Giriş
Selma Hanım, bir lisede biyoloji öğretmeni. Derin dinî inançları var ve bu inançlar yüzünden, canlıların evrimle ortaya çıktığına kendisi inanmıyor. Ama işini ciddiye alıyor. Evrim ünitesini anlatırken kendi görüşlerini derse karıştırmıyor; ders kitabını, güvenilir bilimsel kaynakları ve müfredatı titizlikle izliyor. Fosil kayıtlarını, ortak ataları, doğal seçilimi açık ve doğru biçimde anlatıyor. Öğrencilerden Emre, bu derslerden sonra, insanların ve şempanzelerin ortak bir atadan geldiğine inanıyor.
Emre bunu biliyor mu? Çoğumuz evet deriz: Emre, güvenilir bir kaynaktan, iyi anlatılmış bir dersle, doğru bir bilgi edindi. Ama Selma Hanım bunu bilmiyor; hatta inanmıyor bile. Ders Ç2.13'te gördüğümüz aktarım görüşüne göre, tanıklık bilgiyi konuşandan dinleyiciye taşır; konuşan bilmiyorsa, taşıyacak bir bilgi de yoktur. Öyleyse ya Emre bilmiyor, ya da aktarım görüşü yanlış.
Bu vaka, Amerikalı filozof Jennifer Lackey'nin, tanıklık epistemolojisini son çeyrek yüzyılda en çok etkileyen karşı-örneklerinden birinin Türkçeleştirilmiş biçimidir. Vaka ilk kez Lackey'nin 1999 tarihli bir makalesinde geçer; 2008 tarihli kitabındaki biçiminde öğretmenin adı Stella'dır. Ders Ç2.13 sorunu kurmuş, Ders Ç2.14 ise Hume ile Reid'in klasik cevaplarını karşılaştırmıştı. Bu ders, yirminci yüzyılın sonundan bugüne uzanan iki katkıyı inceliyor. Birincisi, Avustralyalı filozof C. A. J. Coady'nin, tanıklığı felsefenin merkezine taşıyan 1992 tarihli kitabı. İkincisi, Lackey'nin, tanıklıkta bilginin nerede doğduğunu soran çalışmaları. Ders, bu soruya cevap vermek için Konuşan-Dinleyen Ayrımı adlı bir araç sunuyor: bir sözden edinilen bilgide neyin konuşana, neyin söze, neyin dinleyiciye ait olduğunu ayırmak.
Bu dersin kazanımları:
- Coady'nin tanıklık tanımını ve indirgemeciliğe karşı argümanlarını, Lackey'nin ayrıklı tanıklık tanımını, aktarım görüşünün zorunluluk ve yeterlilik koşullarını ve Lackey'nin melez görüşünü açıklarsın. (anla)
- Bir tanıklık durumuna Konuşan-Dinleyen Ayrımı'nı uygulayarak bilginin konuşandan mı aktarıldığını, sözün güvenilirliğinden mi doğduğunu, yoksa nerede kırıldığını belirlersin. (uygula)
- Aktarım görüşünü, Lackey'nin karşı-örneklerini ve "inançlardan değil, sözlerden öğreniriz" tezini gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)
Kavramlar
Kavramlar bölümü önce tanıklığın iki tanımını, sonra Coady'nin Hume'a karşı en özgün argümanını, ardından aktarım görüşünün iki koşulunu ve son olarak Lackey'nin önerdiği melez görüşü tanımlıyor.
Coady, 1992 tarihli Testimony: A Philosophical Study kitabında, mahkemelerdeki resmî tanıklığı, gündelik hayattaki "doğal" tanıklıktan ayırdı ve ikincisi için bir tanım önerdi. Tanımın üç koşulu vardır. Birincisi, konuşanın sözü, söylenenin doğru olduğuna dair bir kanıttır ve kanıt olarak sunulur. İkincisi, konuşan, söylediği konuda ilgili yetkinliğe ya da konuma sahiptir. Üçüncüsü, söz, tartışmalı ya da çözülmemiş bir soruyla ilgilidir ve o soruya kanıt arayanlara yöneltilmiştir. Tanımın amacı, tanıklığı, bir kişinin herhangi bir şey söylemesinden ayırmaktı. Ama tanım, Ders Ç2.13'te değindiğimiz sorulara dar bir cevap verir: Coady'ye göre, birinin farkında olmadan bıraktığı bir iz ya da kanıt olarak sunulmamış bir söz, tanıklık değildir.
Lackey, 2008 tarihli Learning from Words: Testimony as a Source of Knowledge kitabında, Coady'nin tanımının fazla dar olduğunu savundu. Birincisi, tanım, tanıklığın ne olduğunu, ne zaman bilgi verdiğiyle karıştırır: yetkinlik koşulu yüzünden, yetkin olmayan ya da güvenilmez bir konuşan tanıklık edemiyor olur; oysa güvenilmez tanıklık da tanıklıktır. İkincisi, konuşanın kendisine yönelmediği sözlerden de bilgi ediniriz: ölümünden sonra yayımlanan kişisel bir günlükten ya da kulak misafiri olunan bir telefon konuşmasından. Üçüncüsü, ortada tartışmalı ya da çözülmemiş bir soru olmadan da tanıklık edilebilir. Lackey'nin tanımı, konuşanın niyeti ile dinleyicinin alışını iki ayrı tanıklık türü olarak ayırır. Konuşan tanıklığı, konuşanın niyetine bakar; dinleyici tanıklığı, dinleyicinin sözü nasıl aldığına. Bir edimin tanıklık olması için ikisinden birinin yeterli olması, tanımın "ayrıklı" olmasının anlamıdır. Bu ayrım, epistemoloji için önemlidir: bir sözün bilgi verip vermediği sorusu, çoğu zaman dinleyici tanıklığı açısından sorulur, çünkü bilgiyi edinen dinleyicidir.
Ders Ç2.14'te Coady'nin Hume'a yönelttiği döngüsellik itirazını gördük: insanlığın ortak deneyimine başvurmak, tanıklığa başvurmaktır. Coady'nin ikinci ve daha özgün argümanı, bir düşünce deneyine dayanır. Bir topluluğun, sözleri gözlemlerimizle hiç uyuşmayan bir dil konuştuğunu varsayalım. Hume'un yöntemiyle, bu topluluğun tanıklığının güvenilmez olduğunu "keşfetmemiz" gerekirdi. Ama Coady'ye göre, böyle bir durumda varacağımız sonuç bu olmazdı. Sözleri, gözlemlerimizle sistemli biçimde çelişiyorsa, onların dilini yanlış anladığımızı düşünürdük. Başka birinin sözlerini bir dil olarak yorumlamak, o sözlerin büyük kısmının doğru olduğunu varsaymayı gerektirir. Bu fikir, Ders Ç0.3'te gördüğümüz, Amerikalı filozof Donald Davidson'ın hayırseverlik ilkesine dayanır. Coady'ye göre, tanıklığın genel güvenilirliği, deneyimle sınanan bir hipotez değil, iletişimin kendisinin bir koşuludur.
Ders Ç2.13'te aktarım görüşünü, bilginin bir el feneri gibi elden ele geçtiği görüşü olarak tanıtmıştık. Görüş, bu iki tezle kesinleşir. Zorunluluk tezi, bilmeyen birinin bilgi aktaramayacağını söyler; yeterlilik tezi ise, bilen birinin sözünün, engelsiz bir dinleyiciye bilgiyi taşıyacağını. Lackey'nin karşı-örnekleri iki tezi de hedef alır. Giriş'teki öğretmen vakası, zorunluluk tezine karşıdır: konuşan bilmiyor, ama dinleyici biliyor. Yeterlilik tezine karşı ise, konuşanın bildiği, dinleyicinin ona dayanarak inandığı ve hiçbir yeniciye sahip olmadığı, ama dinleyicinin inancının güvenli olmadığı için bilemediği vakalar önerir. Bu vakalar, Teknik ayrıntıda incelenecek.
Lackey'nin görüşü, Ders Ç2.14'teki iki geleneğin birer parçasını alır. İndirgemecilikten, dinleyicinin olumlu nedenlere sahip olması gerektiği fikrini alır; ama bu nedenlerin, küresel indirgemeciliğin istediği gibi tanıklığın genel güvenilirliğini göstermesi gerekmez, yalnızca belirli bir sözü kabul etmeyi makul kılmaları yeter. İndirgemecilik karşıtlığından ise, tanıklığın, dinleyicinin nedenlerine indirgenemeyen bir katkısı olduğu fikrini alır: sözün güvenilirliği, dinleyicinin nedenlerinden bağımsız bir koşuldur. Lackey'nin bir başka sloganı, bu görüşün özünü ifade eder: birbirimizin inançlarından değil, sözlerinden öğreniriz. Bilginin kaynağı, konuşanın inanç durumu değil, sözün kendisinin doğrulukla bağlantısıdır. Selma Hanım'ın inancı yoktur; ama sözleri, güvenilir kaynaklara dayandığı için, doğrulukla güvenilir biçimde bağlantılıdır.
Argüman
Bu bölüm, Lackey'nin öğretmen vakasından yola çıkarak, tanıklıkta bilginin kaynağının konuşanın bilgisi değil, sözün güvenilirliği olduğunu savunan bir argüman kuruyor.
- Selma Hanım, evrimin doğru olduğuna inanmaz; öyleyse onu bilmez.
- Selma Hanım'ın sözleri, güvenilir bilimsel kaynaklara dayanır ve onları doğru biçimde aktarır; bu yüzden, evrimle ilgili sınıfta söylediği şeyler, doğrulukla güvenilir biçimde bağlantılıdır.
- Emre, Selma Hanım'ın sözlerine, bir öğretmenin dersine güvenmek için olağan nedenlere dayanarak inanır, ve hiçbir yeniciye sahip değildir.
- Bir dinleyici, doğrulukla güvenilir biçimde bağlantılı bir söze, olağan nedenlerle ve yenici olmadan inanıyorsa, o sözden bilgi edinir.
- Öyleyse Emre, Selma Hanım'ın sözlerinden, evrimle ilgili bilgi edinir.
Sonuç: Bir dinleyici, konuşanın bilmediği bir şeyi, onun sözünden bilebilir. Öyleyse aktarım görüşünün zorunluluk tezi yanlıştır: tanıklık, her zaman, konuşanın sahip olduğu bilginin taşınması değildir. Tanıklıkta bilginin kaynağı, en azından bazı durumlarda, konuşanın zihnindeki inanç değil, sözün kendisinin doğrulukla bağlantısıdır. Bu sonuç, Ders Ç2.8'de bellek için gördüğümüz üretken görüşün tanıklıktaki karşılığıdır: tanıklık da, bellek gibi, yalnızca koruyucu değil, bazen üretken bir kaynaktır.
Birinci öncül, Ders Ç1.10'da gördüğümüz klasik bilgi çözümlemesinin inanç koşuluna dayanır: inanmayan biri bilmez. Bu koşul, epistemolojide çok geniş kabul görür. İkinci öncül, vakanın kurgusunun parçasıdır, ama gerçekçi bir kurgudur: bir öğretmenin, kendi kişisel görüşlerinden bağımsız olarak, müfredatı doğru aktarması, gündelik bir durumdur. Ayrıca bu öncül, Ders Ç1.13'te gördüğümüz güvenlik koşuluna yakın bir güvenilirlik kavramı kullanıyor: Selma Hanım, yakın olası durumlarda da, ders kitabının söylediğini doğru aktarırdı.
Üçüncü öncül, dinleyici tarafını tanımlıyor ve Ders Ç2.14'teki tartışmanın sonucunu kullanıyor. Emre'nin "olağan nedenleri" nelerdir? Bir okulda, resmî bir müfredat içinde, bir ders kitabına dayanan bir öğretmenin anlattıklarına güvenmek için gereken türden nedenler: okulların ve ders kitaplarının genel olarak güvenilir olduğunu bilmek, öğretmenin anlattıklarının kitaptakilerle uyuştuğunu görmek, sınıf arkadaşlarının ve başka öğretmenlerin aynı şeyleri söylediğini duymak. Bu nedenler, Ders Ç2.14'teki Fricker'ın yerel indirgemeciliğinin istediği kadar güçlü değildir: Emre, öğretmeninin güvenilir olduğunu kendi gözlemleriyle sınamamıştır. Ama Reid'in koşulsuz inanırlığından da fazlasıdır: Emre, bir okulda, bir ders kitabına dayanan bir anlatıyı dinlediğini bilir. Öncülün ikinci yarısı da önemlidir: Emre'nin bir yenicisi yoktur. Öğretmeninin evrime inanmadığını bilmiyor; bilseydi ne olacağı, İtiraz 2'nin konusudur.
Dördüncü öncül, argümanın kuramsal yükünü taşıyor. Bu öncül, aktarım görüşünü açıkça reddetmez, ama ona başvurmaz da: bilgiyi, konuşanın inanç durumuna değil, sözün güvenilirliğine ve dinleyicinin durumuna bağlar. Öncül, Lackey'nin melez görüşünün bir uygulamasıdır.
En tartışmalı öncül: Bilgiyi sözün güvenilirliğine bağlayan dördüncü öncül. Aktarım görüşünü savunanlar, bu öncüle iki yoldan itiraz eder. Birincisi, Emre'nin bilgisinin aslında Selma Hanım'dan değil, onun arkasındaki ders kitabından ve bilim insanlarından geldiğini söylerler: Selma Hanım, yalnızca bir aracıdır, ve bilgi, bilen bilim insanlarından, Selma Hanım'ın üzerinden geçerek, Emre'ye aktarılır. Bu durumda zorunluluk tezi, zincirin bir halkasında değil, zincirin başında karşılanır. İkincisi, bazıları, dördüncü öncülün dinleyiciye çok az şey yüklediğini, ve dinleyicinin konuşanın inanmadığı bir şeyi söylediğini bilseydi ona güvenmeyeceğini söyler. İtiraz 1 ve 2 bu cevapları değerlendiriyor.
İtirazlar ve cevaplar
İtiraz 1: Bilgi Selma Hanım'dan değil, arkasındaki bilim insanlarından gelir
Öğretmen vakası, aktarım görüşünü çürütmez, yalnızca onu doğru biçimde anlamayı gerektirir. Emre'nin bilgisi, Selma Hanım'ın zihninden değil, ders kitabını yazan ve evrimi bilen bilim insanlarından gelir. Selma Hanım, bir telefon hattı ya da bir kitap sayfası gibi, bilginin içinden geçtiği bir aracıdır. Zorunluluk tezi, zincirin her halkasının bilmesini değil, zincirin başında birinin bilmesini gerektirir. Bu vakada zincirin başında bilen biri vardır; öyleyse tez korunur.
Cevap: Bu cevap, aktarım görüşünü savunmanın en güçlü yoludur, ama görüşün bir bedeli vardır. Ders Ç2.13'te aktarım görüşünü ilk tanıtırken, zincirdeki bir halka bilmiyorsa ondan sonraki halkaların da bilemeyeceğini söylemiştik. İtiraz, bu güçlü biçimi bırakıp daha zayıf bir biçime geçiyor: zincirin bir yerinde birinin bilmesi yeter. Bu zayıf biçimde, aracı halkanın inanç durumu artık önemsizdir; önemli olan, onun sözü doğru biçimde taşıyıp taşımadığıdır. Ama bu, tam olarak Lackey'nin tezidir: aracı halkada önemli olan, konuşanın inancı değil, sözün güvenilirliğidir. Ayrıca zayıf biçimin kendisi de sınanabilir. Bir hava gözlem istasyonunda nöbetçi bir teknisyen düşünelim. Teknisyen, ölçüm cihazının bozuk olduğuna yanlışlıkla inanıyor, ama yönetmelik gereği cihazın gösterdiği rüzgâr hızını telsizle limana bildiriyor. Cihaz aslında doğru çalışıyor. Bu durumda zincirin başında bilen bir kişi yoktur: cihaz bir şey bilmez, teknisyen ise ölçüme inanmaz. Ama limandaki kaptan, bu bildirimden rüzgâr hızını öğrenmiş gibi görünür. Bu vaka bizim kurduğumuz bir çeşitlemedir; zincirde hiç bilen olmayan vakaların bilinen örneği, filozof Peter Graham'ın, kimsenin bilmediği bir fosil çıkarımını öğreten öğretmen vakasıdır. Lackey de 1999'da, zorunluluk tezinin "en azından ilk konuşanın bilmesi gerekir" diyen bu zayıf biçimini açıkça ele alıp reddetti. Böyle vakalar, zayıf zorunluluk tezini de zorlar.
İtiraz 2: Emre, öğretmeninin inanmadığını bilseydi ona güvenmezdi
Emre'nin bilgisi, onun bilmediği bir olguya dayanıyor: öğretmeninin, anlattığı şeye inanmadığı olgusuna. Emre bunu öğrenseydi, büyük olasılıkla söylenenlere daha az güvenirdi. Ders Ç1.12'de gördüğümüz yenilmezlik koşuluna göre, kişinin kanıtına eklendiğinde gerekçesini çökertecek doğru bir önerme varsa, kişi bilmez. "Selma Hanım evrime inanmıyor" doğru bir önermedir; ve Emre'nin kanıtına eklendiğinde gerekçesini zayıflatır. Öyleyse Emre bilmez, ve vaka aktarım görüşüne karşı bir karşı-örnek değildir.
Cevap: İtiraz, Ders Ç1.12'deki çerçeveyi doğru biçimde uyguluyor, ama o derste gördüğümüz önemli bir ayrımı gözden kaçırıyor: gerçek yeniciler ile yanıltıcı yeniciler arasındaki ayrımı. "Selma Hanım evrime inanmıyor" önermesi doğrudur, ama Emre'nin gerekçesini, ancak yanlış bir önermeyle birleştiğinde zayıflatır: "Bir öğretmenin inanmadığı şey, büyük olasılıkla yanlıştır." Bu vakada bu genelleme yanlıştır, çünkü Selma Hanım'ın inanmaması, kanıtla değil, kanıttan bağımsız dinî nedenlerle ilgilidir, ve sözleri güvenilir kaynaklara dayanır. Ders Ç1.12'deki Klein'ın ölçütüyle söylersek, bu yenici, yalnızca yanlış bir önermeden geçen bir zincirle Emre'nin gerekçesini yener; öyleyse yanıltıcıdır. Emre, durumun tamamını, yani öğretmeninin neden inanmadığını ve sözlerinin neye dayandığını öğrenseydi, gerekçesi zayıflamazdı. İtiraz, böylece, Lackey'nin tezinin önemli bir inceliğini ortaya çıkarıyor: dinleyicinin bilgisi, konuşanın inanç durumuna değil, sözün neye dayandığına bağlıdır.
İtiraz 3: Coady'nin argümanı fazla az şey gösterir
Coady'nin yorumlanabilirlik argümanı doğru olsa bile, yalnızca bir topluluğun sözlerinin genel olarak doğru olması gerektiğini gösterir. Ama bir dinleyicinin karşı karşıya olduğu soru, genel olarak tanıklığın değil, belirli bir konuşanın belirli bir sözünün güvenilir olup olmadığıdır. Bir dolandırıcının sözleri de, dilin genel olarak doğru konuşulduğu bir toplulukta söylenir. Öyleyse Coady'nin argümanı, dinleyiciye belirli bir söze güvenmek için hiçbir neden vermez.
Cevap: İtiraz doğrudur, ve Coady'nin argümanının hedefini netleştirir. Argüman, Ders Ç2.14'te gördüğümüz küresel indirgemeciliğe, yani tanıklığın genel güvenilirliğinin kişisel gözlemle gösterilmesi gerektiği tezine karşı yöneltilmiştir; ve bu hedefe karşı güçlüdür. Ama yerel indirgemeciliğe, yani belirli konuşanlar için olumlu nedenler isteyen görüşe karşı çok az şey söyler. Bu, Lackey'nin melez görüşünü neden önerdiğini de açıklar. Melez görüş, Coady'nin küresel indirgemeciliğe karşı vardığı sonuçla uyumludur. Fricker'dan ise, belirli bir söze güvenmek için dinleyicinin, o sözü kabul etmeyi makul kılan, belki çok basit, olumlu nedenlere sahip olması gerektiğini kabul eder. Bir öğretmenin dersine, bir ders kitabına ya da bir hekimin sözüne güvenmek için olağan nedenler, örneğin kurumların genel güvenilirliği ve konuşanın rolü, bu türden nedenlerdir. İki argüman birbirini tamamlar: biri küresel bir talebi reddeder, öbürü yerel bir talebi korur.
İtiraz 4: "Sözlerden öğreniriz" tezi konuşanı fazla küçültür
Lackey'nin sloganı, tanıklıkta konuşanın rolünü, bir bilgi kaynağı olan bir kişiden, bir sözün taşıyıcısına indirger. Ama gündelik hayatta bir söze güvenmek, çoğu zaman bir kişiye güvenmektir. Bir arkadaşımız bize bir şey söylediğinde, onun sözüne değil, ona inanırız; ve bir yalan, yalnızca yanlış bir söz değil, bir güvenin ihlalidir. Bu kişiler arası boyut, Lackey'nin görüşünde kayboluyor.
Cevap: Bu itiraz, tanıklık epistemolojisinde "güvence görüşü" (assurance view) olarak bilinen bir geleneği temsil eder, ve ciddi bir görüştür. Güncel tartışmada bu görüşü göreceğiz. Lackey'nin cevabı, iki soruyu birbirinden ayırmaktır. Birincisi, epistemolojik soru: dinleyicinin bilgisinin kaynağı nedir? Lackey'ye göre bu soruya, sözün güvenilirliği ve dinleyicinin nedenleriyle cevap verilir; konuşanın kişi olarak dinleyiciye verdiği güvence, bu cevaba eklenen bir gerekçe değildir. İkincisi, ahlaki ve kişiler arası soru: konuşan, dinleyicisine karşı ne tür bir sorumluluk üstlenir? Bu soruda, güvence görüşünün vurguladığı kişiler arası boyut gerçekten önemlidir: bir yalan, bir güven ihlalidir. Lackey, ikinci sorunun önemini reddetmez; yalnızca onun birinci sorunun cevabı olmadığını savunur. Bu ayrımın ne kadar kesin çizilebileceği tartışmalıdır, ve Ders Ç2.16, güvenin ahlaki boyutunu ayrıntılı ele alacak.
Örnekler
Basit örnek: dedenin defteri
Defne, büyükbabasının ölümünden sonra, onun eşyaları arasında eski bir defter buluyor. Defter, büyükbabanın gençliğinde tuttuğu kişisel notlarla dolu. Bir sayfada, büyükbaba, doğduğu köyün adını ve köyden ayrıldığı yılı yazmış. Defne, büyükbabasının hangi köyde doğduğunu daha önce bilmiyordu; şimdi biliyor.
Konuşan-Dinleyen Ayrımı ile bakalım. Konuşan tarafı: büyükbaba, notları yazarken kimseye bilgi aktarmayı amaçlamıyordu; kendisi için yazıyordu. Coady'nin tanımına göre, bu bir tanıklık değildir: notlar kanıt olarak sunulmadı ve kanıta ihtiyacı olan birine yöneltilmedi. Lackey'nin ayrıklı tanımına göre ise, bu bir dinleyici tanıklığıdır: Defne, notları bilgi aktaran bir metin olarak alıyor. Söz tarafı: büyükbaba, kendi doğduğu köyü bilecek en iyi konumdaydı, ve kişisel bir defterde yalan söylemek için bir nedeni yoktu; söz, doğrulukla güvenilir biçimde bağlantılı. Dinleyici tarafı: Defne'nin, defterin büyükbabasına ait olduğuna ve gerçek bir kişisel kayıt olduğuna dair olumlu nedenleri var; defterdeki başka ayrıntılar, bildiği aile geçmişiyle uyuşuyor.
Sonuç: Defne, büyükbabasının doğduğu köyü, onun defterinden biliyor. Bu örnek, Ders Ç2.13'te açık bıraktığımız soruya, yani farkında olmadan ya da kimseye yöneltmeden bırakılan bir izin tanıklık olup olmadığı sorusuna, Lackey'nin tanımıyla bir cevap veriyor. Örnek, ayrıca, kişisel kayıtların bazı açılardan güvenilir bir kaynak olabileceğini de düşündürüyor: kimseye yöneltilmediği için, başkasını etkileme ya da yanıltma güdüsü daha zayıftır. Ama bu güvenilirlik sınırsız değildir: insanlar kendilerine de yalan söyleyebilir, ve Ders Ç2.6'da gördüğümüz gibi, kendimizi yanlış okuyabiliriz.
Orta örnek: anlaşılmayan dil
Coady'nin düşünce deneyini, bir dil araştırmacısının gözünden kuralım. Araştırmacı, daha önce hiç incelenmemiş bir dili konuşan bir toplulukla yaşamaya başlıyor. Topluluğun bir sözcüğünü, insanların her yağmur yağdığında tekrarladığını fark ediyor ve onu "yağmur yağıyor" diye çeviriyor. Ama sonra, bu sözcüğün, güneşli günlerde de, yağmursuz gecelerde de söylendiğini görüyor.
İki yorum mümkün. Hume'un yöntemine yakın birinci yoruma göre, topluluk, yağmur hakkında sistemli olarak yanlış konuşuyor: sözleri gerçeklerle uyuşmuyor, öyleyse tanıklıkları güvenilmez. Coady'nin önerdiği ikinci yoruma göre ise, araştırmacı sözcüğü yanlış çevirmiştir: belki sözcük "yağmur" değil, "gökyüzü" ya da "hava" anlamına geliyor. Araştırmacıların gerçek uygulaması, neredeyse her zaman ikinci yorumu seçmektir. Bir topluluğun sözlerinin çoğunu yanlış sayan bir çeviri, kötü bir çeviri olarak görülür.
Konuşan-Dinleyen Ayrımı ile bakalım. Dinleyici tarafı: araştırmacının, topluluğun sözlerinin ne anlama geldiğini anlamak için, o sözlerin genellikle doğru olduğunu varsaymaktan başka yolu yok. Söz tarafı: sözlerin güvenilirliği, onları anlamanın önkoşulu. Bu, Coady'nin argümanının özüdür: tanıklığın genel güvenilirliği, tek tek sözlerin gerçeklerle uyuştuğunun gözlemlenmesinden önce gelir, çünkü o gözlemi yapabilmek için sözleri anlamak gerekir.
Bu örneğin sınırı, İtiraz 3'te gördüğümüz sınırdır. Araştırmacının, topluluğun sözlerinin genel olarak doğru olduğunu varsayması, belirli bir kişinin belirli bir sözüne güvenmesi için bir neden sağlamaz. Topluluğun içinde de yalancılar ve yanılanlar olabilir; ama araştırmacı, onları ancak dili öğrendikten sonra, yani genel güvenilirliği varsaydıktan sonra, tanıyabilir. Genel güven önce gelir, seçici güvensizlik sonra.
Gerçek hayat örneği: hastanede tercüme
Hekim ile hasta aynı dili konuşmadığında, aralarındaki bilgi, bir tercümanın sözleri üzerinden geçer. Amerikalı hekim Glenn Flores ve çalışma arkadaşları, 2003'te Pediatrics dergisinde yayımladıkları bir çalışmada, bir hastanenin çocuk polikliniğinde, yedi ay boyunca, İspanyolca tercüman kullanılan on üç görüşmeyi kaydedip inceledi. 396 tercüme hatası buldular, görüşme başına ortalama 31; en sık hata türü atlamaydı. Hataların yüzde 63'ünün olası klinik sonucu vardı: ilaç alerjisine dair soruların, bir antibiyotiğin dozu, sıklığı ve süresine dair talimatların atlanması gibi. Hastanenin profesyonel tercümanları yerine hemşire, sosyal hizmet uzmanı ya da bir vakada hastanın on bir yaşındaki kardeşi gibi rastlantısal tercümanların yaptığı hataların klinik sonuç doğurma olasılığı daha yüksekti: yüzde 77'ye karşı yüzde 53.
Konuşan-Dinleyen Ayrımı ile bakalım. Zincirin başında, hekim, örneğin bir ilacın dozunu biliyor. Aracı halkada, tercüman, hekimin sözünü aktarıyor; ama tercüman, tıbbi terimleri tam anlamayabilir, ve bir dozu yanlış çevirebilir. Dinleyici tarafında, aile, tercümanın sözüne olağan nedenlerle güveniyor: tercüman, hastanede bu görevi yapan biri. Söz aracı halkada bozulduğunda, aile doğru dozu bilmiyor; bilgi, konuşanda vardı, ama aktarılmadı. Bu durum, aktarım görüşünü kendi başına çürütmez: yeterlilik tezinin bir koşulu, yani dinleyicinin p'ye inanması, karşılanmıyor; aile p'ye değil, yanlış bir doza inanıyor. Ama aynı yapı, tercümanın bu kez rastlantıyla doğru dozu söylediği bir durumda, yeterlilik tezine karşı bir örneğe dönüşür: hekim biliyor, aile p'ye inanıyor, hiçbir yeniciye sahip değil, ama inancı güvenli değil, çünkü aynı tercüman yakın bir durumda dozu kolayca yanlış söyleyebilirdi.
Bu örnek, Lackey'nin tezinin iki yönünü birden gösteriyor. Öğretmen vakasında, konuşan bilmediği hâlde söz güvenilir olduğu için bilgi doğuyordu. Tercüme vakasında ise, ilk konuşan bildiği hâlde söz güvenilmez hâle geldiği için, söz yanlış olduğunda da, rastlantıyla doğru olduğunda da, bilgi doğmuyor. İki vakada da belirleyici olan, konuşanın inanç durumu değil, dinleyiciye ulaşan sözün güvenilirliğidir. Örneğin pratik sonucu da açık: tıbbi kurumlar, bu tür bulgulara dayanarak, eğitimli tıbbi tercümanların kullanılmasını ve önemli bilgilerin geri okunarak doğrulanmasını önerir. Bu uygulamalar, sözün güvenilirliğini, konuşanın bilgisinden bağımsız olarak güvenceye almaya yöneliktir.
Araç kartı: Konuşan-Dinleyen Ayrımı
| Satır | İçerik |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir sözden edinilen ya da edinilemeyen bilgide, neyin konuşana, neyin sözün kendisine, neyin dinleyiciye ait olduğunu ayırır. Bilginin konuşandan aktarılıp aktarılmadığını, sözün güvenilirliğinden doğup doğmadığını, ya da zincirin neresinde kırıldığını gösterir. |
| Adımlar | 1) Sözü, konuşanı ve dinleyiciyi yaz; aracı halkalar varsa onları da ekle. 2) Konuşan tarafı: konuşan söylediği şeye inanıyor mu; biliyor mu? 3) Söz tarafı: söz, neye dayanıyor; bir ölçüme, güvenilir bir kaynağa, kişisel bir gözleme mi? Konuşanın inancından bağımsız olarak, doğrulukla güvenilir biçimde bağlantılı mı? 4) Aracı halkalar: söz, dinleyiciye ulaşana kadar bir tercümede, bir özetlemede ya da bir kopyada bozulmuş olabilir mi? 5) Dinleyici tarafı: dinleyicinin söze güvenmek için olağan olumlu nedenleri var mı; bir yenicisi var mı; varsa gerçek mi, yanıltıcı mı? 6) Teşhis: bilgi, (a) konuşandan aktarılıyor mu, (b) konuşan bilmediği hâlde sözün güvenilirliğinden mi doğuyor, yoksa (c) konuşan bildiği hâlde sözün bozulması ya da dinleyicinin durumu yüzünden mi kırılıyor? 7) Karar: dinleyici biliyor mu; bilmiyorsa, hangi tarafta neyin düzeltilmesi gerekir? |
| Ne zaman kullanılır | Bir bilgi bir aracı, bir tercüman ya da bir sözcü üzerinden ulaştığında; konuşanın söylediğine kendisinin inanıp inanmadığından şüphelendiğinde; bir kurumun, kişisel olarak kimsenin bilmediği bir bilgiyi aktardığı durumlarda. |
| Sınırı | Araç, sözün güvenilirliğini değerlendirmek için, sözün neye dayandığını görebilmeyi gerektirir; çoğu zaman bu görünmezdir. Konuşanın inanç durumu da çoğu zaman dinleyiciye kapalıdır. Ayrıca araç, epistemolojik soruyu ahlaki sorudan ayırır; konuşanın dinleyiciye karşı sorumluluğunu değerlendirmez. |
| 5K kapısı | Kaynak |
Özet
- Coady'nin doğal tanıklık tanımı, sözün kanıt olarak sunulmasını, konuşanın yetkinliğini ve sözün kanıt arayanlara yöneltilmesini şart koşar.
- Lackey'nin ayrıklı tanımına göre, bir edim ya konuşan makul olarak bilgi aktarmayı amaçlıyorsa (konuşan tanıklığı), ya da dinleyici onu bilgi aktaran bir edim olarak alıyorsa (dinleyici tanıklığı) tanıklıktır.
- Coady'nin yorumlanabilirlik argümanına göre, başkalarının sözlerinin genellikle doğru olduğu, o sözleri bir dil olarak anlamanın önkoşuludur; öyleyse genel güvenilirlik deneyimle keşfedilmez.
- Aktarım görüşünün zorunluluk tezi, dinleyicinin bilmesi için konuşanın bilmesini; yeterlilik tezi ise, konuşan bilirse ve yenici yoksa dinleyicinin bileceğini söyler.
- Lackey'nin öğretmen vakası zorunluluk tezine, konuşanın bildiği ama dinleyicinin inancının güvenli olmadığı vakalar ise yeterlilik tezine karşı çıkar.
- Lackey'nin melez görüşüne göre, bilgi için hem sözün güvenilirliği hem de dinleyicinin olumlu nedenleri gerekir; "inançlardan değil, sözlerden öğreniriz."
- Konuşan-Dinleyen Ayrımı, bilginin aktarılıp aktarılmadığını, sözden doğup doğmadığını ya da nerede kırıldığını ayırır.
Derinleş — isteğe bağlı katmanlar
Birincil metin
Augustinus, dördüncü yüzyılın sonunda yazdığı İtiraflar'ın altıncı kitabında, gençliğindeki düşünsel arayışını anlatırken, bir noktada şunu fark ettiğini yazar:
[...] görmediğim, olurken orada bulunmadığım ne kadar sayısız şeye inandığımı düşünerek: milletlerin tarihindeki onca şeye, görmediğim yerlere ve şehirlere dair onca habere, dostlardan, hekimlerden, başka insanlardan sürekli gelen onca şeye; bunlara inanmasaydık, bu hayatta hiçbir şey yapamazdık; ve son olarak, hangi anne babadan doğduğuma ne sarsılmaz bir güvenle inandığımı düşünerek, ki bunu başkalarından işittiğime inanmasaydım bilemezdim [...]
Coady de kitabında Augustinus'u tanıklık sorununun erken düşünürleri arasında ele alır, ama daha çok onun başka yazılarına dayanarak; bu pasaj, aynı sorunun en tanınmış ifadelerinden biridir. Pasajın bağlamı dinîdir: Augustinus, bu gözlemi, kutsal metinlere inanmanın makul olduğunu savunmak için kullanır. Ama gözlemin kendisi, bu bağlamdan bağımsız olarak, tanıklık sorununun en eski ve en açık ifadelerinden biridir. Augustinus, inandığı şeylerin çoğunun, kendi gördüğü şeyler değil, başkalarının ona söylediği şeyler olduğunu fark ediyor.
Pasajda üç nokta dikkat çekiyor. Birincisi, Augustinus'un saydığı kaynakların çeşitliliği: tarih, coğrafya, dostlar, hekimler. Bu liste, Ders Ç2.13'te Hardwig'in epistemik bağımlılık tezinde gördüğümüz bağımlılığın on altı yüzyıl önceki bir ifadesidir. İkincisi, pratik argüman: bunlara inanmasaydık, "hiçbir şey yapamazdık." Bu, Ders Ç2.13'teki argümanın dördüncü öncülüne, yani tanıklığa dayanarak yaptığımız eylemlerin başarısına yakındır. Üçüncüsü ve en önemlisi, son örnek: Augustinus, kendi anne babasının kim olduğunu, ancak başkalarından işittiğine dayanarak bilebileceğini söylüyor. Bu örnek, Ders Ç2.14'teki Reid'in argümanının bir öncülüdür: bir çocuk, ailesini, bu bilginin güvenilirliğini sınayacak herhangi bir gözlem birikimine sahip olmadan öğrenir. Augustinus, bu inancı "sarsılmaz bir güvenle" taşıdığını söylüyor, ve bu güveni bir kusur olarak görmüyor. Pasajın bir sınırını da belirtmek gerekir. Augustinus, aynı paragrafta, bu gözlemden, kutsal metinlere inanmayanların suçlanması gerektiği sonucunu çıkarır. Bu sonuç, gözlemin kendisinden çıkmaz: tanıklığa genel olarak güvenmenin makul olduğunu göstermek, belirli bir tanıklığa güvenmenin makul olduğunu göstermez. Bu, İtiraz 3'te Coady'nin argümanına yöneltilen itirazın aynısıdır: genel bir güvenin gerekliliği, seçici güvenin gerekliliğini ortadan kaldırmaz. Pasajın bıraktığı soru, bu dersin sorusudur: böyle bir güven, bilgi verebilir mi, ve verebiliyorsa, bilginin kaynağı nerededir?
Teknik ayrıntı
Yeterlilik tezine karşı-örnekler. Lackey, yeterlilik tezine karşı, konuşanın bildiği, dinleyicinin ona dayanarak inandığı ve hiçbir yeniciye sahip olmadığı, ama yine de bilemediği vakalar önerdi. Vakaları iki türdür. Birincisinde kusur dinleyicidedir: dinleyici, konuşana öyle saplantılı bir güven duyar ki, karşı-kanıt olsa da ona inanırdı; inancı doğruluğa duyarlı değildir. İkincisinde kusur sözdedir: konuşan bilir ve içtenlikle konuşur, ama kendi çıkarı yüzünden, durum öyle olmasa da aynı şeyi söylerdi. Lackey'nin örneğinde, balina gözlem turları düzenleyen bir rehber, o gün gerçekten orka görmüştür ve bunu söyler; ama işini tanıtmak için, görmemiş olsaydı da aynı şeyi söylerdi. Bu durumda konuşanın inancı güvenlidir, ama sözü güvenli değildir; ve dinleyicinin inancı, Ders Ç1.13'te gördüğümüz güvenlik koşulunu karşılamaz: dinleyici, yakın olası durumlarda, aynı konuşandan yanlış bir şey duyup ona inanabilirdi. Gerçek hayat örneğinde, rastlantıyla doğru çıkan bir tercümenin, bu ikinci türün gündelik bir biçimi olacağını gördük.
Peter Graham'ın bilgi aktarımı. Filozof Peter Graham, 2000'de Synthese dergisinde yayımlanan "Conveying Information" makalesinde, tanıklığı, bilgi kuramındaki "bilgi taşıma" kavramıyla açıkladı. Graham'a göre bir söz, bir ölçüm cihazının göstergesi gibi, bir olgu hakkında bilgi taşıyabilir: söz ile olgu arasında güvenilir bir bağıntı varsa, söz, olgunun bir işaretidir. Bu görüşte konuşanın inanç durumu, sözün bilgi taşıyıp taşımadığını belirleyen tek etken değildir. Graham'ın görüşü, Lackey'ninkiyle aynı değildir, ama aynı yöne işaret eder: tanıklıkta önemli olan, sözün dünyayla bağlantısıdır. Bu yaklaşım, İtiraz 1'in cevabındaki hava istasyonu vakasını da açıklar: teknisyenin bildirimi, cihazın göstergesine güvenilir biçimde bağlı olduğu için, rüzgâr hızı hakkında bilgi taşır.
Burge ve koruma. Ders Ç2.13'te Burge'ün kabul ilkesini, Ders Ç2.8'de ise onun tanıklığı belleğe benzettiğini görmüştük. Burge'ün görüşü, aktarım görüşünün en etkili biçimlerinden biridir: tanıklık, bir içeriği ve onun gerekçe durumunu, değiştirmeden korur. Ama Burge, aracı halkanın bilmesini şart koşmaz: bilgisiz bir aracı, zincirin gerisindeki bilgiyi taşıyabilir. Bu yüzden Burge, öğretmen vakasının kendi görüşüne karşı olmadığını savundu: Emre'nin bilgisi, Selma Hanım'ın dayandığı kaynaklarda vardır; bu, İtiraz 1'in cevabıdır. Burge'ü sarsan, Peter Graham'ın bir çeşitlemesi oldu: öğretmen, tek başına bulduğu bir fosilden, kimsenin bilmediği yeni bir sonuç çıkarır ve onu öğretir, ama kendisi buna inanmaz. Burada zincirin hiçbir yerinde bilen biri yoktur. Burge, makalesine sonradan eklediği bir notta, dinleyicinin bilgisinin zincirdeki birinin bilgisinin aynısı olması gerektiği varsayımının muhtemelen yanlış olduğunu kabul etti. Bu tartışma, Ders Ç2.8'deki bellek tartışmasının tam karşılığıdır: belleğin ve tanıklığın, yalnızca koruyucu mu, yoksa üretken de mi olduğu.
Dinleyicinin olumlu nedenleri ne kadar güçlü olmalı? Lackey'nin melez görüşünün dinleyici koşulu, Ders Ç2.14'teki Fricker'ın yerel indirgemeciliğinden daha zayıftır. Lackey, dinleyicinin, belirli bir sözü kabul etmenin makul olduğunu gösteren, ama tek başına o sözün doğruluğunu kanıtlamaya yetmeyecek nedenlere sahip olmasını yeterli bulur. Örneğin, bir öğrencinin, öğretmeninin bir ders kitabını izlediğini bilmesi, ve ders kitaplarının genellikle güvenilir olduğunu bilmesi, bu türden bir nedendir. Bu nedenler, tek başına, evrimin doğru olduğunu göstermez; ama öğretmenin sözü ile birleştiğinde, öğrencinin inancını gerekçeli kılar. Bu, Lackey'nin görüşünü "melez" yapan şeydir: gerekçenin bir kısmı dinleyicinin nedenlerinden, bir kısmı ise sözün güvenilirliğinden gelir, ve ikisi de tek başına yeterli değildir.
Güncel tartışma
Güvence görüşü. Filozoflar Richard Moran ve Edward Hinchman, 2000'lerin ortasında, tanıklığın kişiler arası boyutunu merkeze alan bir görüş geliştirdi. Ders Ç2.5'te Moran'ı, içebakış üzerine faillik açıklamasıyla görmüştük. Moran, 2005'te yayımlanan "Getting Told and Being Believed" makalesinde, birine bir şey söylemenin, ona bir kanıt sunmaktan farklı olduğunu savundu: bir şey söyleyen kişi, söylediğinin doğruluğu için bir sorumluluk üstlenir ve dinleyicisine bir güvence (assurance) verir. Hinchman da, aynı yıl yayımlanan "Telling as Inviting to Trust" makalesinde, söylemeyi, dinleyiciyi güvenmeye davet etmek olarak tanımladı. Bu görüşe göre, tanıklıkla edinilen bilginin gerekçesi, kısmen, bu güvenceden gelir; ve bu yüzden, bir günlüğü okumak ya da bir konuşmaya kulak misafiri olmak, birine bir şey söylenmesinden epistemolojik olarak farklıdır. Güvence görüşü, Lackey'nin "sözlerden öğreniriz" tezine en güçlü alternatiflerden biridir. Lackey ise, güvencenin epistemik olarak gereksiz olduğunu savunur: aynı sözü kulak misafiri olarak duyan biri, güvence almadığı hâlde aynı epistemik durumdadır; güvenilmez bir konuşanın güvencesi ise hiçbir şey katmaz.
Söylemenin normu ve öğretmen vakası. Ders Ç0.1'de Williamson'ın, bir şeyi ancak onu biliyorsak öne sürmemiz gerektiğini söyleyen bilgi normunu görmüştük. Öğretmen vakası, bu normla ilginç bir gerilim yaratır. Selma Hanım, evrimi bilmediği hâlde onu öne sürüyor; bilgi normuna göre, yanlış bir şey yapıyor. Ama Emre, onun sözünden bilgi ediniyor. Bu, iki sorunun birbirinden ayrıldığını gösterebilir: bir konuşanın bir şeyi öne sürmekte haklı olup olmadığı, ve dinleyicinin o sözden bilgi edinip edinmediği. Lackey'nin kendisi, 2007'de Noûs'ta yayımlanan "Norms of Assertion" makalesinde, bu türden vakaları bilgi normuna karşı kullandı: öğretmenin öne sürmesi kusurlu görünmüyor; Lackey bu durumu "özverili öne sürme" (selfless assertion) diye adlandırdı. Selma Hanım'ın durumu, bir şeyi kişisel bir kanaat olarak değil, öğrencilerine karşı bir sorumluluğun gereği olarak söylemenin olanaklı olduğunu düşündürür. Bu, bir sonraki tartışmaya yol açar.
Grupların tanıklığı. Bir bakanlık bir duyuru yaptığında, bir bilimsel kurul bir rapor yayımladığında, ya da bir şirket ürününün güvenli olduğunu açıkladığında, kim tanıklık ediyor? Grubun tek tek üyelerinden hiçbiri, söylenen şeyin tamamını bilmiyor ya da ona inanmıyor olabilir. Lackey ve başka felsefeciler, grup tanıklığının, üyelerin tanıklıklarının toplamına indirgenip indirgenemeyeceğini tartışıyor. Lackey'nin "sözlerden öğreniriz" tezi, bu tartışmada doğal bir yer bulur: bir grubun sözü, onu oluşturan bireylerin inanç durumlarından bağımsız olarak, doğrulukla güvenilir biçimde bağlantılı olabilir. Ders Ç2.13'teki Wikipedia örneği de, bu tartışmanın bir uygulamasıdır.
Pratik: Çözümlü örnek
Serkan, havalimanına giderken havayolunun çağrı merkezini arıyor. Telefondaki görevli Pınar Hanım, ekranındaki sisteme bakıp şunu söylüyor: "Uçuşunuz iki saat rötarlı, kalkış 18.40'ta." Serkan, buna dayanarak havalimanına daha geç gitmeye karar veriyor. Pınar Hanım ise, o sabah ekip arkadaşlarından, sistemin bu hafta sık sık eski bilgi gösterdiğini duymuş; ekrandaki saate kendisi pek inanmıyor, ama prosedür gereği ekrandakini okuyor.
Adım 1, söz, konuşan, dinleyici. Söz: "Kalkış 18.40'ta." Konuşan: Pınar Hanım. Dinleyici: Serkan. Aracı halka: havayolunun uçuş bilgi sistemi.
Adım 2, konuşan tarafı. Pınar Hanım, söylediği saate pek inanmıyor; öyleyse onu bilmiyor. Aktarım görüşünün zorunluluk tezine göre, Serkan da bilemez.
Adım 3, söz tarafı. Söz, uçuş bilgi sistemine dayanıyor. Sistemin bu hafta gerçekten sorun yaşayıp yaşamadığı belirsiz: ekip arkadaşlarının söylentisi doğru olabilir ya da abartılı olabilir. Pınar Hanım daha sonra öğreniyor ki sorun yalnızca başka bir havalimanının uçuşlarını etkilemiş; Serkan'ın uçuşunun bilgisi, operasyon merkezinden doğrudan ve güncel olarak geliyordu.
Adım 4, aracı halkalar. Pınar Hanım, ekrandakini doğru okudu; okuma sırasında bir bozulma yok.
Adım 5, dinleyici tarafı. Serkan'ın olağan olumlu nedenleri var: havayolunun resmî hattını aradı, görevli sistemden okudu. Pınar Hanım'ın kuşkusundan haberi yok; bu kuşku, Serkan'ın kanıtına eklenseydi gerekçesini zayıflatırdı, ama İtiraz 2'deki gibi, ancak yanlış bir genellemeyle birleştiğinde: "sistem bu hafta her uçuş için güvenilmez." Bu uçuş için bu genelleme yanlıştı; öyleyse bu yenici yanıltıcıdır.
Adım 6, teşhis. Durum (b): konuşan bilmediği hâlde, söz, güvenilir bir kaynağa dayandığı için doğrulukla bağlantılı. Bilgi, Pınar Hanım'dan aktarılmıyor; sistemin güvenilirliğinden ve Serkan'ın olağan nedenlerinden doğuyor.
Adım 7, karar. Serkan, büyük olasılıkla, kalkış saatini biliyor. Ama bir koşulla: sistemin bu uçuş için gerçekten güvenilir olması. Sistem bu uçuş için de sorunlu olsaydı, Serkan, Pınar Hanım ne kadar dürüst olursa olsun, bilemezdi; bu da tercüme vakasındaki türden bir kırılma olurdu.
Sonuç. Bu örnek, Lackey'nin tezinin gündelik bir biçimini gösteriyor. Bugün aldığımız bilgilerin önemli bir kısmı, kendisi söylediğine inanmayan ya da hakkında hiçbir fikri olmayan konuşanlardan gelir: bir ekrandan okuyan görevliler, bir metni seslendiren spikerler, bir prosedürü tekrarlayan çalışanlar. Bu durumlarda bilginin kaynağı, konuşanın zihni değil, sözün dayandığı sistemdir. Konuşan-Dinleyen Ayrımı, dinleyiciye şunu hatırlatıyor: bir görevlinin sesindeki kuşku ya da güven, sözün güvenilirliği hakkında her zaman bir şey söylemez; asıl soru, sözün neye dayandığıdır. Ama tersi de doğrudur: konuşanın kuşkusu, bazen, dinleyicinin göremediği gerçek bir sorunun işaretidir. Serkan, Pınar Hanım'ın kuşkusunu fark etseydi, bunu sormak, makul bir izleme adımı olurdu.
Pratik: Alıştırmalar
- Şu üç durumda Konuşan-Dinleyen Ayrımı'nın 6. adımını uygula ve bilginin aktarılıp aktarılmadığını, sözden doğup doğmadığını ya da kırılıp kırılmadığını belirt: (a) Bir tur rehberi, ezberlediği ama kendisinin de doğruluğundan şüphe ettiği bir tarih bilgisini turistlere anlatıyor; bilgi, saygın bir tarih kitabından geliyor. (b) Bir eczacı, ilacın kullanımını doğru biliyor, ama aceleyle yanlış bir doz söylüyor; hasta ilacı söylenen dozla kullanıyor. (c) Bir çocuk, annesiyle babasının mutfakta konuştuğunu duyuyor ve yarın okulun tatil olduğunu öğreniyor.
- Coady'nin tanımı ile Lackey'nin ayrıklı tanımını, alıştırma 1'deki (c) durumunu kullanarak karşılaştır. Hangi tanıma göre bu bir tanıklıktır?
- Bir öğrenci şöyle itiraz ediyor: "Öğretmen vakası saçma. Öğretmen inanmıyorsa, öğrencinin bilgisi de bir şekilde eksiktir; belki doğru inançtır, ama tam bilgi değildir." Bu itirazı, Ders Ç1.14'teki bilginin değeri tartışmasını ve bu dersin İtiraz 2'sini kullanarak değerlendir.
Cevapları göster
- (a) Söz sağlam bir kaynağa dayanıyor ve rehber onu doğru aktarıyor; rehberin kuşkusu sözün güvenilirliğini değiştirmiyor. Durum (b): konuşan tam olarak bilmediği hâlde bilgi sözden doğuyor, tıpkı öğretmen vakasında olduğu gibi. Turistlerin, rehberin bir kurumda çalıştığını bilmeleri gibi olağan nedenleri varsa, biliyorlar. (b) Konuşan biliyor, ama söz o anda bozuk; hasta yanlış bir doza inanıyor. Durum (c): bilgi, konuşanda vardı, ama söz bozulduğu için aktarılmadı. Bu, yeterlilik tezine karşı bir örnek değildir, çünkü hasta p'ye değil yanlış bir doza inanıyor; ama bilginin, söz bozulunca aktarılamadığını gösterir. Tercüme vakasının, aracı halkası olmayan bir biçimi. (c) Anne ile baba muhtemelen okulun duyurusundan biliyor ve doğru konuşuyor. Durum (a): bilgi konuşanlardan aktarılıyor; ama bu durum, alıştırma 2'nin gösterdiği gibi, tanıklık sayılıp sayılmaması bakımından ilginçtir.
- Coady'nin tanımına göre, (c) bir tanıklık değildir: anne ile baba, sözlerini çocuğa yöneltmiyor ve onu çocuğa kanıt olarak sunmuyor. Lackey'nin ayrıklı tanımına göre ise, bu bir dinleyici tanıklığıdır: çocuk, duyduğu sözleri bilgi aktaran bir edim olarak alıyor. Bu fark önemlidir, çünkü çocuğun gerçekten bir şey öğrendiği açıktır. Coady'nin tanımı, bu öğrenmeyi tanıklık epistemolojisinin dışında bırakır ve onu, örneğin algıya dayalı bir çıkarım olarak açıklamak zorunda kalır. Lackey'nin tanımı ise, onu tanıklığın içine alır ve aynı araçlarla değerlendirmeye olanak verir.
- Ders Ç1.14'te, bilginin doğru inançtan daha değerli olduğuna dair birkaç cevap görmüştük; bunlardan biri, bilginin daha durağan olduğuydu, ve bir başkası, bilginin bir başarı olduğuydu. Öğrencinin itirazı, belki şu sezgiyi ifade ediyor: Emre'nin inancı, öğretmeninin kuşkusu ortaya çıktığında sarsılabilir, öyleyse durağan değildir. Ama İtiraz 2'nin cevabı, bu sarsılmanın yanıltıcı bir yeniciden geleceğini gösterdi: Emre, öğretmeninin neden inanmadığını ve sözlerinin neye dayandığını tam olarak öğrenseydi, inancı sarsılmazdı. Öyleyse Emre'nin inancı, doğru bir anlamda durağandır. Ders Ç1.14'teki başarı cevabına göre ise, Emre'nin doğru inancı, büyük ölçüde başkalarının, yani bilim insanlarının ve ders kitabı yazarlarının yetkinliğine atfedilir; bu, Lackey'nin o derste gördüğümüz tanıklık itirazıdır. Ama bu, bilginin eksik olduğunu değil, tanıklıkla edinilen bilginin bir başarı olarak kişiye tam olarak ait olmadığını gösterir. Öğrencinin sezgisinin haklı çekirdeği budur: Emre'nin bilgisi, Ders Ç1.15'te gördüğümüz anlamada olduğu gibi, kendi kavrayışına dayanmaz. Ama bu, onun bilgi olmadığı anlamına gelmez.
Pratik: Argüman görevi
Karşılaştırma. Durum: bir müze görevlisi, sergideki bir tablonun on yedinci yüzyıldan olduğunu söylüyor; ama aynı görevli, sanattan anlamadığını ve yalnızca bilgi kartını okuduğunu ekliyor. Zayıf çalışma: "Görevli bilmiyorsa ben de bilemem." Bu çalışma, zorunluluk tezini sorgulamadan uyguluyor. Güçlü çalışma: "1) Konuşan tarafı: görevli, tablonun tarihine dair bir kanaate sahip değil; bilmiyor. 2) Söz tarafı: söz, müzenin bilgi kartına dayanıyor; bilgi kartları, müzenin uzman kadrosunca hazırlanır. 3) Aracı halka: görevli kartı doğru okudu. 4) Dinleyici tarafı: bir müzede bir görevlinin bilgi kartını okumasına güvenmek için olağan nedenlerim var; bir yenicim yok. 5) Konuşanın inanç durumunun katkısı: hiçbir şey; görevlinin inanmaması, sözün güvenilirliğini değiştirmiyor. 6) Teşhis: bilgi görevliden aktarılmıyor; müzenin uzman kadrosundan, görevlinin sözü üzerinden, bana ulaşıyor. 7) Sonuç: biliyorum; ama bilginin asıl kaynağı görevli değil, kart."
| Ölçüt | Ne aranır |
|---|---|
| Üç taraf | Konuşan, söz ve dinleyici tarafları ayrı ayrı incelenmiş |
| Konuşanın katkısı | Konuşanın inanç durumunun dinleyicinin bilgisine ne kattığı açıkça sorulmuş |
| Teşhis | Bilginin aktarıldığı, sözden doğduğu ya da kırıldığı durumlardan hangisinin geçerli olduğu belirlenmiş |
| Gerekçeli yargı | Öncüller birbirine bağlanıyor ve dinleyicinin bilip bilmediğine, bilginin kaynağını adlandıran bir yargıyla varıyor |
Argüman koçu
Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.
Tekrar
- (Ders Ç2.14) Ders Ç2.14'te Coady'nin Hume'a yönelttiği hangi itiraz görülmüştü? Bu dersteki yorumlanabilirlik argümanı ondan nasıl farklı?
- (Ders Ç2.8) Ders Ç2.8'de Lackey'nin bellekle ilgili üretken görüşü neydi? Bu dersin öğretmen vakası, o görüşle hangi bakımdan benzer?
- (Ders Ç1.12) Ders Ç1.12'de gerçek yeniciler ile yanıltıcı yeniciler nasıl ayrılmıştı? Bu ayrım, öğretmen vakasına yöneltilen İtiraz 2'ye cevap vermek için nasıl kullanıldı?
Cevapları göster
- Ders Ç2.14'te Coady'nin döngüsellik itirazı görülmüştü: Hume, tanıklığın güvenilirliğini insanlığın ortak deneyimine dayandırırsa, bu deneyimi de tanıklıktan öğrendiğimiz için, tanıklığı tanıklığa dayandırmış olur. Yorumlanabilirlik argümanı ise daha derin bir noktaya işaret eder: tanıklığın genel güvenilirliği, sözlerin gerçeklerle uyuştuğunun gözlemlenmesinden önce gelir, çünkü sözleri bir dil olarak anlamak, onların genellikle doğru olduğunu varsaymayı gerektirir. Döngüsellik itirazı, Hume'un gerekçesinin döngüsel olduğunu söyler; yorumlanabilirlik argümanı ise, Hume'un önerdiği türden bir keşfin ilkece olanaksız olduğunu.
- Ders Ç2.8'de Lackey, belleğin yalnızca ilk edinme anındaki gerekçeyi korumadığını, bazı durumlarda kendi başına gerekçe üretebileceğini savunmuştu: ilk anda bir yenici yüzünden gerekçesiz olan bir inanç, yenici unutulduktan sonra gerekçeli olabilir, ya da dikkat edilmemiş bir algıdan ilk kez hatırlama anında bir inanç doğabilir. Öğretmen vakası, aynı yapıyı tanıklığa uygular: konuşanda bulunmayan bir bilgi, dinleyicide doğar. İki durumda da Lackey, bilgi aktarım süreçlerinin yalnızca koruyucu olmadığını, bazen üretken olabileceğini savunur.
- Ders Ç1.12'de gerçek bir yenici, kişinin gerekçesini, yalnızca doğru önermelerden geçen bir zincirle yenen yenici; yanıltıcı bir yenici ise, gerekçeyi ancak yanlış bir önermeden geçen bir zincirle yenen yenici olarak ayrılmıştı (Klein'ın ölçütü). İtiraz 2'de, "Selma Hanım evrime inanmıyor" önermesinin, Emre'nin gerekçesini ancak "bir öğretmenin inanmadığı şey büyük olasılıkla yanlıştır" gibi, bu vakada yanlış olan bir genellemeyle birleştiğinde yendiği gösterildi. Öyleyse bu yenici yanıltıcıdır, ve Emre'nin bilgisini ortadan kaldırmaz.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Coady'nin doğal tanıklık tanımı nedir? | Sözün kanıt olarak sunulması, konuşanın yetkinliği ve sözün kanıt arayanlara yöneltilmesi (1992). |
| Lackey'nin ayrıklı tanımı nedir? | Konuşan makul olarak bilgi aktarmayı amaçlıyorsa (konuşan tanıklığı) ya da dinleyici onu makul olarak bilgi aktaran edim olarak alıyorsa (dinleyici tanıklığı) tanıklıktır. |
| Coady'nin yorumlanabilirlik argümanı nedir? | Sözleri bir dil olarak anlamak, onların genellikle doğru olduğunu varsaymayı gerektirir; genel güvenilirlik keşfedilmez. |
| Aktarım görüşünün zorunluluk tezi nedir? | Dinleyicinin bir sözden p'yi bilmesi için konuşanın p'yi bilmesi gerekir. |
| Aktarım görüşünün yeterlilik tezi nedir? | Konuşan p'yi biliyorsa, dinleyici p'ye onun sözüne dayanarak inanıyorsa ve yenicisi yoksa, dinleyici sözden p'yi bilir. |
| Lackey'nin öğretmen vakası neyi gösterir? | Konuşan inanmadığı, dolayısıyla bilmediği hâlde dinleyici sözden bilgi edinebilir; zorunluluk tezi yanlıştır. |
| Lackey'nin melez görüşü nedir? | Bilgi için hem sözün güvenilirliği hem dinleyicinin olumlu nedenleri gerekir; "inançlardan değil, sözlerden öğreniriz." |
| Güvence görüşü nedir? | Söylemek, dinleyiciye bir güvence vermek ve onu güvenmeye davet etmektir; gerekçe kısmen bu kişiler arası ilişkiden gelir (Moran, Hinchman). |
Okuma listesi
- C. A. J. Coady, Testimony: A Philosophical Study (Oxford University Press, 1992). Doğal tanıklık tanımı ve indirgemeciliğe karşı argümanlar.
- Jennifer Lackey, Learning from Words: Testimony as a Source of Knowledge (Oxford University Press, 2008). Ayrıklı tanım, aktarım görüşüne karşı-örnekler ve melez görüş.
- Peter Graham, "Conveying Information", Synthese 123 (2000). Tanıklığın bilgi taşıma kavramıyla açıklanması.
- Richard Moran, "Getting Told and Being Believed", Philosophers' Imprint 5 (2005). Güvence görüşü.
- Augustinus, İtiraflar, VI. kitap, 5. bölüm. Tanıklığa bağımlılığın erken bir ifadesi.
Sonraki derse köprü
Bu dersin son itirazı ve Güncel tartışmadaki güvence görüşü, epistemolojik bir sorunun içinden ahlaki bir boyutun belirdiğini gösterdi: bir şey söyleyen kişi bir sorumluluk üstlenir, ve bir dinleyicinin güveni bir ilişkinin parçasıdır. Ders Ç2.16 bu boyutu ele alıyor. Bir söze güvenmek, ne zaman bir erdem, ne zaman bir saflıktır? Bir konuşana hak ettiğinden az güvenmek, ona bir haksızlık mıdır? Ders Ç1.1'de andığımız tanıklık haksızlığı kavramı, bu sorunun merkezindedir. Ders, güvenin hem fazlasının hem eksiğinin bir hata olabileceğini göstermek ve onu ayarlamak için Güven Kalibrasyonu adlı bir araç sunuyor.
Günlük sorusu: Bu hafta bir bilgiyi, kendisi o bilgiye pek inanmayan ya da onu bir ekrandan okuyan birinden öğrendin mi? O bilginin asıl kaynağı kimdi ya da neydi?