Giriş
Bir şirketin genel müdür yardımcısı, yönetim kurulu başkanına gidip şöyle diyor: "Yeni bir program başlatmayı düşünüyoruz. Program kârımızı artıracak, ama çevreye de zarar verecek." Başkan cevap veriyor: "Çevreye zarar vermek umurumda değil. Tek istediğim, olabildiğince çok kâr etmek. Programı başlatalım." Program başlatılıyor ve gerçekten de çevreye zarar veriyor. Soru şu: başkan çevreye kasıtlı olarak mı zarar verdi?
Şimdi aynı hikâyeyi tek bir kelime değiştirerek anlatalım. Program kârı artıracak ve çevreye de yarar sağlayacak. Başkan yine "Çevreye yarar sağlamak umurumda değil, tek istediğim kâr" diyor; program başlıyor ve çevreye yarar sağlıyor. Başkan çevreye kasıtlı olarak mı yarar sağladı?
Amerikalı filozof Joshua Knobe, 2003'te yayımlanan bir çalışmada, bu iki hikâyeyi New York'ta bir parkta vakit geçiren insanlara okuttu. Zarar hikâyesini okuyanların büyük çoğunluğu, başkanın çevreye kasıtlı olarak zarar verdiğini söyledi. Yarar hikâyesini okuyanların ise büyük çoğunluğu, başkanın çevreye kasıtlı olarak yarar sağlamadığını söyledi. Oysa iki hikâyede başkanın bildiği, istediği ve yaptığı şey yapı olarak aynıydı. Değişen tek şey, yan etkinin iyi mi kötü mü olduğuydu.
Bu bulgu iki farklı biçimde okunabilir. Birinci okumaya göre, insanların "kasıt" yargısı ahlaki bir değerlendirmeyle bulanıyor; bu bir hatadır, ve insanların bu konudaki sezgileri güvenilir bir kanıt değildir. İkinci okumaya göre ise, gündelik "kasıt" kavramımızın kendisi ahlaki değerlendirmeyi içerir; bu bir hata değil, kavramın bir özelliğidir. Hangi okuma doğruysa, felsefe için sonucu farklıdır. Felsefeciler, bir kavramın ne olduğunu sınarken, tam olarak bu tür vakalara verilen sezgisel yargılara dayanır. Ders Ç0.9'da kavram çözümlemesinin karşı-örnek yöntemini, Ders Ç1.11'de ise Gettier'in karşı-örneklerinin gücünün büyük ölçüde sezgiden geldiğini görmüştük. Bu ders, o yöntemin temelindeki soruyu soruyor: bir sezgi, bir şeyin kanıtı olabilir mi? Olabilirse, ne zaman ve ne ölçüde?
Bu dersin kazanımları:
- Sezgi kavramını, sezgi ile inanç arasındaki farkı, deneysel felsefenin olumsuz ve olumlu programlarını, uzmanlık savunmasını ve uzman sezgisinin koşullarını açıklarsın. (anla)
- Bir sezgiye Sezgi Kalibrasyonu'nu uygulayarak onun sunuşa, sıraya ve ilgisiz etkenlere ne kadar duyarlı olduğunu sınar, ona ne kadar kanıt ağırlığı verileceğini belirlersin. (uygula)
- Sezgileri tümüyle reddeden görüşü, sezgileri sorgusuz kabul eden görüşü ve ikisi arasındaki ayar yaklaşımını gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)
Kavramlar
Kavramlar bölümü, önce sezginin ne olduğunu, sonra deneysel felsefenin sezgileri nasıl incelediğini, en son da bu incelemeye verilen iki önemli cevabı tanımlıyor.
"Sezgi" kelimesi gündelik dilde çok farklı şeyler için kullanılır: bir annenin çocuğunun hasta olduğunu "hissetmesi", bir esnafın bir müşteriye güvenmemesi, bir ustanın bir parçanın çatlayacağını "görmesi". Felsefecilerin sezgi derken kastettiği daha dar bir şeydir. Gettier'in vakasını okuyan biri, Smith'in gerekçeli doğru bir inanca sahip olduğu hâlde bilmediğini "görür"; bu yargıya bir hesapla ya da bir gözlemle varmaz, vakayı düşündüğünde yargı kendiliğinden doğru görünür. Bealer, 1998'de yayımlanan "Intuition and the Autonomy of Philosophy" makalesinde, sezginin inançtan farklı olduğunu vurguladı. Bir şeyin doğru göründüğü hâlde ona inanmayabiliriz. Ders Ç2.9'da gördüğümüz Frege'nin Temel Yasa V'i ya da her özelliğe karşılık gelen bir küme bulunduğunu söyleyen saf küme ilkesi, düşünüldüğünde doğru görünür; ama çelişkiye yol açtığını bildiğimiz için ona inanmayız. Ders Ç2.1'de gördüğümüz Müller-Lyer yanılsamasında da çizgiler, aynı uzunlukta olduklarını bildiğimiz hâlde farklı uzunlukta görünmeye devam eder. Sezgi, bu anlamda, algısal görünüşün zihinsel karşılığıdır.
Vaka yöntemi, felsefenin en eski ve en yaygın araçlarından biridir. Platon'un Devlet'inde Sokrates, Kephalos'un sözlerinden adaleti "doğruyu söylemek ve alınanı geri vermek" diye özetler ve sorar: aklı başındayken silahını emanet eden bir dost sonra aklını yitirip silahını geri isterse, onu geri vermek adil midir? Gettier'in 1963'teki makalesi, iki vakayla bilginin geleneksel tanımını sarstı. Ders Ç1.12'deki sahte ambar vakası, Ders Ç1.13'teki duyarlılık ve güvenlik tartışmaları, hep bu yöntemle ilerledi. Yöntemin mantığı basittir: bir kuram, bir vakada X'in olduğunu söylüyorsa, ama vaka üzerine düşündüğümüzde X'in olmadığı açıkça görünüyorsa, kuram en azından bu vakada yanılıyordur. Yöntemin gücü de zayıflığı da aynı yerdedir: her şey, o "açıkça görünen" yargının güvenilirliğine bağlıdır.
Ders Ç0.9'da bu hareketin iki koluna kısaca değinmiştik. "Olumsuz program", felsefi sezgilerin kültür, sıra, sunuş biçimi ya da kişilik gibi, sorunun cevabıyla ilgisiz etkenlere duyarlı olduğunu göstererek, onların kanıt değerini sorgular. "Olumlu program" ise sezgileri, onları üreten bilişsel süreçleri ve gündelik kavramlarımızın yapısını anlamak için inceler. Knobe'un Giriş'teki çalışması, olumlu programın kurucu örneklerinden biridir: Knobe, bulguyu bir hata olarak değil, gündelik "kasıt" kavramımızın şaşırtıcı bir özelliği olarak yorumladı. Aynı bulgu, olumsuz programın elinde, sezgilerin ahlaki değerlendirmeyle bulandığının kanıtı olarak da kullanılabilir. Bir bulgunun hangi programa hizmet ettiği, bulgunun kendisinden değil, onun nasıl yorumlandığından gelir.
Bu savunma, başka alanlarla bir benzetmeye dayanır. Bir satranç ustasının bir konum hakkındaki hızlı yargısı, bir acemininkinden daha güvenilirdir; bir matematikçinin bir ispatın doğru olup olmadığına dair ilk izlenimi, bir öğrencininkinden daha değerlidir. Öyleyse felsefi vakalar için de, yıllarını bu vakalar üzerine düşünmeye vermiş kişilerin sezgileri, sokaktan çevrilen birinin sezgisinden daha ağır basmalıdır. İngiliz filozof Timothy Williamson, 2007 tarihli The Philosophy of Philosophy kitabında bu savunmanın bir biçimini dile getirdi. Savunmanın kendisi de deneysel bir iddiadır: felsefecilerin sezgilerinin gerçekten daha sağlam olup olmadığı, sınanabilir bir sorudur. Orta örnekte bu sınamanın sonucunu göreceğiz.
İsrailli-Amerikalı psikolog Daniel Kahneman ile Amerikalı psikolog Gary Klein, sezgi konusunda uzun süre karşıt görüşleri temsil etti. Kahneman, insan yargısındaki sistemli hataları, Klein ise itfaiyeciler ve hemşireler gibi uzmanların sezgisel kararlarının şaşırtıcı başarısını inceliyordu. 2009'da American Psychologist dergisinde birlikte yayımladıkları makalenin alt başlığı, "anlaşmazlığa düşmeyi başaramamak" (a failure to disagree) idi. İkisi, uzman sezgisinin ancak iki koşul sağlandığında güvenilir olduğunda anlaştılar: ortamın, öğrenilebilecek düzenlilikler taşıması ve kişinin bu düzenlilikleri geri bildirimle öğrenme fırsatı bulması. İkisi bir uyarıda da anlaştı: bir kişinin sezgisine duyduğu güven, o sezginin doğruluğunun güvenilir bir göstergesi değildir. Bu koşullar, felsefi sezgiler için zor bir soru doğurur: felsefi vakaların "doğru cevabı" kişiye hiçbir zaman bir geri bildirim olarak gelmez. Felsefecilerin sezgileri, hangi düzenliliklerden ve hangi geri bildirimden öğrenilmiştir?
Argüman
Bu bölüm, sezgilerin kanıt olduğunu, ama kanıt ağırlıklarının tür tür ayarlanması gerektiğini savunan bir argüman kuruyor.
- Bir sezgi, bir önermenin düşünüldüğünde doğru görünmesidir; inançtan ayrıdır ve inancı destekleyebilir ya da desteklemeyebilir.
- Bir şeyin doğru görünmesi, aksine bir neden yoksa, ona inanmak için en azından bir miktar gerekçe sağlar; bu, algısal görünüşler için olduğu gibi zihinsel görünüşler için de geçerlidir.
- Belirli bir türden görünüşlerin, sorunun cevabıyla ilgisiz etkenlere sistemli biçimde duyarlı olduğuna dair kanıt, o türden görünüşlerin sağladığı gerekçeyi zayıflatır; bu, Ders Ç1.12'de gördüğümüz yenici kavramının özel bir türüdür: önermenin yanlış olduğunu göstermeyen, ama görünüş ile doğruluk arasındaki bağı koparan bir yenici (undercutting defeater).
- Deneysel felsefe, bazı felsefi sezgi türlerinin sıra, sunuş biçimi ya da ahlaki değerlilik gibi etkenlere duyarlı olduğunu, bazılarının ise kültürler ve sunuşlar arasında şaşırtıcı ölçüde sağlam olduğunu gösterdi.
- Sezgileri bütünüyle reddetmek mümkün değildir, çünkü bu reddi destekleyen her argüman da bir noktada, öncüllerinin doğru göründüğü yargılara dayanır.
Sonuç: Sezgiler kanıttır, ama hepsi aynı ağırlıkta kanıt değildir. Bir sezginin ne kadar ağırlık taşıdığı, onun hangi türden olduğuna, ilgisiz etkenlere ne kadar duyarlı olduğuna ve o türden sezgilerin doğruluğunu sınayacak bir yol bulunup bulunmadığına göre ayarlanmalıdır. Bu sonuç, iki uç görüşü de reddeder. Sezgileri sorgusuz veri sayan görüş, üçüncü ve dördüncü öncülleri görmezden gelir. Sezgileri tümüyle reddeden görüş ise beşinci öncüle takılır.
Birinci öncül, sezgiyi inançtan ayırıyor ve bu ayrım argümanın geri kalanı için önemlidir. Sezgi inançla aynı şey olsaydı, "sezgi kanıt mıdır?" sorusu, "inanç kendi kendisinin kanıtı mıdır?" sorusuna dönüşürdü, ve cevap açıkça hayır olurdu: bir şeye inanmak, ona inanmanın gerekçesi değildir. Ama sezgi bir görünüşse, durum algıdakine benzer. Bir masanın önümde göründüğü gerçeği, masanın önümde olduğuna inanmam için bir gerekçe sağlar; tıpkı bunun gibi, bir önermenin doğru göründüğü gerçeği de, ona inanmam için bir gerekçe sağlayabilir.
İkinci öncül, bu benzetmeyi bir ilkeye dönüştürüyor. Bu ilkenin genel biçimi, Ders Ç3.3'te ayrıntılı göreceğimiz fenomenal muhafazakârlıktır: aksine bir neden yoksa, bir şeyin görünüşü, ona inanmak için bir gerekçe sağlar. Ders Ç2.8'de bu ilkenin bellek için bir uygulamasını görmüştük. Üçüncü öncül, ilkenin "aksine bir neden yoksa" kaydını işletiyor. Müller-Lyer yanılsamasını bilen biri, çizgilerin farklı uzunlukta görünmesinin kanıt değerini yitirdiğini bilir; çünkü bu görünüşün, gerçek uzunlukla ilgisiz bir etkene, yani okların yönüne, duyarlı olduğunu bilir. Felsefi sezgiler için de aynısı geçerlidir.
En tartışmalı öncül: Görünüşe gerekçe gücü veren ikinci öncül. İki yönden itiraz alır. Bir yönden, görünüşün kendisinin gerekçe sağladığı fikri, Ders Ç3.3'te ayrıntılı tartışılacak olan fenomenal muhafazakârlığın bütün sorunlarını devralır: kişinin ön yargıları ya da arzuları yüzünden doğru görünen şeyler de mi gerekçe sağlar? Öbür yönden, algıyla benzetme zayıf olabilir: algısal görünüşlerin dünyayla nedensel bir bağı vardır, ve algının güvenilirliği sürekli geri bildirimle sınanır; zihinsel görünüşlerin ise, özellikle felsefi vakalarda, böyle bir bağı ve böyle bir sınaması yoktur. Bu ikinci itiraz, Kahneman ile Klein'ın koşullarının felsefi sezgilere uygulanmasıdır. Öncülü savunan biri, görünüşün sağladığı gerekçenin "en azından bir miktar" olduğunu, ve ne kadar olduğunun tam da üçüncü ve dördüncü öncüllerin sınadığı şey olduğunu söyleyebilir. Sonuç da zaten bundan fazlasını istemiyor.
İtirazlar ve cevaplar
İtiraz 1: Felsefeciler zaten sezgilere dayanmıyor
Norveçli filozof Herman Cappelen, 2012 tarihli Philosophy Without Intuitions kitabında, bütün bu tartışmanın yanlış bir varsayıma dayandığını savundu. Cappelen'e göre felsefeciler, vakalar hakkındaki yargılarını sezgi denen özel bir zihinsel durumla gerekçelendirmez. Gettier'in makalesini dikkatle okuyan biri, Gettier'in "Smith'in bilmediği açıktır" yargısını desteklemek için gerekçeler verdiğini görür: Smith'in inancının doğruluğu bir rastlantıya dayanıyordur. "Sezgi" kelimesi, felsefecilerin metinlerinde bir kanıt kaynağını değil, yalnızca bir yargıyı ya da bir inancı adlandırır. Öyleyse deneysel felsefenin olumsuz programı, var olmayan bir yöntemi eleştiriyor.
Cevap: Cappelen'in itirazı, felsefecilerin vakalar hakkındaki yargılarını çoğu zaman gerekçelendirdiğini doğru biçimde gösteriyor. Bu, sezginin felsefedeki rolünün sanıldığından daha küçük olabileceği anlamına gelir. Ama itiraz, sorunu ortadan kaldırmaz, yalnızca bir adım geriye iter. Gettier'in gerekçesi, "Smith'in inancının doğruluğu rastlantısaldır, ve rastlantısal doğruluk bilgi değildir" biçimindedir. Bu gerekçenin ikinci kısmı, yani rastlantısal doğruluğun bilgi olmadığı, nasıl gerekçelendirilir? Bir noktada, daha fazla gerekçe verilmeden kabul edilen bir yargıya varılır. O yargının statüsü, "sezgi" diye adlandırsak da adlandırmasak da, aynı soruyu doğurur: neden ona güvenelim? Ayrıca, Cappelen'in tezi doğru olsa bile, deneysel felsefenin bulguları, felsefecilerin hangi yargıları ortak zemin saydığını sorgulamak için değerli kalabilir. Bir felsefecinin "açıkça" dediği bir şey, okuyucuların önemli bir kısmına açık görünmüyorsa, bu, o yargının gerekçelendirilmesi gerektiğini gösterir.
İtiraz 2: Önemli olan felsefecilerin sezgileridir
Uzmanlık savunmasına göre, deneysel felsefenin bulguları çoğunlukla felsefe eğitimi almamış katılımcılardan gelir. Bu katılımcılar vakayı yanlış anlayabilir, hikâyenin felsefi olarak önemli ayrıntılarını gözden kaçırabilir ya da ilgisiz ayrıntılara takılabilir. Felsefeciler ise, bir vakanın hangi ayrıntılarının önemli olduğunu ayırt etmeyi yıllarca öğrenmiştir. Öyleyse sıradan insanların sezgilerindeki istikrarsızlık, felsefecilerin sezgilerine bir şey söylemez.
Cevap: Bu savunma, ilkece makuldür, ama kendisi deneysel bir iddiadır ve sınandığında beklenen sonucu vermedi. Orta örnekte ayrıntısıyla göreceğimiz gibi, Amerikalı filozof Eric Schwitzgebel ile Amerikalı psikolog Fiery Cushman, felsefede yüksek lisans ya da doktora derecesi olan katılımcıların da ahlaki ikilemlerin sunulma sırasına, felsefe eğitimi almamış katılımcılar kadar duyarlı olduğunu buldu. Bu bulgu, uzmanlık savunmasını çürütmez, çünkü bulgu belirli bir sezgi türüne, ahlaki ikilemlere dairdir, ve başka sezgi türlerinde sonuç farklı olabilir. Ama savunmanın yükünü değiştirir. Felsefecilerin uzmanlığının sezgilerini daha güvenilir kıldığı varsayılamaz; her sezgi türü için ayrıca gösterilmelidir. Uzman sezgisinin koşullarını hatırlayalım: düzenli bir ortam ve geri bildirimle uzun süre pratik. Felsefecilerin vakalar hakkındaki yargıları, hangi geri bildirimle düzeltilir? Bir felsefecinin yargısı, meslektaşlarının itirazlarıyla, kuramların tutarlılığıyla ve yeni vakalarla sınanır. Bu bir tür geri bildirimdir, ama satranç ustasının oyunu kaybetmesi ya da itfaiyecinin tahmininin yanlış çıkması kadar hızlı ve açık değildir.
İtiraz 3: Anket cevapları sezgi değildir
Deneysel felsefecilerin topladığı veriler, katılımcıların bir anket sorusuna verdikleri cevaplardır. Ama bir anket cevabı, bir sezginin doğrudan kaydı değildir. Katılımcı, vakayı okurken dikkati dağılmış olabilir, sorunun dilini yanlış anlamış olabilir, araştırmacının ne beklediğini tahmin etmeye çalışmış olabilir, ya da bir sezgi yerine aceleyle bir tahmin yazmış olabilir. Kanadalı filozof Jennifer Nagel, 2012'de yayımlanan bir makalede, bu türden kaygıları vaka yönteminin bir savunusu olarak geliştirdi. Ona göre, bilgi atfına dair sezgiler, gündelik hayatta başkalarının zihnini okuma yeteneğimizin bir parçasıdır, ve bu yetenek genel olarak güvenilirdir; anketlerde görülen istikrarsızlıkların bir kısmı, sezgilerin kendisinden değil, anket koşullarından gelir.
Cevap: Bu itiraz, deneysel felsefenin yöntemlerinin dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini doğru biçimde vurguluyor. Gerçekten de, bazı erken bulgular, daha dikkatli tasarlanmış çalışmalarda tekrarlanamadı; Ders Ç0.9'da, kültürler arası bilgi sezgileri iddiasının sonraki çalışmalarda nasıl büyük ölçüde sorgulandığını görmüştük. Ama itirazın gücü sınırlıdır. Birincisi, anket koşullarının sezgiyi bozabildiği doğruysa, felsefecilerin kendi sezgileri de, bir makale yazarken, bir kuramı savunurken ya da bir vakayı belirli bir sırayla düşünürken benzer koşullara maruz kalır. İkincisi, deneysel felsefeciler bu itirazlara karşı yöntemlerini geliştirdi: vakayı anlayıp anlamadığını sınayan kontrol soruları, farklı ifade biçimleri, farklı ölçekler. Bazı etkiler bu kontrollerden sonra da sürdü. İtirazdan çıkarılacak doğru sonuç, sezgi verilerinin tek tek çalışmalardan değil, tekrarlanmış ve farklı yöntemlerle sınanmış bulgulardan değerlendirilmesi gerektiğidir.
İtiraz 4: Knobe etkisi bir bozulma değil, kavramın bir özelliğidir
Giriş'teki bulguyu olumsuz programın lehine kullanmak, insanların "kasıt" kavramının ahlaki değerlendirmeden bağımsız olması gerektiğini varsayar. Ama bu varsayım tartışmalıdır. Belki de gündelik kasıt kavramımız, hukukta ve gündelik ahlakta sorumluluk yüklemek için geliştiği için, gerçekten de ahlaki değerlendirmeye duyarlıdır. O zaman insanların sezgileri, kavramı doğru uyguluyordur; ve bu sezgiler, kavramın neyi içerdiğine dair güvenilir bir kanıttır.
Cevap: Bu itiraz, Knobe'un kendi yorumuna yakındır ve olumlu programın gücünü gösteriyor. Aynı bulgu, iki farklı soruya iki farklı biçimde kanıt olabilir. "Gündelik kasıt kavramı nedir?" sorusu için, insanların sezgileri tam olarak aranan veridir: kavramı kullananların onu nasıl uyguladığı, kavramın içeriğinin en iyi göstergesidir. Ama "Bir eylemin kasıtlı olması için hangi zihinsel durumlar gereklidir?" sorusu için, aynı sezgiler, ahlaki değerlendirmeyi zihinsel durumlardan ayıramadıkları ölçüde, bulanık bir kanıttır. Bu ayrım, Sezgi Kalibrasyonu'nun bir adımını oluşturuyor: bir sezginin "ilgisiz" bir etkene duyarlı olup olmadığına karar vermek için, önce sezginin hangi soruya kanıt olarak kullanıldığını belirlemek gerekir. Bir soru için ilgisiz olan bir etken, başka bir soru için tam olarak ilgili olabilir.
Örnekler
Basit örnek: Truetemp ve sıranın etkisi
Amerikalı filozof Keith Lehrer, 1990 tarihli Theory of Knowledge kitabında bir vaka kurdu. Bay Truetemp'in bilmediği bir anda, bir cerrah onun kafasına küçük bir cihaz yerleştirir. Lehrer'in "tempucomp" adını verdiği cihaz, dış ortamın sıcaklığını çok yüksek bir doğrulukla ölçer ve Truetemp'in beynine iletir. Truetemp, bu yüzden, sıcaklığı her zaman doğru biçimde düşünür, ama düşüncelerinin nereden geldiğini bilmez ve bunu hiç sorgulamaz. Bir gün sıcaklığın 40 derece olduğunu düşünür (Lehrer'in vakasında 104 Fahrenheit, yani yaklaşık 40 santigrat derece) ve gerçekten de sıcaklık o kadardır. Truetemp, sıcaklığın 40 derece olduğunu biliyor mu? Lehrer, bu vakayı, güvenilir bir süreçten doğan doğru inancın bilgi için yeterli olduğunu söyleyen görüşlere karşı bir karşı-örnek olarak kullandı: Lehrer'e göre Truetemp bilmiyordu.
2008'de Stacey Swain, Joshua Alexander ve Jonathan Weinberg, Truetemp vakasını katılımcılara farklı sıralarla sundu. Vakayı, açıkça bilgi sayılmayan bir vakadan, örneğin bir yazı tura tahmininden sonra okuyan katılımcılar, Truetemp'e daha çok bilgi atfetti. Açıkça bilgi sayılan bir vakadan sonra okuyanlar ise daha az bilgi atfetti. Aynı vakaya dair sezgi, ondan önce ne okunduğuna göre kaydı.
Sezgi Kalibrasyonu ile bakalım. Sunuş testi: sezgi, vakanın sırasına duyarlı. Bozucu etken taraması: önce okunan vakanın, Truetemp'in bilip bilmediğiyle hiçbir ilgisi yoktur; öyleyse sıra, sorunun cevabıyla ilgisiz bir etkendir. Sonuç: Truetemp sezgisi, ne yönde olursa olsun, bir kuramı çürütmek için tek başına güçlü bir kanıt sayılmamalıdır. Ama bir uyarı şart: sonraki birkaç tekrarlama girişimi bu sıra etkisini bulamadı. Bu yüzden Truetemp bulgusu, sezgiler hakkında kesin bir kanıt değil, kendisi de kalibre edilmesi gereken bir veridir; ve bu durum, deneysel felsefenin bulgularının da tek tek değil, tekrarlanmış hâlleriyle tartılması gerektiğini gösteriyor. Ama Truetemp gibi, sıradan deneyimden uzak, alışılmadık bir düzenek içeren vakaların, sezgileri istikrarsız kılmaya özellikle yatkın olduğu düşünülebilir. Bu vakalar, gündelik bilgi atfı yeteneğimizin işlediği alanın dışında kalır.
Orta örnek: felsefeciler de sıraya duyarlı mı?
Eric Schwitzgebel ile Fiery Cushman, 2012'de Mind & Language dergisinde yayımlanan bir çalışmada, uzmanlık savunmasını doğrudan sınadı. Katılımcılara, bir kişiyi kurtarmak için başka bir kişiye zarar vermenin kabul edilebilir olup olmadığını soran ahlaki ikilemler gibi vakalar sundular. Vakaların sırası, katılımcılar arasında değiştirildi. Katılımcılar arasında yüksek lisans ya da doktora derecesi olmayan kişiler, başka alanlarda yüksek lisans ya da doktora yapmış akademisyenler ve felsefede yüksek lisans ya da doktora derecesi olan felsefeciler vardı.
Bulgu, uzmanlık savunmasının beklediğinin tersiydi. Felsefeciler, vakaların sırasına, felsefe eğitimi almamış katılımcılardan daha az duyarlı değildi. Etik alanında doktora yapmış felsefecilerde de, ahlaki şans vakaları dışında, benzer sıra etkileri görüldü. Schwitzgebel ile Cushman, 2015'te Cognition dergisinde yayımlanan ikinci bir çalışmada, bu sıra ve çerçeveleme etkilerinin, felsefecilere vakanın farklı biçimlerini düşünmeleri için zaman tanınmasına, vakaya aşinalıklarına ve kendi alanlarındaki uzmanlıklarına karşın sürdüğünü bildirdi.
Sezgi Kalibrasyonu ile bakalım. Yaygınlık testi: sıra etkisi, eğitimden bağımsız olarak yaygın görünüyor. Geri bildirim sorusu: felsefecilerin ahlaki ikilemlere dair yargıları, satranç ustasının hamlelerinin aldığı türden bir geri bildirimle düzeltilmez; bu yüzden uzmanlığın sezgiyi daha sağlam kılacağını varsaymak için bir neden yok. Sonuç: bu tür vakalarda, bir felsefecinin "açıkça" dediği bir yargı, yalnızca onun felsefeci olmasından dolayı ek ağırlık taşımamalıdır.
Bu örneğin sınırını da belirtmek gerekir. Çalışma, ahlaki ikilemlere ve bazı karar verme çerçevelerine dairdi; bilgiye ya da kavramlara dair her sezgi türüne genellenemez. Ayrıca felsefe eğitiminin başka faydaları olabilir: felsefeciler, sıra etkisine duyarlı olsalar da, bu etkiyi fark edip düzeltmeye daha yatkın olabilirler; gerçi Schwitzgebel ile Cushman, tersine, uzmanlığın sonradan gerekçe uydurmayı artırabileceğini düşündürür. Uzmanlık savunmasından geriye kalan en savunulabilir biçim belki de şudur: uzmanlık, sezgilerin kendisini değil, sezgilerle ne yapılacağını, yani onların sınanmasını ve tartılmasını geliştirir. Bu, tam olarak bu dersin aracının yaptığı şeydir.
Gerçek hayat örneği: itfaiyecinin sezgisi
Gary Klein, 1998 tarihli Sources of Power (Gücün Kaynakları) kitabında, itfaiyecilerle yaptığı görüşmelerden bir olayı anlatır. Bir itfaiye ekibi, tek katlı bir evin mutfağındaki bir yangına müdahale eder. Ekip başındaki teğmen, yangına su sıkmaya başladıklarında bir şeylerin ters gittiğini hisseder: yangın beklendiği gibi sönmüyor, oda alışılmadık biçimde sıcak ve beklediğinden sessiz. Teğmen, nedenini açıklayamadan, ekibine hemen binayı terk etmesini emreder. Ekip dışarı çıktıktan kısa süre sonra, durdukları zemin çöker. Yangın, mutfakta değil, altındaki bodrumdaydı.
Teğmen sonradan, bir altıncı his sayesinde kurtulduklarını düşündü. Klein ise, teğmenle yaptığı görüşmede, teğmenin sezgisinin bir örüntü tanıma süreci olduğunu savundu: teğmen, yıllarca gördüğü yangınlardan, bir mutfak yangınının nasıl davranması gerektiğine dair beklentiler edinmişti. Bu yangın o beklentilere uymuyordu, ve bu uyumsuzluk, bilinçli bir çıkarım olmadan, bir tehlike duygusu olarak ortaya çıktı.
Sezgi Kalibrasyonu ile bakalım. Geri bildirim sorusu: itfaiyecilik, Kahneman ile Klein'ın koşullarını büyük ölçüde sağlayan bir alandır. Yangınların davranışında öğrenilebilecek düzenlilikler vardır, ve bir itfaiyecinin tahminleri, çoğu zaman dakikalar içinde, yanlış ya da doğru çıkar. Yaygınlık testi: deneyimli itfaiyecilerin bu tür uyarı sezgileri, Klein'ın görüşmelerinde tekrar tekrar ortaya çıkar. Sonuç: teğmenin sezgisi, ciddiye alınması gereken güçlü bir kanıttı; ve onun hemen ardından gelen eylem, doğru bir eylemdi.
Bu örneği felsefi sezgilerle karşılaştırmak öğreticidir. Teğmenin sezgisi ile bir felsefecinin Gettier vakasına dair sezgisi, ikisi de çıkarım olmadan ortaya çıkan, güçlü ve kendiliğinden yargılardır. Ama ikisinin arkasındaki öğrenme ortamı çok farklıdır. Teğmenin sezgisi, yıllarca geri bildirimle sınanmış bir yeteneğin ürünüdür. Felsefecinin sezgisi ise, eğer güvenilirse, büyük olasılıkla, Nagel'in önerdiği gibi, başkalarının ne bildiğini gündelik hayatta sürekli tahmin etme yeteneğinden gelir; bu yetenek de, diye ekleyebiliriz, bir tür geri bildirimle, yani tahminlerimizin gündelik etkileşimlerde doğru ya da yanlış çıkmasıyla, sınanır. Bu görüş doğruysa, felsefi sezgiler, gündelik vakalara benzedikleri ölçüde güvenilir, alışılmadık düzenekler içeren vakalarda ise daha az güvenilir olmalıdır. Truetemp örneğindeki istikrarsızlık, tekrarlamalarda doğrulansaydı, bu tahminle uyumlu olurdu; ama o bulgunun kendisi sarsıldı, ve tahmin hâlâ sınanmayı bekliyor.
Araç kartı: Sezgi Kalibrasyonu
| Satır | İçerik |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir sezginin kanıt olarak ne kadar ağırlık taşıdığını belirler. Sezgiyi ne sorgusuz kabul eder ne de toptan reddeder; onun hangi etkenlere duyarlı olduğunu ve o türden sezgilerin doğruluğunu sınayacak bir yol bulunup bulunmadığını sorar. |
| Adımlar | 1) Sezgiyi tek bir cümleyle yaz ve hangi soruya kanıt olarak kullanıldığını belirt. 2) Tür: sezgi bir vakaya mı, genel bir ilkeye mi dair; vaka gündelik mi, alışılmadık bir düzenek mi içeriyor? 3) Sunuş testi: vakayı farklı bir sırayla, farklı kelimelerle, eksik ya da fazla ayrıntıyla düşün; sezgi değişiyor mu? 4) Yaygınlık testi: başkaları aynı sezgiyi paylaşıyor mu; bu konuda tekrarlanmış deneysel bulgular var mı? 5) Bozucu etken taraması: sezgiyi, 1. adımda belirlediğin soruyla ilgisiz bir etken, örneğin ahlaki değerlilik, sıra ya da çerçeve, yönlendiriyor olabilir mi? 6) Geri bildirim sorusu: bu türden sezgilerin doğru olup olmadığını gösteren düzenli bir geri bildirim ortamı var mı? 7) Ağırlık: sezgiye düşük, orta ya da yüksek bir kanıt ağırlığı ver ve onunla çatışan kuramı ne ölçüde zorladığını yaz. |
| Ne zaman kullanılır | Bir felsefi tartışmada bir karşı-örneğin gücü "açıkça" ya da "herkesin göreceği gibi" ifadeleriyle desteklendiğinde; bir uzmanın ya da kendinin bir "iç ses"ine dayanarak karar verilmesi gerektiğinde; bir tartışmada iki tarafın farklı sezgilerle çıkmaza girdiği durumlarda. |
| Sınırı | Araç, bir sezginin ne kadar güvenilir olduğunu tahmin eder, ama onun doğru olup olmadığını söylemez; istikrarsız bir sezgi de doğru olabilir. Sunuş testi kişinin kendi zihninde yapıldığında, kişi farkında olmadan ilk sezgisini korumaya eğilimli olabilir. Ayrıca aracın kendisi de bazı yargılara, örneğin hangi etkenin "ilgisiz" olduğuna dair yargılara dayanır, ve bu yargılar da sonuçta sezgiseldir. |
| 5K kapısı | Kanıt |
Özet
- Felsefi anlamda sezgi, bir önermenin düşünüldüğünde doğru görünmesidir; Bealer'e göre bir zihinsel görünüştür ve inançtan ayrıdır.
- Vaka yöntemi, kuramları varsayımsal vakalara dair sezgisel yargılarla sınar; gücü ve zayıflığı bu yargıların güvenilirliğine bağlıdır.
- Deneysel felsefe, sezgileri deneylerle inceler; olumsuz program onların kanıt değerini sorgular, olumlu program kavramlarımızın yapısını anlamaya çalışır (Knobe etkisi).
- Sıra etkileri, Truetemp gibi alışılmadık vakalarda ve ahlaki ikilemlerde görüldü; Schwitzgebel ile Cushman'ın bulgularına göre felsefeciler de bu etkilere duyarlıdır, bu da uzmanlık savunmasını zorlar.
- Kahneman ile Klein'a göre uzman sezgisi, düzenli bir ortam ve geri bildirimle uzun pratik gerektirir; kişinin sezgisine duyduğu güven doğruluğun güvenilir bir göstergesi değildir.
- Sezgileri tümüyle reddetmek kendi gerekçesini de baltalar; makul sonuç, sezgilerin kanıt ağırlığını tür tür ayarlamaktır.
- Sezgi Kalibrasyonu, bir sezgiyi sunuş, yaygınlık, bozucu etken ve geri bildirim açısından sınayıp ona bir kanıt ağırlığı verir.
Derinleş — isteğe bağlı katmanlar
Birincil metin
Descartes, 1644 tarihli Felsefenin İlkeleri'nin birinci bölümünde, kesin bir yargının dayanabileceği kavrayışın ne olduğunu şöyle tanımlar:
Birçok insan bütün hayatı boyunca hiçbir şeyi, onun hakkında doğru biçimde yargıda bulunmak için gerektiği biçimde kavramaz; çünkü üzerine kesin ve kuşku götürmez bir yargı kurabileceğimiz bilgi, yalnızca açık değil, aynı zamanda seçik de olmalıdır. Açık derim, dikkatini ona yönelten zihne mevcut ve apaçık olana; tıpkı nesnelerin, bakan göze mevcut olup onu yeterli güçle uyardıklarında ve göz onlara bakmaya hazır olduğunda, açıkça göründüklerini söylediğimiz gibi. Seçik ise, öyle kesin ve öbür bütün nesnelerden öyle farklı olandır ki, içinde yalnızca açık olanı barındırır.
Hemen ardından, bir örnekle, açık olanın her zaman seçik olmadığını gösterir:
Örneğin, biri şiddetli bir acı duyduğunda, bu acıya dair bilgisi çok açıktır, ama her zaman seçik değildir; çünkü insanlar genellikle onu, doğası hakkında kurdukları karanlık yargıyla karıştırır ve acı çeken uzuvda, yalnızca kendilerinin bilincinde oldukları acı duyumuna benzer bir şey bulunduğunu düşünürler. Böylece bir kavrayış seçik olmadan açık olabilir, ama açık olmadan asla seçik olamaz.
Descartes'ın açıklık tanımı, bu dersin ana benzetmesini, yani zihinsel görünüş ile algısal görünüş arasındaki benzetmeyi, üç yüz elli yıl önceden kurar: açık olan, zihne, bakan göze görünen bir nesne gibi "mevcut ve apaçık" olandır. Descartes'a göre böyle bir kavrayış, seçiklikle birleştiğinde, kesin bir yargının temelidir. Bu, sezgiye verilebilecek en güçlü kanıt değeridir: açık ve seçik kavranan şey, Descartes'a göre, yanlış olamaz.
Ama ikinci pasaj, aynı metnin içinde, bu dersin uyarısını da taşıyor. Acı örneğinde, bir kavrayış son derece güçlü, yani "çok açık" olabilir, ve yine de onunla birlikte gelen yargı yanlış olabilir: insanlar acının, acı çeken uzvun içinde, duyuma benzer bir şey olarak bulunduğunu sanır. Descartes'ın çözümü, açıklığı seçiklikten ayırmaktır: güçlü bir görünüş, ona karışan yargılardan ayıklanmadıkça güvenilir değildir. Bu, Kahneman ile Klein'ın uyarısının erken bir biçimidir: bir görünüşün gücü, onun doğruluğunun ölçüsü değildir. Descartes'ın açık ve seçik ölçütüne yöneltilen klasik itiraz da buradan çıkar: bir kavrayışın seçik olup olmadığını, yani ona karışan bir yargı bulunup bulunmadığını nasıl bileceğiz? Bu soruya içeriden, yalnızca kavrayışa daha dikkatle bakarak cevap verilemiyorsa, deneysel felsefenin dışarıdan sınaması, Descartes'ın kendi ayrımını uygulamanın bir yolu olarak görülebilir.
Teknik ayrıntı
Sezginin kendini baltalamaya karşı savunusu. Bealer, 1998 tarihli makalesinde, sezgileri kanıt olarak reddeden deneyciliğe karşı bir kendini çürütme argümanı geliştirdi. Bir deneyci, yalnızca deneyimin ve gözlemin kanıt olduğunu savunur. Ama bu ilkenin kendisi, yani "yalnızca deneyim kanıttır" ilkesi, deneyimle mi gerekçelendirilir? Hiçbir gözlem, bir şeyin kanıt olup olmadığını göstermez; bir şeyin kanıt olduğuna dair yargılar, en sonunda, bir ilkenin doğru görünmesine dayanır. Öyleyse sezgileri tümüyle reddeden kişi, kendi ilkesini gerekçelendiremez. Argüman'ın beşinci öncülü, bu argümanın ılımlı bir biçimidir. Bealer'in argümanının gücü tartışmalıdır: bir deneyci, kendi ilkesinin, Ders Ç2.11'de gördüğümüz gibi, bir tanım ya da bir öneri olduğunu söyleyebilir. Ama bu cevap, tanımın neden kabul edilmesi gerektiği sorusunu yeniden doğurur.
Weinberg'in umut ölçütleri. Jonathan Weinberg, 2007'de Midwest Studies in Philosophy dergisinde yayımlanan "How to Challenge Intuitions Empirically Without Risking Skepticism" makalesinde, deneysel bulguların sezgilere yönelik eleştirisinin, bütün yargılara yönelik bir şüpheciliğe dönüşmeden nasıl yapılabileceğini sordu. Weinberg'e göre, bir bilgi kaynağının hatalı olabilmesi tek başına sorun değildir; algı da, bellek de hatalıdır. Sorun, bir kaynağın hatalarının fark edilip düzeltilebilir olup olmadığıdır. Weinberg, bir kaynağı bu anlamda "umut verici" kılan özellikleri sıraladı: kaynağın sonuçlarının başka kaynaklarca doğrulanabilmesi, kaynağın kendi içinde tutarlı olması, kaynağın hangi koşullarda güvenilmez hâle geldiğinin, yani sınırlarının, saptanabilmesi ve kaynağın işleyişine dair kuramsal bir anlayışın bulunması. Algı bu ölçütleri büyük ölçüde sağlar: gözümüzün karanlıkta ya da çok uzakta yanıldığını biliriz, ve bu sınırları hesaba katarız. Weinberg'e göre felsefi sezgiler, özellikle alışılmadık vakalarda, bu ölçütleri çok daha zayıf biçimde sağlar. Sezgi Kalibrasyonu'nun sunuş testi ve bozucu etken taraması, tam olarak sezgilerin sınırlarını saptamaya yönelik girişimlerdir.
Güven ve istikrar. Amerikalı filozof Jennifer Cole Wright, 2010'da Cognition dergisinde yayımlanan bir çalışmada, Truetemp türünden vakalardaki sıra etkilerinin, katılımcıların sezgilerine duydukları güvenle ilişkisini inceledi. Wright, katılımcıların, sıraya duyarlı çıkan sezgilerine, sıradan etkilenmeyen sezgilerine göre daha az güven duyduğunu buldu. Bu bulgu, ilk bakışta Kahneman ile Klein'ın uyarısıyla çelişir gibi görünür: belki de kişinin sezgisine duyduğu güven, sezginin istikrarının bir göstergesidir. İki bulgu birbiriyle bağdaştırılabilir. Güven, bir sezginin istikrarına dair bir ipucu verebilir, ama istikrarlı bir sezgi de yanlış olabilir. İstikrar, güvenilirliğin gerekli ama yeterli olmayan bir koşuludur. Bu, Ders Ç0.10'da gördüğümüz kalibrasyon kavramıyla doğrudan bağlantılıdır: iyi kalibre olmuş biri, güvenini doğruluğuna göre ayarlar; ama felsefi sezgilerde doğruluğun kendisini ölçecek bir yol çoğu zaman yoktur, ve bu yüzden istikrar, doğruluğun yerine kullanılan dolaylı bir ölçü olur.
Williamson'ın yargı görüşü. Williamson, 2007 tarihli kitabında, felsefi sezgilerin özel bir zihinsel durum olmadığını, karşı-olgusal düşünmeye dayanan sıradan yargılar olduğunu savundu. Gettier vakasına dair yargımız, "Bu durumda Smith bilir miydi?" sorusuna, gündelik hayatta "Böyle olsaydı ne olurdu?" sorularına cevap veren aynı yetenekle cevap vermemizdir. Williamson'a göre bu görüşün önemli bir sonucu vardır: felsefi sezgilere yönelik genel bir şüphecilik, gündelik karşı-olgusal yargılara, ve onlarla birlikte bilimsel düşünce deneylerine de yayılmak zorundadır. Bu, olumsuz programa karşı güçlü bir cevaptır; ama Weinberg'in umut ölçütleri, tam olarak bu genellemeyi engellemek için tasarlanmıştır: gündelik karşı-olgusal yargıların hataları düzeltilebilir, alışılmadık felsefi vakalarınkiler ise daha zor düzeltilir.
Güncel tartışma
Deneysel felsefenin kendi tekrarlanabilirliği. Psikolojide 2010'larda birçok ünlü bulgunun tekrarlanamaması, "tekrarlanabilirlik krizi" olarak anıldı. Deneysel felsefe, bu krizden kendi bulgularını sınamak için bir ders çıkardı. Florian Cova ve çok sayıda yazarın 2021'de Review of Philosophy and Psychology dergisinde yayımladığı bir çalışma, 2003 ile 2015 arasında yayımlanmış kırk çalışmayı yeniden yaptı. Çalışmaların büyük çoğunluğu, yaklaşık yüzde yetmişi, başarıyla tekrarlandı; bu oran, psikolojinin bazı alanlarında bildirilen oranlardan daha yüksekti. Bu bulgu, deneysel felsefenin olumsuz programı için iki yönlü bir sonuç taşır. Bir yandan, sezgilere dair bulguların çoğu sağlamdır ve ciddiye alınmalıdır. Öbür yandan, en çarpıcı olumsuz iddiaların bir kısmı başka tekrarlama çalışmalarında sarsıldı: Ders Ç0.9'da gördüğümüz kültürler arası bilgi sezgileri iddiası, Kim ile Yuan'ın ve Seyedsayamdost'un 2015 tarihli tekrarlamalarında bulunamadı; Basit örnekteki Truetemp sıra etkisi de sonraki tekrarlama girişimlerinde bulunamadı. Bu iki sonuç, bu dersin ana tezini, yani sezgilerin tür tür değerlendirilmesi gerektiği tezini, destekliyor.
Alışılmadık vakalar ve kiplik şüpheciliği. Fransız filozof Edouard Machery, 2017 tarihli Philosophy Within Its Proper Bounds kitabında, olumsuz programı daha sistemli bir biçime soktu. Machery'ye göre felsefi vakalar, çoğu zaman, gündelik hayatta birlikte görülen özellikleri birbirinden ayırır: Gettier vakasında gerekçe ile doğruluk ayrılır, Truetemp vakasında güvenilir süreç ile kişinin kendi gerekçesi. Bu ayrılmış durumlar, sezgilerimizin eğitildiği ortamın dışında kalır, ve bu yüzden onlara dair yargılarımızın güvenilir olduğunu varsaymak için iyi bir neden yoktur. Machery, buradan, felsefenin zorunluluk ve olanaklılık hakkındaki iddialarını vaka yöntemiyle kuramayacağı sonucunu çıkardı. Eleştirmenler, bu sonucun, bilimdeki idealleştirilmiş düşünce deneylerini de tehdit edip etmediğini sordu; Williamson'ın yargı görüşü bu eleştirinin bir kaynağıdır.
Olumlu programın gelişimi. Deneysel felsefenin olumlu kolu, son yıllarda olumsuz kolundan daha hızlı büyüdü. Araştırmacılar, insanların bilgi, kasıt, nedensellik ve özgür irade gibi kavramları nasıl kullandığını, bu kullanımın farklı dillerde ve kültürlerde ne ölçüde ortak olduğunu ve hangi bilişsel süreçlerden kaynaklandığını inceliyor. Bu programın arkasındaki fikir, Giriş'teki Knobe etkisinin ikinci okumasıdır: sezgiler, kavramlarımızın kendisine dair veridir. Bu fikir, Ders Ç0.9'da gördüğümüz kavram mühendisliğiyle ilginç bir gerilim taşır. Olumlu program, kavramlarımızın ne olduğunu betimler; kavram mühendisliği ise ne olmaları gerektiğini sorar. Bir kavramın gündelik kullanımı ahlaki değerlendirmeyle iç içe geçmişse, felsefe bu kullanımı mı izlemeli, yoksa daha net bir kavram mı önermelidir? Bu soru, sezgilerin kanıt değeri sorusunun yeni bir biçimidir.
Pratik: Çözümlü örnek
Bir epistemoloji seminerinde Elif, Ders Ç1.12'deki yel değirmeni vakasını savunuyor: "Hasan tek gerçek değirmeni görüp 'işte bir yel değirmeni' diye düşündüğünde, bilmediği açıktır. Bu sezgi o kadar güçlü ki, onunla çatışan her kuram yanlıştır. Öyleyse güvenilir bir süreçten doğan doğru inancı bilgi sayan yalın güvenilircilik çöker." Seminerdeki arkadaşı Kerem itiraz ediyor: "Ben aynı vakayı okuyunca Hasan'ın bildiğini düşündüm. O gerçek bir değirmene bakıyor, gözleri gayet iyi çalışıyor."
Adım 1, sezgi ve soru. Sezgi: "Hasan, gördüğü yapının bir yel değirmeni olduğunu bilmiyor." Soru: güvenilir bir süreçten doğan doğru inanç bilgi için yeterli midir? Sezgi, bu soruya olumsuz bir cevap için kanıt olarak kullanılıyor.
Adım 2, tür. Bir vakaya dair sezgi. Vaka, gündelik hayatta pek karşılaşılmayan bir düzenek içeriyor: bir bölgenin sahte cephelerle doldurulması. Bu, Machery'nin uyardığı türden bir vakadır: gündelik hayatta birlikte görülen iki şeyi, yani doğru bir algıyı ve o algının çevresindeki güvenilirliği, birbirinden ayırıyor.
Adım 3, sunuş testi. Ders Ç1.12'nin Güncel tartışmasında gördüğümüz gibi, Gendler ile Hawthorne, vakanın küçük ayrıntılarını, örneğin sahte cephelerin bölgenin ne kadarını kapladığını ya da kişinin onlara ne kadar yakından geçtiğini değiştirerek, sezgilerin ne kadar oynadığını gösterdi. Sezgi, sunuşa duyarlı.
Adım 4, yaygınlık testi. Colaço ve arkadaşlarının 2014 çalışması, katılımcıların önemli bir kısmının sahte ambar vakasında bilgi atfettiğini ve bu eğilimin yaşa göre değiştiğini buldu. Kerem'in sezgisi, azınlıkta bir sezgi değil. Elif'in "açıktır" demesi, felsefeciler arasında yaygın bir yargıyı yansıtıyor olabilir, ama sıradan konuşucular arasında aynı ölçüde paylaşılmıyor.
Adım 5, bozucu etken taraması. Elif'in sezgisini, sorunun cevabıyla ilgisiz bir etken yönlendiriyor olabilir mi? Bir aday: vakayı, güvenilirciliğe karşı bir karşı-örnek olarak tanıyan bir felsefe geleneği içinde öğrenmiş olmak. Bu, Schwitzgebel ile Cushman'ın bulgusuyla birlikte düşünüldüğünde, felsefecilerin sezgilerinin de içinde bulundukları tartışmalardan etkilenebileceğini düşündürüyor. Kesin değil, ama göz ardı edilemez.
Adım 6, geri bildirim sorusu. Bir kişinin, sahte cepheli bir bölgede gerçek bir değirmeni "bilip bilmediğini" gösteren bir geri bildirim yoktur. Gündelik bilgi atfı yeteneğimiz, başkalarının ne bildiğini tahmin edip bu tahminlerin etkileşimde doğru ya da yanlış çıkmasıyla sınanır; ama bu vakada iki sezginin ayrıştığı nokta, hiçbir gündelik etkileşimin sonucunu değiştirmez.
Adım 7, ağırlık. Orta, belki düşük. Sezgi, güvenilirciliğin yalın biçimini zorlamak için bir kanıt sayılabilir, ama "onunla çatışan her kuram yanlıştır" diyecek kadar güçlü değildir.
Sonuç. Elif'in hatası, sezginin gücünü onun kanıt ağırlığıyla karıştırmasıdır. Sezgi ona çok güçlü görünüyor; Descartes'ın diliyle, çok açık. Ama bu açıklık, sunuşa duyarlılık, yaygınlık eksikliği ve geri bildirim yokluğu karşısında, ancak orta bir ağırlık taşıyor. Bu, Kerem'in haklı olduğu anlamına da gelmez. İki sezginin çatıştığı durumda, tartışmanın bir sezgiyle kapanması yerine, iki tarafın da bağımsız gerekçelere başvurması gerekir: örneğin, sahte ambar vakasında bilgi atfetmenin ya da reddetmenin başka hangi vakalarda hangi sonuçları doğurduğu. Bu, Ders Ç0.9'da gördüğümüz yansıtıcı dengenin, sezgilerin ağırlığı kalibre edildikten sonra işletilmesidir.
Pratik: Alıştırmalar
- Şu üç sezgiye Sezgi Kalibrasyonu'nun sunuş, yaygınlık ve geri bildirim adımlarını uygula ve her birine bir kanıt ağırlığı ver: (a) "Hiçbir yüzey, bir noktasında, hem tamamen kırmızı hem tamamen yeşil olamaz." (b) Deneyimli bir hemşirenin, ölçümleri normal çıkan bir hastanın "kötüye gittiğini" hissetmesi. (c) "Bir ışınlanma makinesinde parçalarına ayrılıp başka bir yerde yeniden birleştirilen kişi, aynı kişidir."
- Knobe etkisini düşün. "Kasıt" sezgilerimizin ahlaki değerlendirmeden etkilenmesi, hangi soru için bir bozulma, hangi soru için kavramın bir özelliği sayılabilir? Her iki soruyu da tek bir cümleyle yaz.
- Bir arkadaşın şöyle diyor: "Sezgiler kültüre, sıraya, sunuşa göre değişiyor. Öyleyse felsefe sezgileri tamamen bırakmalı ve yalnızca deneysel verilere dayanmalı." Bu görüşü, bu dersteki iki argümanı kullanarak değerlendir.
Cevapları göster
- (a) Sunuş: sezgi, farklı renk çiftleri ve farklı ifade biçimleriyle düşünüldüğünde değişmiyor. Yaygınlık: renk görebilen insanlar arasında neredeyse evrensel görünüyor. Geri bildirim: doğrudan bir geri bildirim yok, ama hiçbir deneyim sezgiyle çelişmiyor. Ağırlık: yüksek. Ders Ç2.9 ve Ç2.10'da gördüğümüz gibi, sezginin neden doğru olduğu, yani analitik mi sentetik mi olduğu tartışmalıdır, ama sezginin kendisi sağlamdır. (b) Sunuş: hemşirenin sezgisi, belirli bir hastanın durumuna dair bir örüntü tanımadır. Yaygınlık: Klein'ın çalışmaları gibi uzman sezgisi araştırmaları, deneyimli hemşirelerin bu tür sezgilerini belgelemiştir. Geri bildirim: hasta bakımı, hızlı ve görece açık bir geri bildirim ortamıdır; hastanın durumu saatler içinde iyileşir ya da kötüleşir. Ağırlık: yüksek; sezgi, ölçümler normal olsa bile, hastanın daha yakından izlenmesi için iyi bir nedendir. Ama sezginin içeriği, yani neyin ters gittiği, ancak muayene ve testlerle belirlenebilir. (c) Sunuş: ışınlanma vakasına dair sezgiler, vakanın nasıl anlatıldığına, örneğin eski bedenin yok edilip edilmediğine ya da aynı anda iki kopyanın ortaya çıkıp çıkmadığına göre güçlü biçimde değişir. Yaygınlık: insanlar bu konuda belirgin biçimde bölünür. Geri bildirim: hiçbir. Ağırlık: düşük. Vaka, Machery'nin uyardığı türden, gündelik hayatta birlikte görülen özellikleri, yani bedensel sürekliliği ve psikolojik sürekliliği, birbirinden ayıran bir vakadır.
- Bozulma sayılabileceği soru: "Bir eylemin kasıtlı olması için kişinin hangi zihinsel durumlarda bulunması gerekir?" Bu soru zihinsel durumlara dairdir, ve yan etkinin iyi ya da kötü olması, başkanın zihinsel durumunu değiştirmez; öyleyse ahlaki değerlilik, bu soru için ilgisiz bir etkendir. Kavramın özelliği sayılabileceği soru: "Gündelik dilde 'kasıtlı olarak' ifadesini nasıl kullanıyoruz?" Bu soru kavramın kullanımına dairdir, ve insanların kullanımı ahlaki değerlendirmeye duyarlıysa, bu duyarlılık, kavramın betimlenmesi gereken bir özelliğidir.
- Arkadaşının görüşü, deneysel felsefenin olumsuz programını en uç biçimine taşıyor. Bu dersin iki argümanı, bu uç biçime karşı çıkar. Birincisi, Bealer'in kendini çürütme argümanı ve Argüman'ın beşinci öncülü: "yalnızca deneysel verilere dayanmalıyız" ilkesinin kendisi, deneysel verilerle gerekçelendirilemez; bir noktada, bir ilkenin doğru göründüğü yargısına dayanır. Ayrıca deneysel verilerin yorumlanması da, örneğin hangi etkenin ilgisiz olduğuna karar vermek, sezgisel yargılar gerektirir. İkincisi, Williamson'ın yargı görüşü: felsefi sezgiler, gündelik karşı-olgusal yargılardan farklı bir şey değilse, onları toptan bırakmak, gündelik düşünceyi de bırakmayı gerektirir. Ama bu iki argüman, sezgilerin sorgusuz kabul edilmesini de desteklemez. Doğru sonuç, arkadaşının kanıtlarının, sezgilerin tür tür ve kalibre edilerek kullanılması gerektiğini gösterdiğidir.
Pratik: Argüman görevi
Karşılaştırma. Durum: bir aile toplantısında, biri şöyle diyor: "Bir insanın cezayı hak etmesi için kötü niyetli olması gerekir; bu apaçık." Zayıf çalışma: "Bu doğru, çünkü herkes böyle düşünür." Bu çalışma, yaygınlık iddiasını sınamadan bir sezgiyi kanıt sayıyor. Güçlü çalışma: "1) Sezgi, cezanın kötü niyet gerektirdiğini söylüyor ve 'Ceza ne zaman haklıdır?' sorusuna kanıt olarak kullanılıyor. 2) Sunuş testi: aynı soru, ağır bir ihmal vakasıyla, örneğin dikkatsizce araba kullanıp birine zarar veren biriyle düşünüldüğünde, sezgi zayıflıyor; çoğu insan böyle birinin de bir yaptırımı hak ettiğini düşünüyor. 3) Yaygınlık: hukuk sistemleri, taksirli suçları da cezalandırıyor; öyleyse sezgi evrensel değil. 4) Bozucu etken: sezgiyi, akla ilk gelen vakaların kasıtlı suçlar olması yönlendiriyor olabilir. 5) Geri bildirim: bir cezanın haklı olup olmadığına dair doğrudan bir geri bildirim yok; ama farklı yaptırım biçimlerinin sonuçlarına dair dolaylı veriler var. 6) Sonuç: sezgi, kasıtlı suçlar için güçlü bir kanıt, ama 'ceza her zaman kötü niyet gerektirir' genellemesi için zayıf bir kanıt; tartışma bu sezgiyle kapanamaz."
| Ölçüt | Ne aranır |
|---|---|
| Soru belirleme | Sezginin hangi soruya kanıt olarak kullanıldığı açıkça yazılmış |
| Sınamalar | Sunuş, yaygınlık ve bozucu etken sınamalarından en az ikisi somut bir değişiklikle yapılmış |
| Geri bildirim | O türden sezgilerin doğruluğunu sınayacak bir geri bildirim ortamı olup olmadığı tartışılmış |
| Ağırlık ve sonuç | Sezgiye gerekçeli bir ağırlık verilmiş ve tartışmanın sezgiyle kapanıp kapanamayacağına dair net bir yargıya varılmış |
Argüman koçu
Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.
Tekrar
- (Ders Ç0.9) Ders Ç0.9'da yansıtıcı denge nasıl tanımlanmıştı? Bu dersin Sezgi Kalibrasyonu, yansıtıcı dengeye ne ekliyor?
- (Ders Ç1.12) Ders Ç1.12'de yenici nasıl tanımlanmıştı? Bu dersin üçüncü öncülü, yenicinin hangi türünü kullanıyor?
- (Ders Ç0.10) Ders Ç0.10'da kalibrasyon kavramı nasıl tanımlanmıştı? Felsefi sezgilerin kalibre edilmesi neden olasılık tahminlerinin kalibre edilmesinden daha zordur?
Cevapları göster
- Ders Ç0.9'da yansıtıcı denge, sezgiler ile genel ilkelerin karşılıklı olarak birbirini düzelttiği yöntem olarak tanımlanmış, hangisinin ağır basacağının sezginin ne kadar yaygın ve sağlam olduğuna bağlı olduğu belirtilmişti. Sezgi Kalibrasyonu, bu "ne kadar yaygın ve sağlam" sorusunu adım adım işlenebilir hâle getiriyor: sezgiyi sunuş, yaygınlık, bozucu etken ve geri bildirim açısından sınayıp ona bir ağırlık veriyor. Yansıtıcı denge, ağırlıkları verilmiş sezgilerle işletildiğinde, güçlü ama istikrarsız bir sezginin bir kuramı gereğinden fazla zorlamasını önler.
- Ders Ç1.12'de yenici, kişinin kanıtına eklendiğinde gerekçesini çökerten doğru bir önerme olarak tanımlanmıştı; Hasan'ın durumunda, bölgenin sahte cephelerle dolu olduğu olgusu, değirmenin sahte olduğunu değil, Hasan'ın gözünün o bölgede güvenilir bir gösterge olmadığını gösteriyordu. Bu dersin üçüncü öncülü, yenicinin bu özel türünü, yani bağ koparan yeniciyi, sezgilere uyguluyor: bir sezgi türünün ilgisiz etkenlere duyarlı olduğuna dair kanıt, sezginin içeriğinin yanlış olduğunu göstermez, ama o türden bir görünüş ile doğruluk arasındaki bağı zayıflatır.
- Ders Ç0.10'da kalibrasyon, bir kişinin olasılık tahminlerinin gerçekleşen sonuçlarla uyuşması olarak tanımlanmıştı: yüzde yetmiş dediği olayların yaklaşık yüzde yetmişi gerçekleşiyorsa, kişi iyi kalibre olmuştur. Bu, tahminlerin doğruluğunun sonradan öğrenilebildiği durumlarda işler. Felsefi sezgilerde ise, bir vakanın "doğru cevabı" sonradan ortaya çıkmaz: Hasan'ın gerçekten bilip bilmediğini gösterecek bir sonuç yoktur. Bu yüzden felsefi sezgiler, doğrudan değil, istikrar, yaygınlık ve bozucu etkenlere duyarlılık gibi dolaylı ölçülerle kalibre edilebilir.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Felsefi anlamda sezgi nedir? | Bir önermenin, çıkarım ve gözlem olmadan, düşünüldüğünde doğru görünmesi; Bealer'e göre bir zihinsel görünüş. |
| Sezgi inançtan nasıl ayrılır? | Bir şey doğru göründüğü hâlde ona inanmayabiliriz (saf küme ilkesi, Müller-Lyer benzetmesi). |
| Knobe etkisi nedir? | İnsanların, ahlaki açıdan kötü yan etkileri, iyi yan etkilerden daha çok kasıtlı sayması (2003). |
| Deneysel felsefenin iki programı nedir? | Olumsuz program sezgilerin kanıt değerini sorgular; olumlu program kavramlarımızın yapısını inceler. |
| Uzmanlık savunması nedir ve nasıl sınandı? | Felsefecilerin sezgilerinin daha güvenilir olduğu iddiası; Schwitzgebel ile Cushman felsefecilerde de sıra etkileri buldu. |
| Kahneman ile Klein'a göre uzman sezgisinin koşulları nedir? | Düzenli bir ortam ve geri bildirimle uzun süre pratik yapma fırsatı. |
| Weinberg'e göre bir kaynağı "umut verici" kılan nedir? | Hatalarının başka kaynaklarla, iç tutarlılıkla, sınırlarının saptanmasıyla ve kuramsal anlayışla düzeltilebilmesi. |
| Sezgi Kalibrasyonu'nun adımları nelerdir? | Soru, tür, sunuş testi, yaygınlık testi, bozucu etken taraması, geri bildirim sorusu, ağırlık. |
Okuma listesi
- George Bealer, "Intuition and the Autonomy of Philosophy", M. DePaul ve W. Ramsey (ed.), Rethinking Intuition (1998) içinde. Sezginin zihinsel görünüş olarak savunusu.
- Joshua Knobe, "Intentional Action and Side Effects in Ordinary Language", Analysis 63 (2003). Knobe etkisi.
- Jonathan Weinberg, "How to Challenge Intuitions Empirically Without Risking Skepticism", Midwest Studies in Philosophy 31 (2007). Sezgilerin düzeltilebilirliği.
- Herman Cappelen, Philosophy Without Intuitions (Oxford University Press, 2012). Felsefecilerin sezgilere dayanmadığı tezi.
- Daniel Kahneman ve Gary Klein, "Conditions for Intuitive Expertise: A Failure to Disagree", American Psychologist 64 (2009). Uzman sezgisinin koşulları.
Sonraki derse köprü
Sezgi Kalibrasyonu'nun dördüncü adımı, başkalarının aynı sezgiyi paylaşıp paylaşmadığını soruyordu. Ama bu adımı atarken, çoğu zaman, o insanların kendisine değil, onların ne düşündüğünü bildiren bir makaleye ya da bir arkadaşın aktarımına dayanırız. Bu dersteki bulguların neredeyse hiçbirini kendimiz gözlemlemedik; Knobe'un parkındaki cevapları da, itfaiyecinin bodrumunu da, başkalarının sözünden öğrendik. Ders Ç2.13, bu durumu bir bilgi kaynağı olarak ele alıyor: başkasının sözü, tek başına, bilgi verebilir mi? Yoksa bir söze güvenmek için her seferinde o kişinin güvenilir olduğuna dair kendi kanıtımız mı gerekir? Ders, bir sözün kaynağından bize ulaşana kadar geçtiği halkaları izlemek için Tanıklık Zinciri adlı bir araç sunuyor.
Günlük sorusu: En son ne zaman bir kararı "içimden gelen" bir sese dayanarak verdin? O sesin konuştuğu alanda, yanılıp yanılmadığını gösteren bir geri bildirim hiç aldın mı?