İçeriğe geç

Ders Ç2.14 · Çekirdek · Modül Ç2: Bilginin kaynakları

Hume ve Reid: indirgemecilik ve indirgemecilik karşıtlığı

Araç: Güven Varsayılanı · 5K: Kaynak · 6.423 kelime · tamamı yaklaşık 29 dakika okuma

Giriş

Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme'nin dördüncü kitabında, olasılık üzerine yazarken kısa bir hikâye anlatır. Hollandalı bir elçi, Siyam kralını ülkesi hakkında anlattıklarıyla eğlendirmektedir. Kral meraklıdır, sorular sorar, elçi de cevaplar. Bir ara elçi, kendi ülkesinde soğuk havalarda suyun bazen o kadar sertleştiğini anlatır ki, insanlar üzerinde yürüyebilir; orada bir fil olsa, su onu da taşırmış. Kral şöyle cevap verir: "Şimdiye kadar anlattığın tuhaf şeylere inandım, çünkü seni ağırbaşlı ve dürüst bir adam sayıyorum; ama şimdi yalan söylediğinden eminim."

Kral haksız mıydı? Bir yandan, elçi doğruyu söylüyordu; kral, gerçek bir olguyu reddetti. Öbür yandan, kralın bütün hayatı sıcak bir iklimde geçmişti. Suyun katılaşıp bir fili taşıdığını ne görmüş ne duymuştu. Elçinin sözü, kralın bütün deneyimine aykırı görünüyordu. Bir söz, bütün deneyimimize aykırı görünüyorsa, ona inanmalı mıyız? Elçinin dürüst biri olduğu, ne kadar ağır basmalı?

Bu hikâyenin arkasında, Ders Ç2.13'ün açık bıraktığı soru duruyor: bir söze güvenmemizin dayanağı nedir? Bu ders, bu soruya verilen iki klasik cevabı karşı karşıya getiriyor. İskoç filozof David Hume'a göre, tanıklığa güvenimiz, insanların sözlerinin gerçeklerle uyuştuğunu deneyimlerimizde gözlemlememize dayanır; Siyam kralının yaptığı da, bu gözlemi bir söze karşı tartmaktı. Hume'un çağdaşı ve eleştirmeni olan İskoç filozof Thomas Reid'e göre ise, insanlar doğuştan hem doğruyu söylemeye hem de söyleneni kabul etmeye yatkındır; güven, deneyimle kazanılan bir şey değil, deneyimle sınırlanan bir başlangıç noktasıdır. Bu iki görüş, bugün tanıklık epistemolojisinde indirgemecilik ve indirgemecilik karşıtlığı adlarıyla sürüyor. Ders, ikisini karşılaştırmak için Güven Varsayılanı adlı bir araç sunuyor.

Bu dersin kazanımları:

  • İndirgemeciliği ve indirgemecilik karşıtlığını, küresel ve yerel indirgemecilik ayrımını, Reid'in doğruluk ve inanırlık ilkelerini ve Hume'un mucize tanıklığına dair ilkesini açıklarsın. (anla)
  • Bir söze Güven Varsayılanı'nı uygulayarak varsayılan güveni geri çeken yenicileri tarar, gerektiğinde olumlu nedenler arar ve söze ne kadar güvenileceğine karar verirsin. (uygula)
  • Hume'un ve Reid'in tutumlarını, çocukların tanıklıktan öğrenmesi ve olağanüstü iddialar karşısında gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)

Kavramlar

Kavramlar bölümü, önce tartışmanın iki ana tutumunu, sonra indirgemeciliğin iki biçimini, ardından Reid'in iki ilkesini ve en son Hume'un mucizelere dair ilkesini tanımlıyor.

İndirgemeciliğin klasik kaynağı, Hume'un 1748'de ilk yayımlanan İnsan Anlığı Üzerine Bir İnceleme'sinin "Mucizeler Üzerine" başlıklı onuncu bölümüdür. Hume burada, tanıklığa dayanan akıl yürütmenin, insan hayatı için en yaygın ve en gerekli akıl yürütme türü olduğunu kabul eder. Ama bu akıl yürütmenin dayanağının, başka her türlü olgusal akıl yürütmeninkiyle aynı olduğunu söyler: deneyim. İki olay arasında, deneyimden bağımsız olarak keşfedilebilecek bir bağ yoktur; bir sözle bir olay arasında da yoktur. Bir söze güvenmemiz, insanların sözlerinin genellikle gerçeklerle uyuştuğunu gözlemlemiş olmamızdan gelir. Ders Ç2.11'de Hume'u deneyciliğin en keskin temsilcilerinden biri olarak görmüştük; indirgemecilik, deneyciliğin tanıklığa uygulanmasıdır.

Bu ayrım, indirgemeciliğin bugünkü savunucuları için önemlidir. İngiliz filozof Elizabeth Fricker, 1994'te yayımlanan "Against Gullibility" (Saflığa Karşı) başlıklı makalesinde, küresel indirgemeciliğin savunulamayacağını kabul etti; ama yerel bir indirgemeciliği savundu. Ders Ç1.1'de andığımız ve tanıklık haksızlığı kavramını geliştiren Miranda Fricker ile karıştırılmamalıdır. Elizabeth Fricker'a göre, olgun bir dinleyici, bir sözü kabul ederken konuşanı izlemelidir (monitoring): onun içtenliğine ve yetkinliğine dair işaretlere, yani ses tonuna, söyleneni ne kadar ayrıntılı bildiğine, yalan söylemek için bir çıkarı olup olmadığına dikkat etmelidir. Bu izleme, dinleyiciye, belirli bir sözü kabul etmek için olumlu nedenler sağlar. Fricker'a göre, böyle bir izleme olmadan bir sözü kabul etmek, saflıktır (gullibility).

Reid, 1764 tarihli İnsan Zihni Üzerine Sağduyu İlkelerine Göre Bir Soruşturma (An Inquiry into the Human Mind on the Principles of Common Sense) adlı kitabında, bu iki ilkeyi görme üzerine bölümün içinde, işaretler ve dil üzerine bir tartışmanın parçası olarak ortaya koydu. Reid'e göre doğru söylemek, hiçbir eğitim gerektirmeyen doğal bir eğilimdir; yalan söylemek ise doğamıza karşı bir zorlamadır ve en kötü insanlar bile bir ayartı (temptation) olmadan yalan söylemez. İnanırlık ilkesi, bunun dinleyicideki karşılığıdır. Reid, bu ilkenin çocuklarda sınırsız olduğunu, ama aldatma ve yanlışlıkla karşılaştıkça deneyimle sınırlandığını yazar. Ders Ç2.8'de Reid'in belleği de, güvenilirliği başka bir şeyle kanıtlanamayan ilk ilkelerden biri olarak gördüğünü öğrenmiştik. Tanıklık için de aynı yapıyı kurar: tanıklığa güvenimiz, deneyimden türetilmez; deneyimden önce gelir.

Reid, bu görüşün klasik kaynağıdır. Ders Ç2.13'te gördüğümüz Burge'ün kabul ilkesi, aynı görüşün çağdaş bir biçimidir. İndirgemecilik karşıtlığı, tanıklığın sorgusuz kabul edilmesi gerektiğini söylemez. Söylediği şey, sorgunun yönüdür. İndirgemeciliğe göre, bir söze güvenmek için önce olumlu bir neden gerekir; güvenme yükü, güvenen kişidedir. İndirgemecilik karşıtlığına göre ise, güven varsayılan tutumdur; güvenmemek için bir neden gerekir, ve bu neden ortaya çıktığında güven geri çekilir. Ders Ç1.12'de gördüğümüz yenici kavramı, burada merkezî bir rol oynar: varsayılan güveni geri çeken şey, yenicilerdir. Bu derste yenici, Ç1.12'deki olgusal anlamından biraz farklı olarak, dinleyicinin elindeki aksine neden anlamında kullanılıyor.

Ders Ç0.10'da Hume'un "bilge bir insan, inancını kanıtla orantılı tutar" ilkesini görmüş ve ilkenin mucizeler bağlamının bu derse kaldığını belirtmiştik. Hume, ilkeyi şöyle uygular. Birisi bana ölmüş bir adamın dirildiğini gördüğünü söylerse, kendime sorarım: bu kişinin aldatıyor ya da aldanıyor olması mı daha olasıdır, yoksa anlattığı olayın gerçekten olmuş olması mı? Hume'a göre bir mucize, doğa yasalarının bir ihlalidir; ve doğa yasaları, sağlam ve değişmez bir deneyimle kurulmuştur. Öyleyse bir mucizeye karşı kanıt, olabildiğince güçlüdür. Tanıklığa duyduğumuz güven ise, yine deneyime dayanır, ama insanların zaman zaman yalan söylediği ya da yanıldığı da deneyimimizin bir parçasıdır. İki kanıt tartıldığında, Hume'a göre, tanıklık neredeyse her zaman kaybeder. İlke, indirgemeciliğin doğal bir uzantısıdır: tanıklığın gücü deneyimden geliyorsa, deneyimin karşı tarafta biriktiği bir iddiaya karşı tanıklığın gücü sınırlıdır.

Argüman

Bu bölüm, küresel indirgemeciliğin savunulamayacağını, ama koşulsuz güvenin de savunulamayacağını, ve makul tutumun yenicilere duyarlı bir varsayılan güven olduğunu savunan bir argüman kuruyor.

  1. Küresel indirgemecilik doğruysa, tanıklığa dayanan her gerekçeli inanç, kişinin tanıklığın genel olarak güvenilir olduğunu kendi gözlemleriyle göstermiş olmasını gerektirir.
  2. Bir kişinin, sözlerin gerçeklerle uyuştuğunu kendisinin gözlemlediği durumlar, tanıklığa dayanarak inandığı şeylerin genişliğine göre son derece dardır; üstelik bu gözlemlerin birçoğu, örneğin bir sözün ne anlama geldiğini anlamak, kendisi de tanıklıktan öğrenilmiş bir dile dayanır.
  3. Küçük çocuklar, böyle bir gözlem birikimine sahip olmadan önce, tanıklıktan bilgi edinir: dillerini, çevrelerindeki nesnelerin adlarını, tehlikeleri, büyük ölçüde başkalarının sözünden öğrenirler.
  4. Öyleyse küresel indirgemecilik, tanıklıkla gerekçelendirildiğini düşündüğümüz inançların büyük kısmını açıklayamaz.
  5. Ama koşulsuz güven, yalanlar ve yanılgılar karşısında körleşir; bir sözü, onu yanlış kılan açık işaretlere rağmen kabul etmek, gerekçeli bir inanç değildir.

Sonuç: Tanıklığa güven, varsayılan bir tutum olarak gerekçelidir; ama bu varsayılan tutum, konuşana, içeriğe ve bağlama dair yenicilere duyarlı olmalıdır. Yenici ortaya çıktığında ya da yanılmanın bedeli yüksek olduğunda, yerel indirgemeciliğin istediği türden olumlu nedenler aranmalıdır. Bu sonuç, Reid'in yapısını kabul eder: güven önce gelir, deneyim onu sınırlar. Ama Hume'un ve Fricker'ın vurguladığı izlemeyi de içerir: olgun bir dinleyici, varsayılan güveni körü körüne sürdürmez, sözü ve konuşanı izler.

Birinci ve ikinci öncüller, küresel indirgemeciliğe yöneltilen en eski itirazın özüdür. İkinci öncülün son kısmı özellikle önemlidir. Bir sözün bir olguyla uyuştuğunu gözlemlemek için, önce o sözün ne söylediğini anlamak gerekir. Ama bir dilin kelimelerinin ne anlama geldiğini, büyük ölçüde başkalarının bize söylemesiyle, yani tanıklıkla öğreniriz. Bu, küresel indirgemeciliğin, tanıklığın güvenilirliğini tanıklığa başvurmadan göstermeye çalışırken, tanıklığa zaten dayanan bir dili kullanmak zorunda olduğu anlamına gelir. Ders Ç2.13'te tanıklığı tanıklıktan bağımsız olarak denetleme girişiminin bir çemberin içinde döndüğünü söylemiştik; bu öncül, o çemberin en temel biçimidir.

Üçüncü öncül, Reid'in en güçlü argümanıdır ve birincil metinde onun kendi sözleriyle göreceğiz. Reid'in gözlemi şuydu: inanırlık deneyimin ürünü olsaydı, en çok deneyimi olanlar en kolay inananlar, çocuklar ise en kuşkucular olurdu. Oysa tersi doğrudur. Orta örnekte, çağdaş gelişim psikolojisinin bu gözlemi nasıl incelttiğini göreceğiz.

En tartışmalı öncül: Çocukların bilgi edindiğini söyleyen üçüncü öncül. İndirgemeci, bu öncülü iki yoldan zorlayabilir. Birincisi, çocukların tanıklıkla edindiği inançların gerçekten bilgi olup olmadığını sorgulayabilir: belki çocuklar, doğru inançlar edinir, ama gerekçeli inançlar edinmez; gerekçe, ancak olgun bir dinleyicinin izleme yeteneğiyle gelir. Fricker ise bu yolu izlemez, öncülün gücünü sınırlar: ona göre çocukluk gelişimsel bir aşamadır; bu aşamada çocuk, aksine bir nedeni yoksa söze olumlu neden olmadan da gerekçeli olarak inanabilir; olumlu neden talebi yalnız olgun dinleyici için geçerlidir. İkincisi, indirgemeci, çocukların sanıldığından daha erken yaşta konuşanları ayırt ettiğini, ve bu ayırt etmenin bir tür olumlu neden sağladığını savunabilir. Orta örnekteki bulgular, bu ikinci yolu kısmen destekler. İki yol da indirgemeciyi bir noktada geri adım atmaya zorlar: çocukluktaki güven, kişinin kendi gözlemlerinden türetilmiş değildir. Tartışma bu noktadan sonra, bu türetilmemiş güvenin gerekçe sayılıp sayılmayacağına kayar.

İtirazlar ve cevaplar

İtiraz 1: Varsayılan güven saflıktır

Elizabeth Fricker'ın makalesinin başlığı, indirgemecilik karşıtlığına yöneltilen ana itirazı özetler. Bir sözü, konuşanın güvenilir olduğuna dair hiçbir olumlu neden olmadan kabul etmek, onu yalnızca biri söylediği için kabul etmektir. Bu, sokakta bir yabancının söylediği her şeye inanmak gibidir. İnsanlar yalan söyler, abartır, yanılır, ve bunu çoğu zaman belli etmeden yapar. Böyle bir dünyada, varsayılan güven, dolandırıcılara ve propaganda yapanlara açık bir kapıdır. Gerekçe, eleştirel bir tutum gerektirir; Reid'in inanırlık ilkesi ise eleştirelliği başlangıçta askıya alır.

Cevap: İtiraz, indirgemecilik karşıtlığının en kaba biçimine karşı güçlüdür. Ama Reid'in kendi görüşü bu kadar kaba değildir. Reid, inanırlık ilkesinin çocuklarda sınırsız olduğunu, ama aldatma ve yanlışlıkla karşılaştıkça deneyimle sınırlandığını açıkça yazar: olgunlaşan akıl, tanıklıktan bazı durumlarda şüphelenmeyi, bazı durumlarda ona inanmamayı öğrenir. Varsayılan güven, bu yüzden, yenicilerin yokluğunda geçerli bir varsayılandır; yenicilerin varlığında ise geri çekilir. Çağdaş indirgemecilik karşıtları da, dinleyicinin "aksine nedenleri" görmezden gelemeyeceğini kabul eder. Fricker ile Reid arasındaki gerçek fark, öyleyse, eleştirellik ile saflık arasında değil, eleştirelliğin hangi biçimde işlediği arasındadır. Fricker'a göre dinleyici, sözü kabul etmeden önce olumlu nedenler toplamalıdır. Reid geleneğine göre ise dinleyici, sözü kabul eder ama yenicilere karşı tetikte kalır. Bu iki tutum, gündelik durumların çoğunda aynı davranışı üretir; ayrıldıkları yer, dinleyicinin hiçbir olumlu ya da olumsuz işarete sahip olmadığı durumlardır. Bir yabancıya yol sorduğumuzda, onun güvenilir olduğuna dair olumlu bir nedenimiz yoktur, ama yanıltmak için bir nedeni olduğuna dair de bir işaret yoktur. Böyle bir durumda tarifine güvenmek, saflık mıdır?

İtiraz 2: Hume tek bir kişinin gözlemine değil, insanlığın deneyimine başvurur

Argüman'ın ikinci öncülü, Hume'u yanlış okuyor olabilir. Hume, "bizim gözlemimiz" derken, tek bir kişinin kendi gözlerini değil, insanlığın biriktirdiği ortak deneyimi kastediyor olabilir. Bir toplumun yüzyıllar boyunca biriktirdiği deneyim, insanların sözlerinin çoğunlukla doğru çıktığını gösterir. Bu deneyim, tek bir kişinin gözlemlerinden çok daha geniştir, ve tanıklığın güvenilirliğini göstermek için yeterlidir.

Cevap: Bu okuma, Hume'un metniyle uyumlu olabilir, ama indirgemeciliği kurtarmaz; aksine, onu bir döngüye sokar. Bir kişi, insanlığın deneyiminin ne gösterdiğini nereden bilir? Başka insanların gözlemlerini, onların raporlarından, yani tanıklıktan öğrenir. Tarih kitapları, bilim makaleleri, büyüklerin anlattıkları: bunların hepsi tanıklıktır. Öyleyse, tanıklığın güvenilirliğini insanlığın ortak deneyimine dayandırmak, onu tanıklığa dayandırmaktır. Avustralyalı filozof C. A. J. Coady, 1992 tarihli Testimony: A Philosophical Study kitabında, bu itirazı Hume'a karşı sistemli biçimde geliştirdi; bu kitabın öbür argümanlarını Ders Ç2.15'te göreceğiz. İndirgemeci, bu döngüden kaçmak için iki yoldan birini seçmek zorundadır. Ya Hume'u bireysel gözleme dayalı okumaya geri döner, ki o zaman Argüman'ın ikinci öncülüyle karşılaşır. Ya da küresel indirgemeciliği bırakıp Fricker gibi yerel bir indirgemeciliğe geçer. Bugünkü indirgemecilerin çoğu, ikinci yolu seçmiştir.

İtiraz 3: Hume'un ilkesi gerçek ama alışılmadık olguları reddettirir

Hume'un mucize ilkesi doğruysa, Siyam kralı haklıydı: elçinin sözü, kralın bütün deneyimine aykırıydı, ve bir sözün yanlış olması, suyun bir fili taşıyacak kadar katılaşmasından çok daha olası görünüyordu. Ama kral yanılıyordu. Öyleyse Hume'un ilkesi, insanları, deneyimlerinin dışında kalan gerçek olguları reddetmeye yöneltir. Bilimin tarihi, başlangıçta inanılmaz görünen ama doğru çıkan keşiflerle doludur. Hume'un ilkesi, bu keşiflere dair tanıklıkları da reddettirir.

Cevap: Hume bu itirazı öngörmüştü ve ona bir ayrımla cevap verdi. İnceleme'nin onuncu bölümünde, Locke'un Siyam kralına benzer bir hikâyeyi, donun etkilerine dair ilk anlatılara inanmayan bir Hint prensini anar ve prensin "doğru akıl yürüttüğünü" söyler. Ama hemen bir ayrım ekler: suyun donması, prensin deneyimine aykırı değildi, yalnızca onunla uyumlu değildi. Prens, soğuk iklimlerde suyun donmadığını hiçbir zaman gözlemlememişti; o iklimlerde ne olacağına dair hiçbir deneyimi yoktu. Bir dipnotta Hume, bu durumun prense bilinmeyen bir koşulda yeni bir deney gibi göründüğünü yazar. Bir mucize ise, deneyimin dışında değil, ona aykırıdır: ölmüş birinin dirilmesine karşı, bütün ölümlerin deneyimi vardır. Öyleyse Hume'un ilkesi, olağanüstü (marvellous) olanlarla mucizevi (miraculous) olanları ayırır. Olağanüstü iddialar, güçlü tanıklık gerektirir, ama ona boyun eğebilir; mucizevi iddialar ise, Hume'a göre, neredeyse hiçbir zaman. Bu ayrımın ne kadar sağlam olduğu tartışmalıdır: bir olgunun deneyime "aykırı" mı yoksa yalnızca "uyumsuz" mu olduğunu, olgunun kendisini bilmeden nasıl ayırabiliriz? Ama ayrım, Hume'un ilkesinin, kaba bir biçimde okunduğu gibi, her yeni olguya karşı çıkmadığını gösterir. Gerçek hayat örneğinde, bilim insanlarının olağanüstü bir iddia karşısında, Hume'un ilkesine yakın bir biçimde nasıl davrandığını göreceğiz.

İtiraz 4: Varsayılan güven aldatıcı ortamlarda işlemez

Reid, insanların doğruyu söylemeye doğal olarak yatkın olduğunu, ve yalanın istisna olduğunu varsaydı. Bu varsayım, yüz yüze konuşan küçük topluluklar için makul olabilir. Ama bugün sözlerin büyük kısmı, yüzünü görmediğimiz, kim olduğunu bilmediğimiz, bazen insan bile olmayan kaynaklardan gelir. Sahte haber siteleri, yanıltıcı reklamlar, dolandırıcı telefonlar ve otomatik hesaplar, yalanın istisna değil sıradan olduğu bilgi ortamları yaratır. Böyle ortamlarda varsayılan güven, gerekçeli bir tutum olamaz.

Cevap: Bu itiraz, indirgemecilik karşıtlığına önemli bir kayıt koyar, ama onu çürütmez. Varsayılan güvenin gerekçesi, Reid'e göre, insan doğasının doğruluğa yatkınlığıdır; ama bu yatkınlığın güvenilir bir kaynak oluşturması, sözün geldiği ortamın, doğruluk ilkesinin işlediği türden bir ortam olmasına bağlıdır. Ders Ç1.12'de sahte ambar vakasında gördüğümüz gibi, bir kaynağın güvenilirliği, onun bulunduğu ortama göre değişebilir. Sahte cephelerle dolu bir bölgede gözümüz güvenilmez hâle geliyorsa, sahte hesaplarla dolu bir ortamda da kaynağı belirsiz bir söze varsayılan güven, güvenilmez hâle gelir. Bu, varsayılan güvenin ortama duyarlı olması gerektiği anlamına gelir: kişi, aldatmanın yaygın olduğunu bildiği bir ortamda, bu bilgiyi bir yenici olarak taşır. İtiraz, bu yüzden, varsayılan güveni reddetmeyi değil, onun bağlama göre ayarlanmasını gerektirir. Güven Varsayılanı aracının bağlam yenicisi adımı, tam olarak bu ayarı yapmak için tasarlandı.

Örnekler

Basit örnek: Hint prensi ve don

Hume'un Hint prensini Güven Varsayılanı ile inceleyelim. Bir gezgin, prense, kuzeydeki ülkelerde kışın suyun katılaştığını, insanların üzerinde yürüyebildiğini anlatıyor.

Varsayılan: prensin, gezginin yalan söylediğini düşünmek için bir nedeni yoksa, sözü kabul etmesi gerekir. Yenici taraması: içerik yenicisi var mı? Söz, prensin deneyimiyle uyumlu değil; ama Hume'un ayrımıyla, ona aykırı da değil, çünkü prens soğuk iklimlerde suyun ne yaptığını hiç gözlemlemedi. Konuşan yenicisi var mı? Gezginin, böyle bir şey uydurmak için açık bir çıkarı yok; prensi eğlendirmek istiyor olabilir, ama tuhaf bir hikâye uydurmak için bu tek başına güçlü bir neden değil. Bağlam yenicisi var mı? Gezginlerin abartmaya yatkın olduğu, prensin çevresinde bilinen bir şey olabilir. Sonuç ağırlığı: prensin inanması ya da inanmaması, onun için hiçbir pratik sonuç doğurmuyor. Hume testi: gezginin yanılması ya da yalan söylemesi mi daha olağanüstü, yoksa suyun bilinmeyen bir koşulda katılaşması mı? İkisi de olağanüstü görünüyor; ama ikincisi, prensin hiçbir deneyimiyle çelişmiyor.

Sonuç: Prens, sözü kesin olarak kabul etmek zorunda değil; ama Siyam kralının yaptığı gibi, gezgini yalancılıkla suçlamak için de yeterli nedeni yok. Makul tutum, sözü askıya almak ve, eğer mümkünse, bağımsız tanıklıklar aramaktır: başka gezginler de aynı şeyi anlatıyor mu? Hume'un ilkesinin bu örnekte önerdiği şey, kör bir inkâr değil, tanıklığın gücü ile iddianın olağanüstülüğü arasında bir tartıdır. Bu tartı, birden çok bağımsız gezginin aynı şeyi anlatmasıyla, Ders Ç2.13'te gördüğümüz bağımsız zincir ilkesine göre, kolayca tanıklığın lehine dönebilir.

Orta örnek: çocuklar kime inanır?

Reid'in argümanı, çocukların tanıklığa koşulsuz güvendiğini varsayar. Çağdaş gelişim psikolojisi, bu varsayımı inceledi ve tabloyu inceltti. Amerikalı psikolog Melissa Koenig ile İngiliz psikolog Paul Harris, 2005'te Child Development dergisinde yayımladıkları bir çalışmada, okul öncesi çağdaki çocuklara iki yetişkinin videosunu izletti. Yetişkinlerden biri, çocukların tanıdığı nesneleri doğru adlandırıyordu: bir topa "top" diyordu. Öbürü ise yanlış adlandırıyordu: bir topa "ayakkabı" diyordu. Sonra iki yetişkin, çocukların tanımadığı yeni nesnelere, birbirinden farklı yeni adlar verdi. Çocuklara, nesnenin adının ne olduğu soruldu.

Dört yaşındaki çocuklar, açık bir biçimde, daha önce doğru adlandırma yapan yetişkinin verdiği adı tercih etti. Üç yaşındaki çocuklar ise bu deneyde iki konuşanı ayırt etmedi; ama bilen bir konuşanla "bilmiyorum" diyen bir konuşan arasında onlar da bileni seçti. Bu ve sonraki çalışmalar, çocukların, çok erken yaşlardan itibaren, konuşanları geçmişteki doğruluklarına göre ayırt ettiğini, yani tanıklığa seçici biçimde güvendiğini gösterdi.

Güven Varsayılanı ile bakalım. Bu bulgu, Reid'in ve Hume'un görüşlerinin ikisine de bir şey söylüyor. Reid için: çocukların güveni gerçekten sınırsız değildir; çok erken yaşta, bir konuşanın geçmişteki yanlışlarını bir yenici olarak kullanırlar. Bu, Reid'in inanırlık ilkesinin "deneyimle sınırlandığı" iddiasının, Reid'in düşündüğünden daha erken başladığını gösterir. Hume için: çocukların seçici güveni, bir tür gözleme dayanır, ama bu gözlem, tanıklığın genel güvenilirliğine değil, belirli konuşanların belirli konulardaki doğruluğuna dairdir; yani küresel değil, yerel bir indirgemeciliğe uyar. Ama bulgu, indirgemeciliğin en güçlü biçimini de desteklemez: başka çalışmalar, çocukların, aksine bir işaret yokken bir yetişkinin verdiği adı genellikle benimsediğini gösteriyor. Varsayılan güven vardır; seçicilik, onun üzerine kurulur.

Bu örneğin bir sınırı var. Deney, nesnelerin adlarını öğrenme gibi belirli bir alana dairdir; çocukların başka alanlarda, örneğin tehlikeler ya da görünmeyen şeyler hakkında, nasıl davrandığı ayrıca incelenmelidir. Ayrıca, çocukların bir konuşanı tercih etmesi, onların bu tercihi gerekçelendirebildiği anlamına gelmez. Fricker'ın olgun dinleyicisinin izleme yeteneği, belki de bu erken seçiciliğin gelişmiş bir biçimidir.

Gerçek hayat örneği: ışıktan hızlı nötrinolar

Eylül 2011'de, OPERA adlı uluslararası bir fizik deneyinin ekibi, şaşırtıcı bir sonuç duyurdu. Deney, Cenevre yakınındaki Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nden (CERN) yaklaşık 730 kilometre uzaktaki İtalya'nın Gran Sasso laboratuvarına gönderilen nötrinoların yolculuk süresini ölçüyordu. Ölçümlere göre nötrinolar, ışığın aynı mesafeyi alacağı süreden yaklaşık altmış nanosaniye önce varıyordu. Bu sonuç doğruysa, nötrinolar ışıktan hızlı hareket ediyordu; ve bu, görelilik kuramının temel bir ilkesinin ihlali demekti.

Ekip, sonucu duyururken temkinliydi: aylarca hatayı aradıklarını, bulamadıklarını, ve başka ekiplerin ölçümü denetlemesini istediklerini açıkladılar. Fizikçilerin büyük çoğunluğu, sonuca inanmadı. Bu güvensizlik, ekibin dürüstlüğüne ya da yetkinliğine dair bir kuşkudan gelmiyordu. Gerekçe, Hume'un ilkesine çok yakındı: görelilik kuramı, yüz yılı aşkın bir süre boyunca sayısız deneyle doğrulanmıştı; tek bir deneyin, henüz bulunamamış bir hata içermesi, bu kuramın yanlış olmasından çok daha olası görünüyordu. 2012'nin başlarında, ekip iki olası hata kaynağı bildirdi; bunlardan biri, bir fiber optik kablonun bağlantısının gevşek olmasıydı. Aynı laboratuvardaki başka bir deney, ICARUS, nötrinoların hızını ışık hızıyla uyumlu buldu. Sonraki ölçümler, nötrinoların ışıktan hızlı olmadığını doğruladı.

Güven Varsayılanı ile bakalım. Konuşan yenicisi yoktu: OPERA ekibi yetkin ve içtendi, ve sonucu dürüstçe, kendi kuşkularıyla birlikte sundu. İçerik yenicisi güçlüydü: iddia, deneyimin karşı tarafta en çok biriktiği alanlardan birine aykırıydı. Hume testi: bir deneyde henüz bulunamamış bir hatanın olması mı daha olağanüstü, yoksa göreliliğin ihlal edilmesi mi? Fizik topluluğunun cevabı açıktı. Sonuç: varsayılan güven, ekibin dürüstlüğü için korundu; ama iddianın kendisi için askıya alındı, ve bağımsız ölçümler beklendi. Bu örnek, Hume'un ilkesinin, kaba okumada sanıldığı gibi bir dogmatizm değil, kanıtların dürüst bir tartısı olabileceğini gösteriyor. Ama örneğin bir uyarısı da var: OPERA'nın sonucu yanlış çıktığı için, fizikçilerin güvensizliği geriye dönüp bakıldığında haklı görünüyor. Bilim tarihinde, başlangıçta benzer bir güvensizlikle karşılanan ama doğru çıkan sonuçlar da vardır. Hume'un ilkesi, olasılıkları tartmayı önerir; bir iddianın kesin olarak yanlış olduğunu söylemez.

Araç kartı: Güven Varsayılanı

Satırİçerik
Ne işe yararBir söze ne kadar güvenileceğine, varsayılan güvenden başlayarak karar verir. Güveni geri çeken yenicileri üç yerde arar: içerikte, konuşanda ve bağlamda. Yanılmanın bedeli yüksekse, yerel indirgemeciliğin istediği olumlu nedenleri talep eder.
Adımlar1) Sözü ve konuşanı yaz. 2) Varsayılan: aksine bir neden yoksa, sözü kabul etmeye eğilimlisin; bunu bilinçli olarak not et. 3) İçerik yenicisi: söz, bildiğin başka şeylerle ya da geniş deneyimle çelişiyor mu? Deneyime aykırı mı, yoksa yalnızca deneyiminin dışında mı? 4) Konuşan yenicisi: konuşanın yanıltmak için bir çıkarı, geçmişte yanlış söylemiş olması ya da konunun yetkinlik alanının dışında kalması gibi bir işaret var mı? 5) Bağlam yenicisi: söz, aldatmanın yaygın olduğu bir ortamdan mı geliyor; alışılmadık bir talep, acele ya da gizlilik baskısı içeriyor mu? 6) Sonuç ağırlığı: yanılmanın bedeli yüksekse, varsayılanı askıya al ve olumlu nedenler ara: bağımsız bir kaynak, konuşanın geçmiş doğruluğu, doğrulanabilir bir ayrıntı. 7) Karar: kabul, askı ya da ret; askıdaysan, Ders Ç2.13'teki Tanıklık Zinciri ile kaynağa git.
Ne zaman kullanılırYabancı ya da az tanıdığın birinden bir bilgi aldığında; bir söz sana şaşırtıcı, olağanüstü ya da fazla iyi göründüğünde; bir söze dayanarak para, sağlık ya da güvenlikle ilgili bir karar vermek üzereyken.
SınırıAraç, yenicileri fark edebildiğin ölçüde işe yarar; ustaca bir yalan, hiçbir yenici işareti vermeyebilir, ve insanların yalanı yüzden ya da sesten ayırt etme yeteneği sınırlıdır. Ayrıca araç, "olağanüstü" ve "deneyime aykırı" yargılarında senin deneyimine dayanır; Siyam kralı gibi dar bir deneyim, gerçek olguları yenici sanmana yol açabilir. Önyargı da yenici gibi görünen bir işaret üretebilir: bir konuşanın kimliğine dair bir önyargı, onun sözüne hak ettiğinden az güvenmene yol açabilir.
5K kapısıKaynak

Özet

  • İndirgemecilik (Hume), tanıklığın gerekçesinin algı, bellek ve tümevarıma indirgenebileceğini; bir söze güvenmek için olumlu, tanıklık-dışı nedenler gerektiğini savunur.
  • Küresel indirgemecilik, tanıklığın genel güvenilirliğinin kişisel gözlemle gösterilmesini ister; yerel indirgemecilik (Elizabeth Fricker), belirli konuşanın belirli sözü için olumlu nedenlerle ve konuşanı izlemekle yetinir.
  • Reid'in doğruluk ilkesi doğruyu söyleme, inanırlık ilkesi söyleneni kabul etme yatkınlığıdır; inanırlık çocuklukta sınırsızdır, deneyimle sınırlanır.
  • İndirgemecilik karşıtlığına göre tanıklık temel bir kaynaktır; güven varsayılandır ve yeniciler ortaya çıkınca geri çekilir (Reid, Burge).
  • Küresel indirgemecilik, kişisel gözlemin darlığı, dilin kendisinin tanıklığa dayanması ve çocukların tanıklıktan öğrenmesi karşısında zorlanır; insanlığın ortak deneyimine başvurmak döngüseldir.
  • Hume'un mucize ilkesi, tanıklığın yanlış olmasının olaydan daha olağanüstü olmasını şart koşar; Hume, deneyime aykırı olanla deneyimle yalnızca uyumsuz olanı ayırır.
  • Güven Varsayılanı, varsayılan güvenden başlar, içerik, konuşan ve bağlam yenicilerini tarar ve sonuç ağır olduğunda olumlu nedenler ister.

Derinleş — isteğe bağlı katmanlar

Birincil metin

Reid, Soruşturma'nın görme üzerine altıncı bölümünün yirmi dördüncü kısmında, dilin işaretlerinden söz ederken iki ilkesini şöyle tanıtır:

Yüce Varlık tarafından bize yerleştirilmiş bir başka asli ilke, başkalarının doğruluğuna güvenme ve bize söylediklerine inanma yatkınlığıdır. Bu, öncekinin karşılığıdır; ve o doğruluk ilkesi diye adlandırılabileceği gibi, daha uygun bir ad bulamadığımız için buna da inanırlık ilkesi diyeceğiz. Bu ilke, çocuklarda, aldatma ve yalanla karşılaşana kadar sınırsızdır; ve hayat boyunca da hatırı sayılır bir gücü korur.

Birkaç paragraf sonra, bu ilkenin deneyimden doğmuş olamayacağını savunur:

Kısacası, inanırlık akıl yürütmenin ve deneyimin ürünü olsaydı, akıl ve deneyim büyüdükçe, aynı oranda büyüyüp güç kazanması gerekirdi. Ama eğer doğanın bir armağanıysa, çocuklukta en güçlü olacak, deneyimle sınırlanacak ve dizginlenecektir; ve insan hayatına en yüzeysel bakış bile, ilkinin değil, sonuncunun gerçekten böyle olduğunu gösterir.

Reid'in birinci pasajı, inanırlık ilkesini doğruluk ilkesinin "karşılığı" olarak tanımlıyor. Bu eşleşme önemlidir. Reid'e göre dinleyicinin güveni, keyfî bir saflık değildir; konuşanın doğruyu söyleme yatkınlığıyla uyumlu bir yatkınlıktır. Konuşanlar genellikle doğruyu söylemeye yatkınsa, dinleyicilerin genellikle inanmaya yatkın olması, güvenilir bir sistem oluşturur. Bu, İtiraz 4'ün cevabındaki ortam duyarlılığının Reid'deki tohumudur: inanırlık ilkesinin güvenilirliği, doğruluk ilkesinin işlediği bir ortama bağlıdır. Pasajın son cümlesi de dikkat çekicidir: inanırlık, aldatmayla karşılaşana kadar sınırsızdır. Reid, varsayılan güvenin sınırsız kalmasını değil, deneyimle sınırlanmasını öngörür.

İkinci pasaj, Argüman'ın üçüncü öncülünün kaynağıdır. Reid'in argümanı, bir tür doğal deney önerir: inanırlık deneyimden doğsaydı, hangi yaşta en güçlü olurdu? Deneyimin en az olduğu çocuklukta en zayıf, en çok olduğu yaşlılıkta en güçlü olurdu. Oysa insan hayatının "en yüzeysel" gözlemi bile tersini gösterir. Bu argümanın gücü, Hume'un kendi yöntemini, yani gözleme başvurmayı, Hume'a karşı kullanmasıdır. Orta örnekteki Koenig ile Harris'in bulguları, Reid'in "en yüzeysel bakış"ını sistemli bir gözleme dönüştürüyor, ve onun tablosunu incelterek doğruluyor: çocukların güveni gerçekten de güçlüdür ve deneyimle sınırlanır; ama bu sınırlama, Reid'in düşündüğünden daha erken başlar.

Teknik ayrıntı

Hume'un tanıklık kuramı. Hume'un onuncu bölümdeki görüşü, Argüman'da sunulduğundan biraz daha incedir. Hume'a göre, tanıklığa duyduğumuz güven, "insan tanıklığının doğruluğuna ve olguların tanıkların raporlarıyla genellikle uyuştuğuna" dair gözlemimizden gelir. Ama Hume, bu gözlemin neyi gösterdiğini de açıklar: insanların belleği belirli bir ölçüde sağlamdır, insanlar genellikle doğruya ve dürüstlüğe eğilimlidir, ve bir yalanda yakalandıklarında utanırlar. Hume'a göre, bunlar "insan doğasına içkin nitelikler" olarak deneyimle keşfedilmeseydi, insan tanıklığına en küçük bir güven duymazdık. İlginç olan, Hume'un saydığı niteliklerin, Reid'in doğruluk ilkesine çok yakın olmasıdır. İki filozof, insanların doğruyu söylemeye eğilimli olduğunda anlaşır; ayrıldıkları yer, bu eğilimi nasıl bildiğimizdir. Hume'a göre deneyimle keşfederiz; Reid'e göre, onu keşfetmeden önce de ona güveniriz.

Hume'un ilkesinin olasılık okuması. Hume'un mucize ilkesi, Ders Ç0.10'da gördüğümüz olasılık diliyle yeniden ifade edilebilir. Bir olayın gerçekleştiğine dair bir tanıklık aldığımızda, iki olasılığı karşılaştırırız: olayın gerçekleşmiş olması ve tanığın bunu doğru bildirmesi; ya da olayın gerçekleşmemiş olması ve tanığın yine de onu bildirmesi. Olayın kendisi son derece olasılık dışıysa, tanık oldukça güvenilir olsa bile, ikinci olasılık birinciden büyük çıkabilir. Hume'un ilkesinin bu okuması, onun doğru bir çekirdek taşıdığını gösterir. Ama Galli filozof ve matematikçi Richard Price, 1767'de yayımlanan Four Dissertations kitabının dördüncü denemesinde, Hume'a karşı önemli bir itiraz geliştirdi. Bir piyango çekilişinde, belirli bir numaranın kazanma olasılığı çok düşüktür; ama bir gazete kazanan numarayı bildirdiğinde, ona hemen inanırız. Öyleyse bir olayın önceden olasılık dışı olması, tanıklığın onu kanıtlamasını engellemez. Price'ın itirazı bugün şöyle okunur: önemli olan, olayın olasılığı değil, tanığın yanlış bir şey bildirdiğinde, tam olarak bu şeyi bildirme olasılığıdır. Bu tartışma, bugün de sürüyor. Amerikalı bilim felsefecisi John Earman, 2000 tarihli Hume's Abject Failure kitabında, Hume'un argümanının olasılık açısından ciddi biçimde kusurlu olduğunu savundu; başka yorumcular ise Hume'u savundu.

İzleme ve karşı-olgusal duyarlılık. Elizabeth Fricker'ın izleme koşulu, ince bir koşuldur. Fricker'ın koşulu çoğu zaman şöyle okunur: dinleyicinin, konuşanın güvenilir olduğuna dair olumlu nedenleri, genellikle bilinçli bir çıkarım biçiminde değil, örtük bir izleme biçiminde vardır. Dinleyici, konuşanın güvenilmezliğine dair bir işaret olsaydı onu fark ederdi; ve bu karşı-olgusal duyarlılık, sözü kabul etmesine gerekçe sağlar. Bu formülasyon, Ders Ç1.13'te gördüğümüz duyarlılık koşulunu hatırlatır. Ama bu formülasyon, Fricker'ı Reid'e yaklaştırır: bir dinleyici, yalnızca yenici işaretlerine duyarlıysa ve böyle bir işaret yoksa sözü kabul ediyorsa, bu tutumun, yenicilere duyarlı bir varsayılan güvenden farkı nedir? Bu yakınlaşma, iki tutum arasındaki sınırın, ilk göründüğünden daha bulanık olduğunu gösterir. Ders Ç2.15'te göreceğimiz melez görüşler, tam bu bulanıklıktan doğar.

Burge ve Reid'in mirası. Ders Ç2.13'te Burge'ün kabul ilkesini a priori olarak gerekçelendirdiğini görmüştük. Burge'ün gerekçesi, Reid'inkinden farklıdır. Reid, inanırlığı Tanrı'nın insan doğasına yerleştirdiği bir ilke olarak görür; bu, bir tür doğal yapıya başvurudur. Burge ise, anlaşılır bir sözün, aklın bir ürünü olduğunu, aklın ise doğruya yönelik olduğunu, ve bu yüzden anlaşılır bir sözü kabul etmenin aklın kendi doğasından kaynaklanan bir hak olduğunu savunur. İki gerekçe de indirgemecilik karşıtıdır, ama farklı türdendir: Reid'inki doğalcı, Burge'ünkü rasyonalisttir. Başka bir deyişle, Reid tanıklığa güvenin kaynağını insan doğasının yapısında, Burge ise aklın kendisinde arar.

Güncel tartışma

Epistemik uyanıklık. Fransız bilişsel bilimci Dan Sperber ve çalışma arkadaşları, 2010'da Mind & Language dergisinde yayımlanan "Epistemic Vigilance" (Epistemik Uyanıklık) başlıklı makalede, Reid ile Hume arasındaki tartışmaya evrimsel bir açıdan yaklaştı. Ders Ç0.1'de Sperber'in, Hugo Mercier ile birlikte, akıl yürütmenin argüman sunmak ve değerlendirmek için evrildiği tezini görmüştük. Bu makalede ise iletişimin, hem konuşan hem dinleyici için yararlı olabilmesi için, dinleyicilerin aldatılma ve yanıltılma riskine karşı bir dizi bilişsel mekanizma geliştirmiş olması gerektiğini savundular. Bu mekanizmalar, konuşanın güvenilirliğine ve sözün içeriğinin tutarlılığına karşı uyanıktır. Sperber'e göre bu uyanıklık, güvenin karşıtı değil, onun koşuludur: insanlar, uyanık olabildikleri için güvenebilir. Bu tablo, ne Reid'in koşulsuz inanırlığına ne de Hume'un deneyimle kazanılan güvenine tam olarak uyar; varsayılan güven ile sürekli uyanıklığın birlikte işlediği bir sistemi öngörür.

Doğruluk varsayılanı kuramı. Amerikalı iletişim araştırmacısı Timothy Levine, 2014'te yayımladığı bir makalede, "doğruluk varsayılanı kuramı" (truth-default theory) adını verdiği bir görüşü savundu. Levine'e göre insanlar, iletişimde, aksi yönde güçlü bir tetikleyici olmadıkça, başkalarının doğru söylediğini varsayar, ve aldatma olasılığını çoğu zaman aklına bile getirmez. Bu, Reid'in inanırlık ilkesinin deneysel bir karşılığıdır. Levine, bu varsayılanın, insanların yalanı tespit etmedeki zayıflığını açıkladığını da savundu. Charles Bond ile Bella DePaulo'nun 2006'da yayımladıkları geniş bir meta-analize göre, insanlar, yalnızca davranış işaretlerine bakarak doğru ile yalanı ayırt etmede, şanstan yalnızca biraz daha iyidir. Levine'e göre bu, bir kusur değil, bir dengedir: insanların çoğu zaman doğru söylediği bir ortamda, varsayılan güven, sürekli kuşkudan daha az hataya yol açar. Bu argüman, Reid'in ve İtiraz 4'ün cevabının ortam duyarlılığı fikriyle uyumludur.

Ortam ve güven. Bu iki araştırma çizgisi, İtiraz 4'ün sorusunu yeniden önemli kılıyor: varsayılan güven, doğruluğun yaygın olduğu bir ortamda iyi bir strateji ise, ortam değiştiğinde ne olur? Çevrimiçi ortamlarda, kaynağı belirsiz sözlerin ve kasıtlı yanıltmaların oranı, yüz yüze konuşmalardakinden farklı olabilir. Bazı araştırmacılar, bu ortamlarda varsayılan güvenin bilinçli olarak askıya alınmasını, yani bir tür dijital Hume'culuk diye adlandırılabilecek bir tutumu önerir. Başkaları ise, aşırı kuşkunun da bir maliyeti olduğunu, ve güvenilir kaynaklara güvenmeyi bırakan insanların, güvenilmez kaynaklara daha açık hâle gelebileceğini vurgular. Bu tartışma, güvenin ahlaki ve toplumsal boyutlarıyla birlikte, Ders Ç2.16'da sürecek.

Pratik: Çözümlü örnek

Öğleden sonra Nevin Hanım'ın telefonu çalıyor. Arayan, kendini bir bankanın güvenlik biriminden Kaan Bey olarak tanıtıyor, Nevin Hanım'ın adını ve kartının son dört hanesini doğru söylüyor. "Kartınızdan az önce yurt dışında şüpheli bir harcama yapıldı," diyor. "Hesabınızı korumak için, telefonunuza gelen doğrulama kodunu bana hemen okumanız gerekiyor. Konuşmamız bitmeden kimseyle paylaşmayın, dolandırıcılar hattı dinliyor olabilir."

Adım 1, söz ve konuşan. Söz: "Kartınızdan şüpheli bir harcama yapıldı, kodu bana okuyun." Konuşan: kendini banka görevlisi olarak tanıtan, kimliği doğrulanmamış biri.

Adım 2, varsayılan. Gündelik hayatta, bankasından aradığını söyleyen birine, aksine bir neden yoksa, inanmaya eğilimliyiz. Kaan Bey'in Nevin Hanım'ın adını ve kart hanelerini bilmesi, bu eğilimi güçlendiriyor. Bunu bilinçli olarak not etmek, aracın ilk işidir: güven zaten çalışıyor.

Adım 3, içerik yenicisi. Söz kendi içinde çelişkili değil; kartlardan şüpheli harcama yapılabilir. Ama sözün bir parçası, bankaların genel uygulamasıyla çelişiyor: bankalar, müşterilere gönderdikleri doğrulama kodlarının kimseyle, banka görevlileriyle bile paylaşılmamasını açıkça ister. Kodu isteyen bir "banka görevlisi", bu uyarının tam olarak hedef aldığı kişidir.

Adım 4, konuşan yenicisi. Konuşanın kimliği doğrulanmamış. Adı ve kart hanelerini bilmesi, bir güvence gibi görünüyor; ama bu bilgiler, sızdırılmış veri tabanlarından ya da önceki aldatmacalardan elde edilebilir. Hume'un ilkesiyle: arayanın gerçek bir banka görevlisi olması mı, yoksa bir dolandırıcının bu bilgileri edinmiş olması mı daha olasıdır?

Adım 5, bağlam yenicisi. Üç güçlü işaret var: acele ("hemen"), gizlilik baskısı ("kimseyle paylaşmayın") ve alışılmadık bir talep (bir doğrulama kodunu sözlü olarak istemek). Bu üç işaret, dolandırıcılık konusunda yapılan kamu uyarılarında sık sık anılan işaretlerdir. Gizlilik baskısı özellikle önemlidir: dinleyiciyi, Ders Ç2.13'te gördüğümüz türden bağımsız bir zincir aramaktan alıkoyar.

Adım 6, sonuç ağırlığı. Yanılmanın bedeli çok yüksek: kod, hesaptaki paranın çekilmesine izin verebilir. Varsayılan güven askıya alınmalı ve olumlu nedenler aranmalı.

Adım 7, karar. Ret, ve bağımsız bir zincirle doğrulama. Nevin Hanım telefonu kapatıp, kartının arkasındaki numaradan bankayı kendisi arıyor. Banka, ne şüpheli bir harcama ne de böyle bir arama olduğunu söylüyor.

Sonuç. Bu örnek, Reid'in inanırlık ilkesinin hem gücünü hem de istismara açıklığını gösteriyor. Dolandırıcının yöntemi, varsayılan güveni harekete geçirmek ve yenicileri bastırmaktır: tanıdık bir kurumun adını kullanır, kişisel bilgilerle güvenilir görünür, ve acele ile gizlilikle dinleyicinin izleme yeteneğini devre dışı bırakır. Fricker'ın olgun dinleyicisi, tam olarak bu izlemeyi yapar. Ama örnek, indirgemeciliğin tam bir zaferi de değildir: Nevin Hanım, bankanın kendi numarasına güvendi; bu da bir tanıklıktır, ama varsayılan güveni geri çeken hiçbir yenicinin bulunmadığı bir tanıklık. Güven Varsayılanı, güveni kaldırmadı; onu yanlış yerden doğru yere taşıdı.

Pratik: Alıştırmalar

  1. Şu üç söze Güven Varsayılanı'nın 3–5. adımlarını uygula ve her biri için bir karar ver: (a) Bir yabancı, şehirde kaybolmuş olduğunu gördüğün bir turiste, müzenin hangi sokakta olduğunu söylüyor; sen de yanındasın. (b) Bir sosyal medya hesabı, tanınmış bir kişinin hastaneye kaldırıldığını, "kesin bilgi" diye paylaşıyor. (c) Bir meslektaşın, yarın sabahki toplantının bir saat öne alındığını söylüyor.
  2. Hume ile Reid'in tanıklık hakkında hangi noktada anlaştığını ve hangi noktada ayrıldığını, iki cümleyle yaz.
  3. Bir öğrenci şöyle diyor: "Reid'in görüşü çocuklar için doğru olabilir, ama yetişkinler için Hume haklıdır: olgun bir insan, kimseye nedensiz güvenmemelidir." Bu görüşü, Argüman'ın ikinci öncülünü ve Orta örneği kullanarak değerlendir.
Cevapları göster
  1. (a) İçerik yenicisi: yok, bir sokak adı olağan bir bilgidir. Konuşan yenicisi: yabancının yanıltmak için bir çıkarı görünmüyor; ama şehri gerçekten bilip bilmediği belirsiz. Bağlam yenicisi: yok. Karar: kabul; ama sonuç hafif olduğu için, turistin yolda bir tabelayla doğrulaması yeterli. (b) İçerik yenicisi: olağanüstü değil, ama ciddi bir iddia. Konuşan yenicisi: hesabın kimliği ve geçmiş doğruluğu bilinmiyor; "kesin bilgi" ifadesi, kaynağın belirtilmediğini gizliyor olabilir. Bağlam yenicisi: ünlü kişilere dair sağlık haberleri, çevrimiçi ortamda sık sık yanlış çıkar ve hızla yayılır. Karar: askı; Tanıklık Zinciri ile kaynağa gidilmeli, örneğin kişinin ailesinin ya da hastanenin resmî açıklaması aranmalı. (c) İçerik yenicisi: yok, toplantı saatleri değişebilir. Konuşan yenicisi: meslektaşın genellikle güvenilir; ama bunu kimden duyduğu belli değil. Bağlam yenicisi: yok. Karar: kabul; ama kaçırmanın bedeli yüksekse, takvim davetine ya da toplantıyı düzenleyen kişiye bakmak ucuz bir olumlu neden sağlar.
  2. Anlaştıkları nokta: ikisi de insanların genellikle doğruyu söylemeye eğilimli olduğunu, ve bu eğilimin tanıklığa güvenmemizi haklı kıldığını kabul eder. Ayrıldıkları nokta: Hume'a göre bu eğilimi deneyimle keşfederiz ve güvenimiz bu keşfe dayanır; Reid'e göre ise güvenimiz, bu eğilimi keşfetmeden önce, doğuştan bir ilke olarak vardır ve deneyim onu kurmaz, sınırlar.
  3. Öğrencinin görüşü, gelişimsel bir ayrım yapıyor ve Fricker'ın görüşüne yakın. Görüşün haklı yanı şudur: Orta örnekteki bulgular, çocukların bile erken yaşta konuşanları ayırt ettiğini gösteriyor; olgun bir yetişkinden bu seçiciliğin gelişmiş bir biçimini beklemek makuldür. Ama görüşün sorunu, "kimseye nedensiz güvenmemelidir" ifadesindedir. Argüman'ın ikinci öncülüne göre, bir yetişkinin, tanıklığa dayanarak inandığı şeylerin çoğu için tanıklık-dışı olumlu nedenleri yoktur; bilim, tarih ve coğrafya bilgisinin büyük kısmı böyledir. Bir yetişkinin bunlar için olumlu nedenler toplaması gerekseydi, bildiklerinin çoğunu bilmiyor olurdu. Daha savunulabilir bir biçim şudur: olgun bir yetişkin, varsayılan güvenini yenicilere karşı izler, ve sonucu ağır durumlarda olumlu nedenler arar. Bu, Hume'un değil, yenicilere duyarlı bir Reid'ciliğin ya da yerel bir indirgemeciliğin tutumudur.

Pratik: Argüman görevi

Karşılaştırma. Durum: bir mahalle toplantısında, yeni taşınan genç bir komşu, apartmanın su deposunun bakım zamanının geçtiğini söylüyor; sen ona inanmıyorsun. Zayıf çalışma: "Yeni gelmiş, ne bilecek; inanmamakta haklıydım." Bu çalışma, bir yeniciyi gerekçesiz biçimde varsayıyor. Güçlü çalışma: "1) Varsayılan: komşunun yanıltmak için bir nedeni yoksa, sözünü kabul etmeye eğilimli olmalıydım. 2) İçerik yenicisi: söz olağan bir bilgi; su depolarının düzenli bakımı gerekir. 3) Konuşan yenicisi: komşunun yeni olması, bilgisinin sınırlı olabileceğini düşündürüyor; ama bilgiyi nereden aldığını sormadım. 4) Önyargı denetimi: 'yeni ve genç' olması, bir yenici değil, bir önyargı olabilir; bina yönetiminin belgelerine bakmış olabilir. 5) Sonuç ağırlığı: su deposunun bakımsızlığı, sağlık açısından ciddi bir sonuç doğurabilir; bu yüzden sözü reddetmek yerine olumlu nedenler aramalıydım. 6) Değerlendirme: güvensizliğim, Hume'un olumlu neden talebine değil, gerekçesiz bir yeniciye dayanıyordu; bu, ne Hume'un ne Reid'in tutumu, yalnızca bir önyargıydı. Doğru adım, yönetimin bakım kaydına bakmaktı."

ÖlçütNe aranır
Varsayılanın tanınmasıVarsayılan güvenin işleyip işlemediği açıkça belirtilmiş
Yenici taramasıİçerik, konuşan ve bağlam yenicileri ayrı ayrı sınanmış
Önyargı denetimiEn az bir yenicinin gerçek bir işaret mi yoksa önyargı mı olduğu sorulmuş
Gerekçeli yargıAdımlar birbirine bağlanıyor; vardığı yargı tutumun Hume'a mı Reid'e mi yakın olduğunu ve gerekçeli olup olmadığını söylüyor

Argüman koçu

Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.

En az 120 karakter (0)

Tekrar

  1. (Ders Ç2.13) Ders Ç2.13'teki argümanın en tartışmalı öncülü neydi? Bu ders o öncülü nasıl sınadı?
  2. (Ders Ç2.8) Ders Ç2.8'de Reid belleği nasıl görüyordu? Reid'in tanıklık görüşü, bellek görüşüyle hangi yapısal benzerliği taşıyor?
  3. (Ders Ç0.10) Ders Ç0.10'da Hume'un "bilge bir insan inancını kanıtla orantılı tutar" ilkesi nasıl yorumlanmıştı? Bu ders, ilkenin mucizeler bağlamına ne ekledi?
Cevapları göster
  1. Ders Ç2.13'teki argümanın en tartışmalı öncülü, tanıklıkların çoğunun güvenilirliğini tanıklığa başvurmadan tek başımıza denetleyemeyeceğimizi söyleyen ikinci öncüldü. İndirgemeci gelenek, bu öncüle itiraz ediyordu: Hume'a göre, sözlerin gerçeklerle uyuştuğunu kendi deneyimimizde gözlemleriz. Bu ders, bu itirazı sınadı ve küresel biçiminin üç zorlukla karşılaştığını gösterdi: kişisel gözlemin darlığı, dilin kendisinin tanıklığa dayanması ve çocukların gözlem birikiminden önce tanıklıktan öğrenmesi. İnsanlığın ortak deneyimine başvurmak ise döngüseldi. Öyleyse Ç2.13'ün ikinci öncülü, en azından küresel indirgemeciliğe karşı, ayakta kalıyor; yerel indirgemecilik ise öncülü kabul edip olumlu nedenleri belirli konuşanlarla sınırlıyor.
  2. Ders Ç2.8'de Reid, belleği, güvenilirliği başka bir şeyle kanıtlanamayan, ama ona güvenmekte haklı olduğumuz temel bir yeti olarak görüyordu; net biçimde hatırladığımız şeye inanmak için anının kendisinden başka bir nedene ihtiyaç duymuyorduk, ama bellek yanılabilirdi ve bu güven geri çekilebilirdi. Tanıklık görüşü aynı yapıyı taşıyor: tanıklığa güven, deneyimden türetilmez, temel bir ilkedir; ama yanılabilir ve deneyimle, yani aldatma ve yanlışlarla karşılaştıkça, sınırlanır. İki durumda da Reid, bir kaynağın güvenilirliğini o kaynaktan bağımsız olarak kanıtlama talebini reddeder ve varsayılan güveni yenicilerle sınırlar.
  3. Ders Ç0.10'da Hume'un ilkesi, inancın bir evet-hayır meselesi değil, bir derece meselesi olduğu fikrinin felsefi kökenlerinden biri olarak yorumlanmıştı: inancın derecesi, kanıtın ne ölçüde bir yönde biriktiğine bağlıydı. Bu ders, ilkenin Hume'un kendi metnindeki uygulamasını ekledi: tanıklığa duyduğumuz güven de deneyime dayandığı için, bir mucizeye karşı biriken deneyim, tanıklığın gücünü neredeyse her zaman aşar. Ders ayrıca Hume'un olağanüstü ile mucizevi arasındaki ayrımını ve Price'ın piyango itirazını gösterdi: bir olayın önceden olasılık dışı olması, tanıklığın onu kanıtlamasını tek başına engellemez.

Flashcard'lar

Ön yüzArka yüz
İndirgemecilik nedir?Tanıklığın gerekçesinin algı, bellek ve tümevarıma indirgenebileceği; güven için tanıklık-dışı olumlu nedenler gerektiği görüşü (Hume).
Küresel ve yerel indirgemecilik nasıl ayrılır?Küresel: tanıklığın genel güvenilirliği gösterilmeli. Yerel: belirli konuşanın belirli sözü için olumlu nedenler yeter (E. Fricker 1994).
Reid'in doğruluk ve inanırlık ilkeleri nedir?Doğruyu söyleme yatkınlığı ve söyleneni kabul etme yatkınlığı; inanırlık çocuklukta sınırsızdır, deneyimle sınırlanır (1764).
İndirgemecilik karşıtlığı nedir?Tanıklığın temel bir kaynak olduğu, güvenin varsayılan olduğu ve yenicilerle geri çekildiği görüşü (Reid, Burge).
Reid'in çocuk argümanı nedir?İnanırlık deneyimden doğsaydı en deneyimliler en saf olurdu; oysa en güçlü olduğu yer çocukluktur.
Hume'un mucize ilkesi nedir?Hiçbir tanıklık bir mucizeyi kanıtlamaya yetmez; meğer ki tanıklığın yanlış olması olaydan daha mucizevi olsun.
Hume olağanüstü ile mucizeviyi nasıl ayırır?Olağanüstü olan deneyimle yalnızca uyumsuzdur (Hint prensi ve don); mucizevi olan deneyime aykırıdır.
Price'ın Hume'a itirazı nedir?Piyangoda belirli bir numaranın kazanması önceden çok olasılık dışıdır, ama gazete haberine inanırız; önemli olan tanığın yanlışlıkla tam bunu bildirme olasılığıdır.

Okuma listesi

  • David Hume, İnsan Anlığı Üzerine Bir İnceleme (1748), Bölüm X, "Mucizeler Üzerine". İndirgemeciliğin ve mucize ilkesinin klasik kaynağı.
  • Thomas Reid, İnsan Zihni Üzerine Sağduyu İlkelerine Göre Bir Soruşturma (1764), Bölüm VI, Kısım 24. Doğruluk ve inanırlık ilkeleri.
  • Elizabeth Fricker, "Against Gullibility", B. K. Matilal ve A. Chakrabarti (ed.), Knowing from Words (1994) içinde. Yerel indirgemecilik ve izleme.
  • Dan Sperber ve ark., "Epistemic Vigilance", Mind & Language 25 (2010). Güven ve uyanıklığın birlikte işleyişi.
  • Stanford Encyclopedia of Philosophy, "Epistemological Problems of Testimony" maddesi.

Sonraki derse köprü

Bu derste Hume'a yöneltilen döngüsellik itirazının en sistemli biçiminin, Coady'nin 1992 tarihli kitabında olduğunu gördük. Fricker'ın izleme koşulunun ise, yenicilere duyarlı bir varsayılan güvene yaklaştığını ve iki tutum arasındaki sınırın bulanıklaştığını fark ettik. Ders Ç2.15, bu iki ipliği bir araya getiriyor. Önce Coady'nin indirgemeciliğe karşı argümanlarını ve onun tanıklığın ne olduğuna dair tanımını inceliyor. Sonra Lackey'nin, tanıklıkta neyin konuşana, neyin dinleyiciye ait olduğunu soran karşı-örneklerine geçiyor: konuşan bilmediği hâlde dinleyici bilebilir mi? Ders, bu iki tarafın katkılarını ayırmak için Konuşan-Dinleyen Ayrımı adlı bir araç sunuyor.

Günlük sorusu: Bu hafta, sözüne güvendiğin ama güvenilir olduğuna dair hiçbir olumlu nedenin olmadığı biri oldu mu? O güven, bir saflık mıydı, yoksa hiçbir yenicinin bulunmadığı bir durumda makul bir varsayılan mı?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.