İçeriğe geç

Ders Ç2.11 · Çekirdek · Modül Ç2: Bilginin kaynakları

Akılcılık ve deneycilik

Araç: Kaynak Önceliği Sorusu · 5K: Kaynak · 7.168 kelime · tamamı yaklaşık 33 dakika okuma

Giriş

1688'de İrlandalı doğa filozofu ve siyasetçi William Molyneux, John Locke'a bir mektup yazdı ve bir soru sordu. Locke bu ilk mektuba cevap vermedi; Molyneux soruyu 1693'te ikinci bir mektupta yineledi ve Locke onu İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme'nin 1694 tarihli ikinci baskısına aldı. Soru şuydu. Doğuştan görme engelli bir yetişkin, dokunarak bir küp ile bir küreyi birbirinden ayırmayı öğrenmiş olsun. Elleriyle yokladığında hangisinin küp, hangisinin küre olduğunu hiç yanılmadan söyleyebiliyor. Şimdi bu kişinin gözleri açılsın ve iki cisim önüne konsun. Onlara dokunmadan, yalnızca bakarak, hangisinin küp olduğunu söyleyebilir mi?

Soru, ilk bakışta bir göz hekimliği sorusu gibi görünüyor. Ama arkasında felsefe tarihinin en uzun tartışmalarından biri duruyor. Kişi bakar bakmaz küpü tanıyabiliyorsa, köşe, düz yüzey ve kenar gibi şekil kavramları ya göze de dokunmaya da ait olmayan bir kaynaktan, yani akıldan geliyordur, ya da dokunmadan öğrenilmiş bir kavram, hiçbir deneyim gerekmeden görmeye aktarılabiliyordur. Tanıyamıyorsa, şekil kavramlarımız her duyuda ayrı ayrı, deneyimle kuruluyor demektir. Molyneux'nün kendi cevabı "hayır"dı; Locke da "hayır" dedi. Üç yüz yılı aşkın bir süre sonra soru, bir laboratuvarda sınandı. Bu dersin Gerçek hayat örneğinde ne bulunduğunu göreceğiz.

Ders Ç2.10, Hume'un çatalını ve Kant'ın sentetik a priori kategorisini bir tabloya yerleştirdi. Bu ders aynı tartışmayı bir kat geriden ele alıyor: tabloya hangi önermelerin gireceğini belirleyen daha temel bir anlaşmazlık var. On yedinci ve on sekizinci yüzyılın akılcıları (rationalists) bilginin en sağlam kısmının akıldan, deneycileri (empiricists) ise bütün kavramlarımızın ve dünyaya dair bütün bilgimizin deneyimden geldiğini savundu. Bu dersin ana iddiası, bu anlaşmazlığın tek bir soru olmadığıdır. İçinde en az iki ayrı soru var: kavramlarımız nereden gelir, ve inançlarımızı ne gerekçelendirir? Bu iki soruyu ayıran aracın adı Kaynak Önceliği Sorusu.

Bu dersin kazanımları:

  • Akılcılık ile deneyciliğin temel tezlerini, doğuştan fikir ve doğuştan bilgi iddialarını, Locke'un iki kaynağını ve mantıkçı deneyciliğin bu tartışmadaki yerini açıklarsın. (anla)
  • Bir iddiaya Kaynak Önceliği Sorusu'nu uygulayarak kavram sorusunu gerekçe sorusundan ayırır, iddianın hangi kısmının akla, hangi kısmının deneyime dayandığını belirlersin. (uygula)
  • Locke'un doğuştan ilkelere itirazını, Leibniz'in yatkınlık cevabını ve Molyneux sorusuna dair deneysel bulguların bu tartışmaya ne kattığını gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)

Kavramlar

Kavramlar bölümü önce iki ana tutumu, sonra tartışmanın merkezindeki doğuştanlık kavramını, Locke'un deneyimi ikiye ayırışını ve yirminci yüzyılda deneyciliğin aldığı yeni biçimi tanımlıyor.

Felsefe tarihinde "kıta akılcıları" olarak anılan üç ad öne çıkar: Fransız filozof René Descartes, Hollandalı filozof Baruch Spinoza ve Alman filozof Gottfried Wilhelm Leibniz. Üçünün görüşleri birbirinden epey farklıdır, ama ortak bir yönleri vardır: matematiği bilginin modeli olarak görürler. Bir geometri ispatında, birkaç apaçık ilkeden başlayıp adım adım kesin sonuçlara varılır, ve bu sonuçların hiçbiri bir ölçüme dayanmaz. Akılcılara göre felsefe, ve bir ölçüde doğa bilgisi de, bu yolla ilerleyebilir. Descartes, 1641 tarihli Meditasyonlar'da, açık ve seçik (clear and distinct) kavradığı şeylerin doğru olduğunu ilke edindi. Spinoza'nın 1677'de, ölümünden sonra yayımlanan Etika'sı, tanımlar, aksiyomlar ve önermelerle, Öklid'in Elemanlar'ı biçiminde yazılmıştır. Akılcılığın her biçimi her şeyin akılla bilinebileceğini söylemez. Ama her biçimi, aklın yalnızca deneyimin getirdiğini düzenleyen bir araç olmadığını, kendi başına bir bilgi kaynağı olduğunu savunur.

"İngiliz deneycileri" olarak anılan üç ad öne çıkar: İngiliz filozof John Locke, İrlandalı filozof George Berkeley ve İskoç filozof David Hume. Locke, 1689'un sonunda kapağında 1690 tarihiyle yayımlanan İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme (An Essay Concerning Human Understanding) adlı eserinin birinci kitabını doğuştan ilkelere ve fikirlere karşı bir eleştiriye ayırdı. İkinci kitapta zihnin bütün fikirlerini nereden edindiğini anlattı. Hume, Ders Ç2.10'da gördüğümüz çatalı, deneyciliğin keskin bir ifadesi olarak kurdu: fikirler arasındaki ilişkiler düşünceyle bilinir ama dünya hakkında bir şey söylemez; dünya hakkında söylenen her şey olgu meselesidir ve deneyime dayanır. Deneyciliğin bu en güçlü biçimine göre, akıl dünya hakkında yeni bir şey öğretmez; yalnızca deneyimin getirdiği malzemeyi karşılaştırır, birleştirir ve düzenler.

Bu iki iddia birbirinden ayrıdır, ve bu ayrım dersin geri kalanında önemli olacak. Bir kişi, örneğin, "nedensellik" kavramının doğuştan olduğunu, ama hangi şeyin hangi şeye neden olduğuna dair bütün bilgimizin deneyimden geldiğini savunabilir. Descartes, Meditasyonlar'ın üçüncüsünde fikirleri kökenlerine göre üçe ayırdı. Bazıları dışarıdan gelir; bir sesi duyduğumuzda ya da ateşin sıcaklığını hissettiğimizde oluşan fikirler böyledir. Bazılarını biz kendimiz kurarız; siren ya da hipogrif (yarı grifon yarı at bir yaratık) fikri böyledir. Bazıları ise doğuştandır; Descartes'a göre şey, hakikat ve düşünce kavramları, ve en başta Tanrı fikri bu türdendir. Leibniz, doğuştan bilginin yanlış anlaşıldığını, zihinde hazır duran bir liste değil, deneyim uygun koşulu sağladığında açığa çıkan bir yatkınlık olduğunu savundu. İtiraz 1'de bu fikre döneceğiz.

Locke'un iki kaynağı, deneyciliğin sanıldığından daha geniş bir tutum olduğunu gösterir. Deneyim yalnızca gözle, kulakla, deriyle edinilen şey değildir; zihnin kendi işleyişini izlemesi de bir deneyimdir. Ders Ç2.5'te içebakışın (introspection) bir bilgi kaynağı olup olmadığını tartışmıştık. Locke'un "reflection" terimi, içebakışın deneyci bir öncülüdür: Locke'a göre düşünme kavramını edinmek için doğuştan bir fikre gerek yoktur, düşündüğümüzü fark etmemiz yeter. Bu, akılcıların doğuştan saydığı birçok kavramın, deneyci tarafından düşünümden türetilebileceği anlamına gelir. Tartışmanın bir kısmı, tam olarak bu türetmenin başarılı olup olmadığına dairdir.

Viyana Çevresi'nin önde gelen adları arasında Alman fizikçi ve filozof Moritz Schlick, Alman filozof Rudolf Carnap ve Avusturyalı sosyolog Otto Neurath vardı. 1929'da Carnap, Hans Hahn ve Neurath'ın adıyla yayımlanan "Bilimsel Dünya Anlayışı: Viyana Çevresi" (Wissenschaftliche Weltauffassung: Der Wiener Kreis) adlı bildirge, hareketin programını özetledi. Mantıkçı deneyciler, eski deneyciliğin en büyük sorununu çözdüklerini düşünüyordu. O sorun matematikti: matematik kesin ve deneyimden bağımsız görünüyordu, ve bu, akılcılığın en güçlü dayanağıydı. Çözümleri, Ders Ç2.9'da Ayer'den gördüğümüz hamleydi: mantık ve matematik analitiktir, yani yalnızca dilsel uzlaşımlarımız sayesinde doğrudur ve dünya hakkında bir şey söylemez. Öyleyse akıl, dünya hakkında hiçbir şey bilmeden kesin bilgiye sahip olabilir. Akılcılığın elindeki örnek, deneyciliğe karşı bir kanıt olmaktan çıkar. Hareketin ikinci tezi daha da iddialıydı: bir cümle ya analitiktir ya da deneyimle doğrulanabilir; ikisi de değilse anlamsızdır. Bu doğrulama ilkesi (verification principle), geleneksel metafiziğin büyük kısmını yanlış değil, anlamsız ilan ediyordu.

"Akılcı mısın, deneyci misin?" sorusu, bu iki soruyu tek bir soru gibi sorar ve bu yüzden yanıltıcıdır. Kant, Ders Ç2.9'da gördüğümüz gibi, bütün bilgimizin deneyimle başladığını, ama bu yüzden bütün bilginin deneyimden çıkmadığını söyledi. Mantıkçı deneyciler, matematiğin deneyimden bağımsız bilindiğini kabul ettiler, ama bunu akılcılığa bir taviz olarak görmediler. Bu tutumların her biri, iki sorudan birine bir cevap, öbürüne başka bir cevap verir. Kaynak önceliği, tutumları etiketlemek yerine, her soruyu ayrı ayrı sormayı öneriyor.

Argüman

Bu bölüm, akılcılık ile deneycilik arasındaki tartışmanın tek bir soru olarak çözülemeyeceğini, soru soru ve alan alan ele alınması gerektiğini savunan bir argüman kuruyor.

  1. Akılcılık ile deneycilik arasındaki tartışma, en az iki ayrı soruyu içerir: kavramlarımızın kökeni sorusu ve inançlarımızın gerekçesinin kaynağı sorusu.
  2. Bu iki sorunun cevapları mantıksal olarak birbirinden bağımsızdır: bir kavram doğuştan olup onu içeren bir önerme deneyimle gerekçelendirilebilir; bir kavram deneyimden soyutlanıp onu içeren bir önerme deneyimden bağımsız olarak gerekçelendirilebilir.
  3. Kavram sorusunda, bütün kavramların duyum ve düşünümden türetilebileceği iddiası, Hume'un kendi kabul ettiği bir karşı-örnekle ve bebeklik araştırmalarının bulgularıyla zorlanır; öte yandan hangi kavramların doğuştan olduğu, akılcıların kendi aralarında da çözülmemiş bir sorudur.
  4. Gerekçe sorusunda, mantık ve matematiğin deneyimden bağımsız olarak gerekçelendirildiği geniş ölçüde kabul görür; asıl anlaşmazlık, aklın dünyanın kendisine dair esaslı bir bilgi verip veremeyeceğidir.
  5. Bu esaslı bilgi sorusunun cevabı alana göre değişir: mantıkta, matematikte, renk ilişkilerinde, nedensellik ilkesinde ve doğa bilimlerinde aynı değildir.

Sonuç: "Bilginin kaynağı akıl mıdır, deneyim mi?" sorusunun tek bir cevabı yoktur, çünkü bu soru tek bir soru değildir. Bir iddianın kaynağını sormak, en az iki ayrı soruyu ayrı ayrı sormayı ve cevabı alan alan vermeyi gerektirir. Bu sonuç, tartışmanın boş olduğunu söylemez: akılcılar ile deneyciler, birçok somut noktada gerçekten anlaşmazlığa düşer. Ama anlaşmazlığın nerede olduğunu bulmak için, iki soruyu birbirinden ayırmak gerekir.

İlk iki öncül, dersin ana ayrımını kuruyor. Bir örnek, iki sorunun nasıl ayrıştığını gösterir. "Nedensellik" kavramını ele alalım. Bir akılcı, bu kavramın doğuştan olduğunu savunabilir: hiçbir duyu deneyimi bize nedensel bağın kendisini, yani bir olayın öbürünü zorunlu olarak ortaya çıkarmasını göstermez; Hume da bunu kabul eder. Ama aynı akılcı, "sıtmaya sivrisineklerin taşıdığı bir parazit yol açar" önermesinin yalnızca gözlem ve deneyle gerekçelendirilebileceğini de kabul eder. Kavram doğuştan olsa bile, onu içeren önerme a posteriori'dir. Ters yönde de ayrışma mümkündür: "Hiçbir şey aynı anda, aynı yerinde tamamen kırmızı ve tamamen yeşil olamaz" önermesindeki renk kavramları açıkça deneyimden gelir, çünkü hiç renk görmemiş biri bu kavramlara sahip değildir. Ama önermenin gerekçesi, Ders Ç2.9'da gördüğümüz gibi, deneyimden bağımsız görünür.

Beşinci öncül, alan farkını vurguluyor. Mantıkçı deneyciler mantık ve matematik için deneyciliği bir ölçüde gevşetti, doğa bilimleri için ise sıkı tuttu. Kant, doğa biliminin bazı temel ilkeleri için akılcılığa yakın, deneyimin içeriği için ise deneyciliğe yakın durdu. Böyle karma tutumlar, tutarsızlık değildir; tartışmanın gerçek yapısını yansıtır.

En tartışmalı öncül: Anlaşmazlığı esaslı bilgiye taşıyan dördüncüsü. "Asıl anlaşmazlık esaslı bilgidedir" demek, mantık ve matematiğin esaslı bilgi olmadığını varsayıyor gibi görünür. Akılcılar bu varsayımı kabul etmez. Leibniz için matematiksel doğrular, bütün olası dünyalarda geçerli akıl doğrularıdır ve bu yüzden yalnızca sözcüklerimize dair değildir. Mantıkçı deneycilerin "matematik analitiktir, öyleyse dünya hakkında bir şey söylemez" hamlesi, Ders Ç2.10'da gördüğümüz Quine eleştirisinden sonra eskisi kadar güvenli değildir: analitik ile sentetik arasındaki sınır bulanıklaşırsa, matematiğin dünya hakkında bir şey söyleyip söylemediği sorusu yeniden açılır. Öncülü savunan biri, en azından şunu söyleyebilir: matematiğin deneyimden bağımsız olarak gerekçelendirildiği, iki taraf için de ortak bir zemindir; anlaşmazlık bu gerekçenin neyi gösterdiğindedir. Bu daha zayıf biçim, argümanın sonucu için yeterlidir.

İtirazlar ve cevaplar

İtiraz 1: Doğuştan ilke olsaydı herkes onu bilirdi

Locke'un Deneme'nin birinci kitabındaki ana argümanı şudur. Bir ilke doğuştan olsaydı, bütün insanlar onu bilir ve ona onay verirdi. Ama akılcıların en sık örnek gösterdiği ilkeler, örneğin "Ne varsa vardır" ya da "Bir şeyin aynı anda hem var olması hem olmaması olanaksızdır", çocuklar tarafından da, insanlığın büyük bir kısmı tarafından da hiç düşünülmemiştir. Bir ilkenin zihne "kazınmış" olduğunu söyleyip zihnin onu fark etmediğini eklemek, Locke'a göre neredeyse bir çelişkidir: kazınmak, fark edilmek demektir. Öyleyse doğuştan ilke yoktur.

Cevap: Leibniz, Locke'un kitabına satır satır cevap veren İnsan Anlığı Üzerine Yeni Denemeler'i (Nouveaux essais sur l'entendement humain) 1704 civarında tamamladı. Locke o yıl öldüğü için Leibniz kitabı yayımlamadı; kitap ancak 1765'te yayımlandı. Leibniz'in cevabı, doğuştan bilginin bilinçli ve hazır bir bilgi değil, bir yatkınlık (disposition) olduğudur. Önsözde, Locke'un beyaz kâğıt, yani boş levha benzetmesi yerine damarlı bir mermer bloğu benzetmesini önerir. Mermerin damarları, içinden yontulabilecek heykellerden bazılarını öbürlerine göre daha olası kılar; heykelin ortaya çıkması için yontucunun emeği gerekir, ama biçim, bir anlamda, taşta zaten vardır. Doğuştan ilkeler de böyledir: deneyim onları açığa çıkarmak için gereklidir, ama onların kaynağı deneyim değildir. Locke bu cevabı önceden görmüştü: doğuştan bilgi yalnızca bir yatkınlıksa, zihnin bir gün öğrenebileceği her şey doğuştan sayılır, ve "doğuştan" kelimesi bir şey ayırt etmez olur. Leibniz'in bu itiraza cevabı, iki türlü doğru arasındaki farka dayanır. Duyular bize yalnızca tekil örnekler gösterir; kaç örnek görürsek görelim, bir doğrunun her durumda ve zorunlu olarak geçerli olduğunu göstermez. Zorunlu doğruların zorunluluğu, öyleyse, örneklerden değil, başka bir kaynaktan gelmelidir. Bu cevap, doğuştan bilgiyi zihnin içinde hazır duran içerikler olarak değil, zorunluluğu kavrama gücü olarak yeniden tanımlar. Tartışma burada tıkanmaz, yer değiştirir: soru artık "çocuklar bu ilkeleri biliyor mu?" değil, "zorunluluk bilgisi deneyimden nasıl çıkabilir?" sorusudur.

İtiraz 2: Mantıkçı deneycilik akılcılığı gereksiz kıldı

Mantıkçı deneycilere göre, akılcılığın tek güçlü dayanağı mantık ve matematiğin deneyimden bağımsız görünen kesinliğiydi. Bu kesinlik, analitiklikle açıklanınca, akla deneyimden bağımsız bir bilgi kaynağı rolü vermeye gerek kalmaz. Akıl yalnızca kendi kurallarımızı uygular; dünya hakkındaki her şeyi deneyim söyler. Öyleyse tartışma, yirminci yüzyılın ilk yarısında, deneyciliğin lehine kapanmıştır.

Cevap: Bu hamle iki yönden sarsıldı. Birincisi, Ders Ç2.10'da gördüğümüz Quine eleştirisidir. Quine'ın 1951 tarihli makalesinin başlığındaki "iki dogma"dan biri analitik-sentetik ayrımıdır; öbürü ise "indirgemecilik" adını verdiği tezdir: her anlamlı cümlenin, tek başına, kendisini doğrulayacak ya da yanlışlayacak belirli bir deneyimler kümesiyle eşleştirilebileceği tezi. Quine'a göre cümleler deneyimle tek tek değil, bir bütün olarak karşılaşır. Bu iki dogma reddedilirse, mantıkçı deneyciliğin akılcılığı gereksiz kılan çerçevesi de çöker. Ama dikkat: Quine bu sonuçtan akılcılık lehine değil, daha radikal bir deneycilik lehine bir sonuç çıkarır; ona göre mantık ve matematik de, ilkece, deneyim karşısında gözden geçirilebilir. İkinci sarsıntı, doğrulama ilkesinin kendi statüsüyle ilgilidir. "Bir cümle ya analitiktir ya da deneyimle doğrulanabilir; değilse anlamsızdır" cümlesinin kendisi, ne analitik görünür ne de deneyimle doğrulanabilir. Öyleyse kendi ölçütüne göre anlamsızdır. Ayer, Language, Truth and Logic'in 1946 tarihli ikinci baskısına yazdığı girişte, ilkenin deneysel bir hipotez olarak değil, bir tanım olarak görülmesini istediğini yazdı. Ama bir tanım, kabul edilmesi için bir gerekçe ister, ve o gerekçenin kaynağı yeniden sorulur. İki sarsıntı, deneyciliği çürütmez; ama tartışmanın yirminci yüzyılın başında kapanmadığını gösterir.

İtiraz 3: Molyneux sorusu deneyle cevaplandı, tartışma bitti

Molyneux sorusu, iki taraftan birinin haklı olduğunu gösterebilecek bir deney gibi görünüyor. Gözleri sonradan açılan kişiler küpü bakar bakmaz tanıyamıyorsa, deneycilik haklıdır; tanıyabiliyorsa, akılcılık. Gerçek hayat örneğinde göreceğimiz gibi, 2011'de yayımlanan bir çalışma bu deneyi yaptı ve hastaların hemen tanıyamadığını buldu. Öyleyse tartışma, en azından bu noktada, deneycilerin lehine bitmiştir.

Cevap: Deney, tartışmaya gerçek bir veri ekler, ama tartışmayı bitirmez. Birincisi, soruya "hayır" demek akılcılıkla uyumludur. Leibniz, Yeni Denemeler'de, Molyneux sorusuna koşullu bir "evet" verir: kişi önündeki iki cismin bir küp ile bir küre olduğunu biliyorsa, dokunarak öğrendiği şeylerle aklın ilkelerini birleştirerek hangisinin hangisi olduğunu çıkarabilir. Bu cevap, anında ve çıkarımsız bir tanımayı değil, akıl yürütmeyle varılan bir tanımayı öngörür; deney ise, büyük ölçüde, anında tanımayı sınadı. İkincisi, deneyin kendi bulgusu karmaşıktır: hastalar ilk günlerde başarısızdı, ama başarıları birkaç gün içinde belirgin biçimde arttı. Bu hızlı öğrenme, iki duyu arasında bir bağlantının uzun bir deneyim birikimi gerektirmeden kurulabildiğini düşündürür. Bu da deneyciliğin en basit biçiminden çok, zihnin bu bağlantıyı kurmaya hazır geldiği görüşüyle uyumlu olabilir. Üçüncüsü, hastaların gözleri doğuştan tamamen kapalı değildi; hepsi ışığı ve karanlığı ayırt edebiliyordu, ikisi parlak bir ışığın yönünü de seçebiliyordu. Molyneux'nün düşünce deneyindeki kişi ise hiç görmemiş biridir. Deney, düşünce deneyinin tam bir uygulaması değildir. Bulgunun dürüst özeti şudur: şekil kavramının görmeye anında ve hazır aktarılmadığı yönünde güçlü bir kanıt, ama bu aktarımın nasıl bu kadar hızlı öğrenildiği sorusu açık.

İtiraz 4: Tartışma terimlerden ibarettir

Akılcılar da deneyciler de, deneyimin bilgi için gerekli olduğunu kabul eder; hiçbir akılcı, hiçbir şey görmemiş, duymamış, dokunmamış bir zihnin geometri yapabileceğini savunmaz. Hiçbir deneyci de aklın gereksiz olduğunu söylemez. Öyleyse iki taraf aynı şeyi farklı vurgularla söylüyor, ve tartışma yalnızca terimlerle ilgilidir.

Cevap: İki tarafın ortak bir zemini olduğu doğrudur, ama bu zemin anlaşmazlığı ortadan kaldırmaz. Kant'ın ayrımını hatırlayalım: deneyimin bilgiyi başlatması ile bilginin deneyimden çıkması farklı şeylerdir. Bir akılcı, deneyimin bir ilkeyi fark etmemize vesile olduğunu kabul eder, ama ilkenin gerekçesinin deneyim olduğunu reddeder. Bu fark, somut sonuçlar doğurur. "Her olayın bir nedeni vardır" ilkesini düşünelim. Bir deneyciye göre bu ilke, deneyimle desteklenen ve deneyimle yanlışlanabilecek bir genellemedir; kuantum fiziğinin bazı yorumları gerçekten de nedensiz olayların olabileceğini öne sürer, ve deneyci bu yorumlara ilkece açıktır. Bir akılcıya göre ise ilke, deneyimin anlaşılır olmasının bir koşuludur ve hiçbir deney onu yanlışlayamaz. İki taraf, aynı bilimsel bulgu karşısında farklı bir şey yapar. Terimler değil, bir iddiaya karşı nasıl kanıt aranacağı değişiyor. Bu dersin aracı, tam olarak bu farkı yakalamak için tasarlandı: hangi deneyimin bir iddiayı çürütebileceğini sormak, iki tarafı birbirinden ayırır.

Örnekler

Basit örnek: üç iddia, iki soru

Üç iddiayı Kaynak Önceliği Sorusu ile inceleyelim. Her biri için iki soru soruyoruz: kavramlar nereden geliyor, gerekçe nereden geliyor?

"İkinin karekökü rasyonel bir sayı değildir." Kavramlar: sayı, karekök ve oran kavramları, en azından bir ölçüde, sayma ve ölçme deneyimleriyle başlar; ama "rasyonel sayı" kavramı, iki tam sayının oranı olarak, tanımla kurulur. Gerekçe: Antik Yunan'dan beri bilinen bir çelişkiye indirgeme ispatı. İkinin karekökü iki tam sayının en sade oranı olsaydı, iki sayının da çift olması gerekirdi, ama en sade oranda ikisi birden çift olamaz. Bu ispatın hiçbir adımı bir ölçüme dayanmaz. Hiçbir cetvel, hiçbir ölçüm bu sonucu destekleyemez, çünkü ölçümler hep sonlu bir hassasiyetle yapılır. Kaynak: kavram karma, gerekçe akıl.

"Limon ekşidir." Kavramlar: ekşi kavramı tadı alınarak edinilir; hiç tat almamış biri bu kavrama sahip değildir. Gerekçe: limonu tatmak, ya da onu tatmış olanların tanıklığı. Ekşi olmayan bir limon çeşidi bulunsaydı, iddia düzeltilirdi. Kaynak: kavram deneyim, gerekçe deneyim. Bu, deneyciliğin sorunsuz alanıdır, ve akılcılar da bunu kabul eder.

"Bir nesne bir perdenin arkasına geçtiğinde yok olmaz." Kavramlar: kalıcı nesne kavramı ilginç bir örnektir. 1985'te ABD'de çalışan psikologlar Renée Baillargeon ile Elizabeth Spelke ve istatistikçi Stanley Wasserman, beş aylık bebeklerin, asma köprü gibi dönen bir perdenin, arkasında gizli duran bir kutunun bulunduğu yerden geçiyormuş gibi göründüğü olaylara, perdenin kutuya değince durduğu olanaklı olaylardan daha uzun baktığını bildirdi. Araştırmacılar, bu uzun bakışı, bebeklerin gizlenen nesnenin var olmaya devam ettiğini beklediğinin işareti olarak yorumladı. Bu yorum doğruysa, kalıcı nesne kavramı, ya da ona benzer bir beklenti, çok erken yaşta, belki uzun bir deneyim birikiminden önce ortaya çıkıyor. Ama yorum tartışmalıdır: bazı araştırmacılar, uzun bakışın daha basit algısal etkenlerle açıklanabileceğini savunmuştur. Gerekçe: bir yetişkin için iddia, sayısız gözleme dayanan bir genellemedir. Kaynak: kavram tartışmalı, gerekçe deneyim.

Sonuç: Üç iddia, kavram ve gerekçe sorularının farklı cevaplar alabildiğini gösteriyor. Birinci iddiada kavram ile gerekçe ayrışıyor, ikincisinde ikisi de deneyime dayanıyor, üçüncüsünde ise kavram sorusu bilimsel bir tartışmaya açılıyor. Hiçbir iddia için "akılcı" ya da "deneyci" etiketi tek başına yeterli değil.

Orta örnek: Descartes'ın balmumu

Descartes, Meditasyonlar'ın ikincisinde, kovandan yeni alınmış bir balmumu parçasını ele alır. Balmumu henüz bal tadını tamamen yitirmemiştir, çiçek kokusunu taşır; rengi, şekli ve büyüklüğü bellidir; serttir, soğuktur, kolayca tutulur, vurulduğunda ses çıkarır. Sonra ateşe yaklaştırılır. Tadı kaybolur, kokusu gider, rengi değişir, şekli bozulur, büyüklüğü artar, sıvılaşır, ısınır, artık tutulamaz, vurulduğunda ses çıkarmaz. Descartes sorar: aynı balmumu hâlâ orada mı? Herkes evet der. Ama duyuların bize gösterdiği özelliklerin hiçbiri kalmadı. Öyleyse balmumunun ne olduğunu, yani uzamlı, esnek ve değişebilir bir şey olduğunu, duyularla değil, Descartes'ın deyişiyle "yalnızca zihnin kavrayışıyla" biliriz. Hayal gücü bile bunu yapamaz, çünkü balmumu, hayal edebileceğimizden çok daha fazla biçim alabilir.

Kaynak Önceliği Sorusu ile bakalım. Kavram sorusu: "uzamlı ve değişebilir bir şey" kavramı nereden geliyor? Descartes'a göre zihnin kendisinden. Bir deneyci ise, bu kavramın, değişen ama aynı yerde kalan nesneleri tekrar tekrar gözlemlemekten, yani deneyimden soyutlandığını savunur. Gerekçe sorusu: balmumunun erimeden önce ve sonra aynı şey olduğunu ne gerekçelendiriyor? Descartes'a göre aklın kavrayışı. Deneyciye göre ise, sürekliliği gözlemlemek: balmumunun adım adım eridiğini gördük; hiçbir anda bir balmumu yok olup yerine başka bir şey gelmedi.

Sonuç: Balmumu örneği, akılcılığın güçlü bir yanını gösteriyor: bir nesnenin değişim boyunca aynı kalması, tek tek duyu verilerinin hiçbirinde görülmez; onları birbirine bağlayan bir kavrayış gerekir. Ama örnek, deneycinin cevabını da davet ediyor: bağlayıcı kavrayış, belki de sürekli gözlemden öğrenilmiş bir alışkanlıktır. İki taraf arasındaki fark, kavrayışın kaynağı sorusunda düğümleniyor. Gerekçe sorusunda ise, gözlemin, yani balmumunun eriyişini izlemenin, en azından bir rol oynadığı açıktır. Bu örnek, Argüman'ın ikinci öncülünü somutlaştırıyor: aynı olayda kavram ve gerekçe sorusu farklı yönlere işaret edebilir.

Gerçek hayat örneği: Hindistan'da Molyneux sorusu

Molyneux sorusunu sınamanın önünde uzun süre iki engel vardı. Doğuştan görme engelli olup sonradan görmeye başlayan kişiler çok azdı. Ayrıca gözü optik olarak düzeltilen birinin görmesi hemen işlevsel olmayabiliyordu; bu yüzden eski denemelerde, bir başarısızlığın iki duyu arasında aktarım olmamasından mı yoksa yetersiz görmeden mi kaynaklandığı ayırt edilemiyordu. Bu yüzden yeni çalışma, görerek yapılan karşılaştırmayı ayrı bir kontrol koşulu olarak da sınadı. Hindistan doğumlu, MIT'de çalışan nörobilimci Pawan Sinha'nın Hindistan'da yürüttüğü Prakash Projesi, bu engellerin ikisini de aşmaya çalıştı. Proje, tedavi edilebilir doğuştan körlüğü, çoğunlukla da kataraktı olan çocuk ve gençleri tedavi ediyordu.

2011'de Nature Neuroscience dergisinde, Amerikalı psikolog Richard Held'in ilk yazarı olduğu ve Sinha'nın da yazarları arasında bulunduğu bir makale yayımlandı. Makalenin başlığı, bulguyu özetliyordu: "Yeni gören kişiler, görüleni dokunulanla eşleştiremiyor" (The newly sighted fail to match seen with felt). Çalışmaya, tedaviden önce şekilleri görerek ayırt edemeyen, 8 ile 17 yaş arasında beş çocuk ve genç katıldı; dördü katarakt ameliyatı, biri kornea nakli oldu. Tedaviden sonraki ilk iki gün içinde, katılımcılara dokunarak bir şekil tanıtıldı, sonra iki şekil gösterilip hangisine dokunduklarını görerek bulmaları istendi. Katılımcılar, iki şekli dokunarak karşılaştırdıklarında ya da yalnızca görerek karşılaştırdıklarında başarılıydı. Ama dokunduklarını gördükleriyle eşleştirmeleri gerektiğinde, başarıları şansa yakındı. Daha sonra yeniden sınanabilen üç katılımcının başarısı, yeni ama benzer nesnelerle ve araya hiçbir eğitim konmadan, beş gün gibi kısa bir sürede belirgin biçimde arttı.

Kaynak Önceliği Sorusu ile bakalım. Kavram sorusu: şekil kavramı, iki duyu arasında hazır bir ortak kavram olarak mı geliyor? Bulgu, en azından anında eşleştirme için, hayır diyor: dokunarak öğrenilen şekil, görmeye kendiliğinden aktarılmıyor. Bu, Molyneux'nün ve Locke'un cevabıyla uyumlu. Ama bulgunun ikinci yarısı, yani birkaç gün içindeki hızlı öğrenme, hikâyeyi karmaşıklaştırıyor. İki duyu arasındaki bağlantı, yıllarca biriken bir deneyim gerektirmiyor; zihin bu bağlantıyı kurmaya hazır görünüyor. Gerekçe sorusu: bir küpü görerek tanıyan bir kişi, bu tanımanın doğru olduğunu ne gerekçelendiriyor? Bulgulara göre, en azından başlangıçta, dokunma ile görmeyi birleştiren deneyim.

Bu örnek, üç yüz yılı aşkın bir felsefi sorunun deneysel olarak sınanabildiğini gösteriyor. Ama İtiraz 3'te gördüğümüz gibi, deney tartışmayı bitirmiyor. Çalışma beş kişiyle yapıldı; katılımcıların hepsi tedaviden önce ışığı ve karanlığı ayırt edebiliyordu; ve deney, Leibniz'in öngördüğü akıl yürütmeyle varılan tanımayı değil, anında eşleştirmeyi sınadı. Felsefi bir sorunun deneysel olarak sınanması, sorunun kendisini ortadan kaldırmaz; sorunun hangi yanının deneye açık, hangi yanının açık olmadığını netleştirir. Bu da Kaynak Önceliği Sorusu'nun kendisinin bir uygulamasıdır.

Araç kartı: Kaynak Önceliği Sorusu

Satırİçerik
Ne işe yararBir iddianın kaynağını, "akıl mı, deneyim mi?" diye tek seferde sormak yerine, iki ayrı soruya böler: iddianın kavramları nereden geliyor, iddiayı ne gerekçelendiriyor? Her soru için hangi kaynağın belirleyici olduğunu ve iddianın hangi kısmının hangi kaynağa dayandığını gösterir.
Adımlar1) İddiayı tek bir cümleyle yaz. 2) Kavram sorusu: iddiadaki ana kavramlar deneyimden soyutlanabilir mi, yoksa deneyimin hiçbir zaman doğrudan göstermediği bir şeyi mi içeriyor? 3) Gerekçe sorusu: iddiaya inanmak için elindeki gerekçe bir gözlem, ölçüm ya da tanıklık mı, yoksa bir ispat ya da kavrayış mı? 4) Çürütme sınaması: hangi gözlem bu iddiayı yanlışlardı? Böyle bir gözlem tasavvur edilemiyorsa, gerekçe büyük olasılıkla deneyimden gelmiyor. 5) Pay ayırma: iddia karma bir iddiaysa, akla dayanan kısmı ile deneyime dayanan kısmını ayrı ayrı yaz. 6) Köprü öncülü: akılla kurulan bir modeli dünyaya bağlayan öncülü bul; o öncülün kaynağı nedir? 7) Karar: iki soru için ayrı ayrı bir cevap ver ve hangisinin tartışmalı olduğunu not et.
Ne zaman kullanılırBiri bir iddianın "mantıken", "kanıtlanmış olarak" ya da "tamamen deneyimle" bilindiğini söylediğinde; bir hesabın ya da modelin gerçek dünyada işe yarayıp yaramayacağı sorulduğunda; bir yeteneğin ya da bilginin doğuştan mı öğrenilmiş mi olduğu tartışıldığında.
SınırıAraç, kaynakları ayırır ama hangi kaynağın daha güvenilir olduğunu söylemez; o, ayrı bir değerlendirme gerektirir. Çürütme sınaması, Quine'ın bütüncü görüşü doğruysa yanıltıcı olabilir: bir gözlem bir iddiayı tek başına değil, başka inançlarla birlikte sınar. Kavram sorusunun cevabı çoğu zaman psikolojinin ve gelişim biliminin açık sorularına bağlıdır ve araç bu soruları kendisi çözemez.
5K kapısıKaynak

Özet

  • Akılcılık, bilginin en azından önemli bir kısmının akıldan ve çıkarımdan geldiğini, bazı kavram ya da bilgilerin doğuştan olduğunu savunur (Descartes, Spinoza, Leibniz).
  • Deneycilik, bütün kavramlarımızın ya da dünyaya dair bütün bilgimizin deneyimden geldiğini savunur (Locke, Berkeley, Hume).
  • Doğuştan fikir ile doğuştan bilgi ayrı iddialardır; Leibniz doğuştan bilgiyi hazır bir içerik değil, bir yatkınlık olarak yorumlar.
  • Locke'a göre fikirlerin iki kaynağı vardır: duyum ve düşünüm.
  • Mantıkçı deneycilik, mantık ve matematiği analitik sayarak akılcılığın en güçlü dayanağını etkisizleştirmeye çalıştı; Quine'ın iki dogma eleştirisi ve doğrulama ilkesinin kendi statüsü bu hamleyi sarstı.
  • Molyneux sorusu, 2011'de Prakash Projesi'nde sınandı: yeni gören kişiler dokunduklarını görerek hemen eşleştiremedi, ama birkaç gün içinde hızla öğrendi.
  • Kaynak Önceliği Sorusu, bir iddia için kavramların kökenini ve gerekçenin kaynağını ayrı ayrı sorar; iki sorunun cevabı farklı olabilir.

Derinleş — isteğe bağlı katmanlar

Birincil metin

Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme'nin ikinci kitabının ilk bölümünde, zihnin bütün fikirlerini nereden edindiği sorusuna şöyle cevap verir:

Öyleyse zihnin, dediğimiz gibi, üzerinde hiçbir yazı bulunmayan, hiçbir fikirden yoksun beyaz bir kâğıt olduğunu varsayalım. O hâlde zihin nasıl donanır? İnsanın meşgul ve sınırsız hayal gücünün neredeyse sonsuz bir çeşitlilikle onun üzerine çizdiği o engin birikimi nereden edinir? Aklın ve bilginin bütün MALZEMELERİNİ nereden alır? Buna tek kelimeyle cevap veriyorum: DENEYİMDEN. Bütün bilgimiz onun üzerine kuruludur ve nihayetinde ondan türer. Ya dış duyulur nesnelere ya da zihnimizin kendimizce algılanan ve üzerinde düşünülen iç işlemlerine yönelen gözlemimiz, anlığımıza düşünmenin bütün MALZEMELERİNİ sağlayan şeydir. Bu ikisi, bilginin pınarlarıdır; sahip olduğumuz ya da doğal olarak sahip olabileceğimiz bütün fikirler bunlardan doğar.

İlk kitapta ise, doğuştan ilkelere karşı argümanını şöyle kurmuştu:

Birincisi, bütün çocukların ve [dönemin diliyle] ahmakların bu ilkeleri hiç kavramadığı ya da düşünmediği açıktır. Ve bunun eksikliği, bütün doğuştan doğruların zorunlu eşlikçisi olması gereken evrensel onayı yıkmaya yeter. Çünkü ruha kazınmış olup da ruhun algılamadığı ya da anlamadığı doğrular olduğunu söylemek, bana neredeyse bir çelişki gibi görünüyor; zira kazımak, bir şey ifade ediyorsa, belirli doğruları algılanır kılmaktan başka bir şey değildir.

İlk pasaj, deneyciliğin en ünlü imgesini, "beyaz kâğıt" imgesini taşıyor. Latince karşılığıyla "tabula rasa", yani boş levha, Locke'tan çok önce kullanılan bir imgedir; Locke'un Deneme'sinde ise bu Latince ifade değil, "white paper" ifadesi geçer. Pasajın dikkat çekici yanı, iddianın gücüdür: Locke, bilginin "bütün malzemelerinin" deneyimden geldiğini söylüyor. Ama aynı zamanda iki kaynağı adlandırıyor: dış nesnelere yönelen gözlem ve zihnin kendi işlemlerine yönelen gözlem. Bu ikinci kaynak, deneyciliği, akılcıların kendi alanı saydığı birçok kavrama, örneğin düşünme, kuşku, inanç ve istek kavramlarına genişletir. "Malzeme" kelimesinin tekrarı da önemlidir: Locke, aklın bu malzemeyi işlediğini, birleştirdiğini ve karşılaştırdığını reddetmiyor. İddiası, malzemenin kaynağına dair.

İkinci pasaj, İtiraz 1'de gördüğümüz argümanın kaynağıdır. Locke'un ana öncülü, "kazınmış ama algılanmayan" doğru fikrinin neredeyse çelişkili olduğudur. Bu öncül, zihnin içeriğini zihnin farkında olduğu şeyle sınırlar. Leibniz'in itirazı tam olarak buradan girer: zihnin farkında olmadığı içerikler, yani bugünkü dille bilinçdışı ya da örtük içerikler, Leibniz'e göre gayet anlaşılırdır. Leibniz, zihnin her an farkında olmadığı sayısız küçük algıya sahip olduğunu savunuyordu. Bu iki pasajın karşı karşıya getirdiği soru, akılcılık ile deneycilik tartışmasının bir zihin felsefesi sorusuna da bağlı olduğunu gösteriyor: zihnin içeriği, zihnin farkında olduğu şeyle sınırlı mıdır?

Teknik ayrıntı

Tartışmanın tezlere ayrılması. Amerikalı filozoflar Peter Markie ve M. Folescu, Stanford Encyclopedia of Philosophy'deki "Rationalism vs. Empiricism" maddesinde, tartışmayı bir dizi ayrı teze böler. Akılcılık tarafında üç tez öne çıkar. Sezgi/Çıkarım tezine göre, belirli bir alandaki bazı önermeler yalnızca sezgiyle bilinebilir, bazıları da sezgiyle bilinen önermelerden çıkarımla bilinebilir. Doğuştan Bilgi tezine göre, belirli bir alandaki bazı doğruları doğamızın bir parçası olarak biliriz. Doğuştan Kavram tezine göre, belirli bir alanda kullandığımız bazı kavramlar rasyonel doğamızın bir parçasıdır. Deneycilik tarafında ise Deneycilik tezi öne çıkar: belirli bir alandaki kavramların ve bilginin tek kaynağı deneyimdir. Bu tezlerin hepsi "belirli bir alanda" kaydıyla ifade edilir. Bir kişi matematikte Sezgi/Çıkarım tezini, doğa biliminde ise Deneycilik tezini kabul edebilir. Bu, Argüman'ın beşinci öncülünün teknik bir ifadesidir. Bu ayrım ayrıca bu dersin iki sorusunu da yansıtır: Doğuştan Kavram tezi kavram sorusuna, Sezgi/Çıkarım ve Doğuştan Bilgi tezleri ise gerekçe sorusuna aittir.

Hume'un kopya ilkesi ve eksik mavi ton. Hume, deneyciliği bir ilkeyle keskinleştirdi. 1748'de ilk yayımlanan, bugünkü adını 1758'de alan İnsan Anlığı Üzerine Bir İnceleme'nin ikinci bölümünde, zihnin içeriklerini "izlenimler" ve "fikirler" olarak ikiye ayırır. İzlenimler, gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz anda canlı olan algılardır; fikirler ise bunların daha soluk kopyalarıdır. Kopya ilkesine göre, her basit fikir, ona karşılık gelen bir izlenimden türer. Hume bu ilkeyi felsefi bir araç olarak kullanır: bir terimin anlamlı olup olmadığını sınamak için, onun hangi izlenimden türediğini sormak gerekir. Ama Hume, aynı bölümde, kendi ilkesine bir karşı-örnek de verir. Otuz yıl boyunca görmüş, bütün renkleri tanıyan, ama tek bir mavi tonunu hiç görmemiş bir kişi düşünelim. Önüne o tonun dışındaki bütün mavi tonları, en koyudan en açığa doğru sıralanır. Hume'a göre bu kişi, eksik tonun olması gereken yerde bir boşluk fark eder, ve büyük olasılıkla, o tonun fikrini kendi hayal gücüyle kurabilir. Öyleyse basit bir fikir, ona karşılık gelen bir izlenim olmadan oluşabilir. Hume, örneğin "o kadar tekil" olduğunu ve genel ilkeyi değiştirmeyi hak etmediğini söyleyerek geçer. Ama örnek, deneyciliğin kavram sorusundaki en güçlü ilkesinin bile istisnasız olmadığını, ve zihnin, deneyimin malzemesi üzerinde yalnızca birleştirme ve ayırma değil, bir tür doldurma da yapabildiğini gösterir.

Duyumdan ötede deneycilik: Berkeley. Berkeley, 1709 tarihli Yeni Bir Görme Kuramı Üzerine Deneme (An Essay towards a New Theory of Vision) kitabında, Molyneux sorusuna Locke gibi "hayır" cevabı verdi. Berkeley'e göre görme ile dokunma, birbirinden tamamen farklı nesnelere sahiptir; görülen küp ile dokunulan küp arasında ortak bir şey yoktur, ve iki duyu arasındaki bağ, yalnızca deneyimle, görülenle dokunulanın birlikte deneyimlenmesine alışarak kurulur. Bu görüş, Locke'tan daha radikaldir. Locke, şekil gibi "birincil nitelikler"in birden fazla duyuyla algılandığını kabul ediyordu; Ders Ç2.3'te bu ayrımı görmüştük. Berkeley ise, bu ortaklığın kendisini reddetti. Prakash bulgusu, iki duyu arasında anında bir aktarım olmadığını göstererek Berkeley'in cevabıyla uyumludur; ama hızlı öğrenme bulgusu, Berkeley'in öngördüğü uzun bir alışma sürecine pek benzemez.

Mantıkçı deneyciliğin iki ayağı. Mantıkçı deneyciliğin programı iki ayak üzerinde durur. Birinci ayak, analitikliktir: mantık ve matematik analitiktir, dolayısıyla deneyimden bağımsız bilinmeleri akılcılığa bir dayanak oluşturmaz. İkinci ayak, doğrulamadır: analitik olmayan her anlamlı cümle, deneyimle doğrulanabilir olmalıdır. Carnap, 1928 tarihli Dünyanın Mantıksal Kuruluşu (Der logische Aufbau der Welt) kitabında, bilimsel kavramların doğrudan deneyim terimlerinden mantıksal olarak nasıl kurulabileceğini göstermeye girişti. Quine'ın "indirgemecilik" dogması, bu kuruluş projesinin arkasındaki varsayımı hedef alır. Quine'a göre, tek tek cümleleri tek tek deneyimlere bağlamak mümkün değildir, çünkü bir gözlem bir hipotezi her zaman başka varsayımlarla birlikte sınar. Bu görüş, Fransız fizikçi Pierre Duhem'in fizik deneyleri üzerine daha önceki gözlemlerinden de beslenir ve "Duhem-Quine tezi" olarak anılır.

Güncel tartışma

Uyaran yoksulluğu argümanı. Akılcılık ile deneycilik tartışması, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dilbilimde yeniden alevlendi. Amerikalı dilbilimci Noam Chomsky, çocukların, maruz kaldıkları dilsel verinin sınırlı olmasına karşın, dilin karmaşık dilbilgisi kurallarını şaşırtıcı bir hızla ve tutarlılıkla edindiğini vurguladı. Chomsky'ye göre bu veri, kuralları tek başına belirlemeye yetmez; öyleyse çocuk, dil öğrenmeye bir tür doğuştan yapıyla gelir. Chomsky, bu argümanı açıkça Descartes'a ve akılcı geleneğe bağladı; 1966'da yayımlanan bir kitabına Kartezyen Dilbilim (Cartesian Linguistics) adını verdi. Argüman, "uyaran yoksulluğu argümanı" (poverty of the stimulus argument) olarak anılır. Ama argümanın deneysel dayanağı da sorgulandı. Britanyalı dilbilimci Geoffrey Pullum ve Amerikalı filozof Barbara Scholz, 2002'de The Linguistic Review dergisinde yayımlanan bir makalede, argümanın en sık verilen örneklerinde çocukların gerçekten verisiz kaldığının gösterilmediğini, ilgili yapıların çocuklara ulaşan dilde sanıldığından daha sık bulunabileceğini savundu. Tartışma sürüyor. Bu tartışmanın yapısı, Locke ile Leibniz arasındaki tartışmanın yapısına çok benzer: bir taraf, öğrenilenin veriyi aştığını, öbür taraf ise verinin sanıldığından zengin olduğunu savunur.

Çekirdek bilgi. Elizabeth Spelke ve Amerikalı psikolog Katherine Kinzler, 2007'de Developmental Science dergisinde yayımlanan "Core knowledge" başlıklı makalede, insan bilişinin, nesneler, eylemler, sayılar ve mekân gibi birkaç alanda, erken ortaya çıkan ve sonraki öğrenmenin temelini oluşturan "çekirdek bilgi sistemleri"ne dayandığını savundu. Bu görüş, Leibniz'in yatkınlık fikrine benzer bir yapı taşır: çekirdek sistemler hazır bir bilgi listesi değil, deneyimi belirli biçimlerde işlemeye yönelik bir donanımdır. Ama görüş, Descartes'ın doğuştan fikirlerinden de çok farklıdır: çekirdek sistemler, felsefi kavramlar değil, algısal ve bilişsel beklentilerdir; ve bunlar, ilkece, deneysel olarak sınanabilir.

Öğrenen makineler ve eski tartışma. Son yıllarda, büyük miktarda veriden öğrenen yapay sinir ağları, bu eski tartışmayı yeni bir biçimde gündeme getirdi. Bu sistemler, görece genel bir öğrenme mimarisiyle başlayıp, dilin ve görüntülerin düzenliliklerini büyük ölçüde veriden çıkarır. Bazı araştırmacılar, bu başarının, zengin bir doğuştan yapı olmadan da karmaşık yeteneklerin öğrenilebileceğini, yani deneyciliğe benzer bir yaklaşımın sanıldığından daha güçlü olduğunu gösterdiğini savunur. Başkaları ise, bu sistemlerin bir insan çocuğunun karşılaştığından çok daha fazla veriye ihtiyaç duyduğunu, ve mimarilerinin kendisinin de bir tür yerleşik yapı taşıdığını vurgular. Amerikalı filozof Cameron Buckner, 2024'te yayımlanan From Deep Learning to Rational Machines adlı kitabında, bu tartışmayı açıkça Locke, Hume ve öbür deneycilerin fikirlerine bağlar. Bu tartışmada da Kaynak Önceliği Sorusu işe yarar: bir sistemin bir yeteneği "veriden öğrendiğini" söylemek, mimarinin ona ne kattığı sorusunu ortadan kaldırmaz.

Pratik: Çözümlü örnek

Bir yazılım şirketinde, kod incelemesi sırasında iki mühendis tartışıyor. Derya, sıralı bir listede bir değeri arayan bir ikili arama (binary search) fonksiyonu yazmış ve şöyle diyor: "Bu fonksiyonun doğru çalıştığını ispatladım. Döngünün her adımında aranan değer kalan aralıktadır, ve aralık her adımda küçülür. Test yazmaya gerek yok." Ekip arkadaşı Burak itiraz ediyor: "İspat güzel, ama testi yine de yazalım. 2006'da Joshua Bloch'un Google'ın araştırma blogunda anlattığı hatayı hatırla: Java'nın standart kütüphanesindeki ikili arama, yaklaşık dokuz yıl boyunca bir hata taşıdı. Bu hatalı satır Jon Bentley'nin Programming Pearls kitabındaki ikili aramada da vardı."

Bloch'un anlattığı hata şuydu. Aralığın orta noktası, alt ve üst sınırların toplamının yarısı olarak hesaplanıyordu. Matematikte bu hesap her zaman doğrudur. Ama bilgisayarda tam sayılar sınırlı bir aralıkta tutulur; çok büyük bir dizide, iki sınırın toplamı bu aralığı aşar ve negatif bir sayıya dönüşür. Kod, ancak dizi çok büyüdüğünde, yani yazıldığı yıllarda nadir olan bir koşulda çöküyordu.

Adım 1, iddia. "Bu ikili arama fonksiyonu doğru çalışır."

Adım 2, kavram sorusu. "Aralık", "orta nokta" ve "toplam" kavramları, matematikteki tam sayı kavramından geliyor. Ama fonksiyonun çalıştığı nesneler, matematikteki tam sayılar değil, belirli bir bit genişliğinde saklanan makine tam sayılarıdır. İddiadaki "doğru çalışır" kavramı, ikisinden hangisine göre tanımlanıyor?

Adım 3, gerekçe sorusu. Derya'nın gerekçesi bir ispat, yani bir akıl yürütme. Burak'ın önerdiği gerekçe ise test, yani bir gözlem.

Adım 4, çürütme sınaması. Hangi gözlem iddiayı yanlışlardı? Fonksiyonun çok büyük bir dizide yanlış sonuç verdiği ya da çöktüğü bir çalışma. Böyle bir gözlem açıkça tasavvur edilebilir, ve 2006'da gerçekten yaşandı. Öyleyse iddianın en azından bir kısmı, deneyime açıktır.

Adım 5, pay ayırma. İddia iki kısımdan oluşuyor. Birinci kısım: "Tam sayılar matematikteki gibi davranıyorsa, bu algoritma doğrudur." Bu kısım, ispatla, deneyimden bağımsız olarak gerekçelendirilir ve hiçbir test onu yanlışlayamaz. İkinci kısım: "Bu makinede tam sayılar, bu fonksiyonun karşılaşacağı bütün girdilerde matematikteki gibi davranır." Bu kısım, makinenin, dilin ve kullanım koşullarının olgularına dairdir.

Adım 6, köprü öncülü. Matematiksel modeli gerçek makineye bağlayan öncül, ikinci kısımdır. Derya'nın ispatı bu öncülü sessizce varsaydı. Öncülün kaynağı deneyimdir: dilin belgeleri, makinenin özellikleri ve fonksiyonun kullanılacağı dizi boyutları hakkındaki bilgi.

Adım 7, karar. Kavram sorusunda iddia iki farklı tam sayı kavramını karıştırıyor. Gerekçe sorusunda ise iddia karma bir iddiadır: algoritmanın mantığı akılla, modelin makineye uygunluğu deneyimle gerekçelendirilir. Ne yalnızca ispat ne de yalnızca test yeterlidir. Hollandalı bilgisayar bilimci Edsger Dijkstra'nın sık alıntılanan sözü, testin bir hatanın varlığını gösterebildiğini ama yokluğunu asla gösteremediğini söyler; bu, testin sınırını doğru biçimde yakalar. Bloch'un örneği ise ispatın sınırını gösteriyor: ispat, ancak dayandığı model kadar sağlamdır.

Sonuç. Bu örnek, akılcılık ile deneycilik tartışmasının soyut bir tarih konusu olmadığını, her gün yazılan kodda yeniden ortaya çıktığını gösteriyor. Derya'nın tutumu akılcılığın, Burak'ınki deneyciliğin gündelik biçimidir. Kaynak Önceliği Sorusu, ikisini de haklı kılan bir ayrım sunuyor: algoritmanın doğruluğu bir akıl meselesidir, ama algoritmanın bu makinede doğru çalışması bir olgu meselesidir. Hata, iki meselenin birbirine karıştırıldığı yerde, yani köprü öncülünde yaşıyordu. Bloch'un önerdiği düzeltme de buradan geliyor: orta nokta, sınırların toplamının yarısı yerine, alt sınıra, iki sınırın farkının yarısı eklenerek hesaplanırsa, toplama taşması doğmaz. Düzeltilmiş kod, aynı matematiksel ispattan geçer, ama bu kez gerçek makinenin bilinen bir özelliğini de hesaba katar.

Pratik: Alıştırmalar

  1. Şu üç iddiaya Kaynak Önceliği Sorusu'nu uygula; her biri için kavram ve gerekçe sorularını ayrı ayrı cevapla: (a) "Bir üçgenin iki kenarının toplamı üçüncü kenardan uzundur." (b) "Bu yıl buğday hasadı geçen yıldan düşük olacak." (c) "İnsanlar başkalarının yüzündeki öfkeyi tanıyabilir."
  2. Locke'un "beyaz kâğıt" imgesi ile Leibniz'in "damarlı mermer" imgesini karşılaştır. Bir gelişim psikoloğunun yapacağı hangi gözlem, bu iki imgeden birini öbürüne göre daha akla yatkın kılardı?
  3. Bir arkadaşın şöyle diyor: "Mantık ve matematik analitiktir, yani yalnızca kelimelerin anlamından doğrudur. Öyleyse akıl dünya hakkında hiçbir şey öğretmez; akılcılık, yanlış anlaşılmış bir dilbilgisidir." Bu görüşü, bu derste gördüğün iki eleştiriyi kullanarak değerlendir.
Cevapları göster
  1. (a) Kavramlar: üçgen, kenar ve uzunluk kavramları, şekilleri görmek ve ölçmekle başlar; ama iddiadaki "üçgen", çizilen herhangi bir üçgen değil, geometrik bir idealdir. Gerekçe: üçgen eşitsizliği, geometride ispatlanır, ve hiçbir ölçüm onu destekleyemez ya da çürütemez, çünkü bir ölçüm sonucu ölçümdeki bir hataya bağlanabilir. Kaynak: kavram karma, gerekçe akıl. Bir köprü öncülü de vardır: bu eşitsizliğin gerçek arazide işe yaraması, gerçek mekânın bu geometriye uyduğuna dair bir varsayıma dayanır; bu varsayımın kaynağı deneyimdir. (b) Kavramlar: hasat, buğday ve miktar kavramları deneyimden gelir. Gerekçe: yağış, sıcaklık ve tarla gözlemlerine dayanan bir tahmin. Kaynak: kavram deneyim, gerekçe deneyim. Ama tahmin bir model kullanıyorsa, modelin matematiksel kısmı akılla, girdileri ise gözlemle gerekçelendirilir. (c) Kavramlar: öfke kavramı ilginçtir. Bir deneyci, onu kendi öfkemizi düşünümle fark etmekten ve başkalarının davranışlarını gözlemlemekten türetir. Bazı araştırmacılar ise, yüz ifadelerini tanımanın erken ortaya çıkan, belki kısmen doğuştan bir yatkınlığa dayandığını savunur; bu tartışma sürüyor. Gerekçe: bir yetişkin için, iddia gözlemlere dayanan bir genellemedir. Kaynak: kavram tartışmalı, gerekçe deneyim.
  2. Locke'un imgesi, zihnin içeriğinin bütünüyle deneyimle yazıldığını, Leibniz'in imgesi ise zihnin bazı içerikleri öbürlerinden daha kolay ve daha olası kıldığını öngörür. İki imgeyi ayırt edecek gözlem, öğrenmenin hızı ve biçimiyle ilgilidir. Bebekler belirli türden düzenlilikleri, örneğin nesnelerin sürekliliğini, çok az deneyimle ve hep aynı sırayla edinip başka düzenlilikleri aynı kolaylıkla edinemiyorsa, bu, Leibniz'in damarlarına benzer bir yapıya işaret eder. Öğrenme, verinin miktarıyla orantılı ve içerikten bağımsız biçimde ilerliyorsa, Locke'un imgesi daha akla yatkın görünür. Bir uyarı: hiçbir tekil gözlem, iki imgeden birini kesin olarak çürütmez, çünkü iki taraf da gözlemleri kendi çerçevesine uydurmaya çalışabilir.
  3. Arkadaşının görüşü, mantıkçı deneyciliğin hamlesini ifade ediyor. Bu hamleye karşı iki eleştiri gördük. Birincisi Quine'ın eleştirisi: analitik ile sentetik arasında ilkeli bir sınır çizilemiyorsa, "yalnızca kelimelerin anlamından doğrudur" ifadesinin kendisi netleştirilemez. İkincisi, doğrulama ilkesinin kendi statüsü: "bir cümle ya analitiktir ya da deneyimle doğrulanabilir" cümlesi kendisi ne analitik ne de deneysel görünür; ve Ayer'in bu cümleyi bir tanım sayma önerisi, tanımın neden kabul edilmesi gerektiği sorusunu yeniden doğurur. Ama dikkat: bu iki eleştiri arkadaşının görüşünü sarsar, ama akılcılığı kanıtlamaz. Quine'ın kendisi, bu eleştirilerden daha radikal bir deneycilik sonucu çıkarır. Değerlendirmenin dürüst sonucu, görüşün fazla hızlı olduğudur: mantık ve matematiğin dünya hakkında bir şey söyleyip söylemediği, hâlâ açık bir sorudur.

Pratik: Argüman görevi

Karşılaştırma. Durum: bir usta şöyle diyor: "Bu meslek kitaptan öğrenilmez; ancak yıllarca elinle yaparak öğrenirsin." Zayıf çalışma: "Bu yanlış, çünkü mesleki eğitim kitapları var." Bu çalışma, iddiadaki iki ayrı soruyu ayırmadan ona karşı çıkıyor. Güçlü çalışma: "1) İddia, mesleki bilginin kaynağının deneyim olduğunu söylüyor. 2) Kavram sorusu: 'işin iyi yapılmış olması' gibi bazı kavramlar, ancak çok sayıda örneği görerek ve elle deneyerek oluşuyor gibi görünüyor; bu kısım deneyime dayanıyor. 3) Gerekçe sorusu: ama bir malzemenin neden çatladığına dair bilgi, kısmen fizik ve kimya ilkelerine dayanır, ve bu ilkeler kitaptan öğrenilebilir. 4) Çürütme sınaması: iddia, yalnızca kitapla eğitilmiş birinin, deneyimli bir usta kadar iyi iş çıkardığı bir durumla yanlışlanırdı. Böyle durumlar nadir görünüyor, ama tersi, yani yalnızca yaparak öğrenmiş birinin bir malzeme hatasının nedenini açıklayamadığı durumlar da var. 5) Pay ayırma: mesleğin el becerisine ve yargıya dayanan kısmı deneyime, nedenleri açıklayan kısmı ise kısmen ilkelere ve çıkarıma dayanıyor. 6) Sonuç: ustanın iddiası, mesleğin bir kısmı için güçlü, bütünü için ise fazla geniş."

ÖlçütNe aranır
İki soruKavram sorusu ile gerekçe sorusu ayrı ayrı sorulmuş ve ayrı ayrı cevaplanmış
Çürütme sınamasıİddiayı yanlışlayabilecek somut bir gözlem tarif edilmiş ve böyle gözlemlerin olup olmadığı sorulmuş
Pay ayırmaİddianın akla ve deneyime dayanan kısımları birbirinden ayrılmış
Gerekçeli yargıHer adım bir öncekine dayanıyor ve vardığı yargı iddianın hangi kısmının güçlü, hangisinin zayıf olduğunu söylüyor

Argüman koçu

Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.

En az 120 karakter (0)

Tekrar

  1. (Ders Ç2.10) Ders Ç2.10'da Hume'un çatalı ile Kant'ın sentetik a priori kategorisi arasındaki fark nasıl tanımlanmıştı? Bu dersteki akılcılık ile deneycilik tartışması, o farkı nasıl genişletiyor?
  2. (Ders Ç2.5) Ders Ç2.5'te içebakış bir bilgi kaynağı olarak nasıl tartışılmıştı? Locke'un "düşünüm" kaynağı bu tartışmayla nasıl bağlantılı?
  3. (Ders Ç2.9) Ders Ç2.9'da mantıkçı deneycilerin a priori bilgiye dair görüşü nasıl özetlenmişti? Bu derste o görüşe yöneltilen eleştirilerden hangisi doğrudan o görüşün kendisini hedef alıyor?
Cevapları göster
  1. Ders Ç2.10'da Hume'un çatalı, bilginin nesnelerini fikirler arasındaki ilişkiler ve olgu meseleleri olarak ikiye ayıran bir ayrım olarak tanımlanmıştı: birinciler düşünceyle bilinir, ikinciler deneyimle. Kant ise araya sentetik a priori yargıları, yani deneyimden bağımsız bilinen ama bilgimizi genişleten yargıları koydu. Bu ders, o farkı, kavramların kökeni sorusunu ekleyerek genişletiyor. Hume'un çatalı ve Kant'ın kategorisi, gerekçe sorusuna aittir. Akılcılık ile deneycilik tartışması ise, bunun yanında, kavramlarımızın nereden geldiğini de sorar, ve bu iki sorunun cevapları ayrışabilir.
  2. Ders Ç2.5'te içebakış, kendi zihinsel durumlarımızı doğrudan, dış dünyaya baktığımızdan farklı bir yolla bilip bilmediğimiz sorusuyla tartışılmıştı. Locke'un "düşünüm" kaynağı, bu sorunun deneyci bir öncülüdür. Locke'a göre, zihnin kendi işlemlerini fark etmesi bir deneyimdir, ve düşünme, kuşku, istek gibi kavramlar bu deneyimden doğar. Bu, akılcıların doğuştan saydığı bazı kavramların deneyci tarafından açıklanmasına olanak tanır. Ama bu açıklama, içebakışın güvenilir bir kaynak olmasına bağlıdır; Ders Ç2.5'teki tartışma, bu güvenilirliğin sanıldığı kadar kesin olmadığını göstermişti.
  3. Ders Ç2.9'da, mantıkçı deneycilere göre, a priori bilinen önermelerin dünya hakkında bir şey söylemediği, yalnızca kelimelerimizin anlamlarını, yani dilsel uzlaşımlarımızı ifade ettiği belirtilmiş ve Ayer'in 1936 tarihli kitabı bu görüşün kaynağı olarak gösterilmişti. Bu derste o görüşe iki eleştiri yöneltildi. Quine'ın analitiklik eleştirisi, görüşün dayandığı analitik-sentetik ayrımını hedef alır. Doğrulama ilkesinin kendi statüsüne dair eleştiri ise, mantıkçı deneyciliğin ikinci ayağını, yani analitik olmayan her anlamlı cümlenin deneyimle doğrulanabilir olması gerektiği tezini hedef alır. Doğrudan Ç2.9'daki görüşü, yani a priori'nin dilsel uzlaşım olduğu görüşünü hedef alan, birincisidir.

Flashcard'lar

Ön yüzArka yüz
Akılcılığın ana iddiası nedir?Bilginin en azından önemli bir kısmı akıldan ve çıkarımdan gelir; bazı kavram ya da bilgiler doğuştandır.
Deneyciliğin ana iddiası nedir?Bütün kavramlarımız ya da dünyaya dair bütün bilgimiz nihayetinde deneyimden gelir.
Locke'a göre fikirlerin iki kaynağı nedir?Duyum (dış nesneler) ve düşünüm (zihnin kendi işlemleri).
Leibniz doğuştan bilgiyi nasıl yorumlar?Hazır bir içerik değil, deneyimle açığa çıkan bir yatkınlık; damarlı mermer benzetmesi.
Molyneux sorusu nedir?Dokunarak küp ile küreyi ayırt eden doğuştan görme engelli biri, gözleri açılınca bakarak ayırt edebilir mi?
Prakash Projesi'nin 2011 bulgusu nedir?Yeni gören gençler dokunduklarını hemen görerek eşleştiremedi, ama birkaç gün içinde hızla öğrendi.
Hume'un eksik mavi ton örneği neyi gösterir?Basit bir fikrin, ona karşılık gelen bir izlenim olmadan da oluşabileceğini; kopya ilkesinin bir istisnasını.
Kaynak Önceliği Sorusu hangi iki soruyu ayırır?Kavramların kökeni sorusu ile gerekçenin kaynağı sorusu.

Okuma listesi

  • John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme (1690), Kitap I ve Kitap II, Bölüm 1. Doğuştan ilkelere karşı argüman ve fikirlerin iki kaynağı.
  • G. W. Leibniz, İnsan Anlığı Üzerine Yeni Denemeler (yazılışı 1704 civarı, yayımı 1765), Önsöz. Damarlı mermer benzetmesi ve Locke'a cevap.
  • René Descartes, Meditasyonlar (1641), İkinci ve Üçüncü Meditasyon. Balmumu örneği ve fikirlerin üç türü.
  • Richard Held ve ark., "The newly sighted fail to match seen with felt", Nature Neuroscience 14 (2011). Molyneux sorusunun deneysel sınaması.
  • Stanford Encyclopedia of Philosophy, "Rationalism vs. Empiricism" maddesi.

Sonraki derse köprü

Akılcıların bilgi kaynağı olarak gösterdiği şeyin adı, çoğu zaman sezgiydi: Descartes'ın açık ve seçik kavrayışı, Leibniz'in zorunluluğu kavrama gücü. Bugün de birçok felsefeci, bir karşı-örneğin gücünü, ona dair sezgimizin gücüyle ölçer. Ders Ç2.12, bu sezgilerin kanıt sayılıp sayılamayacağını soruyor. Farklı insanlar aynı vakaya farklı sezgilerle karşılık veriyorsa, hangi sezgi kanıttır? Deneysel felsefe adı verilen hareket, bu soruyu anketlerle ve deneylerle sınadı. Ders Ç2.12, bir sezginin ne zaman güvenilir olduğunu sınamak için bir ayar yöntemi sunuyor.

Günlük sorusu: Son zamanlarda "bunu ancak yaşayarak öğrenirsin" ya da "bunu düşünerek bulabilirsin" dediğin bir şey var mı? O bilginin hangi kısmı gerçekten deneyimden, hangi kısmı düşünceden geliyordu?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.