İçeriğe geç

Ders Ç2.10 · Çekirdek · Modül Ç2: Bilginin kaynakları

Analitik ve sentetik, zorunlu ve olumsal: Kant'tan Kripke'ye

Araç: Dört Kutu Tablosu · 5K: Kavram · 6.517 kelime · tamamı yaklaşık 30 dakika okuma

Giriş

Eski Yunanlar, akşamları batı göğünde parlayan bir yıldızı Hesperos, sabahları doğu göğünde parlayan bir yıldızı ise Phosphoros olarak adlandırdı. Türkçede de benzer biçimde, akşam yıldızı ve sabah yıldızı denir; halk arasında Çoban Yıldızı adı da kullanılır. Bu örnek felsefeye, Frege'nin 1892 tarihli "Über Sinn und Bedeutung" makalesiyle girdi. Uzun süre bunların iki ayrı gök cismi olduğu düşünüldü. Sonra gökbilimciler, ikisinin aynı gök cismi, yani Venüs gezegeni olduğunu keşfetti. "Akşam yıldızı sabah yıldızıdır" önermesi, böylece, bir gözlem ve hesap sonucunda, yani deneyimle öğrenildi. Ama bir soru kalıyor. Akşam yıldızı ile sabah yıldızı gerçekten aynı cisimse, bu cismin kendisinden farklı olması mümkün müydü? Bir şeyin kendisiyle özdeş olmaması düşünülebilir mi? Öyleyse bu önerme, deneyimle öğrenildiği hâlde, zorunlu olarak doğru değil mi?

Ders Ç2.9, a priori bilginin ne olduğunu sordu ve bir soruyu açık bıraktı: kırmızı ile yeşilin bir arada bulunamayacağını biliyoruz, ama bu bilgi renk kelimelerinin tanımlarından türetilemiyor gibi görünüyor. Bu ders, bu soruyu, felsefe tarihinin en çok tartışılan üç ayrımını bir araya getirerek ele alıyor. A priori ile a posteriori ayrımı, bir önermenin nasıl bilindiğine dairdir. Analitik ile sentetik ayrımı, bir önermenin neden doğru olduğuna, yani doğruluğunun yalnızca anlamından mı kaynaklandığına dairdir. Zorunlu ile olumsal ayrımı ise, bir önermenin başka türlü olup olamayacağına dairdir. Uzun süre bu üç ayrımın örtüştüğü düşünüldü. Kant, sentetik a priori önermelerin var olduğunu savunarak bu örtüşmeyi ilk kez sarstı. Kripke ise, yaklaşık iki yüz yıl sonra, akşam yıldızı örneğindeki gibi, zorunlu ama a posteriori önermelerin var olduğunu savunarak tabloyu yeniden çizdi. Bu ders, bu üç ayrımı ve aralarındaki ilişkileri, Dört Kutu Tablosu adını verdiğimiz bir araçla inceliyor.

Bu dersin kazanımları:

  • A priori/a posteriori, analitik/sentetik ve zorunlu/olumsal ayrımlarını, bu ayrımların hangi alanlara ait olduğunu, sentetik a priori önermeleri ve zorunlu a posteriori ile olumsal a priori önermeleri açıklarsın. (anla)
  • Bir önermeyi Dört Kutu Tablosu ile sınıflandırır, onun hangi kutuya düştüğünü ve sınıflandırmanın neden tartışmalı olabileceğini belirlersin. (uygula)
  • Quine'ın analitiklik eleştirisini ve Kripke'nin üç ayrımı birbirinden ayırma gerekçesini gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)

Kavramlar

Kavramlar, önce üç ayrımı, sonra Kant'ın ve Kripke'nin bu ayrımlar arasındaki ilişkiye dair tezlerini, en son da analitiklik kavramına yöneltilen eleştiriyi tanımlıyor.

Kant'ın örneğinde, "Bütün cisimler uzamlıdır" yargısı analitiktir: cisim kavramını çözümlediğimizde, uzam kavramını onun içinde buluruz. "Bütün cisimler ağırdır" yargısı ise sentetiktir: ağırlık, cisim kavramında içerilmez, ona eklenir. Kant, analitik yargılara "açıklayıcı", sentetik yargılara ise "genişletici" yargılar dedi: analitik yargılar, zaten düşündüğümüz bir kavramı açar; sentetik yargılar, bilgimizi genişletir. Ders Ç2.9'da gördüğümüz "Bütün bekârlar evlenmemiştir" önermesi, analitik önermenin standart örneğidir. Kant'ın tanımının bir sınırı vardır: yalnızca özne-yüklem yapısındaki yargılara uygulanır. "Ya yağmur yağıyor ya da yağmıyor" gibi bir önerme, özne-yüklem yapısında değildir, ama yalnızca mantıksal biçimi sayesinde doğrudur. Bu yüzden çağdaş felsefede analitiklik genellikle "anlamı sayesinde doğruluk" olarak tanımlanır. Bu ayrım, Ders Ç2.9'da gördüğümüz gibi, anlambilimsel bir ayrımdır: bir önermenin nasıl bilindiğine değil, neden doğru olduğuna dairdir.

Ders Ç0.6'da kiplik mantığının olası dünyalar dilini görmüştük: zorunlu önerme bütün olası dünyalarda, olanaklı önerme en az bir olası dünyada doğrudur. "İki artı iki dört eder" önermesi zorunludur: iki artı ikinin beş ettiği bir dünya düşünülemez. "Ankara Türkiye'nin başkentidir" önermesi ise olumsaldır: doğrudur, ama tarih farklı gelişseydi, başkent başka bir şehir olabilirdi. Bu ayrım, metafiziksel bir ayrımdır: önermenin nasıl bilindiğine ya da neden doğru olduğuna değil, gerçekliğin yapısına, yani şeylerin başka türlü olup olamayacağına dairdir. Bu üç ayrımın farklı alanlara ait olduğunu, yani biri epistemolojik, biri anlambilimsel, biri metafiziksel olduğunu görmek, bu dersin temel amacıdır.

Kant'tan önce, Leibniz ve Hume gibi felsefeciler, Kant'ın sonradan koyduğu terimlerle söylersek, bütün a priori bilginin analitik, bütün sentetik bilginin a posteriori olduğunu düşünüyordu; Leibniz'in kendi çerçevesi ise, Teknik ayrıntıda göreceğimiz gibi, bu terimlere tam oturmaz. Hume, 1748 tarihli İnceleme'sinde, bilginin nesnelerini "fikirler arasındaki ilişkiler" ve "olgu meseleleri" olarak ikiye ayırdı. Fikirler arasındaki ilişkiler, yalnızca düşünceyle bilinir ve kesindir; olgu meseleleri ise deneyimle bilinir. Bu ayrım, "Hume'un çatalı" olarak anılır. Kant, bu çatalın arasında üçüncü bir kategori olduğunu savundu: sentetik a priori yargılar. Kant'a göre aritmetik, geometri ve doğa biliminin bazı temel ilkeleri, örneğin "Her olayın bir nedeni vardır", bu kategoriye girer. Kant'ın ünlü örneği "7 + 5 = 12" önermesidir. Aşağıdaki birincil metinde Kant'ın kendi sözleriyle okuyacağımız gibi, yedi ile beşin toplamı kavramını ne kadar çözümlersek çözümleyelim, on iki kavramını onun içinde bulamayız. Öyleyse önerme sentetiktir; ama deneyimden bağımsız olarak bilindiği için a priori'dir. Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi'nin merkezî sorusu, "sentetik a priori yargılar nasıl mümkündür?" sorusudur.

Kripke, 1970'te Princeton Üniversitesi'nde verdiği ve 1980'de Naming and Necessity adıyla kitap olarak yayımlanan derslerinde, Giriş'teki türden özdeşlik önermelerinin zorunlu ama a posteriori olduğunu savundu. Kripke'ye göre, "Akşam yıldızı" ve "Sabah yıldızı" gibi özel adlar, "katı belirleyicilerdir" (rigid designators): bütün olası dünyalarda aynı nesneyi gösterirler. Akşam yıldızı ile sabah yıldızı gerçekte aynı cisimse, her olası dünyada aynı cisimdir, çünkü bir şeyin kendisinden farklı olması olanaksızdır. Öyleyse "Akşam yıldızı sabah yıldızıdır" önermesi zorunludur. Ama bu önerme, a priori bilinmez: Venüs'ün hem akşam hem sabah gökyüzünde görünen cisim olduğu, gözlemle öğrenildi. Kripke, benzer biçimde, "Su H₂O'dur" gibi bilimsel özdeşlik önermelerinin de zorunlu a posteriori olduğunu savundu. Bu tez, zorunluluk ile a priorilik arasındaki geleneksel bağı kopardı.

Kripke'nin en ünlü örneği, Paris'te bir zamanlar uzunluk ölçüsünün tanımı için kullanılan standart metre çubuğudur. Birisi, "metre" kelimesinin anlamını, "S çubuğunun t0 anındaki uzunluğu" betimlemesiyle sabitlerse, "S çubuğu t0 anında bir metre uzunluğundadır" önermesini, çubuğu ölçmeden, a priori olarak bilir. Ama bu önerme olumsaldır: çubuk, ısıtılmış ya da bükülmüş olsaydı, şu anki uzunluğu farklı olabilirdi; ve "metre" katı bir belirleyici olarak, bütün olası dünyalarda aynı uzunluğu gösterir. Öyleyse çubuğun bir metre olmadığı bir olası dünya vardır. Kripke'nin bu örneği tartışmalıdır. Birçok felsefeci, tanımı yapan kişinin bu önermeyle gerçekten bir şey "bildiğini" sorgular. Ama örnek, a priorilik ile zorunluluk arasındaki ayrımın, öbür yönden de kırılabileceğini gösterir. Gerçek hayat örneğinde, metrenin tanımının tarihinin bu tartışmaya nasıl ışık tuttuğunu göreceğiz.

Ders Ç2.9'da Quine'ın a priori bilgiye yönelik eleştirisini kısaca görmüştük. Quine, 1951 tarihli "Two Dogmas of Empiricism" makalesinde, deneyciliğin iki dogmasından birinin analitik ile sentetik arasındaki ayrım olduğunu savundu. Quine'a göre, analitikliği tanımlamaya yönelik her girişim, eşanlamlılık, tanım, zorunluluk ya da anlambilimsel kurallar gibi, kendisi açıklanması gereken başka bir kavrama başvurur, ve bu kavramlar da en sonunda analitikliğe başvurularak açıklanır. Bu döngü, analitiklik kavramının netleştirilemediğini gösterir. İngiliz filozoflar H. P. Grice ve P. F. Strawson, 1956'da yayımlanan "In Defense of a Dogma" makalesinde, Quine'a karşı, bir ayrımın kesin bir tanımı verilemese bile, insanların bu ayrımı tutarlı biçimde uyguladığını ve bunun ayrımın gerçek olduğunu gösterdiğini savundu. Bu tartışma, felsefe tarihinin en etkili tartışmalarından biri olarak kalır.

Argüman

Bu bölüm, üç ayrımın birbirinden bağımsız olduğunu savunan bir argüman kuruyor.

  1. A priori ile a posteriori ayrımı epistemolojiktir: bir önermenin nasıl bilindiğine dairdir. Analitik ile sentetik ayrımı anlambilimseldir: bir önermenin neden doğru olduğuna dairdir. Zorunlu ile olumsal ayrımı metafizikseldir: bir önermenin başka türlü olup olamayacağına dairdir.
  2. Farklı alanlara ait ayrımların örtüştüğü, yani her a priori önermenin analitik ve zorunlu, her a posteriori önermenin sentetik ve olumsal olduğu, ancak ayrı bir argümanla gösterilebilir; kavramların kendisinden çıkmaz.
  3. Kant, sentetik a priori önermelerin, örneğin aritmetiğin ve geometrinin önermelerinin, var olduğunu savundu; renk uyuşmazlığı gibi sonraki adaylar da aynı kategoriye önerildi. Bu iddia doğruysa, a priorilik analitikliği gerektirmez.
  4. Kripke, zorunlu a posteriori önermelerin, örneğin "Akşam yıldızı sabah yıldızıdır" önermesinin, ve olumsal a priori önermelerin, örneğin standart metre önermesinin, var olduğunu savundu; bu iddialar doğruysa, zorunluluk a prioriliği, a priorilik de zorunluluğu gerektirmez.
  5. Kant'ın ve Kripke'nin iddiaları tartışmalı olsa da, en azından bazıları güçlü biçimde savunulabilir.

Sonuç: Üç ayrım, kavramsal olarak birbirinden bağımsızdır ve en azından bazı durumlarda gerçekten ayrışır. Bir önermenin a priori olduğunu bilmek, onun analitik ya da zorunlu olduğunu otomatik olarak göstermez; bir önermenin zorunlu olduğunu bilmek, onun a priori bilinebildiğini göstermez. Bu sonuç, felsefe tarihinde uzun süre birlikte düşünülen kavramları ayırır ve her birinin ayrı ayrı sorgulanmasını gerektirir. Hangi kutuların dolu olduğu, yani gerçekten sentetik a priori, zorunlu a posteriori ve olumsal a priori önermelerin var olup olmadığı, tartışmalı olmaya devam eder. Ama bu kutuların en azından kavramsal olarak açık olduğu, yani dolu olup olmadıklarının bir argüman gerektirdiği, artık geniş ölçüde kabul görür.

Birinci öncül, bu dersin temel ayrımını yapıyor. Üç ayrımın farklı alanlara ait olduğunu görmek, felsefe tarihindeki birçok karışıklığı açıklar. Ders Ç2.9'da, bir önermenin nasıl bilindiğine dair sorunun, onun neden doğru olduğuna ya da başka türlü olup olamayacağına dair sorulardan farklı olduğunu kısaca belirtmiştik. Burada bu farkın sonuçlarını izliyoruz. Bir önerme, bir kişi tarafından a priori, başka biri tarafından a posteriori bilinebilir: bir matematikçi bir teoremi kanıtlayarak a priori bilir, bir öğrenci ise aynı teoremi bir ders kitabında okuyarak, yani tanıklıkla, a posteriori bilir. Ama teoremin analitik ya da sentetik, zorunlu ya da olumsal olması, kişiden kişiye değişmez. Bu asimetri, a priori ile a posteriori ayrımının bir bilen kişiye, öbür iki ayrımın ise önermenin kendisine ait olduğunu gösterir.

İkinci öncül, mantıksal bir noktaya işaret ediyor. Farklı ölçütlerle tanımlanan iki ayrımın örtüştüğünü göstermek için, bu ölçütleri birbirine bağlayan bir argüman gerekir. Hume ve Leibniz, bu örtüşmeyi büyük ölçüde varsaydılar. Kant ve Kripke ise, bu varsayımı sorguladı. Bu, Ders Ç0.9'da gördüğümüz kavram çözümlemesi yönteminin bir uygulamasıdır: iki kavramın aynı şeyi ifade ettiğini varsaymadan önce, onları ayrı ayrı tanımlayıp karşı-örnek aramak gerekir.

En tartışmalı öncül: Üçüncü öncül, yani sentetik a priori önermelerin var olduğu iddiası. Bu iddia, Kant'tan beri tartışmalıdır ve iki yönden saldırıya uğramıştır. Birinci saldırı, Kant'ın sentetik a priori örneklerinin aslında analitik olduğunu savunur. Frege, aritmetiğin mantığa indirgenebileceğini, bu yüzden analitik olduğunu savundu. Ders Ç2.9'da bu projenin Russell paradoksuyla nasıl sarsıldığını gördük, ama proje, farklı biçimlerde savunulmaya devam ediyor. İkinci saldırı, Kant'ın sentetik a priori örneklerinin aslında a posteriori olduğunu savunur. Öklid geometrisinin fiziksel uzay için yanlış çıkması, Ders Ç2.9'un İtiraz 4'ünde gördüğümüz gibi, bu saldırının en güçlü dayanağıdır. Renk uyuşmazlığı gibi örnekler ise, iki saldırıya karşı da dirençli görünür. Bu örnekler, Kant'ın kategorisinin en azından bazı üyeleri olabilir. İtiraz 1 ve 2 bu tartışmayı ayrıntılı ele alıyor.

İtirazlar ve cevaplar

İtiraz 1: Aritmetik analitiktir

Kant'ın "7 + 5 = 12" örneği, aritmetiğin sentetik a priori olduğunu göstermez. Frege, 1884 tarihli Die Grundlagen der Arithmetik adlı eserinde, aritmetiğin kavramlarının mantıksal kavramlarla tanımlanabileceğini ve aritmetiğin yasalarının mantıksal yasalardan türetilebileceğini savundu. Bu doğruysa, "7 + 5 = 12" önermesi, uzun bir mantıksal çıkarımın sonucudur ve analitiktir. Kant'ın, yedi ile beşin toplamı kavramında on iki kavramını bulamaması, onun bu çıkarımı yapmadığını, yani kavramları yeterince derin çözümlemediğini gösterir. Analitik önermeler, apaçık olmak zorunda değildir; bazıları, uzun çıkarımlar gerektirebilir.

Cevap: Frege'nin itirazı, Kant'ın analitiklik tanımının dar olduğunu doğru biçimde gösteriyor: bir önermenin analitik olması, onun öznenin kavramında doğrudan görülebilmesini gerektirmez. Ama Frege'nin projesi, Ders Ç2.9'da gördüğümüz gibi, Temel Yasa V'nin çelişkili çıkmasıyla sarsıldı. Russell ve Alfred North Whitehead, Principia Mathematica'da aritmetiği mantığa dayandırmayı yeniden denedi, ama bunun için sonsuzluk aksiyomu gibi, mantıksal olarak apaçık olmayan ilkelere başvurmak zorunda kaldılar. Avusturya-Macaristan'da, bugünkü Brno'da doğan Avusturyalı mantıkçı Kurt Gödel'in 1931'deki eksiklik teoremleri ise, aritmetiği içeren tutarlı ve etkin biçimde aksiyomlaştırılmış hiçbir sistemin bütün aritmetik doğruları kanıtlayamayacağını gösterdi. Bu sonuçlar, aritmetiğin mantığa basit bir indirgenmesinin mümkün olmadığını düşündürür. Ama tartışma bitmedi. İngiliz filozoflar Crispin Wright ve Bob Hale, "yeni Fregecilik" adı verilen bir yaklaşımla, Frege'nin projesinin değiştirilmiş bir biçimini savundu. Aritmetiğin analitik mi sentetik mi olduğu, bugün de açık bir sorudur.

İtiraz 2: Analitik ile sentetik arasında ilkeli bir ayrım yoktur

Quine'ın eleştirisi doğruysa, analitik ile sentetik arasında ilkeli bir ayrım çizilemez. Öyleyse "sentetik a priori" kategorisi de, "analitik a priori" kategorisi de, belirsiz bir ayrıma dayanır. Dört Kutu Tablosu, bu yüzden, gerçekte var olmayan bir sınıra dayanan yapay bir araçtır. Quine'a göre, inançlarımız, mantık ve matematik dahil, bir bütün olarak deneyimle karşılaşır, ve hiçbir önerme yalnızca anlamı sayesinde doğru değildir.

Cevap: Quine'ın eleştirisi, analitiklik kavramının netleştirilmesi gerektiğini gösterir, ama kavramın tamamen boş olduğunu göstermez. Grice ve Strawson'ın cevabı, bir ayrımın kesin bir tanımının verilememesinin, onun gerçek olmadığını göstermediğini vurgular. İnsanlar, "Bütün bekârlar evlenmemiştir" ile "Bütün bekârlar mutsuzdur" önermeleri arasında güvenilir biçimde bir ayrım yapar. Amerikalı filozof Paul Boghossian, 1996 tarihli "Analyticity Reconsidered" makalesinde, iki analitiklik kavramını ayırdı. Metafiziksel analitiklik, bir önermenin yalnızca anlamı sayesinde doğru olmasıdır; Boghossian, Quine'ın eleştirisinin bu kavrama karşı güçlü olduğunu kabul eder. Epistemik analitiklik ise, bir önermeyi anlamanın, onun doğru olduğuna inanmak için yeterli gerekçe sağlamasıdır. Boghossian, bu ikinci kavramın Quine'ın eleştirisinden kurtulduğunu ve a priori bilgiyi açıklamak için kullanılabileceğini savundu. Bu cevap, Dört Kutu Tablosu'nu, analitiklik kavramının hangi anlamda kullanıldığını belirtmek koşuluyla, kullanılabilir kılar.

İtiraz 3: Zorunlu a posteriori önermeler aslında iki ayrı önermedir

Kripke'nin "Akşam yıldızı sabah yıldızıdır" örneği, tek bir önermenin hem zorunlu hem a posteriori olduğunu göstermez. Avustralyalı filozoflar David Chalmers ve Frank Jackson gibi "iki boyutlu anlambilim" savunucuları, böyle bir önermenin aslında iki farklı içerik taşıdığını savunur. Birinci içerik, akşam gökyüzünde görünen parlak cisim ile sabah gökyüzünde görünen parlak cismin aynı olduğu içeriğidir; bu olumsaldır ve a posteriori bilinir, çünkü bu iki rolü farklı cisimlerin oynadığı bir dünya düşünülebilir. İkinci içerik, Venüs'ün Venüs'le özdeş olduğu içeriğidir; bu zorunludur. Cümlenin a posteriori olması ise birinci içeriğin olumsallığından gelir. Öyleyse zorunlu a posteriori, iki farklı içeriğin karıştırılmasından doğar.

Cevap: İki boyutlu anlambilim, Kripke'nin örneklerini açıklamanın etkili bir yoludur ve a priorilik ile zorunluluk arasındaki geleneksel bağı, her içerik için ayrı ayrı, korumaya çalışır. Ama bu yaklaşım da tartışmalıdır. Birincisi, "Akşam yıldızı" gibi özel adların, iki boyutlu anlambilimin varsaydığı türden betimleyici bir içerik taşıyıp taşımadığı sorgulanabilir. Kripke'nin kendisi, özel adların betimlemelere indirgenemeyeceğini savunmuştu. İkincisi, iki boyutlu yaklaşım, Kripke'nin vardığı epistemolojik sonucu, yani bir şeyi deneyimle öğrenip yine de onun zorunlu olduğunu bilebileceğimizi, tamamen ortadan kaldırmaz. Yalnızca, bu durumun nasıl mümkün olduğuna dair bir açıklama sunar. Bu tartışma, dil felsefesinin ve zihin felsefesinin merkezî konularından biridir. Epistemoloji açısından önemli olan, zorunluluk ile a priorilik arasındaki ilişkinin, en azından, Kant dahil, Kripke'den önce düşünüldüğü kadar basit olmadığıdır.

İtiraz 4: Olumsal a priori önermeler bilgi vermez

Kripke'nin standart metre örneğinde, "metre" kelimesinin anlamını S çubuğunun şu anki uzunluğuyla sabitleyen kişi, "S çubuğu bir metredir" önermesini a priori bildiğini söyleyebilir. Ama bu kişi, dünya hakkında ne biliyor? Çubuğun uzunluğunu bilmiyor; yalnızca bir kelimeyi nasıl kullanacağını belirledi. Amerikalı filozof Keith Donnellan, 1977'de yayımlanan bir makalede, tanımı yapan kişinin "S çubuğu bir metredir" cümlesinin doğru bir şey söylediğini a priori bilebileceğini, ama cümlenin ifade ettiği olumsal olguyu, yani o çubuğun belirli bir uzunlukta olduğunu, bilmediğini savundu; a priori bilinen, yalnızca dile dair bir olgudur. Öyleyse olumsal a priori kategorisi, ilginç bir bilgi türünü değil, dilsel bir uzlaşımı adlandırır.

Cevap: Donnellan'ın itirazı, olumsal a priori kategorisinin önemini sınırlar, ama onu tamamen ortadan kaldırmaz. Kişinin "S çubuğu bir metredir" önermesini bilmesi, çubuğun uzunluğuna dair yeni bir bilgi değildir, bu doğru. Ama önerme, olumsal bir olguyu ifade eder: çubuğun şu anda belirli bir uzunlukta olduğunu. Kripke'ye göre kişi, bu olumsal olguyu, ölçmeden bilir; Donnellan ise tam olarak bunu reddeder. Bu, tuhaf ama tutarlı bir durumdur. Ayrıca örnek, a priori bilginin her zaman zorunlu doğrulara dair olmadığını, bazen dilsel bir sabitlemenin sonucu olarak olumsal olgulara da uzanabileceğini gösterir. Gerçek hayat örneğinde göreceğimiz gibi, bilimsel ölçü birimlerinin tanımının tarihi, bu tartışmanın soyut bir felsefi bulmaca olmadığını, gerçek bilimsel kararlarla bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Örnekler

Basit örnek: dört önerme, dört soru

Dört önermeyi Dört Kutu Tablosu ile inceleyelim. Her önerme için üç soru soruyoruz: a priori mi bilinir, analitik mi, zorunlu mu?

"Bütün bekârlar evlenmemiştir." A priori: evet, hiçbir bekârı gözlemlemeden bilinir. Analitik: evet, "bekâr" kavramı "evlenmemiş" kavramını içerir. Zorunlu: evet, evli bir bekârın var olduğu bir dünya düşünülemez. Kutu: analitik, a priori, zorunlu. Geleneksel görüşün sorunsuz örneği.

"Ankara Türkiye'nin başkentidir." A priori: hayır, tarihsel bir olgudur ve deneyimle öğrenilir. Analitik: hayır, "Ankara" kavramı "başkent" kavramını içermez. Zorunlu: hayır, başkent başka bir şehir olabilirdi. Kutu: sentetik, a posteriori, olumsal. Geleneksel görüşün öbür sorunsuz örneği.

"Hiçbir şey aynı anda, aynı yerinde, tamamen kırmızı ve tamamen yeşil olamaz." A priori: Ders Ç2.9'da gördüğümüz gibi, evet. Zorunlu: evet, böyle bir şeyin var olduğu bir dünya düşünülemez. Analitik: tartışmalı. "Kırmızı" kavramının tanımında "yeşil olmamak" açıkça içerilmez. Ama bazı felsefeciler, renk kavramlarına sahip olmanın, onların bir arada bulunamayacağını bilmeyi içerdiğini savunur. Kutu: belki sentetik a priori, belki analitik a priori.

"7 + 5 = 12." A priori: evet. Zorunlu: evet. Analitik: Kant'a göre hayır, Frege'ye göre evet. Kutu: tartışmalı.

Sonuç: Bu dört önerme, Dört Kutu Tablosu'nun bazı kutularının sorunsuz biçimde dolu olduğunu, bazılarının ise tartışmalı olduğunu gösteriyor. Tartışma, hemen her zaman analitiklik sorusunda yoğunlaşıyor. A priorilik ve zorunluluk soruları bu örneklerde görece kolay cevaplanırken, analitiklik sorusu, analitiklik kavramının nasıl tanımlandığına bağlı olarak farklı cevaplar alıyor. Bu, İtiraz 2'deki Quine eleştirisinin neden bu kadar etkili olduğunu gösteriyor.

Orta örnek: su H₂O'dur

On sekizinci yüzyılın sonunda, Fransız kimyacı Antoine Lavoisier ve çağdaşları, suyun bir element değil, hidrojen ile oksijenin bileşiği olduğunu gösterdi. Bugün "Su H₂O'dur" önermesini biliyoruz. Bu önermeyi Dört Kutu Tablosu ile inceleyelim.

A priori: hayır. Suyun bileşimi, deney ve gözlemle keşfedildi. Antik Yunan felsefecileri suyun bir element olduğunu düşünüyordu ve bu düşüncenin yanlış olduğunu yalnızca düşünerek bulamazlardı. Analitik: hayır. "Su" kelimesinin gündelik anlamı, yani içtiğimiz, göllerde ve yağmurda bulunan sıvı, "H₂O" kavramını içermez. Su kelimesini kullanan herkes, onun kimyasal bileşimini bilmez. Zorunlu: Kripke'ye göre evet. Kripke, "su" gibi doğal tür terimlerinin de katı belirleyiciler olduğunu, yani bütün olası dünyalarda aynı maddeyi gösterdiğini savundu. Su gerçekte H₂O'ysa, H₂O olmayan bir şey, görünüşte suya ne kadar benzerse benzesin, su değildir. Amerikalı filozof Hilary Putnam, 1975 tarihli "The Meaning of 'Meaning'" makalesindeki "İkiz Dünya" düşünce deneyinde, bu fikri savundu. Görünüşte suya benzeyen ama farklı bir kimyasal bileşime sahip bir sıvının bulunduğu bir gezegende, o sıvıya "su" demek yanlış olurdu.

Sonuç: "Su H₂O'dur", Kripke ve Putnam'ın çizgisinde, zorunlu a posteriori bir önermedir: deneyimle keşfedildi, ama başka türlü olamazdı. Bu örnek, bilimsel keşiflerin yalnızca olumsal olguları değil, şeylerin özüne dair zorunlu doğruları da ortaya çıkarabileceğini düşündürüyor. Bu, felsefe ile bilim arasındaki ilişki için önemli bir sonuçtur: bir şeyin zorunlu olarak ne olduğunu bilmek, her zaman yalnızca düşünmekle değil, bazen laboratuvarda çalışmakla mümkündür. Ama örneğin tartışmalı yanları da var. İtiraz 3'teki iki boyutlu anlambilim, bu önermenin de iki farklı içerik taşıdığını savunabilir. Ayrıca bazı felsefeciler ve kimyacılar, gündelik "su" ile kimyasal "H₂O" arasındaki ilişkinin, Kripke'nin önerdiği kadar basit olmadığını belirtmiştir: gündelik su, saf H₂O değildir, içinde çözünmüş mineraller ve başka maddeler bulunur.

Gerçek hayat örneği: metrenin tanımı

Kripke'nin olumsal a priori örneği, gerçek bir tarihsel uygulamaya dayanır. Fransız Devrimi'nden sonra, metre, Dünya'nın kutbundan ekvatora uzanan meridyen yayının on milyonda biri olarak tanımlandı. 1889'da ise, Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı (CGPM), ilk toplantısında, platin ve iridyum alaşımından yapılmış bir çubuğu, uluslararası metre prototipi olarak kabul etti. Bu çubuk Paris yakınlarında, Sèvres'te saklandı. Metre, belirli koşullarda bu çubuk üzerindeki iki işaret arasındaki uzaklık olarak tanımlandı. Kripke'nin "S çubuğu", bu tarihî prototipe dayanan, ama belirli bir anla soyutlanmış bir örnektir; Kripke örneği, Wittgenstein'ın Felsefi Soruşturmalar'ının 50. paragrafına bir cevap olarak kurar.

Yirminci yüzyılda, metrenin tanımı iki kez köklü biçimde değişti. 1960'ta, metre, kripton-86 atomunun belirli bir ışınımının dalga boyuna göre yeniden tanımlandı. 1983'te ise, metre, ışığın boşlukta saniyenin 299.792.458'de biri sürede aldığı yol olarak tanımlandı. Bu son tanımın ilginç bir sonucu vardır. Işığın boşluktaki hızı, artık deneyle ölçülen bir nicelik değil, tanım gereği tam olarak saniyede 299.792.458 metredir.

Dört Kutu Tablosu ile bakalım. "Uluslararası metre prototipi bir metredir" önermesi, 1889 ile 1960 arasında: A priori, çünkü metre bu çubukla tanımlandığı için, çubuğu ölçmeden bilinir. Olumsal, çünkü çubuk farklı uzunlukta olabilirdi. Kripke'nin olumsal a priori örneği. "Işığın boşluktaki hızı saniyede 299.792.458 metredir" önermesi, 1983'ten sonra: tanım gereği doğru, yani bir anlamda a priori. Ama tanımın işe yaraması, ışık hızının boşlukta değişmez olduğuna dair deneysel bir fizik olgusuna dayanır.

Bu örnek, olumsal a priori kategorisinin soyut bir felsefi bulmaca olmadığını, ölçme biliminin gerçek kararlarıyla bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bilim insanları, ölçü birimlerini tanımlarken, hangi nicelikleri deneyle ölçülecek, hangilerini tanımla sabitlenecek olarak bırakacaklarına karar verir. Bu karar, a priori ile a posteriori arasındaki sınırı, bir anlamda, bilinçli olarak çizer. Ama bu durumun felsefi yorumunu da dikkatle yapmak gerekir. Işık hızının bir tanım gereği bilinmesi, ışığın hızına dair fiziksel bilgimizin a priori olduğu anlamına gelmez. Tanımın kendisi, ışık hızının sabit olduğuna dair, deneyle elde edilmiş bir fizik bilgisine dayanır. Donnellan'ın İtiraz 4'teki uyarısı burada da geçerlidir: tanımla sabitlenen bir değer, dünyaya dair yeni bir bilgi vermez; bilgiyi, tanımı mümkün kılan deneysel bulgular verir.

Araç kartı: Dört Kutu Tablosu

Satırİçerik
Ne işe yararBir önermeyi üç ayrıma göre ayrı ayrı sınıflandırır: a priori mi a posteriori mi bilinir, analitik mi sentetik mi, zorunlu mu olumsal mı? Bu ayrımların örtüşüp örtüşmediğini ve sınıflandırmanın hangi noktada tartışmalı olduğunu gösterir.
Adımlar1) Önermeyi tek bir cümleyle yaz. 2) Epistemolojik soru: bu önerme, deneyimin kanıt rolü oynamadığı bir yolla bilinebilir mi? Kimin için? 3) Anlambilimsel soru: önerme yalnızca anlamı sayesinde mi doğru? Hangi analitiklik kavramını kullanıyorsun? 4) Metafiziksel soru: önermenin yanlış olduğu bir olası dünya tutarlı biçimde düşünülebilir mi? 5) Terimler: önermede özel adlar ya da doğal tür terimleri gibi katı belirleyiciler var mı? Bunlar zorunluluk sorusunu nasıl etkiliyor? 6) Kutu: önermeyi uygun kutuya yerleştir ve hangi sorunun cevabının tartışmalı olduğunu not et. 7) Gerekçe: önermenin bu kutuda olduğunu gösteren argüman ne?
Ne zaman kullanılırBir iddianın "tanımı gereği", "zorunlu olarak" ya da "mantıken" doğru olduğu söylendiğinde; bilimsel bir keşfin ne tür bir bilgi verdiğini anlamaya çalışırken; felsefi bir metinde bu kavramların karıştırıldığından şüphelenildiğinde.
SınırıAraç, üç ayrımı birbirinden ayırır, ama her birinin kendi içinde tartışmalı olduğunu ortadan kaldırmaz; özellikle analitiklik sorusu, hangi analitiklik kavramının kullanıldığına bağlıdır. Zorunluluk sorusu, olası dünyaların nasıl anlaşıldığına bağlıdır. Bazı önermeler, iki boyutlu anlambilime göre, birden fazla içerik taşır ve tek bir kutuya yerleştirilemez.
5K kapısıKavram

Özet

  • A priori/a posteriori ayrımı epistemolojik, analitik/sentetik ayrımı anlambilimsel, zorunlu/olumsal ayrımı metafizikseldir.
  • Kant'a göre analitik yargılarda yüklem öznenin kavramında içerilir; sentetik yargılarda içerilmez ve bilgiyi genişletir.
  • Hume'un çatalı, bilgiyi fikirler arasındaki ilişkiler ve olgu meseleleri olarak ikiye ayırır; Kant, araya sentetik a priori kategorisini koyar (7 + 5 = 12).
  • Kripke'ye göre özel adlar ve doğal tür terimleri katı belirleyicilerdir; bu yüzden "Akşam yıldızı sabah yıldızıdır" ve "Su H₂O'dur" zorunlu a posteriori önermelerdir.
  • Kripke'nin standart metre örneği, olumsal a priori önermelerin var olduğunu öne sürer; Donnellan bunların dünya hakkında bilgi vermediğini savunur.
  • Quine'ın analitiklik eleştirisine göre analitiklik döngüsel olmadan tanımlanamaz; Grice ve Strawson ile Boghossian bu eleştiriye karşı çıkar.
  • Üç ayrım kavramsal olarak bağımsızdır; hangi kutuların gerçekten dolu olduğu tartışmalı olmaya devam eder.

Derinleş — isteğe bağlı katmanlar

Birincil metin

Kant, Saf Aklın Eleştirisi'nin Giriş'inin dördüncü bölümünde, analitik ve sentetik yargılar arasındaki ayrımı şöyle tanımlar:

Bir öznenin bir yüklemle ilişkisinin düşünüldüğü bütün yargılarda, [...] bu ilişki iki farklı biçimde mümkündür. Ya B yüklemi, A öznesine, A kavramında (örtük olarak da olsa) içerilen bir şey olarak aittir; ya da B yüklemi, A kavramıyla bağlantılı olsa da, onun tamamen dışında kalır. Birinci durumda yargıya analitik, ikinci durumda sentetik derim. [...] Örneğin "Bütün cisimler uzamlıdır" dediğimde, bu analitik bir yargıdır. Çünkü uzamı onunla bağlantılı bulmak için cisim kavramının dışına çıkmam gerekmez. [...] Öte yandan, "Bütün cisimler ağırdır" dediğimde, yüklem, bir cismin salt kavramında düşündüğüm şeyden tamamen farklı bir şeydir.

Beşinci bölümde ise, aritmetiğin neden sentetik olduğunu açıklar:

İlk başta 7 + 5 = 12 önermesinin, yedi ile beşin toplamı kavramından, çelişmezlik ilkesine göre çıkan, salt analitik bir önerme olduğunu sanabiliriz. Ama daha yakından bakarsak, yedi ile beşin toplamı kavramının, iki sayının tek bir sayıda birleşmesinden başka bir şey içermediğini, ve bu birleşmeyle, iki sayıyı kapsayan bu tek sayının ne olduğunun hiç düşünülmediğini görürüz. [...] Bu kavramların dışına çıkmalı ve onlardan birine karşılık gelen bir sezgiye, örneğin beş parmağımıza, başvurmalıyız.

Kant'ın birinci pasajı, analitik-sentetik ayrımının felsefe tarihindeki kurucu ifadesidir. Kant'ın ölçütü, "içerilme"dir: yüklem, öznenin kavramında "örtük olarak da olsa" içeriliyorsa, yargı analitiktir. Bu ölçütün bir sorunu, "içerilme" kavramının kendisinin belirsiz olmasıdır. Bir kavramın neyi içerdiğini nasıl belirleriz? Quine'ın eleştirisi, tam olarak bu belirsizliği hedef alır. Kant'ın "örtük olarak da olsa" kaydı da dikkat çekicidir: bir kavramın içeriği her zaman açıkça görülmeyebilir, ve çözümleme gerektirebilir. Bu kayıt, Frege'nin itirazına, yani uzun bir çözümlemenin, ilk bakışta sentetik görünen bir önermenin analitik olduğunu gösterebileceği itirazına, kapı aralar.

İkinci pasaj ise, Kant'ın sentetik a priori kategorisini savunmasının özüdür. Kant'a göre, "7 + 5 = 12" önermesini bilmek için, kavramların dışına çıkıp bir "sezgiye", örneğin parmaklara, başvurmamız gerekir. Ders Ç2.9'un üçüncü alıştırmasında, çocukların toplamayı parmaklarıyla sayarak öğrendiğini, ama bunun aritmetiğin a posteriori olduğunu göstermediğini görmüştük. Kant'ın parmakları, saf sezgide yapılan inşanın somut bir yardımcısıdır; önermenin gerekçesi parmakları gözlemlemek değil, birimleri sezgide sırayla eklemektir. Kant'ın çoğu yorumcusuna göre aritmetik, zaman sezgisine, geometri ise mekân sezgisine dayanır; ve bu sezgiler deneyimden değil, zihnin kendi yapısından gelir. Bu açıklamanın ayrıntıları, Kant felsefesinin konusudur. Epistemoloji açısından önemli olan, Kant'ın, bir önermenin a priori bilinmesi ile yalnızca kavramlar sayesinde doğru olması arasında bir fark gördüğüdür.

Teknik ayrıntı

Katı belirleyiciler ve olası dünyalar. Kripke'nin zorunlu a posteriori tezinin teknik temeli, katı belirleme kavramıdır. Bir ifade, bütün olası dünyalarda aynı nesneyi gösteriyorsa, katı bir belirleyicidir. Özel adlar, Kripke'ye göre katıdır: "Venüs" adı, Venüs'ün var olduğu bütün olası dünyalarda Venüs'ü gösterir. "Akşam gökyüzünde görünen en parlak cisim" gibi betimlemeler ise katı değildir: farklı olası dünyalarda farklı cisimleri gösterebilir. Bir dünyada akşam gökyüzünde en parlak görünen cisim Mars olabilir. Ders Ç0.6'da gördüğümüz de dicto ve de re kiplik ayrımı, bu noktayla bağlantılıdır. Ama ad, betimlemeyle karıştırılmamalıdır. "Akşam gökyüzünde en parlak görünen cismin, sabah gökyüzünde en parlak görünen cisim olması zorunludur" cümlesi de re okunduğunda, yani o cismin kendisi hakkında okunduğunda, doğrudur; de dicto okunduğunda ise yanlıştır, çünkü bu iki rolü farklı cisimlerin oynadığı bir dünya düşünülebilir. "Akşam yıldızı" ise Kripke'ye göre bir ad olarak katıdır; bu yüzden "Akşam yıldızı sabah yıldızıdır" de dicto okunduğunda da zorunludur.

Özdeşliğin zorunluluğu. Kripke'nin tezinin bir başka dayanağı, özdeşliğin zorunluluğu ilkesidir: a ile b özdeşse, zorunlu olarak özdeştir. Bu ilke, Leibniz yasasından türetilebilir. Her şey zorunlu olarak kendisiyle özdeştir; a ile b özdeşse, a'nın sahip olduğu her özelliğe b de sahiptir; öyleyse b de zorunlu olarak a ile özdeştir. Amerikalı mantıkçı Ruth Barcan Marcus, bu ilkeyi 1940'larda kiplik mantığı bağlamında ortaya koydu. Kripke ise, bu ilkeyi, katı belirleyicilerle birleştirerek, özdeşlik önermelerinin zorunlu ama a posteriori olabileceğini gösterdi. İlke, ilk bakışta Giriş'teki sezgiyle çelişir gibi görünür: akşam yıldızının sabah yıldızı olmadığı bir durumu düşünebiliriz. Kripke'ye göre, düşündüğümüz şey, akşam yıldızının kendisinden farklı olduğu bir durum değil, akşam ve sabah gökyüzünde farklı cisimlerin parladığı bir durumdur.

Analitikliğin iki kavramı. İtiraz 2'de Boghossian'ın ayrımını gördük. Metafiziksel analitiklik, bir önermenin doğruluğunun yalnızca anlamından kaynaklanmasıdır; olgular, onun doğruluğuna hiçbir katkı yapmaz. Boghossian, bu kavramın tutarlı olmadığını savunur: "Bekârlar evlenmemiştir" önermesinin doğruluğu, yalnızca anlamından değil, bekârların gerçekten evlenmemiş olmasından da kaynaklanır; anlam yalnızca hangi olgunun önemli olduğunu belirler. Epistemik analitiklik ise, bir önermeyi anlamanın, onun doğru olduğuna inanmak için yeterli gerekçe sağlamasıdır. Bu ikinci kavram, Ders Ç2.9'daki a priori bilgi tartışmasıyla doğrudan bağlantılıdır: bir önerme epistemik olarak analitikse, onu anlamak, onu a priori bilmeye yeter. Boghossian'a göre, mantığın temel ilkeleri ve tanımlar, bu anlamda analitiktir.

Leibniz'in iki doğru türü. Kant'tan önce, Alman filozof Gottfried Wilhelm Leibniz, 1714 tarihli Monadoloji'de, "akıl doğruları" ile "olgu doğruları" arasında bir ayrım yaptı. Akıl doğruları zorunludur ve karşıtları olanaksızdır; çözümleme yoluyla, sonunda özdeşliklere indirgenerek bilinirler. Olgu doğruları ise olumsaldır ve karşıtları olanaklıdır. Leibniz'in ayrımı, bu dersin üç ayrımını tek bir ayrımda birleştirir: akıl doğruları, aynı anda a priori, analitik ve zorunludur; olgu doğruları ise olumsaldır ve insan için ancak deneyimle bilinir. Leibniz'e göre bunlarda da yüklem öznenin kavramında içerilir, ama çözümleme sonsuzdur ve yalnızca Tanrı tarafından tamamlanabilir; bu yüzden onlara Kant'ın terimleriyle "sentetik" demek Leibniz'e yabancıdır. Hume'un çatalı, bu birleştirmenin deneyci bir biçimidir. Kant'ın ve Kripke'nin katkısı, bu birleşik ayrımı üç ayrı eksene ayırmaktır.

Güncel tartışma

Kipsel epistemoloji. Kripke'nin çalışmalarından sonra, epistemolojide yeni bir soru öne çıktı: zorunluluğu ve olanaklılığı nasıl biliriz? Bir şeyin zorunlu olduğunu bilmek, Kripke'ye göre, her zaman a priori değildir; ama o zaman zorunluluk bilgisinin kaynağı nedir? Bu soru, "kipsel epistemoloji" adı verilen bir araştırma alanı doğurdu. Bir görüşe göre, olanaklılığı tasavvur edilebilirlik yoluyla biliriz: bir şeyi tutarlı biçimde tasavvur edebiliyorsak, o şey olanaklıdır. Chalmers, bu görüşün dikkatli bir biçimini savundu. Ama Kripke'nin örnekleri, tasavvur edilebilirliğin olanaklılığa her zaman güvenilir bir rehber olmadığını gösterir: suyun H₂O olmadığını tasavvur edebiliyormuşuz gibi görünür, ama Kripke'ye göre bu olanaksızdır. Başka bir görüşe göre, kipsel bilgi, olguların bilgisi ile bazı a priori ilkelerin, örneğin özdeşliğin zorunluluğu ilkesinin, birleşiminden gelir. Bu tartışma, bu dersin üç ayrımının ilişkisi sorusunun güncel bir devamıdır.

Kavram mühendisliği. Son yıllarda bazı felsefeciler, kavramlarımızın ne anlama geldiğini çözümlemenin yanında, kavramlarımızın ne anlama gelmesi gerektiğini de sormaya başladı. Bu yaklaşıma "kavram mühendisliği" (conceptual engineering) denir. Norveçli filozof Herman Cappelen, 2018 tarihli Fixing Language kitabında, kavramların değiştirilebileceğini ve bazen değiştirilmesi gerektiğini savundu. Bu yaklaşım, analitiklik tartışmasına yeni bir boyut katar. Bir önermenin analitik olup olmadığı, kavramların sabit anlamlarına bağlıysa, kavramlar değiştiğinde analitik önermeler de değişebilir. Gerçek hayat örneğindeki metrenin yeniden tanımlanması, bilimsel bir kavram mühendisliği örneği olarak görülebilir: bilim insanları, "metre" kavramının ne anlama geleceğine bilinçli olarak karar verdi. Bu, analitikliğin, en azından bazı durumlarda, keşfedilen değil, kararlaştırılan bir şey olabileceğini düşündürür.

Doğal türler ve biyoloji. Kripke ve Putnam'ın doğal tür terimlerine dair görüşleri, kimya için akla yatkındır: suyun ya da altının belirli bir iç yapısı vardır ve bu yapı, onların özünü oluşturur gibi görünür. Ama biyolojik türler için durum farklıdır. Alman doğumlu Amerikalı biyolog Ernst Mayr ve başka evrim biyologları, biyolojik türlerin, bütün üyelerinin paylaştığı sabit bir öze sahip olmadığını, zaman içinde değişen popülasyonlar olduğunu vurguladı. Bu "popülasyon düşüncesi", bir türün üyelerini birbirine bağlayan şeyin ortak bir iç yapı değil, ortak bir soy ve üreme ilişkisi olduğunu savunur. Öyleyse "kaplan, şu genetik yapıya sahip hayvandır" türünden bir önerme, "su H₂O'dur" gibi zorunlu a posteriori bir önerme olmayabilir. Bu tartışma, Kripke'nin tablosunun bilimin her alanına aynı biçimde uygulanamayabileceğini gösteriyor.

Pratik: Çözümlü örnek

Bir markette, Zeynep bir kutu bisküvinin üzerinde "şekersiz" yazısını görüyor ve arkadaşına söylüyor: "Şekersiz bir ürün, tanımı gereği hiç şeker içermez." Arkadaşı itiraz ediyor: "Hayır, gıda mevzuatında 'şekersiz' ibaresi, ürünün belirli bir miktarın altında şeker içerdiği anlamına gelir. Avrupa Birliği'nin beslenme beyanlarına dair yönetmeliğine göre, örneğin, ürünün yüz gramında en fazla yarım gram şeker bulunabilir."

Adım 1, önerme. "Şekersiz bir ürün hiç şeker içermez."

Adım 2, epistemolojik soru. Zeynep, bu önermeyi a priori, yani "şekersiz" kelimesinin anlamından bildiğini düşünüyor. Ama önermenin doğru olup olmadığı, "şekersiz" kelimesinin hangi anlamda kullanıldığına bağlı.

Adım 3, anlambilimsel soru. Gündelik anlamda, "şekersiz" kelimesi "şeker içermeyen" anlamına gelir ve önerme analitik görünür. Ama mevzuat anlamında, "şekersiz" bir eşik değerine göre tanımlanmıştır ve önerme yanlıştır: şekersiz bir ürün, eşiğin altında şeker içerebilir. İki farklı kavram, aynı kelimeyle ifade ediliyor.

Adım 4, metafiziksel soru. Gündelik anlamda, şeker içeren şekersiz bir ürün düşünülemez; önerme zorunludur. Mevzuat anlamında ise, eşiğin altında şeker içeren şekersiz bir ürün açıkça olanaklıdır.

Adım 5, terimler. "Şekersiz", katı bir belirleyici değil, bir yüklemdir ve anlamı bağlama göre değişir.

Adım 6, kutu. Gündelik anlamda: analitik, a priori, zorunlu. Mevzuat anlamında ise "şekersiz ürünün yüz gramında yarım gramdan fazla şeker yoktur" önermesi: mevzuatı bilen biri için tanım gereği doğru, yani bir anlamda analitik; ama tanımın kendisi bir düzenleme kararıdır ve olumsaldır, çünkü eşik başka bir değer olarak belirlenebilirdi.

Adım 7, gerekçe. Zeynep'in hatası, bir kelimenin gündelik anlamından çıkardığı analitik bir önermeyi, kelimenin teknik bir bağlamdaki anlamına uygulamasıdır.

Sonuç. Bu örnek, analitiklik sorusunun, kavramların hangi bağlamda ve hangi anlamda kullanıldığına bağlı olduğunu gösteriyor. "Tanımı gereği" ifadesi, ancak hangi tanımın kastedildiği belirlendiğinde anlamlıdır. Bir mevzuat tanımı, Güncel tartışmadaki kavram mühendisliğinin gündelik bir örneğidir: düzenleyiciler, "şekersiz" kavramının etiketlerde ne anlama geleceğine karar verdi. Bu karar, tüketicinin "şekersiz" kelimesine dair gündelik a priori bilgisinin, etiketler söz konusu olduğunda yanıltıcı olabileceği anlamına gelir. Etiketleri okurken, kelimelerin gündelik anlamlarına değil, teknik tanımlarına bakmak gerekir.

Pratik: Alıştırmalar

  1. Şu önermeleri Dört Kutu Tablosu ile sınıflandır ve tartışmalı noktaları belirt: (a) "Her üçgenin üç kenarı vardır." (b) "Mustafa Kemal Atatürk, Selanik'te doğdu." (c) "Altın, atom numarası 79 olan elementtir." (d) "Her olayın bir nedeni vardır."
  2. Kripke'nin "Akşam yıldızı sabah yıldızıdır" örneğine benzer, kendi seçtiğin bir zorunlu a posteriori önerme kur ve neden bu kutuya ait olduğunu açıkla.
  3. Bir arkadaşın şöyle diyor: "Zorunlu olan her şey, düşünerek bilinebilir. Bir şey başka türlü olamıyorsa, bunu görmek için dünyaya bakmaya gerek yok." Bu görüşü, Kripke'nin argümanını kullanarak değerlendir.
Cevapları göster
  1. (a) "Her üçgenin üç kenarı vardır." A priori, analitik ve zorunlu: "üçgen" kavramı "üç kenarlı kapalı şekil" anlamını içerir. Sorunsuz bir analitik a priori önermedir. (b) "Mustafa Kemal Atatürk, Selanik'te doğdu." A posteriori ve sentetik: tarihsel bir olgudur. Zorunluluk sorusu daha ilginçtir: Kripke'ye göre, bir kişinin doğum yeri, onun özsel bir özelliği değildir; Atatürk başka bir şehirde doğabilirdi. Öyleyse olumsaldır. (c) "Altın, atom numarası 79 olan elementtir." Kripke'nin çizgisinde, zorunlu a posteriori: kimyasal bir keşiftir, ama altın gerçekte atom numarası 79 olan elementse, başka türlü olamaz. Bu, "Su H₂O'dur" örneğine benzer. (d) "Her olayın bir nedeni vardır." Kant'a göre sentetik a priori: "olay" kavramı "nedeni olan" kavramını içermez, ama bu önerme deneyimden önce bilinir. Hume'a göre ise, bu önermenin a priori olarak bilinemeyeceği ve ancak alışkanlıktan doğan bir beklenti olduğu savunulabilir. Kuantum fiziğinin bazı yorumları, nedensiz olayların olabileceğini öne sürer ve önermenin zorunluluğunu sorgular. Tartışmalı bir örnektir.
  2. Örnek cevap: "Mark Twain, Samuel Clemens'tir." Bu önerme, iki özel adın aynı kişiyi gösterdiğini söyler. A posteriori: yazarın gerçek adının Samuel Clemens olduğu, biyografik araştırmayla öğrenilir. Zorunlu: Kripke'ye göre, özel adlar katı belirleyicilerdir ve iki ad aynı kişiyi gösteriyorsa, her olası dünyada aynı kişiyi gösterir. Mark Twain'in Samuel Clemens'ten farklı biri olması olanaksızdır. Düşündüğümüzü sandığımız şey, başka birinin "Mark Twain" takma adını kullandığı bir durumdur; ama bu, Mark Twain'in kendisinin başka biri olması değildir.
  3. Arkadaşının görüşü, zorunluluk ile a priorilik arasındaki geleneksel bağı ifade ediyor. Kripke'nin argümanı, bu bağın kırılabileceğini gösterir. "Akşam yıldızı sabah yıldızıdır" önermesi zorunludur: aynı cisim kendisinden farklı olamaz. Ama bu önerme, yalnızca düşünerek bilinemez: akşam ve sabah gökyüzündeki parlak cisimlerin aynı olduğunu öğrenmek için gözlem gerekir. Öyleyse bir şeyin zorunlu olması, onun düşünerek bilinebileceğini göstermez. Arkadaşının görüşünün haklı bir yanı da var: Kripke'nin örneklerinde, zorunluluğun kendisi, yani özdeşliğin zorunluluğu ilkesi, a priori bilinir. Deneyimle öğrenilen, hangi şeylerin özdeş olduğudur.

Pratik: Argüman görevi

Karşılaştırma. Durum: biri şöyle diyor: "İnsan özü gereği bencildir; bu, insan doğasının zorunlu bir gerçeğidir." Zayıf çalışma: "Bu doğru değil, çünkü fedakâr insanlar var." Bu çalışma, iddianın hangi kutuya ait olduğunu sormadan ona karşı çıkıyor. Güçlü çalışma: "1) İddia, 'insan bencildir' önermesinin zorunlu olduğunu söylüyor. 2) Analitiklik sorusu: 'insan' kavramı 'bencil' kavramını içermez; öyleyse önerme analitik değildir. 3) Epistemolojik soru: insanların bencil olup olmadığı, davranışlarının gözlemlenmesiyle öğrenilir; öyleyse önerme a posteriori'dir. 4) Zorunluluk sorusu: bencil olmayan bir insanın tutarlı biçimde düşünülebilmesi, önermenin zorunlu olmadığını düşündürür. Ama iddiayı savunan biri, Kripke'nin çizgisinde, bencilliğin insanın özsel bir özelliği olduğunu ve bunun deneyimle keşfedildiğini savunabilir. 5) Bu savunma, bencilliğin, suyun H₂O olması gibi, insanın yapısından türetilebileceğini göstermeyi gerektirir. Böyle bir gösterim yapılmadıkça, 'özü gereği' ifadesi, iddiayı kanıt gerektirmeyen bir zorunluluk gibi sunmanın bir yoludur. 6) Sonuç: iddia, sentetik ve a posteriori bir genellemedir; zorunlu olduğu iddiası ise ayrı bir argüman gerektirir ve bu argüman verilmemiştir."

ÖlçütNe aranır
Üç ayrımİddia, a priori/a posteriori, analitik/sentetik ve zorunlu/olumsal ayrımlarına göre ayrı ayrı sınıflandırılmış
AnalitiklikHangi analitiklik kavramının kullanıldığı belirtilmiş
Zorunluluk argümanıİddianın zorunlu olduğuna dair bir argüman olup olmadığı sınanmış
Argüman yapısıHer adım ayrı bir öncül olarak yazılmış; vardığı yer iddianın gerçek kutusunu adlandırıyor

Argüman koçu

Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.

En az 120 karakter (0)

Tekrar

  1. (Ders Ç2.9) Ders Ç2.9'da renk uyuşmazlığı önermesi hakkında hangi soru açık bırakılmıştı? Bu ders o soruya nasıl bir çerçeve sundu?
  2. (Ders Ç0.6) Ders Ç0.6'da zorunluluk ve olanaklılık olası dünyalar diliyle nasıl tanımlanmıştı? Kripke'nin katı belirleyici kavramı bu dili nasıl kullanıyor?
  3. (Ders Ç0.9) Ders Ç0.9'da kavram çözümlemesi ve karşı-örnek yöntemi nasıl tanımlanmıştı? Kant ile Kripke'nin tezleri, bu yöntemi üç ayrım arasındaki ilişkilere nasıl uyguluyor?
Cevapları göster
  1. Ders Ç2.9'da, "Hiçbir şey aynı anda tamamen kırmızı ve tamamen yeşil olamaz" önermesinin a priori bilindiği, ama renk kelimelerinin tanımlarından türetilemiyor gibi göründüğü söylenmiş ve önermenin analitik mi sentetik mi olduğu sorusu açık bırakılmıştı. Bu ders, o soruya Dört Kutu Tablosu ile bir çerçeve sundu. Önerme a priori ve zorunludur. Analitik olup olmadığı ise, hangi analitiklik kavramının kullanıldığına bağlıdır. Kant'ın içerilme ölçütüne göre, sentetik a priori görünür. Boghossian'ın epistemik analitiklik kavramına göre ise, renk kavramlarını anlamak, onların bir arada bulunamayacağını bilmek için yeterli gerekçe sağlıyorsa, epistemik olarak analitik sayılabilir.
  2. Ders Ç0.6'da zorunlu önerme bütün olası dünyalarda, olanaklı önerme en az bir olası dünyada doğru olan önerme olarak tanımlanmıştı. Kripke'nin katı belirleyici kavramı, bu dili ifadelerin gönderimine uygular. Bir ifade, bütün olası dünyalarda aynı nesneyi gösteriyorsa, katıdır. Özel adlar katıdır. Bu yüzden, iki özel ad aynı nesneyi gösteriyorsa, her olası dünyada aynı nesneyi gösterir ve özdeşlik önermesi bütün olası dünyalarda doğru, yani zorunludur.
  3. Ders Ç0.9'da kavram çözümlemesi, bir kavramın gerekli ve yeterli koşullarını bulma girişimi; karşı-örnek yöntemi ise önerilen bir çözümlemeyi, ona uymayan durumlar bularak sınama yöntemi olarak tanımlanmıştı. Kant ve Kripke, bu yöntemi üç ayrım arasındaki ilişkilere uyguladı. "Her a priori önerme analitiktir" genellemesine karşı, Kant, sentetik a priori önermeleri karşı-örnek olarak sundu. "Her zorunlu önerme a priori'dir" genellemesine karşı ise, Kripke, zorunlu a posteriori önermeleri karşı-örnek olarak sundu. İki filozof da, birlikte düşünülen kavramların aslında ayrı olduğunu, karşı-örnekler yoluyla gösterdi.

Flashcard'lar

Ön yüzArka yüz
Üç ayrım hangi alanlara aittir?A priori/a posteriori epistemolojik, analitik/sentetik anlambilimsel, zorunlu/olumsal metafizikseldir.
Kant'a göre analitik yargı nedir?Yüklemin öznenin kavramında (örtük olarak da olsa) içerildiği yargı ("Bütün cisimler uzamlıdır").
Hume'un çatalı nedir?Bilginin nesnelerini fikirler arasındaki ilişkiler ve olgu meseleleri olarak ikiye ayırma.
Kant'ın sentetik a priori örneği nedir?7 + 5 = 12: yedi ile beşin toplamı kavramında on iki kavramı içerilmez, ama önerme a priori bilinir.
Katı belirleyici nedir?Bütün olası dünyalarda aynı nesneyi gösteren ifade; Kripke'ye göre özel adlar ve doğal tür terimleri.
Zorunlu a posteriori örneği nedir?"Akşam yıldızı sabah yıldızıdır" ya da "Su H₂O'dur" (Kripke, Putnam).
Olumsal a priori örneği nedir?Kripke'nin standart metre örneği: "S çubuğu şu anda bir metredir."
Quine'ın analitiklik eleştirisi nedir?Analitiklik, eşanlamlılık ve tanım gibi kavramlara döngüsel olmadan tanımlanamaz (1951).

Okuma listesi

  • Immanuel Kant, Saf Aklın Eleştirisi (1781/1787), Giriş, IV.–V. bölümler. Analitik ve sentetik yargılar ayrımının kurucu metni.
  • Willard Van Orman Quine, "Two Dogmas of Empiricism", The Philosophical Review 60 (1951). Analitiklik eleştirisi.
  • Saul Kripke, Naming and Necessity (Harvard University Press, 1980). Katı belirleyiciler, zorunlu a posteriori ve olumsal a priori.
  • Paul Boghossian, "Analyticity Reconsidered", Noûs 30 (1996). Metafiziksel ve epistemik analitiklik.
  • Stanford Encyclopedia of Philosophy, "The Analytic/Synthetic Distinction" maddesi.

Sonraki derse köprü

Bu dersin tablosunda, Hume'un çatalı ile Kant'ın sentetik a priori kategorisi karşı karşıya geldi. Bu karşılaşma, felsefe tarihinin daha geniş bir tartışmasının bir parçasıdır. Ders Ç2.11, bu tartışmayı ele alıyor: bilgimizin asıl kaynağı akıl mıdır, yoksa deneyim mi? Descartes, Spinoza ve Leibniz gibi akılcılar ile Locke, Berkeley ve Hume gibi deneyciler, ve yirminci yüzyılda mantıkçı deneyciler, bu soruya farklı cevaplar verdi; ve bu cevaplar, bugün bile, bilginin hangi kaynağına öncelik verileceğine dair tartışmaları biçimlendiriyor.

Günlük sorusu: "Tanımı gereği" ya da "doğası gereği" ifadesini en son ne zaman kullandın? O cümle gerçekten bir tanımdan mı çıkıyordu, yoksa gözleme dayalı bir genellemeyi mi zorunlu gibi sunuyordu?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.