Giriş
Açık bir kış gecesinde güneydoğu ufkuna bakan biri, gökyüzünün en parlak yıldızı olan Sirius'u görür. "Şurada parlak bir yıldız var" diye düşünür, ve düşüncesi doğrudur. Ama gözüne ulaşan ışık, Sirius'tan yaklaşık sekiz buçuk yıl önce yola çıkmıştır. Gördüğü şey, yıldızın şimdiki hâli değil, ışığın yola çıktığı andaki hâlidir. Bu ışık, uzayın boşluğunu, sonra atmosferin katmanlarını geçmiş, gözün merceğinde kırılmış, retinadaki hücreleri uyarmış, ve bu uyarı, sinir sistemi boyunca işlenerek bir deneyime, oradan da bir inanca dönüşmüştür. Yıldız ile inanç arasında uzun bir zincir vardır. Kişi bu zincirin hiçbir halkasını görmez. Yalnızca yıldızı gördüğünü düşünür.
Modül Ç1, bilginin ne olduğunu sordu. Modül Ç2 başka bir soru soruyor: bilgimiz nereden gelir? Ders Ç1.1'de algıyı, belleği, aklı, içebakışı ve tanıklığı bilginin başlıca kaynakları olarak saymıştık. Bu ders, ilk ve en temel kaynakla, algıyla başlıyor. Algı, dış dünyaya dair bilgimizin neredeyse tamamının başlangıç noktasıdır. Tanıklıkla öğrendiklerimiz bile, en sonunda, birinin bir şeyi görmesine ya da duymasına dayanır. Ama algının bize nasıl bilgi verdiği, felsefenin en eski ve en çetin sorularından biridir. Bu ders, sorunu kesin bir biçimde kuruyor, onu algının nedensel zinciri üzerinden çözümlüyor ve önümüzdeki üç dersin, yani yanılsama argümanlarının, algı kuramlarının ve ayrışmacılığın, bu soruna verilen cevaplar olarak nasıl okunabileceğini gösteriyor.
Bu dersin kazanımları:
- Görünüş ile gerçeklik ayrımını, algının nedensel zincirini, algısal inanç ile algısal deneyim arasındaki farkı ve dolaysız ile dolaylı algı arasındaki ayrımı açıklarsın. (anla)
- Bir algısal bilgi iddiasını Algı Zinciri ile sınar, nesneden inanca uzanan zincirin hangi halkasında hangi tür hatanın girebileceğini belirlersin. (uygula)
- Algının bilgi sorununa verilebilecek üç temel cevap türünü, yani dolaysız erişim, çıkarım ve güvenilir süreç cevaplarını, gerekçeli olarak karşılaştırırsın. (değerlendir)
Kavramlar
Kavramlar sırasıyla şunları tanımlıyor: algının ne olduğu, algının ortaya çıkardığı temel ayrım, bu ayrımı açıklayan nedensel yapı ve epistemolojinin algıya sorduğu soru.
Algı, bir yanıyla psikolojik ve fizyolojik bir süreçtir: ışık, ses dalgaları ya da kimyasal maddeler duyu organlarını uyarır, sinir sistemi bu uyarıları işler. Öbür yanıyla epistemik bir kaynaktır: algı yoluyla dünya hakkında inançlar ediniriz ve bu inançlar, çoğu zaman, bilgidir. Epistemoloji, algının bu ikinci yanıyla ilgilenir. Ama ikinci yan birinciden bağımsız değildir. Algının nasıl işlediği, bize ne kadar ve hangi koşullarda güvenilir bilgi verdiğini belirler. "Algı" kelimesinin felsefi kullanımında bir incelik vardır. Gündelik dilde "yanlış algı" ya da "algı yönetimi" gibi ifadeler, algıyı bir yorum ya da kanaat anlamında kullanır. Felsefede ise "algılamak" çoğu zaman başarı bildiren bir fiildir: bir şeyi algılamak, o şeyin orada olmasını gerektirir. Orada olmayan bir şeyi "algılayamazsın", ancak algıladığını sanabilirsin. Bu kullanım, "bilmek" fiilinin olgusallığına benzer. Ders Ç1.1'de bilginin olgusal olduğunu görmüştük; Ders Ç1.10 bunu doğruluk koşulu olarak yeniden ele aldı.
Bir çubuk suya batırıldığında kırık görünür, ama gerçekte düzdür. Uzaktaki bir kule yuvarlak görünür, ama gerçekte köşelidir. Bir masa, farklı açılardan farklı biçimlerde ve farklı ışıklar altında farklı renklerde görünür, ama gerçekte tek bir biçimi ve, sağduyuya göre, tek bir rengi vardır. Bu tür durumlar, görünüşün gerçeklikten ayrılabileceğini gösterir. Ayrım, felsefe kadar eskidir. Antik Yunan şüphecileri, Ders Ç5.2'de göreceğimiz gibi, görünüşlerin çeşitliliğinden yola çıkarak yargının askıya alınması gerektiğini savundular. Görünüş ile gerçeklik arasındaki boşluk, epistemolojik bir soru doğurur. Bize yalnızca görünüşler veriliyorsa, gerçekliğe nasıl ulaşırız? Bu dersin birincil metni, Bertrand Russell'ın bu soruyu en açık biçimde soran pasajıdır.
Giriş örneğindeki Sirius vakası, bu zincirin en uzun biçimlerinden birini gösteriyor. Ama zincir, en kısa algıda bile vardır. Elindeki bir kalemi gördüğünde bile kalemden yansıyan ışık gözüne bir sürede ulaşır; bu süre burada saniyenin milyarda biri düzeyindedir, Ay'dan yansıyan ışık için bir saniyeden biraz fazla, Güneş'ten gelen ışık için yaklaşık sekiz dakikadır. Retinadaki fotoreseptör hücreleri ışığı sinirsel sinyallere dönüştürür. Bu sinyaller görme siniri boyunca beyne iletilir ve beynin birçok bölgesinde işlenir. Ortaya çıkan bilinçli deneyim, bir kalemin görsel deneyimidir; ve bu deneyim, "elimde bir kalem var" inancına yol açar. Zincirin her halkası, epistemolojik açıdan önemlidir, çünkü her halka bir hata kaynağı olabilir. Ortam ışığı saptırabilir, duyu organı kusurlu olabilir, sinirsel işleme yanıltıcı bir sonuç üretebilir, ve deneyimden inanca geçişte yanlış bir yorum devreye girebilir. Bu dersin aracı, Algı Zinciri, bu halkaları tek tek sınamak için tasarlanmıştır.
Deneyim ile inanç arasındaki ayrım, algının epistemolojisinde merkezîdir. Müller-Lyer yanılsamasında iki çizgi farklı uzunlukta görünür, ama yanılsamayı bilen biri, çizgilerin eşit olduğuna inanır. Deneyim yanıltıcı olmaya devam eder, ama inanç doğrudur. Bu, deneyimin inançtan bağımsız olabileceğini gösterir. Deneyim, inanç için bir neden sunar, ama inancı zorunlu kılmaz. Ders Ç1.4'te inancın bir eğilim ya da temsil olarak nasıl anlaşılabileceğini tartışmıştık. Algısal deneyim de bir tür temsildir, ama inançtan farklı bir temsil. Deneyim, dünyanın belirli bir biçimde olduğunu "sunar"; inanç ise dünyanın öyle olduğunu "kabul eder". Bu ayrım, algısal gerekçenin nasıl çalıştığı sorusunu keskinleştirir. Deneyim, inancı nasıl gerekçelendirir? Deneyimin kendisi gerekçeye ihtiyaç duyar mı? Bu sorular, Ders Ç3.3'te ılımlı temelcilik bağlamında yeniden açılacak.
Bu ayrım, algının nedensel zincirinden doğan felsefi sorunun özüdür. Nedensel zincir, nesne ile deneyim arasında birçok aracı halka olduğunu gösterir. Peki bu, nesneyi dolaylı olarak algıladığımız anlamına mı gelir? Dolaylı algı savunucuları, nedensel aracılığın epistemik aracılık doğurduğunu düşünür. Doğrudan farkında olduğumuz şey, zincirin son halkası, yani deneyimdir; nesne ise bu deneyimden çıkarılan bir şeydir. Dolaysız algı savunucuları ise, nedensel aracılığın epistemik aracılık doğurmadığını savunur. Telefonla konuşurken sesin bir dizi elektronik dönüşümden geçmesi, karşındaki kişiyle değil, telefonla konuştuğun anlamına gelmez. Bu tartışmanın ayrıntıları, duyu verisi kuramı, dolaysız gerçekçilik ve temsilcilik olarak Ders Ç2.3'te işlenecek. Bu derste yalnızca ayrımın neden ortaya çıktığını ve neden önemli olduğunu görüyoruz.
Algısal gerekçenin çıkarımsal olmaması, Ders Ç0.1'de bir itiraz olarak gündeme gelmişti. Bazı epistemologların algının argümansız gerekçe sağladığını savunduğunu not etmiştik. Bu özellik, algıyı epistemolojinin temel taşlarından biri yapar. Ders Ç0.1'deki bir itiraz, her gerekçenin başka bir gerekçeye dayandığı sonsuz bir zincir tehdidini gündeme getirmişti. Algısal gerekçe, bu zinciri durdurabilecek bir aday olarak görülür. Ama algının çıkarımsal olmadığı iddiası, dolaylı algı görüşüyle gerilim içindedir. Masayı bir duyu verisinden çıkarıyorsam, masaya dair inancım çıkarımsaldır. Öyleyse algısal gerekçenin yapısı, algının dolaysız mı dolaylı mı olduğu sorusuna bağlıdır. Bu bağlantı, Modül Ç3'te temelcilik tartışmasının merkezinde yer alacak.
Argüman
Bu bölüm, algının bilgi sorununu bir argüman olarak kuruyor. Argümanın sonucu bir çözüm değil, bir sorundur. Amaç, sorunun hangi öncüllerden doğduğunu ve bir çözümün hangi öncüle saldırması gerektiğini göstermek.
- Algısal inançlarımız, dış nesnelerden deneyimimize uzanan bir nedensel zincirin sonucudur.
- Bu zincirin herhangi bir halkası, nesne aynı kalırken, deneyimi değiştirebilir. Işık değişirse renk farklı görünür, göz kusurlu ise biçim bulanık görünür, beyin farklı işlerse aynı uyarı farklı bir deneyime dönüşür.
- Zincirin halkaları, nesne olmadan da aynı deneyimi üretebilir. Beyin, uygun biçimde uyarılırsa, dış nesne olmadan görsel deneyimler üretebilir; halüsinasyonlar, ilke olarak bir masanın deneyiminin bile böyle üretilebileceğini düşündürür.
- Öyleyse deneyim, tek başına, nesnenin var olduğunu ya da nasıl olduğunu garanti etmez.
- Algısal bilgimiz, en sonunda, deneyime dayanır.
- Öyleyse algısal bilgimiz, deneyimin garanti etmediği bir şeyi, yani deneyim ile nesne arasındaki uygunluğu, ya varsaymalı, ya bir çıkarımla kurmalı, ya da başka bir yolla açıklamalıdır.
Sonuç: Algının bilgi sorunu, deneyim ile nesne arasındaki boşluğun nasıl kapatıldığı sorusudur. Üç ana cevap türü vardır. Dolaysız erişim cevabı üçüncü öncüle, dolayısıyla dördüncüye saldırır: algıda nesnenin kendisi deneyimde verilir, bu yüzden deneyim, en azından başarılı algıda, nesneyi garanti eder. Çıkarım cevabı, altıncı öncülü kabul eder ve boşluğun bir çıkarımla, örneğin en iyi açıklamaya çıkarımla kapatıldığını söyler. Güvenilir süreç cevabı ise, boşluğun kişi tarafından kapatılmasına gerek olmadığını savunur: zincir güvenilirse, kişi zinciri bilmese de algısal bilgiye sahiptir. Bu cevaplar, Modül Ç2'nin önümüzdeki derslerinde ve Modül Ç4'te ayrıntılı işlenecek.
Birinci öncül, algının bilimsel açıklamasının özüdür ve neredeyse tartışmasızdır. İkinci öncül de, görünüş ile gerçeklik ayrımının nedensel bir açıklamasıdır. Russell'ın masası, farklı ışıklar altında farklı renkte görünür, çünkü zincirin bir halkası, yani ışık, değişmiştir. Üçüncü öncül, daha güçlü bir iddiadır ve halüsinasyon olgusuna dayanır. Ders Ç2.2'de halüsinasyon argümanını ayrıntılı göreceğiz. Burada yalnızca öncülün olasılığını not ediyoruz. Görme korteksinin doğrudan uyarılmasının, dış uyarıcı olmadan ışık noktaları gibi basit görsel deneyimler, yani fosfenler, ürettiği sinirbilim deneyleriyle bilinmektedir; daha karmaşık deneyimler için kanıt halüsinasyon vakalarından gelir.
Dördüncü öncül, ilk üç öncülden çıkar ve sorunun kalbidir. Deneyim, nesnenin var olduğunu "garanti etmez": nesne olmadan da aynı deneyim mümkündür. Bu, Ders Ç1.10'da gördüğümüz yanılmazcılık ile yanılabilircilik arasındaki ayrıma bağlanır. Algısal bilgi yanılmaz olmalıysa, dördüncü öncül algısal bilgiyi imkânsız kılar. Algısal bilgi yanılabilir olabiliyorsa, dördüncü öncül yalnızca algısal bilginin yanılabilir olduğunu gösterir. Sorun bu durumda başka bir biçim alır: garantisiz bir deneyim, bir inancı nasıl gerekçelendirir?
Üç cevap türünün her biri, bir bedel öder. Dolaysız erişim cevabı, algıyı en güçlü biçimde savunur, ama başarılı algı ile halüsinasyonun neden içeriden ayırt edilemediğini açıklamak zorundadır. Çıkarım cevabı, sorunun yapısına en sadık olandır, ama sıradan insanların algısal inançlarını bir çıkarımla oluşturduğu iddiası psikolojik olarak inandırıcı değildir; kimse masayı görünce bir öncülden sonuca geçmez. Üstelik çıkarımın öncülleri yalnızca deneyimlerse, dış dünyaya dair her inanç, Russell'ın "eğer varsa" diye işaret ettiği kuşkuya açık kalır. Güvenilir süreç cevabı, sıradan algısal bilgiyi en kolay açıklayandır, ama kişinin kendi bakış açısından neden algısına güvenmesi gerektiği sorusunu cevapsız bırakır. Bu bedellerden hangisinin en katlanılabilir olduğu, modülün geri kalanında ve Modül Ç4'te tartışılacak. Bu dersin amacı, bedellerin nereden doğduğunu göstermektir: hepsi, nedensel zincirin varlığı ile bilginin deneyime dayanması arasındaki gerilimden doğar.
En tartışmalı öncül: Üçüncü öncül, yani zincirin nesne olmadan da aynı deneyimi üretebileceği iddiası. Bu öncül, "aynı deneyim" ifadesine dayanır. Başarılı bir algı ile ondan ayırt edilemeyen bir halüsinasyon, gerçekten aynı türden bir deneyim midir? Ayrışmacılar, Ders Ç2.4'te göreceğimiz gibi, bu soruya olumsuz cevap verir. Onlara göre başarılı algıda nesnenin kendisi deneyimin bir parçasıdır; halüsinasyonda ise yalnızca öyleymiş gibi görünen başka bir şey vardır. İki durum içeriden ayırt edilemez, ama bu, aynı türden oldukları anlamına gelmez. Bu itiraz başarılı olursa, dördüncü öncül çöker: başarılı algı, nesneyi garanti eden bir deneyimdir. Ama itirazın bedeli, deneyimin kişinin içeriden erişebileceği bir şey olmaktan çıkmasıdır. Bu bedel, Modül Ç4'teki içselcilik ve dışsalcılık tartışmasının bir öncülüdür.
İtirazlar ve cevaplar
İtiraz 1: Sorun yapaydır, çünkü gündelik algıda nesneleri görürüz
Algının bilgi sorunu, filozofların icadıdır. Masaya baktığımda bir masa görürüm, bir duyu verisi ya da bir deneyim değil. Görünüş ile gerçeklik ayrımı, kırık görünen çubuk gibi istisnai durumlardan genellenmiştir. İngiliz filozof J. L. Austin, ölümünden sonra 1962'de yayımlanan Sense and Sensibilia adlı ders notlarında, filozofların "görünüş", "doğrudan" ve "dolaylı" gibi kelimeleri gündelik anlamlarından koparıp yanıltıcı biçimde kullandığını savundu. Austin'e göre suya batırılmış bir çubuğun kırık görünmesi, yanılsama sayılamayacak kadar tanıdıktır: kısmen suya batmış düz bir çubuk tam da böyle görünmelidir ve kimseyi aldatmaz; bu, gördüğümüzün bir duyu verisi olduğunu göstermez.
Cevap: Austin'in eleştirisi, sorunun bazı formülasyonlarına karşı güçlüdür ve duyu verisi kuramının yirminci yüzyıl ortasında gözden düşmesinde önemli bir rol oynadı. Ama bu dersin argümanı, duyu verisi kavramına dayanmıyor. Argüman yalnızca, algının bir nedensel zincir aracılığıyla gerçekleştiğini ve zincirin halkalarının deneyimi nesneden bağımsız olarak etkileyebileceğini söylüyor. Bu iki öncül, gündelik algı anlayışıyla çelişmez; aksine, bilimsel algı anlayışının doğrudan sonucudur. Austin haklıdır: gündelik algıda nesneleri görürüz. Ama soru, nesneleri gördüğümüzü nasıl bildiğimizdir, ve bu soru, zincirin varlığı karşısında meşrudur. Sorunun formülasyonu yapay olabilir, ama sorunun kendisi değil. Austin'in eleştirisinin bir değeri, sorunun çözümünü dilin dikkatli kullanımında aramamızı hatırlatmasıdır. Bu çizgi, Ders Ç2.3'teki dolaysız gerçekçiliğin savunucularına ilham verdi.
İtiraz 2: Bilim zinciri açıklıyor, felsefeye gerek yok
Algının nasıl işlediği, bilimin, yani fizyolojinin, sinirbilimin ve psikolojinin konusudur. Bilim, ışığın gözde nasıl kırıldığını, retinada nasıl sinyallere dönüştüğünü ve beynin bu sinyalleri nasıl işlediğini giderek daha ayrıntılı açıklıyor. Bu açıklamalar tamamlandığında, algının bilgi sorunu da çözülmüş olacak. Felsefenin ayrıca söyleyecek bir şeyi yoktur.
Cevap: Bilim algının nasıl işlediğini açıklar ve bu açıklama, epistemoloji için vazgeçilmezdir. Ama bilim, algının bilgi sorununu tek başına çözemez, çünkü bilimin kendisi algıya dayanır. Bir sinirbilimci, beynin görsel sinyalleri nasıl işlediğini, bir ekrandaki görüntülere, bir cihazın ölçümlerine ve meslektaşlarının raporlarına bakarak öğrenir. Bunların hepsi algıdır. Algının güvenilirliğini bilimle kanıtlamaya çalışmak, algının güvenilirliğini varsaymak demektir. Bu döngü kısır mıdır? Amerikalı filozof Willard Van Orman Quine, doğallaştırılmış epistemoloji önerisinde, bu döngünün kaçınılmaz olduğunu ve kabul edilmesi gerektiğini savundu. Bu görüş Ders Ç4.13'te ayrıntılı işlenecek. Ama döngüyü kabul etmek, felsefi soruyu ortadan kaldırmaz, onu farklı biçimde sorar: algıya, onu bağımsız olarak doğrulamadan güvenmek meşru mudur? Bu soru, Ders Ç5.10'da dogmatizm ve kolay bilgi tartışmasında yeniden açılacak.
İtiraz 3: Zincir güvenilirse sorun yoktur
Zincirin her halkası bir hata kaynağı olabilir, ama çoğu durumda hata yoktur. Normal koşullarda, normal bir gözle, normal bir beyinle yapılan algı, güvenilirdir. Bilgi için gereken de budur. Kişinin zinciri bilmesine ya da onun güvenilir olduğunu kanıtlamasına gerek yoktur. Bir termometre, nasıl çalıştığını bilmese de doğru sıcaklığı gösterir; algı da öyledir.
Cevap: Bu, Argüman bölümünde üçüncü cevap türü olarak andığımız güvenilir süreç cevabıdır ve güçlü bir cevaptır. Ders Ç1.13'teki güvenlik koşulu da bu yönde işler. Algısal inanç, normal koşullarda, yakın olası durumlarda yanlış olmayacak bir inançtır. Ama cevabın bir bedeli vardır. Algısal bilginin, kişinin içeriden göremeyeceği bir olguya, yani zincirin güvenilirliğine bağlı olduğunu kabul eder. Kişi, normal koşullarda olup olmadığını her zaman bilemez. Bu bedel, birçok epistemolog için kabul edilebilir. Ama algının bilgi sorununu tamamen çözmez. Bir kişi, algısının güvenilir olduğunu nasıl bilebilir sorusu, yani ikinci düzey soru, cevapsız kalır. Bu ikinci düzey soru, Ders Ç4.6'da yeni kötü cin sorunuyla ve Ders Ç5.10'da kolay bilgi sorunuyla birlikte ele alınacak. Avustralyalı filozof D. M. Armstrong, 1973 tarihli bir kitabında, bilgiyi tam da böyle bir "termometre modeli"yle açıklamıştı. Ama benzetme ters yönde de okunabilir. Termometre doğru sıcaklığı gösterir, ama sıcaklığı bildiğini söylemeyiz. Bilgi, belki de, güvenilir bir göstergeden fazlasını gerektirir.
İtiraz 4: Zaman gecikmesi, dolaylı algıyı kanıtlar
Giriş örneğinde, Sirius'tan gelen ışığın yaklaşık sekiz buçuk yıl önce yola çıktığını gördük. Öyleyse Sirius'u şimdi görmüyoruz, sekiz buçuk yıl önceki hâlini görüyoruz. Ama sekiz buçuk yıl önceki Sirius, artık yoktur. Öyleyse şu an doğrudan farkında olduğumuz şey Sirius olamaz. Bir aracı, yani ışığın taşıdığı görüntü ya da zihnimizdeki bir temsil olmalıdır. Aynı mantık, daha kısa gecikmelerle, bütün algılara uygulanır: her algıda, nesne ile deneyim arasında bir gecikme vardır. Öyleyse bütün algılar dolaylıdır.
Cevap: Zaman gecikmesi argümanı, dolaylı algı lehine tarih boyunca ileri sürülmüş argümanlardan biridir ve dikkatle ele alınmalıdır. Ama argümanın bir boşluğu vardır. Sirius'u sekiz buçuk yıl önceki hâliyle gördüğümüzü kabul edelim. Bu, Sirius'u değil, bir aracıyı gördüğümüzü göstermez; Sirius'u geçmişteki bir hâliyle gördüğümüzü gösterir. Bir mektubu okurken, yazarın yıllar önceki düşüncelerini okuruz, ama yine de yazarın düşüncelerini okuyoruzdur, bir aracıyı değil. Gecikme, algının zamansal yapısı hakkında bir şey söyler, ama algının nesnesinin ne olduğu hakkında tek başına bir şey söylemez. Dolaylı algı savunucusu, nesnenin artık var olmamasının önemli olduğunu söyleyebilir. Ama Sirius hâlâ vardır. Yalnızca, ışığın yola çıktığından bu yana değişmiş olabilir. Bu cevap, zaman gecikmesi argümanını çürütmese de, onun dolaylı algıyı tek başına kanıtlamadığını gösterir. Argümanın gücü, Ders Ç2.2'deki yanılsama ve halüsinasyon argümanlarıyla birleştiğinde artar.
Örnekler
Basit örnek: mağazadaki ceket
Bir giyim mağazasında, Ece lacivert olduğunu düşündüğü bir ceket alıyor. Eve gelip gün ışığında baktığında ceketin aslında koyu mor olduğunu görüyor. Mağazanın aydınlatması, ceketin rengini farklı göstermişti.
Algı Zinciri ile bakalım. Nesne: ceket, koyu mor kumaştan yapılmış. Ortam: mağazanın aydınlatması, gün ışığından farklı bir dalga boyu dağılımına sahip. Duyu organı: Ece'nin gözleri normal. Sinirsel işleme: beyin, ışığın rengini hesaba katmaya çalışır, ama alışılmadık bir aydınlatmada bunu tam başaramayabilir. Deneyim: ceket lacivert görünüyor. İnanç: "Bu ceket lacivert."
Hata hangi halkada? Ortam halkasında, aydınlatmada. Ece'nin gözünde ya da beyninde bir sorun yok. Nesne değişmedi. Değişen, nesne ile göz arasındaki ışıktı. Bu, Argüman bölümünün ikinci öncülünün gündelik bir örneğidir: zincirin bir halkası, nesne aynı kalırken deneyimi değiştirdi.
Sonuç: Ece, mağazada ceketin lacivert olduğunu bilmiyordu, çünkü inancı yanlıştı. Ama ceketin lacivert göründüğünü biliyordu. Görünüş ile gerçeklik arasındaki bu ayrım, gündelik hayatta da önemlidir. Deneyimli bir alışverişçi, rengi önemli bir ürünü gün ışığında ya da mağazanın kapısına yakın bir yerde kontrol eder. Bu, zincirin güvenilmez halkasını, yani ortamı, değiştirerek hatayı önlemektir.
Orta örnek: kör nokta
Her insanın gözünde bir kör nokta vardır. Görme sinirinin retinadan çıktığı yerde, ışığa duyarlı hücre yoktur; bu bölgeye düşen ışık algılanmaz. Kör nokta, on yedinci yüzyılda Fransız bilim insanı Edme Mariotte tarafından tanımlandı. Ama gündelik hayatta görüş alanımızda bir boşluk fark etmeyiz. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, iki gözün kör noktaları görüş alanının farklı bölgelerine düşer ve bir göz, öbürünün göremediğini görür. İkincisi, tek gözle bakıldığında bile, beyin kör noktayı çevresindeki bilgiyle "doldurur". Kör noktanın bulunduğu yerde, bir boşluk değil, çevredeki desenin bir devamı görülür.
Algı Zinciri ile bakalım. Tek gözle, düz bir duvara bakan birinin kör noktasının denk geldiği yerde küçük bir leke olsun. Nesne: lekeli duvar. Ortam: normal ışık. Duyu organı: göz, lekeden gelen ışığı alamıyor, çünkü ışık kör noktaya düşüyor. Sinirsel işleme: beyin, boşluğu çevredeki düz duvar deseniyle dolduruyor. Deneyim: düz, lekesiz bir duvar. İnanç: "Duvar lekesiz."
Hata hangi halkada? Duyu organında bir eksiklik var, ama asıl ilginç olan, sinirsel işlemenin bu eksikliği gizlemesi. Kişi, gözünün bir bölgeyi görmediğinin farkında değil, çünkü beyin bir tahminle boşluğu kapatıyor.
Sonuç: Bu örnek, algısal deneyimin yalnızca dünyadan gelen bilginin bir kaydı olmadığını, bir ölçüde beynin kurduğu bir şey olduğunu gösteriyor. Normal koşullarda, bu kurma işlemi güvenilirdir: duvarların çoğu, küçük bir bölgede çevresinden farklı değildir. Ama kurma işlemi, zincirin, kişinin içeriden göremeyeceği bir halkasıdır. Bu, İtiraz 3'teki güvenilir süreç cevabının hem gücünü hem de sınırını gösteriyor. Süreç güvenilirdir, ama kişi sürecin nerede tahmin yürüttüğünü bilmez.
Gerçek hayat örneği: radyologlar ve goril
Psikologlar Trafton Drew, Melissa Võ ve Jeremy Wolfe, 2013'te Psychological Science dergisinde yayımlanan bir çalışmada, deneyimli radyologlardan akciğer tomografisi görüntülerinde akciğer nodülü aramalarını istediler. Görüntülerden birine, bir nodülün ortalama boyutundan kırk sekiz kat büyük bir goril resmi yerleştirilmişti. Radyologların büyük çoğunluğu, yaklaşık yüzde seksen üçü, gorili fark etmedi. Çalışmaya katılan yirmi dört radyoloğun yirmisi gorili bildirmedi. Göz izleme verileri, gorili bildirmeyen yirmi radyoloğun on ikisinin doğrudan gorilin bulunduğu yere baktığını gösterdi.
Bu bulgu, "dikkat körlüğü" (inattentional blindness) olarak bilinen olgunun uzmanlar arasında da görüldüğünü gösteriyor. Algı Zinciri ile bakalım. Nesne: goril resmi, görüntüde açıkça var. Ortam: görüntü ekranda net. Duyu organı: radyoloğun gözü, gorilden gelen ışığı alıyor, çünkü göz izleme, radyoloğun oraya baktığını gösteriyor. Sinirsel işleme ve dikkat: beyin, dikkati nodül aramaya yöneltmiş, ve bu arama ölçütüne uymayan büyük bir nesneyi bilinçli deneyime taşımıyor. Deneyim: gorilsiz bir akciğer görüntüsü. İnanç: "Bu görüntüde nodülden başka dikkat çekici bir şey yok."
Hata hangi halkada? Göz, ışığı aldı. Hata, sinirsel işleme ile bilinçli deneyim arasındaki halkada, dikkatin seçiciliğinde. Bu örnek, algı zincirine dikkat gibi bir halkanın da eklenmesi gerektiğini gösteriyor. Göze ulaşan her şey deneyime ulaşmaz. Dikkat, neyin deneyime ulaşacağını belirleyen bir süzgeçtir.
Bu örneğin epistemolojik önemi iki yönlüdür. Birincisi, uzmanlık, algıyı belirli bir görev için çok güvenilir kılarken, o görevin dışındaki şeylere karşı onu kör edebilir. Radyologlar nodül bulmakta uzmandır. Uzmanlıkları, dikkatlerini nodüle yönelterek, beklenmedik şeyleri görmelerini zorlaştırıyor olabilir. Bu, uzmanların algısının kuram ve beklentilerle şekillendiği fikrine bağlanır. Bu fikir Ders Ç2.4'te algının kurama yüklülüğü başlığı altında işlenecek. İkincisi, örnek, bir algısal inancın yanlış olabileceği yeri gösteriyor. Radyoloğun "görüntüde başka bir şey yok" inancı yanlıştır. Ama bu yanlışlık, gözün değil, dikkatin bir sonucudur. Örneğin bir sınırı da var. Görüntüye yerleştirilen goril, gerçek klinik pratikte karşılaşılmayacak bir şeydir. Radyologların arama görevine göre ayarlanmış dikkati, gerçek klinik bulguları gözden kaçırmayı her zaman açıklamaz.
Araç kartı: Algı Zinciri
| Satır | İçerik |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir algısal bilgi iddiasını, nesneden inanca uzanan nedensel zincirin halkalarını tek tek sınayarak değerlendirir. Hatanın hangi halkadan gelebileceğini belirler. |
| Adımlar | 1) Algısal inancı yaz: kişi neye, hangi duyuyla inanıyor? 2) Nesne: inancın konusu olan nesne gerçekten orada mı, inanılan özelliğe sahip mi? 3) Ortam: ışık, ses, mesafe, hava gibi aracı koşullar normal mi? 4) Duyu organı: kişinin duyu organı bu tür algı için yeterli ve sağlıklı mı? 5) İşleme ve dikkat: kişinin dikkati nereye yönelmişti? Beklenti ya da uzmanlık, neyin fark edileceğini etkilemiş olabilir mi? 6) Deneyimden inanca: kişi deneyimi doğru mu yorumladı? Deneyim ile inanç arasında bir çıkarım ya da varsayım var mı? 7) Kaynak değerlendirmesi: hangi halka en zayıf? Başka bir duyuyla, başka bir açıdan ya da başka bir kişiyle doğrulama mümkün mü? |
| Ne zaman kullanılır | Bir görgü tanıklığını değerlendirirken; bir ölçümün ya da gözlemin güvenilirliğini sınarken; kendi algısal inancından emin olmadığında; iki kişinin aynı şeyi farklı algıladığı durumlarda. |
| Sınırı | Araç, zincirin halkalarını sınar, ama bu sınamanın kendisi de algıya dayanır; algının güvenilirliğini algıdan bağımsız olarak doğrulamaz. Bazı halkalar, özellikle sinirsel işleme, kişinin içeriden göremeyeceği halkalardır. Araç, algının dolaysız mı dolaylı mı olduğu sorusunu çözmez. |
| 5K kapısı | Kaynak |
Özet
- Algı, dış dünyaya dair bilgimizin temel kaynağıdır; felsefede "algılamak" çoğu zaman başarı bildiren bir fiildir.
- Görünüş ile gerçeklik ayrılabilir: bir şeyin nasıl göründüğü, gerçekte nasıl olduğundan farklı olabilir.
- Algı, nesneden inanca uzanan bir nedensel zincir aracılığıyla gerçekleşir: nesne, ortam, duyu organı, sinirsel işleme ve dikkat, deneyim, inanç.
- Algısal deneyim ile algısal inanç ayrıdır: deneyim yanıltıcı olmaya devam ederken inanç doğru olabilir.
- Algının bilgi sorunu, deneyim ile nesne arasındaki boşluğun nasıl kapatıldığı sorusudur.
- Üç cevap türü vardır: dolaysız erişim, çıkarım ve güvenilir süreç cevapları.
- Dolaysız ve dolaylı algı arasındaki tartışma, nedensel aracılığın epistemik aracılık doğurup doğurmadığı sorusudur; Ders Ç2.3'te işlenecek.
Derinleş — isteğe bağlı katmanlar
Birincil metin
Bertrand Russell, 1912'de yayımlanan The Problems of Philosophy kitabının ilk bölümüne, "Görünüş ve Gerçeklik" başlığını verir. Russell, hiçbir makul insanın kuşku duyamayacağı kadar kesin bir bilgi olup olmadığını sorarak başlar; sonra bir sandalyede, bir masanın başında oturduğunu, masada kâğıtlar gördüğünü, başını çevirince pencereden binaları, bulutları ve güneşi gördüğünü anlatır. Sonra dikkatini masaya yöneltir:
Masanın "gerçekte" her yerinde aynı renkte olduğuna inansam da, ışığı yansıtan kısımlar öbür kısımlardan çok daha parlak görünür, ve bazı kısımlar yansıyan ışık yüzünden beyaz görünür. Biliyorum ki, yer değiştirirsem, ışığı yansıtan kısımlar farklı olacak ve masanın üzerindeki renklerin görünen dağılımı değişecek. Bundan şu çıkar: birkaç kişi aynı anda masaya bakıyorsa, hiçbir ikisi tam olarak aynı renk dağılımını görmeyecektir, çünkü hiçbir ikisi masayı tam olarak aynı bakış açısından göremez ve bakış açısındaki her değişiklik, ışığın yansıma biçiminde bir değişiklik yaratır.
Russell bu gözlemden bir sonuca varır:
Gerçek masa, eğer varsa, görme, dokunma ya da işitmeyle dolaysız olarak deneyimlediğimiz şeyle aynı değildir. Gerçek masa, eğer varsa, bize hiç dolaysız olarak bilinmez, dolaysız olarak bilinenden çıkarılan bir şey olmalıdır.
Russell'ın akıl yürütmesi, bu dersin argümanının erken ve etkili bir biçimidir. Birinci pasaj, Argüman bölümünün ikinci öncülünü gösteriyor: bakış açısı ve ışık, yani zincirin halkaları, nesne aynı kalırken deneyimi değiştirir. İkinci pasaj ise Russell'ın vardığı sonucu ifade ediyor: gerçek masa, eğer varsa, dolaysız olarak bilinmez, çıkarılır. Bu, Sonuç'ta andığımız üç cevaptan ikincisi, yani çıkarım cevabıdır. "Eğer varsa" ifadesine dikkat edelim. Russell, gerçek masanın var olup olmadığını henüz bilmediğimizi kabul ediyor. Bu, dış dünyanın varlığının bir sorun hâline gelmesidir; ve bu sorun, Modül Ç5'te şüphecilik başlığı altında işlenecek.
Pasajın dikkat çekici bir yanı, Russell'ın ressamı örnek vermesidir. Renk dağılımı pasajının hemen ardından Russell, ressamın, şeylerin sağduyunun "gerçekte" sahip olduklarını söylediği renkte göründüklerini düşünme alışkanlığını bırakıp şeyleri göründükleri gibi görmeyi öğrenmesi gerektiğini yazar. Ressam görünüşü, pratik insan ise gerçekliği bilmek ister. Russell'a göre filozof da gerçekliği bilmek ister, ama bunun zorluklarının farkındadır. Russell'ın vardığı sonuç, yani gerçek masanın bir çıkarım olduğu, onu Ders Ç1.2'de gördüğümüz duyu verisi kuramına götürür. Bu kuram ve ona yöneltilen eleştiriler, Ders Ç2.3'te ayrıntılı işlenecek.
Teknik ayrıntı
Algısal sabitlik. Russell'ın masası, farklı ışıklar altında farklı renkte görünür. Ama gündelik deneyimde, masanın rengi büyük ölçüde sabit görünür: öğle güneşinde de, akşam lambasının altında da masa kahverengidir. Bu olguya renk sabitliği (color constancy) denir. Benzer biçimde, bir kapı açılırken retinadaki görüntüsü dikdörtgenden yamuğa döner, ama kapıyı dikdörtgen olarak görmeye devam ederiz; bu, biçim sabitliğidir. Sabitlik olguları, epistemolojik açıdan önemlidir. Bir yandan, Russell'ın vurguladığı değişkenliğin deneyimin tamamı olmadığını gösterirler. Deneyim, ışık ve bakış açısındaki değişikliklerin çoğunu hesaba katarak nesnenin kendisinin özelliklerini sunar. Öbür yandan, sabitliğin beynin yaptığı bir hesaplama olduğunu da gösterirler. Deneyimdeki renk, retinaya ulaşan ışığın doğrudan bir kaydı değil, beynin, ışık koşullarını tahmin ederek kurduğu bir sonuçtur.
Elbise olgusu. Sabitlik hesaplamasının yanılabileceğini gösteren çarpıcı bir örnek, 2015'in başında internette yayılan bir elbise fotoğrafıdır. Aynı fotoğrafa bakan insanların bir kısmı elbiseyi mavi-siyah, bir kısmı beyaz-altın gördü. Elbisenin kendisi mavi-siyahtı. Araştırmacılar, farkın, insanların fotoğraftaki ışığı farklı yorumlamasından kaynaklandığını öne sürdü. Elbisenin gölgede, mavimsi bir ışıkta olduğunu varsayan beyin, maviyi "çıkararak" elbiseyi beyaz-altın görür. Sıcak, yapay bir ışıkta olduğunu varsayan beyin ise elbiseyi mavi-siyah görür. Bu olgu, Algı Zinciri'nin işleme halkasının, aynı uyarıdan farklı insanlarda farklı deneyimler üretebildiğini gösteriyor. Ve bu farklılık, Russell'ın masa örneğinden farklı olarak, bakış açısından değil, beynin varsayımlarından kaynaklanıyor.
Bilinçdışı çıkarım. On dokuzuncu yüzyılda Alman fizikçi ve fizyolog Hermann von Helmholtz, Fizyolojik Optik El Kitabı'nda, algının bir tür "bilinçdışı çıkarım" olduğunu savundu. Beyin, duyusal verilerden, onları en iyi açıklayan dış nesneye bir çıkarım yapar, ama bu çıkarımın farkında değilizdir. Helmholtz'un görüşü, bu dersin argümanındaki çıkarım cevabının psikolojik bir biçimidir. Ama epistemolojik çıkarım cevabından önemli bir farkı vardır. Helmholtz'un çıkarımı, kişinin değil, beynin yaptığı bir çıkarımdır. Kişi, bu çıkarımın öncüllerine erişemez. Bu fark, Argüman bölümündeki çıkarım cevabının iki biçimini ayırmamızı gerektirir. Birinci biçimde, kişi algısal inancını bilinçli bir çıkarımla gerekçelendirir; bu, Russell'ın görüşüne yakındır. İkinci biçimde, çıkarım bilinçdışıdır ve gerekçelendirici rolü, güvenilir süreç cevabına daha yakındır.
Algı ve dikkat. Gerçek hayat örneğinde gördüğümüz dikkat körlüğü, algı zincirine bir halka daha ekler. Göze ulaşan bilgi, bilinçli deneyime ulaşmak için dikkatin süzgecinden geçmelidir. Bu, algısal deneyimin dünyanın tam bir kaydı olmadığını, seçici bir örneklem olduğunu gösterir. Epistemolojik açıdan bu, algısal inançların, kişinin neyi aradığına ve neyi beklediğine bağlı olduğu anlamına gelir. Bu bağımlılık, algının tarafsız bir veri kaynağı olup olmadığı sorusunu gündeme getirir.
Algısal deneyimin içeriği. Algının bilgi sorunu, deneyimin neyi sunduğuna da bağlıdır. Bir çam ağacına baktığında, deneyimin yalnızca renkleri, biçimleri ve konumları mı sunar, yoksa ağacı bir çam ağacı olarak mı sunar? Birinci görüşe "ince içerik", ikincisine "zengin içerik" görüşü denir. Amerikalı filozof Susanna Siegel, 2010 tarihli The Contents of Visual Experience kitabında, deneyimin çam ağacı gibi türleri de sunabileceğini savundu. Bu ayrımın epistemolojik bir sonucu vardır. İçerik inceyse, bazı filozoflara göre "bu bir çam ağacı" inancı, deneyimden bir çıkarımla elde edilir ve kısmen çıkarımsal sayılabilir. İçerik zenginse, aynı inanç doğrudan algısal olabilir. Çözümlü örnekte Murat'ın inançlarını ayırırken kullandığımız algı ile çıkarım ayrımı, bu tartışmaya bağlıdır: algının ne kadarının görme, ne kadarının görülenden çıkarma olduğu, deneyimin içeriğinin ne kadar zengin olduğuna göre değişir.
Güncel tartışma
Öngörücü işleme. Son yirmi yılda bilişsel bilimde etkili olan bir yaklaşım, Helmholtz'un fikrini sistematik bir kurama dönüştürdü. "Öngörücü işleme" (predictive processing) adı verilen bu yaklaşıma göre, beyin sürekli olarak duyusal girdileri öngören bir model kurar ve yalnızca öngörü ile gerçek girdi arasındaki farkı, yani "öngörü hatasını", işler. İngiliz filozof Andy Clark ve Avustralya'da çalışan Danimarkalı filozof Jakob Hohwy, bu yaklaşımın felsefi sonuçlarını kapsamlı biçimde tartıştı. Öngörücü işleme doğruysa, algısal deneyim, büyük ölçüde beynin kendi öngörüsüdür; duyusal girdi, bu öngörüyü yalnızca düzeltir. Bu görüş, epistemoloji için ilginç bir soru doğurur. Algı bir öngörüyse, algısal inançların gerekçesi, öngörünün dayandığı önceki inançlara da bağlı mıdır? Kör nokta örneğindeki doldurma, bu yaklaşımın küçük ölçekli bir örneğidir: beyin, görmediği yeri öngörüsüyle doldurur.
Bilişsel nüfuz. Öngörücü işlemenin desteklediği düşünülen, ama ondan eski bir tartışma, algının inançlar ve beklentiler tarafından etkilenip etkilenemeyeceğidir. Bu olguya "bilişsel nüfuz" (cognitive penetration) denir. Siegel, bilişsel nüfuzun algısal gerekçe için ciddi bir sorun yarattığını savundu. Bir kişinin önyargısı, bir başkasının yüzündeki ifadeyi öfkeli olarak görmesine yol açıyorsa, bu algısal deneyime dayanan "o kişi öfkeli" inancı gerekçeli midir? Siegel'e göre, deneyim bir önyargı tarafından şekillendirilmişse, gerekçelendirme gücü azalabilir. Bu tartışma, algının, bilgi zincirinin başlangıcında duran tarafsız bir kaynak olmadığını, kişinin önceki inançlarıyla iç içe geçmiş olabileceğini gösteriyor. Bu konunun ayrıntıları, algının kurama yüklülüğü başlığı altında Ders Ç2.4'te işlenecek. Tartışmanın toplumsal boyutu ise, kimin algısına güvenildiği sorusuyla birlikte, Ders Ç7.8'de tanıklık haksızlığı bağlamında yeniden ele alınacak.
Araçlı algı. Algı zinciri, teknolojiyle giderek uzuyor. Bir teleskopla bir gezegeni, bir mikroskopla bir hücreyi, bir görüntülü görüşmede uzaktaki bir yakınımızı "görürüz". Bu durumlarda zincire mercekler, sensörler, sıkıştırma algoritmaları ve ekranlar eklenir. Felsefeciler, bu tür araçlı görmenin gerçek görme olup olmadığını tartıştı. Amerikalı filozof Kendall Walton, 1984 tarihli "Transparent Pictures" makalesinde, fotoğrafların "saydam" olduğunu, yani bir fotoğrafa bakan kişinin ayna ya da teleskopla bakan biri gibi, fotoğraftaki nesneyi kelimenin tam anlamıyla gördüğünü savundu. Walton'a göre, fotoğraf ile nesne arasındaki nedensel bağ, fotoğrafı, bir resimden farklı olarak, bir görme aracı yapar. Bu görüş, Algı Zinciri'nin araçlı algıya da uygulanabileceğini düşündürür. Ama yeni bir soru doğurur. Zincire eklenen teknik halkalar, artık yalnızca nedensel değil, aynı zamanda tasarlanmıştır: bir görüntüleme yazılımı, görüntüyü iyileştirmek için onu değiştirebilir. Bu değişiklikler, beynin kör noktayı doldurmasına benzer, ama başkası tarafından tasarlanmıştır. Sahte görüntülerin görsel kanıt üzerindeki etkisi Ders P3.15'te ele alınacak.
Pratik: Çözümlü örnek
Bir trafik kazasının görgü tanığı olan Murat, polise kırmızı bir arabanın kırmızı ışıkta geçip kazaya yol açtığını söylüyor. Kaza akşam saatlerinde, sokak lambalarının sarı ışığı altında olmuş. Murat kavşağın karşı köşesinde, yaklaşık otuz metre uzakta duruyormuş ve o sırada telefonuna bakıyormuş. Kaza sesini duyunca başını kaldırmış.
Adım 1, algısal inanç. Murat iki şeye inanıyor: arabanın kırmızı olduğuna ve arabanın kırmızı ışıkta geçtiğine. İkisi de görmeye dayanıyor.
Adım 2, nesne. Araba var ve kazaya karıştığı kesin. Ama rengi ve ışığın durumu, inancın konusu.
Adım 3, ortam. Akşam, sarı sokak lambaları. Mağazadaki ceket örneğinde gördüğümüz gibi, yapay aydınlatma renk algısını değiştirebilir. Sarı ışık altında bazı renkler ayırt edilmesi zor hâle gelir. Otuz metrelik mesafe de ayrıntıyı azaltıyor.
Adım 4, duyu organı. Murat'ın görme yeteneği hakkında bilgimiz yok. Gözlük kullanıp kullanmadığı sorulabilir.
Adım 5, işleme ve dikkat. Bu, en zayıf halka. Murat telefonuna bakıyordu ve ancak kaza sesini duyunca başını kaldırdı. Öyleyse arabanın ışıkta geçişini doğrudan görmemiş olabilir. Işığın kırmızı olduğuna dair inancı, kazadan sonra ışığın rengini görmesinden ya da kazanın oluş biçiminden çıkarılmış olabilir.
Adım 6, deneyimden inanca. Murat'ın "kırmızı ışıkta geçti" inancı, büyük olasılıkla, bir algı değil, bir çıkarımdır: kaza oldu, öyleyse biri kuralı ihlal etmiş olmalı. Bu çıkarım makul olabilir, ama algısal bir inanç olarak sunulduğunda yanıltıcıdır.
Adım 7, kaynak değerlendirmesi. En zayıf halka dikkat; ikinci zayıf halka ortam. Doğrulama için kavşaktaki kameralar, başka tanıklar ve trafik ışığının zamanlama kaydı kullanılabilir.
Sonuç. Murat'ın tanıklığı değerlidir, ama iki inancının gerekçesi farklıdır. Arabanın rengine dair inancı, ortam koşulları yüzünden zayıf ama algısaldır. Arabanın kırmızı ışıkta geçtiğine dair inancı ise büyük olasılıkla algısal değil, çıkarımsaldır. Algı Zinciri, bu iki inancı ayırmayı sağlıyor. Bir tanığın dürüst olması, her söylediğinin algıya dayandığı anlamına gelmez. Tanıklığın epistemolojisi Ders Ç2.13'te, belleğin yeniden kurgulayıcı yapısı ise Ders Ç2.7'de ayrıntılı işlenecek.
Pratik: Alıştırmalar
- Şu algısal inançların her biri için Algı Zinciri'nin en zayıf halkasını belirle: (a) Sisli bir sabah, uzaktaki bir figürün tanıdığın biri olduğuna inanmak. (b) Kalabalık bir kafede, arkadaşının sana adını seslendiğine inanmak. (c) Uzun bir yolculuktan sonra, otelin yatağının hafifçe sallandığına inanmak.
- Kendi hayatından, bir algısal inancının yanlış çıktığı bir durum yaz. Hata zincirin hangi halkasındaydı? Hatayı fark etmeni ne sağladı?
- Bir arkadaşın şöyle diyor: "Kendi gözümle gördüm, öyleyse eminim." Bu ifadeyi, algısal deneyim ile algısal inanç arasındaki ayrımı ve Algı Zinciri'ni kullanarak değerlendir.
Cevapları göster
- (a) En zayıf halka ortam: sis, ışığı dağıtır ve ayrıntıyı azaltır. İkinci zayıf halka, deneyimden inanca geçiş. Belirsiz bir figürü, beklenti yüzünden tanıdık birine benzetmek kolaydır. (b) En zayıf halka işleme ve dikkat. Kalabalık bir ortamda, kendi adımıza benzeyen sesleri duyma eğilimindeyizdir. Bu, beklentinin algıyı şekillendirmesinin bir örneğidir. (c) En zayıf halka duyu organı: denge duyusu, uzun bir yolculuğun hareketine uyum sağlamış olabilir ve hareket bittikten sonra da bir süre sallanma hissi üretebilir. Deneyim gerçektir, ama nesne, yani yatak, sallanmıyordur. Bu, zincirin bir halkasının nesneden bağımsız olarak deneyim üretebildiğinin örneğidir.
- Örnek cevap: bir kişi, karanlık bir odada bir sandalyenin üzerindeki ceketi oturan bir insan sanıyor. Hata, ortam halkasında, yani karanlıkta, ve deneyimden inanca geçişte, yani belirsiz bir biçimi tanıdık bir biçime benzetmede. Hatayı fark etmeyi sağlayan, ışığı açmak, yani zayıf halkayı değiştirmek.
- "Kendi gözümle gördüm" ifadesi, algısal bir deneyim olduğunu söyler. "Öyleyse eminim" ifadesi ise, bu deneyimin inancı kesin kıldığını söyler. Ama Argüman bölümünün dördüncü öncülüne göre, deneyim nesneyi garanti etmez. Algı Zinciri, deneyimin hangi koşullarda güvenilir olduğunu sınamamızı sağlar. Ortam iyi miydi? Dikkat yerinde miydi? Gördüğü şeyden ne kadarı algı, ne kadarı çıkarımdı? Arkadaşının deneyimi gerçek olabilir. Ama bu deneyimin inancı ne kadar desteklediği, zincirin halkalarına bağlıdır. Kendi gözüyle görmek, iyi bir kaynaktır; kesinlik kaynağı değildir.
Pratik: Argüman görevi
Karşılaştırma. Durum: bir futbol maçında yan hakem, bir oyuncunun ofsayt olduğuna karar veriyor. Zayıf çalışma: "Yan hakem deneyimlidir, öyleyse kararı güvenilirdir." Bu çalışma zinciri hiç incelemiyor. Güçlü çalışma: "1) Ofsayt kararı, iki olayın aynı anda algılanmasını gerektirir: topun oynandığı an ve oyuncunun konumu. 2) Bu iki olay, sahanın farklı yerlerinde gerçekleşir ve yan hakem ikisine aynı anda bakamaz. Dikkat halkası zayıftır. 3) Ayrıca yan hakemin bakış açısı, oyuncuların konumunu derinlik açısından çarpıtabilir; bu, ortam ve bakış açısı halkasıdır. 4) Öyleyse yan hakemin ofsayt kararları, sınır durumlarda, algının yapısal sınırları nedeniyle yanılmaya açıktır. 5) Bu halkayı güçlendirmenin bir yolu, farklı açılardan görüntü kaydı ve bu kayıtların tekrar izlenmesidir. Bu, dikkat halkasını zamanla, bakış açısı halkasını çoklu kamerayla güçlendirir. 6) Sonuç: yan hakeme açık durumlarda güvenilebilir. Sınır durumlarda ise kararın bir görüntü kaydıyla desteklenmesi, algının yapısal sınırlarını telafi eder."
| Ölçüt | Ne aranır |
|---|---|
| Algı Zinciri | Halkalar ayrı ayrı incelenmiş, en zayıf halka belirlenmiş |
| Algı ve çıkarım ayrımı | Gözlemcinin algısı ile ondan yaptığı çıkarım ayrılmış |
| Argüman yapısı | Her öncül ayrı ve numaralı; sonuca adım adım varılıyor |
| Güçlendirme önerisi | Zayıf halkayı güçlendirmek için somut bir yol önerilmiş |
Argüman koçu
Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.
Tekrar
- (Ders Ç1.1) Ders Ç1.1'de bilginin başlıca kaynakları hangileri olarak sayılmıştı? Algı bu kaynaklar arasında neden özel bir yere sahip?
- (Ders Ç1.10) Ders Ç1.10'da yanılmazcılık ile yanılabilircilik nasıl ayrılmıştı? Bu dersin argümanındaki dördüncü öncül, iki görüş için ne anlama geliyor?
- (Ders Ç1.13) Ders Ç1.13'teki güvenlik koşulu, algısal bilgiye nasıl uygulanabilir? Mağazadaki ceket örneğinde Ece'nin "ceket lacivert" inancı güvenli midir?
Cevapları göster
- Ders Ç1.1'de algı, bellek, akıl, içebakış ve tanıklık bilginin başlıca kaynakları olarak sayılmıştı. Algı, dış dünyaya dair bilgimizin başlangıç noktasıdır. Bellek, çoğu zaman geçmişteki algıları saklar. Tanıklık, en sonunda, birinin bir şeyi algılamasına dayanır. İçebakış, kendi zihnimize dair bilgi verir, dış dünyaya değil. Akıl ise, matematik ve mantık gibi bazı alanlarda algıdan bağımsız bilgi sağlar, ama dış dünyaya dair bilgimiz için algıya ihtiyaç duyar. Bu yüzden algı, dış dünyaya dair bilginin en temel kaynağıdır.
- Ders Ç1.10'da yanılmazcılık, bilginin yanılma olasılığını tamamen dışlamasını isteyen görüş olarak; yanılabilircilik ise bilginin yanılma olasılığıyla bağdaşabileceğini kabul eden görüş olarak ayrılmıştı. Bu dersin dördüncü öncülü, deneyimin nesneyi garanti etmediğini söyler. Yanılmazcılık için bu, algısal bilginin imkânsız olduğu anlamına gelir: deneyim yanılmayı dışlamıyorsa, algıya dayanan hiçbir inanç bilgi olamaz. Yanılabilircilik için ise, algısal bilginin yanılabilir olduğu anlamına gelir. Sorun bu durumda, garantisiz bir deneyimin bir inancı nasıl gerekçelendirdiğidir.
- Ders Ç1.13'te güvenlik, kişinin aynı yolla inandığı yakın durumlarda inancın yanlış olmaması olarak tanımlanmıştı. Algısal bilgiye uygulandığında, güvenlik, kişinin aynı algısal yöntemle, yani aynı duyu, aynı koşullar ve aynı dikkatle, inandığı yakın durumlarda inancın doğru kalmasını ister. Ece'nin "ceket lacivert" inancı yanlıştı, bu yüzden güvenlik sorusu onun için doğrudan sorulmaz. Ama Ece'nin, aynı mağaza aydınlatmasında, başka koyu renkli giysilere dair inançları da güvenli olmayacaktır, çünkü bu aydınlatmada lacivert ile mor gibi yakın renkler kolayca karışır. Öyleyse Ece'nin algısal yöntemi, bu koşullarda, güvenilir değildir.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Algının nedensel zinciri hangi halkalardan oluşur? | Nesne, ortam, duyu organı, sinirsel işleme ve dikkat, deneyim, inanç. |
| Görünüş ile gerçeklik ayrımı nedir? | Bir şeyin bize nasıl göründüğü ile gerçekte nasıl olduğu arasındaki fark. |
| Algısal deneyim ile algısal inanç neden ayrıdır? | Deneyim yanıltıcı olmaya devam ederken inanç doğru olabilir (Müller-Lyer yanılsaması). |
| Algının bilgi sorunu nedir? | Deneyimin nesneyi garanti etmediği durumda, deneyim ile nesne arasındaki boşluğun nasıl kapatıldığı sorusu. |
| Algının bilgi sorununa üç cevap türü nedir? | Dolaysız erişim, çıkarım ve güvenilir süreç cevapları. |
| Russell'a göre gerçek masa nasıl bilinir? | Dolaysız olarak değil, dolaysız olarak bilinenden çıkarılarak. |
| Dikkat körlüğü neyi gösterir? | Göze ulaşan her şey deneyime ulaşmaz; dikkat bir süzgeçtir (Drew, Võ ve Wolfe 2013). |
| Bilinçdışı çıkarım nedir? | Helmholtz'a göre beynin, duyusal verilerden onları en iyi açıklayan nesneye farkında olmadan yaptığı çıkarım. |
Okuma listesi
- Bertrand Russell, The Problems of Philosophy (1912), 1. bölüm, "Appearance and Reality". Algının bilgi sorununun klasik ifadesi.
- J. L. Austin, Sense and Sensibilia (Oxford University Press, 1962). Duyu verisi kuramının dil felsefesi açısından eleştirisi.
- Trafton Drew, Melissa L.-H. Võ ve Jeremy M. Wolfe, "The Invisible Gorilla Strikes Again: Sustained Inattentional Blindness in Expert Observers", Psychological Science 24 (2013). Uzmanlarda dikkat körlüğü.
- Andy Clark, Surfing Uncertainty: Prediction, Action, and the Embodied Mind (Oxford University Press, 2016). Öngörücü işleme.
- Stanford Encyclopedia of Philosophy, "The Problem of Perception" maddesi.
Sonraki derse köprü
Bu dersin argümanının üçüncü öncülü, nesne olmadan da aynı deneyimin üretilebileceğini söylüyordu ve onu henüz sınamadık. Ders Ç2.2, bu öncülü iki argümanla ele alıyor. Yanılsama argümanı, nesnenin göründüğünden farklı olduğu durumlardan, halüsinasyon argümanı ise hiçbir nesnenin olmadığı durumlardan yola çıkıyor. İkisinin de vardığı yer aynı: algıda doğrudan farkında olduğumuz şey, dış nesne değildir.
Günlük sorusu: Son günlerde gördüğün ve bir başkasının farklı gördüğü bir şey oldu mu? Farkı zincirin hangi halkası yarattı?