Bir hasta, bir hekimin tıbbi yargısını değerlendiremez. Ama bu, güvenini hiç ayarlayamayacağı anlamına gelmez. Dinleyici, uzmanlığın kendisini değil, uzmanlığın dolaylı işaretlerini değerlendirebilir: hekimin bir kurumda çalışıp çalışmadığını, eğitiminin ve ruhsatının denetlenip denetlenmediğini, bir çıkar çatışması olup olmadığını, başka uzmanların aynı şeyi söyleyip söylemediğini. O'Neill'in vurguladığı gibi, kurumların görevlerinden biri, tam olarak bu tür işaretleri dinleyicinin değerlendirebileceği biçimde sunmaktır. Ayrıca ödev, mükemmel bir kalibrasyon değil, makul bir çaba ister: dinleyiciden, elindeki işaretleri kullanmasını ve önyargılarını sorgulamasını bekler. Acemi bir dinleyicinin bir uzmanı nasıl seçebileceği, Ders Ç7.3'te ayrıntılı ele alınacak.
İtiraz 4: Kalibre edilen güven, artık güven değildir
Baier'in tanımında güven, başkasının iyi niyetine karşı bir kırılganlığı kabul etmektir. Bir kişinin güvenilirliğini sürekli ölçen, hesaplayan, izleyen biri, kendini bu kırılganlığa açmamış, yalnızca bir hesap yapmıştır. İngiliz filozof Richard Holton, Avustralya'da çalışırken yayımladığı 1994 tarihli "Deciding to Trust, Coming to Believe" makalesinde (Australasian Journal of Philosophy 72), güvenmenin, karşıdakine bir "katılımcı tutumla" yaklaşmak, yani güven boşa çıkarsa ona kırılmaya hazır olmak olduğunu savundu. Sürekli izleme, bu katılımcı tutumla bağdaşmaz. Öyleyse güveni kalibre etme ödevi, güvenin kendisini ortadan kaldırır.
Cevap: İtiraz, kalibrasyonu sürekli bir izleme gibi anlıyor; ama kalibrasyon, çoğu zaman bir ilişkinin başında ya da bir uyarı işareti çıktığında yapılır, her an değil. Bir arkadaşa güvenmeye karar vermeden önce, onu bir süre tanırız; güvendikten sonra ise, her sözünü sınamayız. Güvenin kırılganlığı, kalibrasyonla ortadan kalkmaz; kalibrasyon, bu kırılganlığa kime karşı açılacağımızı belirler. Ayrıca, Ders Ç2.14'te gördüğümüz Sperber'in epistemik uyanıklık fikri, güven ile uyanıklığın birbirini dışlamadığını, aksine birlikte işlediğini öne sürüyordu: insanlar, uyanık olabildikleri için güvenebilir. Bir kalibrasyon ödevi, güveni kaldırmaz; onu daha az kırılgan değil, daha az kör yapar.
Örnekler
Basit örnek: hava durumu ve komşu
Sabah dışarı çıkmadan önce, Murat iki kaynağa bakıyor. Birincisi, telefonundaki hava durumu uygulaması: "Öğleden sonra yüzde yetmiş yağmur." İkincisi, emekli bir meteoroloji teknisyeni olan komşusu İhsan Bey: "Bugün yağmur yağmaz, gökyüzüne bak, bulutlar dağılıyor."
Güven Kalibrasyonu ile bakalım. Dayanma mı güven mi? Murat, uygulamaya dayanıyor; uygulama yanlış çıkarsa hayal kırıklığına uğrar, ama ihanete uğramış hissetmez. İhsan Bey'e ise güveniyor: İhsan Bey yanılırsa, Murat ona kırılmaz belki, ama İhsan Bey'in sözü, bir kişinin, kendi bilgisine dayanarak, ona bir şey söylemesidir. Güvenilirlik kanıtı: uygulama, büyük veri ve sayısal modellere dayanıyor; İhsan Bey'in ise uzun bir deneyimi var, ama gökyüzüne bakarak yapılan kısa vadeli tahminlerin sınırları da var. Sapma: Murat, İhsan Bey'i sevdiği ve saydığı için ona daha fazla güvenmeye eğilimli olabilir; bu, güvenilirlikle ilgisiz bir etken.
Sonuç: Bu örnekte, kalibrasyon, iki kaynağın güvenilirliğini konu bazında karşılaştırmayı gerektiriyor. Birkaç saatlik yağmur tahmininde, modern tahmin sistemleri genellikle tek bir gözlemciden daha güvenilirdir; İhsan Bey'in deneyimi ise, belki yerel rüzgâr örüntüleri gibi, modelin yakalayamadığı ayrıntılarda değerlidir. Murat, şemsiyesini alıp İhsan Bey'e teşekkür edebilir. Ama örnek, güvenin kalibrasyonunun, sevgiden ya da saygıdan bağımsız yapılması gerektiğini de gösteriyor: İhsan Bey'e saygı duymak, onun her tahminine aynı ölçüde güvenmeyi gerektirmez. Saygı kişiye, güven ise konuya göre verilir.
Orta örnek: kötü haberi söylemek
Bir onkoloji polikliniğinde, Dr. Sevgi Hanım, hastası Ali Bey'e biyopsi sonucunu açıklamak zorunda. Sonuç iyi değil. Ali Bey'in eşi, odaya girmeden önce Dr. Sevgi Hanım'ı kenara çekip, "Lütfen ona her şeyi söylemeyin, kaldıramaz" diyor.
Bu durum, Williams'ın iki erdemi arasındaki bir gerilimi gösteriyor. İçtenlik, Ali Bey'e gerçeği söylemeyi gerektirir. Ama şefkat, ve belki eşin isteği, gerçeği yumuşatmayı, hatta gizlemeyi önerir. Tıp, bu gerilim üzerine uzun süre düşündü. MD Anderson Kanser Merkezi'nden Amerikalı psikiyatr Walter Baile ve aralarında onkolog Robert Buckman'ın da bulunduğu çalışma arkadaşları, 2000'de The Oncologist dergisinde, kötü haber vermek için altı adımlı bir protokol önerdi; protokol, adımların İngilizce baş harflerinden SPIKES adıyla bilinir. Protokolün adımlarından ikisi, bu dersin konusuyla doğrudan ilgilidir. Birincisi, hastanın ne bildiğini ve ne algıladığını öğrenmek. İkincisi, hastanın ne kadar bilgi istediğini sormak. Protokol, gerçeği gizlemeyi önermez; ama gerçeğin hastanın hızında ve hastanın istediği ölçüde verilmesini önerir.
Güven Kalibrasyonu ile, bu kez konuşanın gözünden bakalım. Ali Bey'in hekimine güveni, hekimin ona doğruyu söyleyeceğine dair bir bağlılığa dayanıyor. Hekim, eşinin isteğine uyup gerçeği gizlerse, Ali Bey'in güveninin dayandığı bağlılığı ihlal eder; Ali Bey bunu sonradan öğrenirse, yalnızca bu bilgiye değil, hekimin bundan sonraki bütün sözlerine güvenini yitirebilir. Öte yandan, gerçeği hastanın istemediği bir hızda ve biçimde söylemek, titizlik ve içtenlik erdemlerini korur ama başka bir değeri, hastanın kendi sürecini yönetme hakkını, ihlal eder.
Sonuç: Bu örnek, İtiraz 2'nin cevabını somutlaştırıyor. İçtenlik, mutlak bir kural gibi işlemiyor; ama ağır bir varsayılan olarak işliyor. SPIKES protokolünün önerdiği şey, içtenlikten vazgeçmek değil, onu şefkatle birleştirmenin yollarını bulmak. Ve örnek, tanıklığın ahlakının bir başka yanını da gösteriyor: bir konuşanın içtenliği, yalnızca bu tek sözü değil, gelecekteki bütün sözlerinin güvenilirliğini de taşır. Bir yalan, ortaya çıktığında, yalnızca bir yanlışı değil, bir güven ilişkisini de ortadan kaldırır.
Gerçek hayat örneği: bir makalenin bedeli
1998'de, İngiliz hekim Andrew Wakefield ve on iki arkadaşı, saygın tıp dergisi The Lancet'te, on iki çocuğu inceleyen kısa bir makale yayımladı. Makale, kızamık, kabakulak ve kızamıkçık aşısı (KKK) ile bağırsak hastalığı ve otizm arasında bir bağlantı olabileceğini öne sürüyordu. Wakefield, makalenin tanıtıldığı basın toplantısında, aşının üç ayrı doz olarak yapılmasını önerdi. Haber, İngiltere'de ve başka ülkelerde geniş yer buldu. Sonraki yıllarda İngiltere'de KKK aşısı oranları belirgin biçimde düştü.
Sonraki yıllarda, gazeteci Brian Deer'in araştırmaları, Wakefield'in çalışmasında ciddi sorunlar ortaya çıkardı: açıklanmamış çıkar çatışmaları ve çocukların verilerinin çarpıtılması. The Lancet, makaleyi 2010'da tamamen geri çekti. Aynı yıl, İngiltere'nin Genel Tıp Konseyi, Wakefield'in hekimlik kaydını sildi. Bu arada, sayısız büyük ölçekli çalışma, KKK aşısı ile otizm arasında bir bağlantı bulmadı.
Güven Kalibrasyonu ile bakalım. Konuşan tarafı: Wakefield, Williams'ın iki erdemini de çiğnedi. Titizlik yoktu, çünkü on iki çocukla yapılan bir çalışmadan geniş bir sonuç çıkarıldı; içtenlik de yoktu, çünkü açıklanmayan çıkarlar ve çarpıtılmış veriler vardı. Dinleyici tarafı: aşı konusunda karar veren anne babalar, Wakefield'in sözüne, onun bir hekim olmasına ve saygın bir dergide yayımlamasına dayanarak güvendi. Bu güven, ilk bakışta, O'Neill'in akıllı güven ölçütüne uygundu: kurumsal işaretler, yani hekim unvanı ve dergi, güvenilirlik gösteriyordu. Ama aynı işaretler, aşının güvenli olduğunu söyleyen çok daha büyük bir kanıt birikiminin arkasında da vardı, ve bu birikim göz ardı edildi.
Bu örnek, güvenin ahlakının iki yüzünü gösteriyor. Bir yandan, bir konuşanın güveni kötüye kullanması, yalnızca kendi dinleyicilerine değil, onların çocuklarına ve topluma zarar verebilir: aşı oranlarının düşmesi, aşısız çocukları ve bağışıklığı olmayanları hastalığa açık bıraktı. Öte yandan, örnek, dinleyicilerin kalibrasyon görevinin ne kadar zor olduğunu da gösteriyor: saygın bir dergide yayımlanan bir makale, normalde güvenilirliğin güçlü bir işaretidir. Ders Ç2.13'teki bağımsız zincir ilkesi, bu tür durumlarda bir rehber sunar: tek bir kaynak, ne kadar saygın olursa olsun, birbirinden bağımsız çok sayıda kaynağın söylediğine karşı tartılmalıdır. Güvenin kırılması kolay, onarılması zordur: bu olaydan sonra aşılara dair güveni yeniden inşa etmek, yıllar süren kamu sağlığı çabası gerektirdi.
Araç kartı: Güven Kalibrasyonu
| Satır | İçerik |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir kişiye ya da kuruma, belirli bir konuda ne kadar güvendiğini, onun o konudaki güvenilirliğiyle karşılaştırır. Güvenin fazla mı (saflık), az mı (aşırı güvensizlik) olduğunu, ve sapmanın kaynağının bir önyargı olup olmadığını gösterir. |
| Adımlar | 1) Güveni yaz: kime, hangi konuda, ne ölçüde güveniyorsun? 2) Dayanma mı, güven mi: bir düzeneğe mi dayanıyorsun, yoksa bir kişinin iyi niyetine ya da bağlılığına mı? 3) Güvenilirlik kanıtı: konuşanın bu konudaki titizliğine (doğruyu bulma özeni) ve içtenliğine (inandığını söyleme eğilimi) dair elinde ne var? Doğrudan bilgi mi, kurumsal işaret mi? 4) Sapma: güvenin bu kanıta göre fazla mı, az mı, yerinde mi? 5) Önyargı denetimi: güvenini, konuşanın konuyla ilgisiz bir özelliği, örneğin yaşı, aksanı, cinsiyeti, görünüşü, ya da ona duyduğun sevgi veya kızgınlık, etkiliyor olabilir mi? 6) Bedel: yanlış güvenin ve yanlış güvensizliğin bedeli kime düşüyor: sana mı, konuşana mı, başkalarına mı? 7) Ayar: güvenini artır, azalt ya da koru; ayarı sınamak için hangi küçük, düşük riskli adımı atabilirsin? |
| Ne zaman kullanılır | Birinin sözüne dayanarak önemli bir karar vermeden önce; birine neden güvenmediğini açıklayamadığında; bir kurumun ya da bir kişinin seni bir kez yanılttığı ve ona ne kadar güveneceğini yeniden düşündüğün durumlarda; bir ekipte kimin sözünün dinlendiğini, kiminkinin dinlenmediğini fark ettiğinde. |
| Sınırı | Araç, konuşanın güvenilirliğine dair bilgin ölçüsünde işe yarar; uzmanlık gerektiren alanlarda bu bilgi çoğu zaman dolaylıdır. Önyargı denetimi, kendi önyargılarını fark edebildiğin ölçüde işler, ve önyargılar çoğu zaman farkında olunmadan işler. Araç, güvenin duygusal yanını değiştirmez; yalnızca onu dolaylı olarak, zamanla ayarlamaya yardım eder. |
| 5K kapısı | Kaynak |
Özet
- Dayanma, bir şeyin belirli biçimde davranacağını varsaymaktır; güven, Baier'e göre, başkasının iyi niyetine dayanmak ve buna karşı bir kırılganlığı kabul etmektir. Dayanma boşa çıkınca hayal kırıklığı, güven boşa çıkınca ihanet duyulur.
- Hawley'nin bağlılık açıklamasına göre, birine güvenmek, onun bir şeye bağlı olduğuna inanıp bu bağlılığa dayanmaktır; söylemek, konuşanı söylediğine bağlar.
- Williams'ın doğruluk erdemleri: titizlik (doğruyu bulma özeni) ve içtenlik (inandığını söyleme eğilimi); ikisi ayrı ayrı bozulabilir.
- O'Neill'in akıllı güven ölçütü: amaç daha çok güvenmek değil, güveni güvenilirliğe göre yerinde vermektir; şeffaflık tek başına güvenilirliği değerlendirilebilir kılmaz.
- Güvenin iki hatası vardır: saflık (fazla güven) ve aşırı güvensizlik (az güven); ikincisi, önyargıdan kaynaklandığında bir tanıklık haksızlığıdır (Miranda Fricker, Ç7.8).
- Dinleyicinin güvenini ayarlama yönünde dolaylı bir epistemik ödevi vardır; içtenlik ise konuşan için mutlak bir kural değil, ağır bir varsayılandır.
- Güven Kalibrasyonu, güveni güvenilirlik kanıtıyla karşılaştırır, önyargıyı ve bedeli sınar, ve güveni küçük adımlarla ayarlamayı önerir.
Derinleş — isteğe bağlı katmanlar
Birincil metin
Fransız yazar Michel de Montaigne, 1580'de ilk baskısı yayımlanan Denemeler'in birinci kitabının "Yalancılar Üzerine" başlıklı dokuzuncu denemesinde şunu yazar:
Açık konuşmak gerekirse, yalan lanetli bir kusurdur. Ancak söz sayesinde insanız, ve birbirimize sözümüzden başka bir bağla bağlı değiliz. Onun dehşetini ve ağırlığını bir anlasaydık, onu ateşle ve kılıçla, öbür suçlardan daha haklı olarak, kovuştururduk. [...] Eğer yalanın da, doğru gibi, tek bir yüzü olsaydı, daha iyi durumda olurduk; çünkü o zaman yalancının söylediğinin tersini kesin sayardık. Ama doğrunun tersinin yüz bin biçimi, sınırsız ve ucu bucağı olmayan bir alanı vardır.
Montaigne'in ikinci cümlesi, bu dersin ahlaki tezinin en yoğun ifadesidir: insanları birbirine bağlayan, hatta insan yapan, şey sözdür. Bu cümle, Ders Ç2.14'te gördüğümüz Reid'in doğruluk ve inanırlık ilkelerinin karşılıklılığına, iki yüzyıl önceden işaret eder. Sözün güvenilir olduğu bir toplulukta, insanlar birbirinden öğrenebilir, birbirine dayanabilir, birlikte eyleyebilir. Söz güvenilmez hâle geldiğinde, bu bağ çözülür. Montaigne'in, yalanı "öbür suçlardan daha haklı olarak" kovuşturmak gerektiği yolundaki abartılı ifadesi, bu bağın değerine dair bir yargıdır: yalan, tek bir kişiye değil, toplumsal hayatın kendi dokusuna zarar verir.
[...] işaretinden sonraki pasaj, epistemolojik açıdan daha da ilginçtir. Montaigne, yalanın neden bu kadar tehlikeli olduğunu bir bilgi argümanıyla açıklıyor. Yalancı, her zaman doğrunun tam tersini söyleseydi, onun sözü yine de bir bilgi kaynağı olurdu: söylediğinin tersine inanırdık. Ama yalanın "yüz bin biçimi" vardır. Yalancının sözü, doğru hakkında hiçbir sistemli bilgi taşımaz. Bu, Ders Ç2.15'te gördüğümüz Graham'ın bilgi taşıma kavramıyla çağdaş bir dile çevrilebilir: güvenilir bir söz, doğruyla güvenilir bir bağıntı içindedir; tutarlı bir yalancının sözü bile, ters yönde de olsa, böyle bir bağıntı taşırdı; ama sıradan bir yalancının sözü, hiçbir bağıntı taşımaz. Montaigne'in gözlemi, güvenilmez bir konuşanın neden yalnızca yanlış bilgi vermekle kalmayıp dinleyiciyi bilgisiz bıraktığını açıklar.
Teknik ayrıntı
İyi niyet ve ihanet. Baier'in iyi niyet açıklamasının en güçlü yanı, güven ile dayanma arasındaki farkı, boşa çıktıklarında hissedilen tepkilerle açıklamasıdır. Bir saatin durması hayal kırıklığı, bir dostun sözünü tutmaması ise ihanet duygusu yaratır. Bu fark, güvenin ahlaki bir boyutu olduğunu gösterir: güvenilen kişi, yalnızca bir davranışı gerçekleştirmekle değil, güvenene karşı belirli bir tutum içinde olmakla da yükümlü sayılır. Holton'un katılımcı tutum fikri, bu açıklamayı İngiliz filozof Peter Strawson'ın 1962 tarihli "Freedom and Resentment" (Özgürlük ve Kırgınlık) makalesine bağlar. Strawson, insanların birbirine karşı kırgınlık, minnet, öfke gibi "tepkisel tutumlar" taşıdığını, ve bu tutumların insan ilişkilerinin özünü oluşturduğunu savunmuştu. Holton'a göre birine güvenmek, ona karşı bu tepkisel tutumlara hazır olmaktır: güven boşa çıkarsa kırgınlık duymak yerinde olur. Bir saate kırgınlık duymak ise yersizdir.
Güvensizliğin yapısı. Hawley'nin bağlılık açıklamasının bir avantajı, güven ile güvensizlik arasındaki asimetriyi açıklamasıdır. Güvensizlik, güvenin yokluğu değildir. Bir yabancıya güvenmeyiz, ama ona güvensizlik de duymayız. Güvensizlik, birinin bir bağlılığı olduğunu düşünüp bu bağlılığı yerine getireceğine dayanmamaktır. Bu ayrım, tanıklık için önemlidir. Bir dinleyici, bir konuşana güvensizlik duyduğunda, onun sözünü yalnızca bir kanıt olarak tartmaz, onu bir tür sorumsuzlukla ya da kötü niyetle de suçlar. Bu suçlama haklıysa, yerindedir; haksızsa, Ders Ç7.8'de göreceğimiz tanıklık haksızlığının bir biçimi olabilir.
Doğruluğun soykütüğü. Williams'ın Truth and Truthfulness kitabı, Ders Ç1.1'de gördüğümüz Craig'in yaklaşımına yakın bir yöntem kullanır. Williams, doğruluk erdemlerinin neden var olduğunu açıklamak için, Craig'in "doğa durumu" düşünce deneyine benzer bir anlatı kurar: bilgi paylaşmak zorunda olan insanlar, birbirlerinin söylediklerine güvenebilmek için titizlik ve içtenlik gibi eğilimlere ihtiyaç duyar. Williams, kendi yöntemine "soykütüğü" (genealogy) adını verir. Ama Williams, bu işlevsel açıklamanın erdemlerin değerini tüketmediğini vurgular: doğruluk erdemleri, onları doğuran ihtiyaçtan bağımsız olarak, kendileri için değer kazanmıştır. Bu, Ders Ç1.14'te gördüğümüz bilginin değeri tartışmasıyla bağlantılıdır: bir şeyin bir işlevden doğması, onun yalnızca araçsal bir değeri olduğu anlamına gelmez.
Yalan ve aldatma. Tanıklığın ahlakında, yalan söylemek ile aldatmak arasında bir ayrım yapılır. Yalan, yanlış olduğuna inanılan bir şeyi doğru olarak öne sürmektir. Aldatma ise, birinin yanlış bir inanç edinmesine kasıtlı olarak yol açmaktır, ve yalan söylemeden de yapılabilir: doğru ama yanıltıcı şeyler söyleyerek, önemli bir bilgiyi saklayarak, ya da yanlış bir çıkarımı teşvik ederek. Kant, yalanı, yani yanlış beyanı, kesin olarak yasaklarken, beyan içermeyen bazı yanıltmalara, örneğin bir eylemle yanlış bir izlenim yaratmaya, ders notlarında izin verir; bu yüzden yalanı aldatmanın öbür biçimlerinden daha ağır saydığı kabul edilir; bazı çağdaş felsefeciler ise, aldatmanın, yalanla aynı ahlaki ağırlığı taşıyabileceğini savunur. Tanıklık açısından, iki davranış da dinleyicinin güvenini kötüye kullanır, ama farklı biçimlerde: yalan, konuşanın içtenlik bağlılığını açıkça ihlal eder; yanıltıcı ama doğru sözler ise, bu bağlılığın sınırlarını istismar eder. Orta örnekteki hekim, gerçeği gizlediğinde yalan söylememiş olabilir, ama hastasını aldatmış olabilir.
Güncel tartışma
Güven fazlası da bir haksızlık mıdır? Miranda Fricker'ın tanıklık haksızlığı kavramı, başlangıçta yalnızca güvenin eksiğine, yani bir konuşanın sözüne hak ettiğinden az güvenilmesine odaklanıyordu. İspanyol asıllı, ABD'de çalışan filozof José Medina, 2011'de Social Epistemology dergisinde yayımlanan bir makalede, güvenin fazlasının da bir epistemik haksızlığa katkıda bulunabileceğini savundu. Medina'ya göre, bazı konuşanlara hak ettiklerinden fazla güvenilmesi, örneğin belirli bir toplumsal konumdan gelen herkesin sözünün otomatik olarak ciddiye alınması, öbür konuşanlara gösterilen güvenin göreli olarak azalmasıyla, ve güven fazlası alan kişilerin kendi yanılabilirliklerini görmemesiyle bağlantılıdır. Güven, bu bakış açısından, bir topluluk içinde dağıtılan bir kaynaktır, ve dağılımının adaletsizliği iki yönden de işler. Bu tartışma, Ders Ç7.8'de sürecek.
Makinelere güven. Ders Ç2.13'te, bir yapay zekâ sisteminin çıktısının tanıklık sayılıp sayılmayacağını sorduk. Baier'in ayrımı, bu soruya yeni bir boyut ekliyor: bir makineye dayanabiliriz, ama ona güvenebilir miyiz? Bir makinenin bize karşı iyi niyeti ya da bir bağlılığı yoksa, ona duyduğumuz şey güven değil, dayanmadır; ve makine yanıldığında hissettiğimiz şey, ihanet değil, hayal kırıklığıdır. Bazı felsefeciler, bu yüzden, "güvenilir yapay zekâ" ifadesinin yanıltıcı olduğunu, makineler için yalnızca "dayanılabilir" denmesi gerektiğini savunur. Başkaları ise, makinelerin arkasındaki kurumlara ve onları tasarlayan insanlara duyulan güvenin, makineye duyulan dayanmanın gerekçesi olduğunu vurgular. Bu tartışma, akademinin ileri derslerinde, dil modellerinin epistemolojisi bağlamında yeniden ele alınacak.
Güvenilir olmanın ödevi. O'Neill'in çalışmalarının bir sonucu, güvenin ahlakının yalnızca dinleyicinin değil, konuşanın ve kurumların da ödevlerini içerdiğidir. Bir kurum, güvenilmek istiyorsa, güvenilir olmalı ve güvenilirliğini dinleyicilerin değerlendirebileceği bir biçimde göstermelidir. O'Neill'e göre bu, daha fazla bilgi yayımlamak değil, bilgiyi anlaşılır, denetlenebilir ve sorgulanabilir kılmak demektir. Bu fikir, bilim iletişiminde, sağlık politikasında ve gazetecilikte tartışılıyor: bir kurumun belirsizliği açıkça bildirmesi, kısa vadede güveni azaltabilir, ama uzun vadede güvenilirliğin bir işaretidir. Bu soru, akademinin bilim iletişimi üzerine dersinde yeniden açılacak.
Güven kırıldıktan sonra. Gerçek hayat örneği, güvenin kırılmasının kolay, onarılmasının zor olduğunu gösterdi. Bu asimetrinin epistemik bir açıklaması vardır. Bir konuşanın bir kez yalan söylediğini öğrenen dinleyici, yalnızca o sözü değil, konuşanın bütün sözlerini yeniden değerlendirmek zorunda kalır, çünkü artık hangi sözün içten olduğunu ayırt edecek bir ölçütü yoktur. Montaigne'in yalanın "yüz bin biçimi" dediği şey, tam olarak budur. Onarım, bu yüzden, yalnızca bir özürle değil, güvenilirliğin yeniden sınanabilir hâle gelmesiyle mümkündür: konuşanın sözlerinin, bağımsız kaynaklarla karşılaştırılabildiği, hatalarının açıkça kabul edildiği ve düzeltildiği bir süreç. Güven Kalibrasyonu'nun son adımı, küçük ve düşük riskli adımlarla güveni yeniden sınamayı önerirken, bu süreci dinleyici tarafında tarif ediyor.
Pratik: Çözümlü örnek
Bir gıda fabrikasının üretim hattında, işe üç ay önce başlamış genç bir bakım teknisyeni, Gizem, vardiya toplantısında bir uyarıda bulunuyor: "Pastörizasyon ünitesindeki basınç göstergesi son iki gündür ara ara sıçrıyor. Bence valfte bir sorun var, durdurup bakmamız lazım." Vardiya şefi Tuncay Bey, yirmi yıllık deneyimiyle, uyarıyı geçiştiriyor: "O gösterge hep öyledir, sen daha yenisin, alışırsın." Hat çalışmaya devam ediyor. Bir hafta sonra valf arızalanıyor ve hat iki gün duruyor.
Olaydan sonra, fabrika müdürü Tuncay Bey'den, Gizem'in uyarısını neden dikkate almadığını yazılı olarak açıklamasını istiyor. Tuncay Bey, açıklamasını yazarken Güven Kalibrasyonu'nu kullanıyor.
Adım 1, güven. Tuncay Bey, Gizem'in valfe dair uyarısına çok az güvendi.
Adım 2, dayanma mı güven mi. Bu durumda konu, Gizem'in iyi niyeti değil, yetkinliğiydi. Tuncay Bey, Gizem'in içten olduğundan şüphe etmiyordu; onun teknik değerlendirmesine güvenmedi.
Adım 3, güvenilirlik kanıtı. Tuncay Bey, elindeki kanıtı yeniden gözden geçiriyor. Gizem, bir meslek yüksekokulunun makine bölümünden mezun, ve işe alım sınavında basınç sistemleri konusunda yüksek puan almış. Üç aylık çalışmasında, iki kez küçük arızaları erkenden fark etmiş. Uyarısı somuttu: hangi gösterge, ne zamandan beri, nasıl bir davranış. Tuncay Bey'in "o gösterge hep öyledir" yargısı ise, kendi deneyimine dayanıyordu, ama göstergenin son iki gündeki davranışını kendisi kontrol etmemişti.
Adım 4, sapma. Elindeki kanıta göre, Gizem'in bu konudaki güvenilirliği orta ile yüksek arasındaydı. Tuncay Bey'in güveni ise çok düşüktü. Güven, kanıtın hak ettiğinden belirgin biçimde azdı.
Adım 5, önyargı denetimi. Tuncay Bey, açıklamasında dürüst olmaya çalışıyor: "Sen daha yenisin" sözü, Gizem'in deneyim süresine dayanıyordu. Deneyim süresi, güvenilirlikle ilgili olabilir; ama bu durumda, Gizem'in uyarısı, deneyim değil, gözlem gerektiriyordu, ve Gizem, göstergeyi Tuncay Bey'den daha yakından gözlemlemişti. Tuncay Bey, ayrıca, bir genç kadının, yirmi yıllık bir şefe teknik bir konuda itiraz etmesinin, kendisinde farkında olmadığı bir rahatsızlık yaratmış olabileceğini de not ediyor.
Adım 6, bedel. Yanlış güvensizliğin bedeli, iki günlük üretim kaybı oldu; ama bedelin bir kısmı Gizem'e de düştü: uyarısının geçiştirilmesi, onun bundan sonra uyarıda bulunma isteğini azaltabilir. Bu, fabrikanın gelecekteki güvenliği için de bir bedeldir.
Adım 7, ayar. Tuncay Bey, Gizem'in teknik uyarılarına daha fazla güvenmeye karar veriyor; ve vardiyada, deneyim süresinden bağımsız olarak, somut bir gözleme dayanan her uyarının en azından bir kontrolle karşılanmasını öneriyor.
Sonuç. Bu örnek, güvenin eksiğinin, fazlası kadar gerçek bir hata olduğunu gösteriyor. Tuncay Bey'in hatası, saflık değil, aşırı güvensizlikti; ve bu hata, hem bir bilgi kaybına, hem bir üretim kaybına, hem de bir çalışana karşı bir haksızlığa yol açtı. Örnek, ayrıca, önyargının çoğu zaman farkında olunmadan işlediğini gösteriyor: Tuncay Bey, uyarıyı geçiştirirken, bunu kıdeme dayalı makul bir yargı olarak görüyordu. Güven Kalibrasyonu'nun önyargı denetimi adımı, bu tür yargıları, olay olduktan sonra değil, olmadan önce sorgulamaya yardım etmek için var. Bu türden durumlar, Ders Ç7.8'de tanıklık haksızlığı kavramıyla birlikte, daha sistemli biçimde incelenecek.
Pratik: Alıştırmalar
- Şu üç güven durumunda, Güven Kalibrasyonu'nun 2. ve 4. adımlarını uygula: (a) Her sabah bindiğin servis otobüsünün saat 7.40'ta durağa geleceğine güveniyorsun. (b) Yıllardır tanıdığın bir avukat arkadaşın, bir sözleşmedeki maddenin seni bağlamadığını söylüyor. (c) Bir sosyal medya hesabı, takipçi sayısı çok yüksek olduğu için, bir ilacın yan etkileri konusunda sana güvenilir görünüyor.
- Williams'ın iki erdemini kullanarak, şu iki konuşanı karşılaştır: haberi doğrulamadan, ama gerçekten doğru olduğuna inanarak paylaşan bir tanıdık; ve ürününün kusurlarını bildiği hâlde, yalnızca doğru ama seçilmiş bilgileri söyleyen bir satıcı.
- Bir arkadaşın şöyle diyor: "Herkese şüpheyle yaklaşmak en güvenli yol. Kimseye güvenmezsem, kimse beni kandıramaz." Bu görüşü, bu dersin argümanını kullanarak değerlendir.
Cevapları göster
- (a) Dayanma: servis otobüsü bir düzenektir; şoför sana bir söz vermemiştir, gecikirse hayal kırıklığına uğrarsın ama ihanete uğramazsın. Sapma: dayanmanın ölçüsü, otobüsün geçmişteki dakikliğine göre ayarlanmalı; birkaç kez geciktiyse, birkaç dakika erken çıkmak makul. (b) Güven: arkadaşın, bir avukat olarak, sana doğru bilgi vermeye bağlıdır, ve senin iyiliğini gözettiğine güveniyorsun. Sapma: arkadaşının bu konudaki titizliği yüksek olabilir; ama bir arkadaşın, seni üzmemek için, belirsiz bir durumu olduğundan daha olumlu anlatma eğilimi de olabilir. Sonucu ağırsa, yazılı bir görüş istemek ya da sözleşmeyi birlikte okumak makul bir ayar adımıdır. (c) Güven: hesabın sahibine, bir kişi olarak güveniyorsun, ama ona dair tek bilgin takipçi sayısı. Sapma: takipçi sayısı, popülerliğin işaretidir, güvenilirliğin değil; güvenin, elindeki kanıtın hak ettiğinden çok fazla. Bu, saflık yönünde bir sapmadır. Ayar: ilacın prospektüsüne ve hekime ya da eczacıya danışmak.
- Birinci konuşan, içtendir ama titizlikten yoksundur: inandığını söylüyor, ama doğruyu bulmak için gereken özeni göstermemiş. Onun sözü, doğru olabilir, ama doğruluğu bir şansa bağlıdır. İkinci konuşan, bir anlamda titizdir, çünkü ürünü iyi biliyor, ama içtenlikten yoksundur: yalan söylemiyor, ama dinleyicinin yanlış bir inanç edinmesine, yani ürünün kusursuz olduğuna inanmasına, kasıtlı olarak yol açıyor. Teknik ayrıntıdaki ayrımla, bu, yalan değil, aldatmadır. İki konuşan da dinleyicinin güvenini boşa çıkarır, ama farklı biçimlerde: birincisi özensizlikle, ikincisi kasıtla. Ahlaki açıdan ikincisi daha ağırdır, çünkü dinleyicinin güvenini bilerek istismar ediyor.
- Arkadaşının görüşü, güvenin yalnızca bir hatasını, saflığı, görüyor. Bu dersin argümanına göre, güvenin eksiği de bir hatadır. Kimseye güvenmeyen biri, gerçekten kandırılmaz; ama aynı zamanda, başkalarının bildiği hemen hiçbir şeyi öğrenemez. Ders Ç2.13'te gördüğümüz epistemik bağımlılık tezine göre, bilgimizin büyük kısmı başkalarından gelir; bu bilgiyi reddeden biri, kendi gözlemleriyle sınırlı, son derece dar bir dünyada yaşar. Ayrıca, Argüman'ın dördüncü öncülüne göre, güvenilir konuşanlara güvenmemek, onlara bir haksızlık da olabilir. Arkadaşının görüşünün haklı yanı şudur: güveni körü körüne vermemek gerekir. Ama doğru tutum, kimseye güvenmemek değil, güveni güvenilirliğe göre ayarlamaktır.
Pratik: Argüman görevi
Karşılaştırma. Durum: bir apartman toplantısında, yöneticinin, çatı tamiri için en ucuz teklifi veren firmayı seçmeyi önermesine güvendin; tamir bir yıl sonra yeniden aktı. Zayıf çalışma: "Yönetici beni kandırdı." Bu çalışma, sapmanın kaynağını sormadan bir suçlama yapıyor. Güçlü çalışma: "1) Güven: yöneticinin önerisine güvendim, çünkü yıllardır apartmanı yönetiyordu. 2) Dayanma mı güven mi: yöneticinin iyi niyetine güvendim, ama konu onun iyi niyeti değil, çatı tamiri konusundaki yetkinliğiydi. 3) Kanıt: yöneticinin çatı tamirleri konusunda bir uzmanlığı yoktu; teklifleri karşılaştırmak için yalnızca fiyata bakmıştı. 4) Sapma: güvenim, yöneticinin genel güvenilirliğine dayanıyordu, ama bu konudaki güvenilirliği düşüktü; güvenim fazlaydı. 5) Bedel: tamirin yeniden yapılması, bütün daire sahiplerine bir maliyet getirdi; benim saflığım, başkalarına da düştü. 6) Değerlendirme: yönetici beni kandırmadı, ama ben güvenimi kişiye göre, konuya göre değil, verdim. Bu, ahlaki değil, epistemik bir hataydı; ama bedeli başkalarına da düştüğü için, bir sorumluluk taşıyordu."
| Ölçüt | Ne aranır |
|---|---|
| Sapmanın yönü | Güvenin fazla mı az mı olduğu, kanıta dayanarak belirlenmiş |
| Konu ayrımı | Güvenin kişiye mi, konuya mı verildiği sorulmuş |
| Bedel | Sapmanın bedelinin kime düştüğü açıkça yazılmış |
| Hata türü | Öncüller birbirine bağlanıyor ve sapmanın epistemik mi, ahlaki mi, ikisi birden mi olduğuna gerekçeli bir yargıyla varıyor |
Argüman koçu
Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.
Tekrar
- (Ders Ç2.15) Ders Ç2.15'teki güvence görüşü neydi? Bu dersteki bağlılık açıklaması, o görüşle nasıl bağlantılı?
- (Ders Ç2.13) Ders Ç2.13'te bir sözün bilgi verebilmesi için aranan iki koşul nelerdi? Williams'ın doğruluk erdemleri, bu koşulları nasıl yeniden ifade ediyor?
- (Ders Ç1.6) Ders Ç1.6'da inanç ile irade arasındaki ilişki nasıl tartışılmıştı? Bu dersin argümanındaki "dolaylı ödev" fikri, o tartışmaya nasıl dayanıyor?
Cevapları göster
- Ders Ç2.15'te güvence görüşü, birine bir şey söylemenin, ona bir kanıt sunmaktan farklı olduğunu, konuşanın söylediğinin doğruluğu için bir sorumluluk üstlendiğini ve dinleyiciye bir güvence verdiğini savunuyordu (Moran, Hinchman). Bu dersteki Hawley'nin bağlılık açıklaması, aynı fikri güven açısından ifade ediyor: söylemek, konuşanı söylediğine bağlar, ve dinleyicinin güveni bu bağlılığa dayanır. Güvence görüşü konuşanın yaptığı şeye, bağlılık açıklaması ise dinleyicinin tutumuna odaklanır; ikisi, aynı ilişkinin iki yanıdır.
- Ders Ç2.13'te bir sözün bilgi verebilmesi için genellikle konuşanın yetkinliği, yani doğru bir inanca sahip olabilecek konumda olması, ve içtenliği, yani inandığını söylemesi aranıyordu. Williams, bu iki koşulu, konuşanın karakterine ait iki erdem olarak yeniden ifade eder. Titizlik, yalnızca yetkinliğe sahip olmak değil, bir konuda konuşmadan önce doğruyu bulmak için çaba göstermektir; içtenlik ise, yalnızca yalan söylememek değil, söylediklerinin inandıklarını yansıtmasına özen göstermektir. Koşullar bir sözün özelliğini, erdemler ise bir konuşanın kalıcı eğilimlerini tanımlar.
- Ders Ç1.6'da, inanmaya doğrudan karar veremeyeceğimiz, yani istençdışıcılık savunulmuş; ama inançlarımızı dolaylı yollarla, örneğin kanıt toplayarak, dikkatimizi yönlendirerek ve alışkanlıklarımızı değiştirerek etkileyebileceğimiz kabul edilmişti. Bu derste, güven için aynı yapı kullanıldı: birine güvenmeye anında karar veremeyiz, ama güvenimizin dayandığı şeyleri araştırabilir, önyargılarımızı sorgulayabilir ve güvenimizi zamanla ayarlayabiliriz. Güven Kalibrasyonu'nun ödevi, bu yüzden, doğrudan bir karar ödevi değil, dolaylı bir eğitim ödevidir.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Dayanma ile güven nasıl ayrılır? | Dayanma bir şeyin belirli biçimde davranacağını varsaymaktır; güven, başkasının iyi niyetine dayanmaktır. Biri boşa çıkınca hayal kırıklığı, öbürü boşa çıkınca ihanet duyulur (Baier 1986). |
| Hawley'nin bağlılık açıklaması nedir? | Birine güvenmek, onun bir şeye bağlı olduğuna inanıp bu bağlılığa dayanmaktır; güvensizlik, güvenin yokluğu değildir (2014). |
| Williams'ın doğruluk erdemleri nelerdir? | Titizlik (doğruyu bulma özeni) ve içtenlik (inandığını söyleme eğilimi); ayrı ayrı bozulabilir (2002). |
| O'Neill'in akıllı güven ölçütü nedir? | Amaç daha çok güvenmek değil, güveni güvenilirliğe göre yerinde vermektir (O'Neill, 2013 TED konuşması; kökü 2002 Reith Konferansları'ndaki güvenilirlik vurgusu). |
| Güvenin iki hatası nelerdir? | Saflık (hak edilenden fazla güven) ve aşırı güvensizlik (hak edilenden az güven); ikincisi önyargıdan doğarsa tanıklık haksızlığıdır. |
| Holton'un katılımcı tutum fikri nedir? | Birine güvenmek, güven boşa çıkarsa ona kırgınlık duymaya hazır olmaktır; Strawson'ın tepkisel tutumlarına dayanır. |
| Yalan ile aldatma nasıl ayrılır? | Yalan, yanlış olduğuna inanılanı öne sürmektir; aldatma, doğru ama yanıltıcı sözlerle de yapılabilen, yanlış inanca kasıtla yol açmaktır. |
| Montaigne'e göre yalan neden bilgi açısından tehlikelidir? | Doğrunun tek yüzü vardır, yalanın yüz bin biçimi; yalancının sözü doğru hakkında hiçbir sistemli bilgi taşımaz. |
Okuma listesi
- Annette Baier, "Trust and Antitrust", Ethics 96 (1986). Güven ile dayanma ayrımı ve iyi niyet açıklaması.
- Bernard Williams, Truth and Truthfulness: An Essay in Genealogy (Princeton University Press, 2002). Titizlik ve içtenlik erdemleri.
- Onora O'Neill, A Question of Trust (Cambridge University Press, 2002). Akıllı güven ve güvenilirlik.
- Katherine Hawley, "Trust, Distrust and Commitment", Noûs 48 (2014). Bağlılık açıklaması.
- Michel de Montaigne, Denemeler, I. kitap, 9. deneme, "Yalancılar Üzerine".
Sonraki derse köprü
Ders Ç2.14'te Hume'un tanıklık kuramını incelemiştik: Hume'a göre, bir söze güvenmemiz, insanların sözlerinin geçmişte gerçeklerle uyuştuğunu gözlemlememize dayanır. Bu dersin Güven Kalibrasyonu da, bir konuşanın geçmişteki doğruluğundan gelecekteki güvenilirliğine bir çıkarım yapıyordu. Ama bu çıkarımın kendisi neye dayanır? Bir şeyin geçmişte böyle olması, gelecekte de böyle olacağını neden göstersin? Ders Ç2.17, Hume'un, felsefe tarihinin en ünlü şüpheci argümanlarından birini kurduğu soruyu ele alıyor: tümevarım sorunu. Ders, bir genellemenin hangi örtük varsayımlara dayandığını ortaya çıkarmak için Tümevarım Varsayım Denetimi adlı bir araç sunuyor.
Günlük sorusu: Bu hafta, birine kişi olarak saygı duyduğun için, onun uzmanı olmadığı bir konuda söylediğine fazla güvendiğin oldu mu? Ya da tersine, birinin bir konuda haklı olabileceğini, onu sevmediğin için görmezden geldiğin?