İçeriğe geç

Ders Ç1.9 · Çekirdek · Modül Ç1: Bilgi ve inanç

Gerekçe kavramı: ödev, izin ve iyi neden

Araç: Gerekçe Türü Etiketi · 5K: Kanıt · 6.434 kelime · tamamı yaklaşık 29 dakika okuma

Giriş

On altıncı yüzyılda bir saray hekimi düşün. Bir hastanın ateşini, vücudundaki sıvıların dengesinin bozulmasına bağlıyor ve dengeyi düzeltmek için kan aldırıyor. Hekim, zamanının en saygın tıp kitaplarını okumuş, hocalarının öğrettiği her şeyi titizlikle uygulamış, hastasını dikkatle gözlemlemiş. Kendi çağının bütün ölçütlerine göre işini kusursuz yapıyor. Bugün biliyoruz ki ateşin nedeni bir enfeksiyondu ve kan almak hastaya yardım etmek yerine onu zayıflatıyordu. Şimdi şu soruyu sor: hekimin, ateşin sıvı dengesizliğinden kaynaklandığına dair inancı gerekçeli miydi?

Bu sorunun iki makul cevabı var ve iki cevap birbirine zıt. Birinci cevap: evet, gerekçeliydi. Hekim, kendisinden beklenebilecek her şeyi yaptı; zamanının bilgisine göre en iyi düşünülebilecek şeyi düşündü; onu bu inançtan ötürü suçlamak, ondan imkânsızı istemek olurdu. İkinci cevap: hayır, gerekçeli değildi. İnancın dayandığı kuram, doğruyu bulmanın güvenilir bir yolu değildi; hekimin elindeki nedenler, ateşin gerçek nedenine işaret etmiyordu. Bu iki cevap, "gerekçe" kelimesinin iki farklı anlamını kullanıyor. Birinci cevap hekimin kendisine bakıyor: ondan istenebilecek her şeyi yaptı mı, onu kınayabilir miyiz? İkinci cevap ise hekimin inancı ile ateşin gerçek nedeni arasındaki ilişkiye bakıyor: inancın dayandığı şey, doğruya giden bir yol muydu? Ders Ç1.8'de hakikatin ölçütü sorusunun bizi gerekçe kavramına götürdüğünü söylemiştik; Ders Ç1.6'da ise gerekçe kavramının kendisinin ödevle mi tanımlanması gerektiği sorusunu bu derse bırakmıştık. Hekimin hikâyesi, bu iki anlamı ve onları birbirine bağlayan izin kavramını ayırmak için iyi bir başlangıç noktası.

Bu dersin kazanımları:

  • Gerekçenin ödev anlayışını, iyi neden anlayışını, epistemik izni ve önerme gerekçesi ile inanç gerekçesi arasındaki farkı açıklarsın. (anla)
  • Bir "gerekçeli" ya da "gerekçesiz" yargısını Gerekçe Türü Etiketi ile çözümler ve yargının hangi anlamda verildiğini belirlersin. (uygula)
  • Gerekçenin iki anlamının ayrıştığı durumları değerlendirerek, bilgi için hangi anlamın gerektiği tartışmasında gerekçeli bir hüküm verirsin. (değerlendir)

Kavramlar

Gerekçe kavramını dört katmanda açacağız: önce genel kavramı, sonra onun iki ana anlamını, ardından bu anlamları birbirine bağlayan deontik kategorileri, en son da gerekçenin neye ait olduğunu soran bir ayrımı.

Ders Ç1.1'de gerekçe sorusunu epistemolojinin dört temel sorusundan biri olarak tanıtmıştık ve gerekçenin bilgi ile şanslı tahmin arasındaki farkın en doğal adayı olduğunu söylemiştik. O derste ayrıca epistemik nedenleri pratik nedenlerden ayırmıştık: bir inancın gerekçesi, ona inanmanın yararlı olması değil, onun doğru olduğunu destekleyen bir şeydir. Bu derste "epistemik" sıfatını bu anlamda kullanıyoruz. Gerekçe kavramının en önemli özelliği, değerlendirici olmasıdır: bir inancın gerekçeli olduğunu söylemek, onu bir ölçüte göre olumlu değerlendirmektir. Ders Ç1.1'deki betimleyici ve normatif ayrımıyla söylersek, gerekçe normatif bir kavramdır. Ama hangi ölçüte göre değerlendiriyoruz? Bu dersin bütün sorusu bu.

Ödev anlayışı, felsefe tarihinde çok köklüdür. Descartes'ın, Ders Ç1.6'da okuduğumuz, yanılgının iradenin anlığın sınırlarını aşmasından doğduğu görüşü bu anlayışın erken bir ifadesidir; John Locke'un, bu dersin Birincil metin bölümünde okuyacağımız pasajı ise onun en açık ifadesidir. Amerikalı filozof Alvin Plantinga, 1993 tarihli Warrant: The Current Debate kitabında, yirminci yüzyıl epistemolojisindeki gerekçe kavramının büyük ölçüde bu Kartezyen ve Lockeçu ödev geleneğinden geldiğini savundu. Ödev anlayışına göre epistemik ödevlerimiz, örneğin kanıtı dikkatle değerlendirmek, karşıt kanıttan kaçmamak, yalnızca yeterli kanıta dayanarak inanmak gibi ödevler, ahlaki ödevlere benzer ve onları yerine getiren kişi, inancı yanlış çıksa bile suçlanamaz. Giriş örneğindeki hekim, bu anlayışa göre, gerekçeli bir inanca sahiptir.

Amerikalı filozof William Alston, Ders Ç1.6'da gördüğümüz 1988 makalesinde ve daha önce, 1985'te yayımlanan "Concepts of Epistemic Justification" makalesinde, ödev anlayışına karşı bu alternatifi savundu. Alston'a göre bir inanç, onu doğru kılmaya elverişli yeterli bir dayanağa sahipse gerekçelidir; inanan kişinin ödevlerini yerine getirip getirmediği, ayrı bir sorudur. Bu anlayışa göre giriş örneğindeki hekimin inancı gerekçeli değildir: dayandığı kuram, ateşin nedenine dair doğruyu bulmaya elverişli değildi. Ama bu yargı, hekimi suçlamayı gerektirmez. Hekim suçlanamaz, ama inancı gerekçesizdir. İki anlam burada açıkça ayrılıyor: biri kişiyi, öbürü inancın dünyayla bağını değerlendiriyor.

Bu kategoriler, gerekçe kavramını daha ince bir biçimde ifade etmeyi sağlar. Bir inancın gerekçeli olduğunu söylemek, en yaygın yorumla, ona sahip olmanın epistemik olarak izinli olduğunu söylemektir; zorunlu olduğunu değil. Bu fark önemlidir: güçlü kanıta dayanan bir önermeye inanmak izinlidir; ama ona inanmak zorunlu mudur? Ya kişi bu önermeyi hiç düşünmemişse? Zorunluluk, daha güçlü bir koşul gerektirir. İzin kavramı, ayrıca, aynı kanıt karşısında birden fazla tutumun izinli olup olamayacağı sorusunu da gündeme getirir: belirsiz bir kanıt karşısında hem inanmak hem de yargıyı askıda bırakmak izinli olabilir mi? Bu soru, Güncel tartışma bölümünde izincilik ve teklik tartışması olarak ele alınacak.

Bu ayrım, gerekçenin neye ait olduğunu sorar: bir önermeye mi, yoksa kişinin fiilî inancına mı? Bir kişi, bir önermeye inanmak için güçlü kanıta sahip olup, ona yanlış bir nedenle inanabilir. O zaman önerme onun için gerekçelidir, ama inancı gerekçeli değildir; çünkü inanç, kişinin sahip olduğu iyi nedene değil, başka bir şeye dayanıyor. Bu ayrım, Orta örnekte somutlaşacak ve ayrıntılı olarak Ders Ç3.9'da işlenecek. Burada yalnızca şunu not edelim: ödev anlayışı, doğası gereği, inanç gerekçesiyle daha yakından ilgilidir, çünkü kişinin inancını nasıl oluşturduğuna bakar; iyi neden anlayışı ise her iki düzeyde de uygulanabilir.

Suçlanamazlık, ödev anlayışının çekirdek kavramıdır ve Ders Ç1.6'daki hesap verebilirlik ile suçlanabilirlik ayrımıyla doğrudan ilişkilidir. O derste, bir kişinin bir inançtan hesap verebilir ama suçlanamaz olabileceğini görmüştük: kapalı bir toplulukta büyüyen biri, inancı için "neye dayanarak?" sorusuna muhatap olabilir, ama ondan ötürü kınanamaz. Ödev anlayışına göre bu kişinin inancı gerekçelidir; iyi neden anlayışına göre ise gerekçeli değildir. Suçlanamazlık ile gerekçeyi özdeşleştirmek, ödev anlayışının özüdür; onları ayırmak, iyi neden anlayışının.

Argüman

Giriş örneğindeki iki cevap, bir kelimenin iki anlamından doğuyorsa, bu anlamları ayırmak yalnızca bir sözcük düzeltmesi değil, gerekçe hakkındaki pek çok tartışmanın çözümü olabilir. Bu bölüm, iki anlamın gerçekten ayrıştığını, Alston'ın ödev anlayışına itirazının neyi gösterip neyi göstermediğini ve bilgi için hangi anlamın daha uygun olduğunu bir zincir hâlinde savunuyor.

  1. "Gerekçeli" yargısı iki farklı şeyi değerlendirebilir: inanan kişinin epistemik ödevlerini yerine getirip getirmediğini, ya da inancın doğruluğa elverişli bir temele dayanıp dayanmadığını.
  2. Bu iki değerlendirme birbirinden ayrılabilir: bir kişi bütün ödevlerini yerine getirip doğruluğa elverişsiz bir temele dayanabilir, ve bir kişi doğruluğa elverişli bir temele sahip olup ödevlerini ihmal edebilir.
  3. Alston'ın itirazı, ödev anlayışının istençli denetim gerektirdiğini söyler; ama Ders Ç1.6'da gördüğümüz gibi, inanç üzerinde dolaylı denetim vardır ve değerlendirici denetim savunulabilir bir adaydır; bunlar kabul edilirse ödev kavramları inanca uygulanabilir.
  4. Ama ödev anlayışı, Alston'ın itirazından kurtulsa bile, kişinin değerlendirilmesini ölçer; inancın dünyaya bağını ölçmez.
  5. Bilgi, doğru inancı şanslı bir tahminden ayıran bir bağ gerektirir; bu bağ, inancın doğruya ulaşmasının tesadüf olmamasıyla ilgilidir ve doğruluğa elverişlilik bu bağın, ödevden daha doğrudan, bir parçasıdır.

Sonuç: Gerekçe kavramının iki anlamı vardır ve bir "gerekçeli" yargısı verilirken hangisinin kastedildiği belirtilmelidir. Ödev anlayışı tutarlı bir kavramdır ve kişileri değerlendirmek için, yani onları suçlayıp suçlayamayacağımızı belirlemek için uygundur. Ders Ç1.6'nın bıraktığı soruya cevap şudur: gerekçenin bir anlamı gerçekten deontolojiktir ve, Ç1.6'daki değerlendirici denetim savunusu ayakta kaldığı ölçüde, Alston'ın itirazından kurtulabilir. Bir inancın bilgiye aday olup olmadığını değerlendirirken ise iyi neden anlayışı, bilgiyle ilgili kaygıya daha yakındır; çünkü bilgi, kişinin ne kadar özenli olduğuyla değil, inancının doğruya şans eseri ulaşıp ulaşmadığıyla ilgilidir. Ama doğruluğa elverişliliğin bu bağı tek başına sağlayıp sağlamadığı, Gettier'in sorusudur.

Argümanın merkezinde ikinci öncül duruyor. Giriş örneğindeki hekim, bu öncülün birinci yönüne bir örnektir: ödevlerini yerine getirmiş ama doğruluğa elverişsiz bir temele dayanmıştır. İkinci yönün örneği ise şudur: bir kişi güvenilir bir kaynaktan, örneğin iyi bir ansiklopediden, bir bilgi okur; ama o bilgiye, kaynağın güvenilirliğini hiç düşünmeden, yalnızca okuduğu her şeye inanma alışkanlığı yüzünden inanır. Bu kişinin inancı doğruluğa elverişli bir temele dayanır, çünkü kaynak güvenilirdir; ama kişi, okuduğu her şeye inanma alışkanlığıyla, epistemik ödevlerini ihmal etmektedir. Bu iki tür durum, iki anlamın kaplamlarının farklı olduğunu gösteriyor.

Üçüncü ve dördüncü öncül, Alston'ın itirazının sınırlarını çiziyor. Alston, ödev anlayışının istençdışıcılık karşısında uygulanamaz hâle geldiğini düşündü. Ders Ç1.6 bu sonuca karşı çıktı: inanç üzerinde dolaylı denetimimiz vardır ve değerlendirici denetim savunulabilir bir adaydır; ama aynı ders, dolaylı denetimin inancın kendisinden değil eylemlerden sorumluluk doğurduğunu da kabul etti ve değerlendirici denetimi açık bir soru olarak bıraktı. Ödev kavramlarının inanca uygulanabilirliği bu yüzden, Ç1.6'daki değerlendirici denetim savunusunun ayakta kalmasına bağlıdır. Ama bu, Alston'ın daha derin kaygısını ortadan kaldırmaz: ödev anlayışı ne kadar tutarlı olursa olsun, inancın doğruyla bağı hakkında bir şey söylemez. Beşinci öncül ise bu bağın, bilgi için neden önemli olduğunu söylüyor. Bu öncül, bir sonraki derslerde Gettier sorunuyla birlikte ayrıntılı tartışılacak.

En tartışmalı öncül: Beşinci öncülün kendisinden çok, ondan çıkan "gerekçe, doğruluğa elverişliliktir" okuması. Bu okuma, iyi neden anlayışını dışsalcı bir biçimde, yani bir inancın gerekçesinin, kişinin farkında olmadığı olgulara, örneğin bir sürecin güvenilirliğine, bağlı olabileceği biçimde okumaya açıktır. İçselciler ise iyi nedenin, kişinin kendi bakış açısından erişebileceği bir şey olması gerektiğini savunur. İçselci bir itirazın gücü, Keith Lehrer ile Stewart Cohen'in 1983'te ve Cohen'in 1984'te geliştirdiği "yeni kötü cin" düşünce deneyinden gelir: senin bütün deneyimlerinin, bir kötü cin tarafından, aynı kalacak biçimde ama tamamen yanıltıcı olarak üretildiği bir dünya düşün. O dünyadaki sen, bu dünyadaki senle tamamen aynı nedenlere sahipsin; inançların, o dünyada doğruluğa elverişli değil. Ama inançlarının, o dünyada da bu dünyadaki kadar gerekçeli olduğu sezgisi çok güçlüdür. Bu sezgi doğruysa, gerekçe doğruluğa elverişlilikle aynı şey olamaz. Bu tartışma, içselcilik ve dışsalcılık başlığı altında Modül Ç4'ün merkezidir; bu ders ona girmiyor, yalnızca beşinci öncülün bu tartışmaya bağlı olduğunu not ediyor.

İtirazlar ve cevaplar

İtiraz 1: İki anlam aslında tek bir anlamdır

Ders, ödev anlayışı ile iyi neden anlayışını iki ayrı anlam olarak sunuyor. Ama epistemik ödevlerimizin içeriği nedir? Amerikalı filozof Roderick Chisholm'a göre, Theory of Knowledge kitabının 1977 tarihli ikinci baskısında ifade ettiği gibi, temel epistemik ödevimiz, doğruya inanmaya ve yanlıştan kaçınmaya çalışmaktır. Öyleyse ödevlerimizi yerine getirmek, doğruluğa elverişli bir biçimde inanmaktır; iki anlam aynı şeyi söyler. Hekim örneği ise bir yanılsamadır: hekim ödevlerini yerine getirmiştir, ama ödevler doğruluğa elverişlilik içerdiği için, onun inancı da bu ölçüde doğruluğa elverişlidir.

Cevap: İtiraz, iki anlamın birbirine bağlı olduğunu doğru biçimde görüyor: epistemik ödevlerimizin amacı, gerçekten de doğruya ulaşmaktır. Ama bir ödevin amacı ile ödevin yerine getirilmesi arasında fark vardır. Ödev, doğruya ulaşmak için elinden geleni yapmayı ister; başarıyı değil. Hekim elinden geleni yaptı, ama zamanının bilgisi doğruya ulaşmaya elverişli değildi. Bu yüzden onun inancı, ödev açısından kusursuz, doğruluğa elverişlilik açısından kusurludur. Ahlak felsefesindeki benzer bir ayrım bunu açıklığa kavuşturur: bir hekim, hastasını iyileştirmek için elinden geleni yapıp başarısız olabilir; ödevini yerine getirmiştir, ama hasta iyileşmemiştir. Ödevin amacı başarı olsa da, ödevin yerine getirilmesi başarıyı garanti etmez. İki anlam, aynı amaca yönelir ama farklı şeyleri ölçer: biri çabayı, öbürü sonucun dayandığı temeli.

İtiraz 2: Ödev anlayışı gereksizdir

Gerekçeyi doğruluğa elverişlilik olarak tanımlayalım ve ödev kavramlarını tamamen bırakalım. Kişileri suçlamak ya da aklamak, ahlakın işidir; epistemoloji, inançların doğruyla bağını incelemelidir. Ödev kavramlarını epistemolojiye taşımak, Alston'ın gösterdiği gibi, inancı bir eylem gibi ele almaya yol açar ve gereksiz karışıklıklar doğurur. Ders, ödev anlayışını kurtarmaya çalışarak bu karışıklığı sürdürüyor.

Cevap: İtiraz, ödev anlayışının bilgi için doğru kavram olmadığı konusunda bu dersin sonucuyla uyumludur. Ama ödev kavramlarını epistemolojiden tamamen çıkarmak, önemli bir şeyi kaybettirir. Gündelik epistemik değerlendirmelerimizin büyük kısmı, kişiler hakkındadır: bir bilim insanının, bir gazetecinin, bir yargıcın, kanıtı ne kadar özenli değerlendirdiği; bir öğrencinin, bir kaynağa ne kadar eleştirel yaklaştığı. Bu değerlendirmeler, doğruluğa elverişlilikle değil, kişinin epistemik davranışıyla ilgilidir. Ayrıca, Ders Ç1.6'da gördüğümüz gibi, inanç etiği, kişilerin inançlarından sorumlu tutulmasının meşruluğunu ve sınırlarını inceler; ödev kavramları bu inceleme için vazgeçilmezdir. Ödev anlayışını gerekçe kavramından ayırmak mümkündür, ama onu epistemolojiden çıkarmak, epistemolojiyi kişilerin değerlendirilmesi alanından çekmek demektir. Bu dersin önerisi, iki anlamı ayrı tutmak ve her birini kendi alanında kullanmaktır.

İtiraz 3: Gerekçe kavramına hiç gerek yok

Belki de "gerekçe" kavramı, iki anlamıyla birlikte, epistemolojinin asıl kavramı değildir. Ders Ç1.1'de değindiğimiz bilgi-önce epistemolojisine göre, bilgi temel kavramdır ve gerekçe, bilgiyle tanımlanmalıdır. Bazı filozoflar daha da ileri giderek, bir inancın ancak ve ancak bilgi olduğunda gerekçeli olduğunu savunur: bilmediğin bir şeye inanmak, ne kadar iyi kanıta dayanırsa dayansın, gerekçesizdir. Bu doğruysa, gerekçenin iki anlamını ayırmak, olmayan bir kavramın iki gölgesini ayırmaktır.

Cevap: Bu, bilgi-önce epistemolojisinin bir uç biçimidir ve Ders Ç4.11'de ayrıntılı işlenecek. Burada bir gözlem yeterli: gündelik ve bilimsel değerlendirmelerimiz, bilgi olmayan ama yine de iyi temellendirilmiş inançlar ile kötü temellendirilmiş inançlar arasında sürekli ayrım yapar. İyi kanıta dayanan ama sonradan yanlış çıkan bir bilimsel hipoteze inanmak ile, hiçbir kanıta dayanmayan bir söylentiye inanmak arasında bir fark vardır; ikisi de bilgi değildir, ama birincisi, bir anlamda, ikincisinden daha iyidir. Bu farkı ifade etmek için bilgiden daha zayıf ve dereceli bir değerlendirme kavramına ihtiyacımız var; gerekçe kavramı, iki anlamıyla birlikte, bu işi görür. Bilgi-önce görüşü bu farkı kendi diliyle ifade etmeye çalışır, örneğin "bilgi olmaya yakın" gibi kavramlarla; ama farkın kendisi, gerekçe kavramının ortadan kaldırılamayacağını gösteriyor. İtirazın daha incelikli bir biçimi ise Alston'ın kendisinden geldi. Alston, sonraki çalışmalarında, özellikle 2005 tarihli Beyond Justification kitabında, "gerekçe" kelimesinin tek bir özelliği adlandırmadığını, epistemologların bu kelimeyle aslında birçok farklı "epistemik istenirliği" kastettiğini savundu: doğru inançlara sahip olmak, iyi temellere dayanmak, temellere erişebilmek, ödevlere uymak ve başkaları. Ona göre "gerçek gerekçe hangisidir?" sorusunun bir cevabı yoktur; her istenirlik kendi başına incelenmelidir. Bu görüş, bu dersin ikili ayrımını reddetmez, onu genişletir: ödev ve iyi neden ayrımı, bu çoğulculuğun ilk ve en önemli adımı olarak okunabilir.

İtiraz 4: İzin kavramı, kanıtın tek bir tutumu belirlediği varsayımını gizliyor

Ders, gerekçeli bir inancı "izinli" bir inanç olarak tanımlıyor. Ama bu tanım, ilginç bir soruyu gizliyor: aynı kanıt karşısında birden fazla tutum izinli olabilir mi? Bazı filozoflar, "teklik tezi"ni savunur: belirli bir kanıt, her önerme için tek bir akılcı tutumu belirler; aynı kanıta sahip iki akılcı kişi aynı sonuca varmalıdır. Öbürleri "izincilik"i savunur: aynı kanıt, birden fazla akılcı tutuma izin verebilir. Teklik tezi doğruysa, "izin" kelimesi yanıltıcıdır: aslında her durumda tek bir zorunlu tutum vardır ve gerekçe, izinden çok bir yükümlülüktür. İzincilik doğruysa ise, gerekçe kavramı, iyi neden anlayışının ima ettiğinden daha gevşektir: aynı nedenler, birbiriyle çatışan inançları gerekçelendirebilir.

Cevap: Bu itiraz, izin kavramını ciddiye almanın sonuçlarını doğru biçimde gösteriyor ve tartışmanın kendisi bu dersin kapsamını aşıyor. Ama izin kavramı, bu tartışmayı gizlemiyor, tam tersine, görünür kılıyor: "izin" kelimesini kullanmak, teklik ile izincilik arasındaki soruyu sormayı mümkün kılar. Ödev anlayışının deontik kategorileri, bu açıdan iyi neden anlayışından daha zengindir: iyi neden anlayışı, bir inancın doğruluğa elverişli bir temele dayanıp dayanmadığını sorar ve bu sorunun cevabı genellikle evet ya da hayırdır; ödev anlayışı ise izinli, zorunlu ve yasak arasında ayrım yapar ve böylece "birden çok tutum izinli mi?" sorusuna yer açar. Bu soru, özellikle eşit derecede bilgili ve yetenekli iki kişinin aynı kanıttan farklı sonuçlara vardığı durumlarda, yani akran anlaşmazlığında, büyük önem taşır. Akran anlaşmazlığı Ders Ç7.4 ve Ders Ç7.5'te ayrıntılı işlenecek.

Örnekler

Basit örnek: on altıncı yüzyıl hekimi

Giriş örneğine Gerekçe Türü Etiketi'ni uygulayalım. Yargı: "Hekimin, ateşin sıvı dengesizliğinden kaynaklandığına dair inancı gerekçeliydi."

Ödev etiketi: Hekim, zamanının en iyi kaynaklarını okudu, titizlikle gözlem yaptı, hocalarının yöntemlerini uyguladı. Kendisinden makul olarak beklenebilecek her şeyi yaptı. Ödev anlayışına göre inancı gerekçeliydi; hekim suçlanamaz.

İyi neden etiketi: İnancın dayandığı kuram, ateşin gerçek nedenini bulmaya elverişli değildi. İyi neden anlayışına göre inancı gerekçesizdi.

İzin etiketi: Zamanının kanıtına göre, hekimin bu inanca sahip olması izinli miydi? Ödev anlayışının izin kategorisiyle evet: o kanıt karşısında başka bir sonuca varmak için hekimin elinde bir neden yoktu.

Önerme ve inanç gerekçesi: Hekimin inancı, sahip olduğu nedenlere, yani kitaplara ve gözlemlerine dayanıyordu; önerme gerekçesi ile inanç gerekçesi aynı yönde.

Sonuç: Yargı, ödev anlamında doğru, iyi neden anlamında yanlış. "Gerekçeliydi" diyen ile "gerekçesizdi" diyen kişi aynı şey hakkında anlaşmıyor değil; farklı sorulara cevap veriyorlar. Biri hekimi değerlendiriyor, öbürü hekimin inancının dünyaya bağını. Etiket, bu farkı görünür kılıyor.

Orta örnek: doğru kanıt, yanlış neden

Bir ceza davasında bir jüri üyesi, sanığın suçlu olduğuna inanıyor. Davada sunulan kanıtlar güçlü: parmak izleri, güvenlik kamerası kayıtları, birbirinden bağımsız iki tanık. Bu kanıtlar, sanığın suçlu olduğu önermesini güçlü biçimde destekliyor. Ama jüri üyesi, duruşmadan sonra bir arkadaşına şunu itiraf ediyor: sanığın suçlu olduğuna kanıtlar yüzünden değil, sanığın görünüşü ve konuşma tarzı yüzünden, duruşmanın ilk gününden beri inanıyordu; kanıtları da tam olarak dinlememişti.

Gerekçe Türü Etiketi ile bakalım. Önerme gerekçesi: jüri üyesinin elinde, sanığın suçlu olduğu önermesine inanmak için güçlü nedenler var; bu nedenler duruşmada sunuldu ve jüri üyesi onlara erişebilirdi. Bu anlamda önerme, onun için gerekçelidir. İnanç gerekçesi: ama jüri üyesinin fiilî inancı bu nedenlere değil, önyargıya dayanıyor. Bu yüzden inancı gerekçeli değildir.

Ödev etiketi: Jüri üyesi, epistemik ödevlerini, yani kanıtları dikkatle dinlemeyi ve ona göre karar vermeyi ihmal etmiştir. Bu yüzden suçlanabilir. İyi neden etiketi: inancın fiilî dayanağı, yani bir kişinin görünüşü, suçluluğa dair doğruluğa elverişli bir temel değildir.

Bu örnek, iki ayrımın, ödev ve iyi neden ayrımı ile önerme ve inanç gerekçesi ayrımının, nasıl birlikte işlediğini gösteriyor. Jüri üyesi doğru sonuca vardı, ve bu sonuç için iyi nedenler mevcuttu; ama o, bu nedenlerden dolayı doğru sonuca varmadı. Bu durum, Birincil metin bölümündeki Locke'un "şans eseri doğruyu bulan" kişisine çok benziyor. Pek çok hukuk sisteminin yargıçlardan kararlarını yazılı olarak gerekçelendirmelerini istemesi, yani hangi kanıta dayandıklarını açıkça yazmalarını istemesi, önerme gerekçesi ile inanç gerekçesi arasındaki bu boşluğu daraltmaya yönelik kurumsal bir önlemdir. Jüriler ise çoğu sistemde gerekçe yazmaz. Yazılı gerekçe de boşluğu tümüyle kapatamaz: bir karar, sonradan bulunmuş nedenlerle de gerekçelendirilebilir.

Gerçek hayat örneği: Semmelweis ve el yıkama

1840'larda Viyana Genel Hastanesi'nin doğum bölümünde iki ayrı klinik vardı. Birinci klinikte doğumları hekimler ve tıp öğrencileri, ikinci klinikte ise ebeler yaptırıyordu. Macar hekim Ignaz Semmelweis, birinci klinikte lohusa humması denen hastalıktan ölen annelerin oranının ikinci klinikten çok daha yüksek olduğunu fark etti. Semmelweis, hekimlerin ve öğrencilerin, otopsi salonundan doğrudan doğum salonuna geçtiklerini ve otopsiden bir şeyi annelere taşıdıklarını düşündü. 1847'de hekimlerin hastaları muayene etmeden önce ellerini klorlu kireç çözeltisiyle yıkamalarını zorunlu kıldı ve birinci klinikteki ölüm oranı belirgin biçimde düştü. Ama Semmelweis'in görüşü, döneminin tıp camiasında geniş bir kabul görmedi ve etkisi uzun yıllar sınırlı kaldı; Semmelweis de bulgularını yıllarca ayrıntılı biçimde yayımlamadı ve kitabı ancak 1861'de çıktı. Hastalıkların mikroplarla bulaştığını açıklayan mikrop kuramı, ancak birkaç on yıl sonra, Louis Pasteur ve Robert Koch'un çalışmalarıyla yerleşti.

Semmelweis'e karşı çıkan hekimlerin, ellerinin hastalık taşımadığına dair inançları gerekçeli miydi? Ödev anlayışıyla bakıldığında, durum karmaşıktır. Bir yandan, dönemin hâkim açıklamaları, lohusa hummasını bozulmuş havaya (miasma), atmosferik ve "salgınsal" etkilere ya da hastanın bünyesine bağlıyordu; hekimler bu kuramı öğrenmişlerdi ve Semmelweis kendi bulgularının nedenini, mikrop kuramı olmadan, tam olarak açıklayamıyordu. Bu açıdan hekimler, kendi zamanlarının ölçütlerine göre, suçlanamaz görünebilir. Öte yandan, Semmelweis'in sunduğu kanıt, yani iki klinik arasındaki ölüm oranı farkı ve el yıkamadan sonraki düşüş, güçlü ve gözlenebilir bir kanıttı; bu kanıtı ciddiye almamak, karşıt kanıttan kaçınmamak ödevinin ihmali olarak görülebilir. Ödev anlayışı, bu durumda iki yöne de çekilebiliyor ve tam da bu yüzden, bu tarih, epistemik sorumluluk tartışmalarında sık anılan bir örnektir.

İyi neden anlayışıyla bakıldığında ise durum daha açıktır. Hekimlerin inancının dayandığı kuram, hastalığın gerçek bulaşma yolunu bulmaya elverişli değildi; Semmelweis'in kanıtı ise, açıklayıcı kuramı eksik olsa da, gerçek bir nedensel ilişkiye işaret ediyordu. Bu anlamda, Semmelweis'in elleri yıkama gerekliliğine dair inancı, kuramsal açıklaması eksik olsa da, karşıtlarının inancından daha iyi bir nedene dayanıyordu. Bu örnek, iki anlamın ayrışmasının gerçek bir bedeli olduğunu gösteriyor: ödev anlayışının kişileri koruyan esnekliği, doğruluğa elverişli bir kanıtın uzun süre görmezden gelinmesine de alan açabilir.

Araç kartı: Gerekçe Türü Etiketi

Satırİçerik
Ne işe yararBir "gerekçeli" ya da "gerekçesiz" yargısını çözümler; yargının ödev anlamında mı, iyi neden anlamında mı verildiğini, inancın izinli mi zorunlu mu olduğunu ve gerekçenin önermeye mi yoksa fiilî inanca mı ait olduğunu belirler.
Adımlar1) Yargıyı ve söz konusu inancı yaz. 2) Ödev etiketi: kişi, inancı oluştururken ve sürdürürken kendisinden makul olarak beklenebilecek her şeyi yaptı mı? Suçlanabilir mi? 3) İyi neden etiketi: inanç, doğruyu yanlıştan daha sık veren bir temele dayanıyor mu? 4) İzin etiketi: eldeki kanıt karşısında bu inanç izinli mi, zorunlu mu, yasak mı? Başka tutumlar da izinli olabilir mi? 5) Önerme ve inanç etiketi: kişinin elinde bu önerme için iyi nedenler var mı, ve fiilî inancı bu nedenlere mi dayanıyor? 6) Etiketler ayrışıyorsa, yargıyı hangi anlamda verdiğini açıkça belirt ve tartışmanın tarafları farklı anlamlar kullanıyorsa bunu göster.
Ne zaman kullanılırBiri bir inancı "gerekçesiz" diye eleştirdiğinde; geçmişteki bir kişinin ya da kurumun inançlarını değerlendirirken; bir tartışmanın taraflarının "gerekçe" kelimesini farklı anlamlarda kullandığından şüphelendiğinde; kendi inançlarını sınarken.
Sınırıİyi neden anlayışının içselci mi dışsalcı mı okunacağı tartışmalıdır ve etiket bu tartışmayı çözmez. "Makul olarak beklenebilecek" ölçütü, ödev anlayışında bağlama ve döneme göre değişir. Teklik ve izincilik tartışması, izin etiketinin cevabını belirsiz bırakabilir.
5K kapısıKanıt

Özet

  • Epistemik gerekçe, bir inancı doğruluk amacı açısından iyi ya da makul kılan özelliktir; doğruluktan ayrıdır.
  • Ödev anlayışına göre gerekçe, kişinin epistemik ödevlerini yerine getirmiş, yani suçlanamaz olmasıdır; kökleri Descartes ve Locke'a uzanır.
  • İyi neden anlayışına göre gerekçe, inancın doğruluğa elverişli bir temele dayanmasıdır (Alston).
  • İki anlam ayrışabilir: ödevlerini yerine getiren biri doğruluğa elverişsiz bir temele dayanabilir; doğruluğa elverişli temele sahip biri ödevlerini ihmal edebilir.
  • Epistemik izin, gerekçenin en yaygın deontik yorumudur; aynı kanıtın birden çok tutuma izin verip vermediği, teklik ve izincilik tartışmasının konusudur.
  • Önerme gerekçesi bir önerme için yeterli dayanağa sahip olmak, inanç gerekçesi ise fiilî inancın bu dayanağa dayanmasıdır.
  • Ödev anlayışı Alston'ın itirazından kurtulabilir ama kişiyi değerlendirir; bilgi için, en azından ilk bakışta, inancın doğruyla bağını değerlendiren iyi neden anlayışı daha uygundur.

Derinleş — isteğe bağlı katmanlar

Birincil metin

John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme'nin dördüncü kitabında, akıl ile iman arasındaki ilişkiyi tartışırken, gerekçenin ödev anlayışının belki de en açık klasik ifadesini verir:

İman, zihnin sağlam bir onayından başka bir şey değildir; bu onay, ödevimiz olduğu gibi düzenlenirse, iyi bir nedene dayanmadan hiçbir şeye verilemez; ve bu yüzden akla karşıt olamaz. İnanmak için hiçbir nedeni olmadan inanan kişi, kendi hayallerine âşık olabilir; ama ne doğruyu gerektiği gibi arar ne de, onu yanılgıdan ve hatadan korumak için ona verdiği ayırt edici yetileri kullanmasını isteyen Yaratıcısına borçlu olduğu itaati gösterir.

Ve hemen ardından:

Bunu elinden geldiğince yapmayan kişi, bazen doğruyu bulsa da, yalnızca şans eseri haklıdır; ve rastlantının talihli olmasının, izlediği yolun düzensizliğini bağışlatıp bağışlatmayacağını bilmiyorum. […] Oysa Tanrı'nın ona verdiği ışığı ve yetileri kullanan ve bu yardımlarla ve yetenekleriyle doğruyu içtenlikle keşfetmeye çalışan kişi, akıl sahibi bir varlık olarak ödevini yapmanın hoşnutluğunu duyabilir: doğruyu kaçırsa bile, onun ödülünü kaçırmayacaktır.

Bu pasaj, bu dersin bütün ayrımlarını tek bir paragrafta barındırıyor. İlk olarak, onayın "ödevimiz olduğu gibi" düzenlenmesi gerektiğini söyler: bu, gerekçenin ödev anlayışıdır. Ama aynı cümlede onayın "iyi bir nedene" dayanması gerektiğini de söyler: bu, iyi neden anlayışının bir ifadesidir. Locke için iki anlam ayrılmaz: ödevimiz, iyi nedene dayanarak inanmaktır. İkinci olarak, "yalnızca şans eseri haklıdır" ifadesi ve hemen ardından gelen tereddüt, doğruya şans eseri ulaşmanın yolun kusurunu örtmediğini söyler: Locke, rastlantının talihli olmasının izlenen yolun düzensizliğini bağışlatıp bağışlatmayacağını bilmediğini söyler. Bu, Orta örnekteki jüri üyesinin durumudur, ve bilgi ile şanslı doğru inanç arasındaki farkın, iki ders sonra Gettier sorununda merkeze oturacak olan farkın, erken bir habercisi olarak okunabilir. Üçüncü olarak, pasajın son cümlesi, iki anlamın nasıl ayrışabildiğini açıkça gösterir: ödevini yapan kişi "doğruyu kaçırsa bile" ödülünü kaçırmayacaktır. Yani Locke, ödevini yapıp yanılan kişiyi suçlamaz; ama bu kişinin doğruyu kaçırdığını da kabul eder. Bu, giriş örneğindeki hekimin durumudur: suçlanamaz, ama yanılmış.

Pasajın dinsel çerçevesi de dikkat çekicidir: Locke, epistemik ödevi, Yaratıcı'ya karşı bir ödev olarak sunar; akılcı yetilerimiz bize verilmiştir ve onları doğru kullanmak, bir yükümlülüktür. Bu çerçeve, ödev anlayışının tarihsel kökenlerinin ahlaki ve dinsel olduğunu gösteriyor ve Plantinga'nın, çağdaş gerekçe kavramının bu ödev geleneğinden geldiği tezini destekliyor. Locke'un genel bilgi kuramı Ders G2.5 ve Ders G2.6'da işlenecek.

Teknik ayrıntı

Deontik tablo. Ödev anlayışının kategorileri, Ders Ç1.5'teki üç tutumla birleştirildiğinde, dokuz hücreli bir tablo ortaya çıkar: inanmak, reddetmek ve yargıyı askıda bırakmak tutumlarının her biri, zorunlu, izinli ya da yasak olabilir. Bu tablonun bazı mantıksal ilişkileri açıktır: bir tutum zorunluysa, öbür ikisi yasaktır; bir tutum yasaksa, öbür ikisinden en az biri izinlidir, çünkü önermeyi ele alan kişi üç tutumdan birini almak zorundaysa, üçünün de yasak olduğu bir durum onu imkânsız bir konuma düşürür. Bu son ilke, "yükümlülük gerektirir ki yapabilirlik" ilkesinin, Ders Ç1.6'da gördüğümüz, epistemik bir uygulamasıdır: önermeyi ele alan biri için her durumda en az bir tutum izinli olmalıdır. Bazı filozoflar, epistemik ikilem durumlarının, yani her tutumun yasak olduğu durumların, mümkün olduğunu savunur; bu, epistemolojinin ahlak felsefesiyle paylaştığı bir tartışmadır.

Ex ante ve ex post gerekçe. Amerikalı filozof Alvin Goldman'ın 1979 tarihli "What Is Justified Belief?" makalesindeki ex ante ve ex post gerekçe ayrımı, önerme ve inanç gerekçesi ayrımının bir başka biçimidir; Goldman'ın kuramı Ders Ç4.4'te işlenecek.

Tesadüf olmama ile doğruluğa elverişlilik aynı şey mi? Argüman bölümünün beşinci öncülü, bilgi için gereken bağı, inancın doğruya tesadüfen ulaşmamasıyla ilişkilendirdi ve doğruluğa elverişliliği bu bağın bir parçası saydı. Ama bu iki kavram tam olarak örtüşmez. Doğruluğa elverişli bir temel, doğruyu yanlıştan daha sık verir; ama belirli bir durumda, böyle bir temele dayanan bir inanç da doğruya şans eseri ulaşmış olabilir. Güvenilir bir yöntem, istisnai bir durumda yanıltıcı koşullarla karşılaşabilir ve yine de, bu koşullara rağmen, tesadüfen doğru sonuç verebilir. Bu boşluk, gerekçe ile bilgi arasındaki ilişkinin en zor sorunudur ve iki ders sonra Gettier'in 1963 makalesinin konusu olacak. Locke'un "rastlantının talihli olması" ifadesi, bu sorunun ne kadar eski bir sezgiye dayandığını gösteriyor.

Gerekçe ve garanti. Alvin Plantinga, 1993'te yayımlanan iki kitabında, gerekçe kavramının bilgi için yetmediğini savundu ve onun yerine "garanti" (warrant) kavramını önerdi: garanti, doğru bir inancı bilgiye dönüştüren şeydir, ne olursa olsun. Plantinga'ya göre, gerekçe, ödev anlayışıyla tanımlanırsa, garantiden çok farklıdır: ödevlerini yerine getiren biri, bilgiye sahip olmayabilir. Plantinga'nın kendi garanti kuramı, doğruya yönelik ve başarılı bir tasarım planına göre, tasarlandıkları ortamda düzgün işleyen bilişsel yetilere dayanır ve din epistemolojisinde özellikle etkili olmuştur. Bu ayrım, bu dersin sonucunu destekler: bilgi için gereken, ödevin yerine getirilmesi değil, inancın doğruyla uygun bir bağı olmasıdır. Plantinga'nın görüşü Modül P6'da din epistemolojisi bağlamında ele alınacak.

Gerekçenin dereceleri. Gerekçe, bilgiden farklı olarak, derecelidir: bir inanç az, orta ya da çok gerekçeli olabilir. Bu özellik, gerekçeyi Ders Ç1.5'teki krediyle ilişkilendirir: iyi neden anlayışında, bir inancın gerekçesinin derecesi, temelinin doğruluğa ne kadar elverişli olduğuna bağlıdır; ödev anlayışında ise kişinin ödevlerini ne ölçüde yerine getirdiğine. Bir önermeye ne derece inanmanın gerekçeli olduğu sorusu, Ders Ç3.12'de kanıtçılık başlığı altında, inancın kanıtla orantılı olması gerektiği tezi olarak ele alınacak.

Kâhin örneği: iyi neden yetmiyor mu? Beşinci öncüle, kötü cin örneğinin tersi olan bir düşünce deneyi de meydan okur. Amerikalı filozof Laurence BonJour, 1980'de yayımlanan "Externalist Theories of Empirical Knowledge" makalesinde, gerçekten güvenilir bir durugörü yetisine sahip olan, ama böyle bir yetinin mümkün olduğuna ya da kendisinde bulunduğuna dair ne lehte ne aleyhte hiçbir kanıtı olmayan Norman adlı bir kişiyi tasarladı. Norman bir gün, yetisi sayesinde, başkanın New York'ta olduğuna inanır; inancı doğrudur ve güvenilir bir yetiden doğmuştur, ama Norman'ın kendi bakış açısından keyfîdir. BonJour'a göre bu inanç gerekçeli değildir ve bu yüzden bilgi de değildir. Bu sezgi doğruysa, bilgi için doğruluğa elverişlilik yetmez; kişinin kendi bakış açısından da bir şey gerekir ve bu şey, ödev anlayışının vurguladığı sorumluluğa yakındır. Kâhin ve kötü cin örnekleri Ders Ç4.6'da birlikte ele alınacak.

Güncel tartışma

Teklik ve izincilik. İtiraz 4'te değindiğimiz tartışma, son yirmi yılda epistemolojinin en canlı tartışmalarından biri hâline geldi. o sırada New York Üniversitesi'nde bulunan filozof Roger White, 2005'te yayımlanan "Epistemic Permissiveness" makalesinde teklik tezini savundu. White'ın argümanlarından biri şudur: izincilik doğruysa, bir kişi, kanıtının karşıt tutuma da eşit ölçüde izin verdiğini bildiğinde, kendi inancının doğruluğa bir işaret olmadığını, yazı tura atmaktan farksız olduğunu görür; o zaman inancını kanıt değil, keyfî bir etken belirlemiş olur ve bu, inancın kanıta dayanması gerektiği fikriyle çelişir. İzincilerin cevabı, farklı akılcı kişilerin, kanıtı tartarken farklı ama eşit derecede makul standartlar kullanabileceğidir: biri daha temkinli, öbürü daha cesur olabilir ve ikisi de akılcıdır. Bu tartışma, bilimsel topluluklarda farklı araştırmacıların aynı veriden farklı hipotezleri benimsemesinin akılcı olup olmadığı sorusuyla da bağlantılıdır: izincilik doğruysa, bilimsel çeşitlilik akılcılığın bir gereği olabilir.

Gerekçe ve yapay zekâ kararları. Algoritmaların insanlar hakkında önemli kararlar verdiği alanlarda, örneğin kredi başvurularında ya da işe alımda, bu kararların gerekçelendirilmesi talebi, son yıllarda hukuki ve etik bir sorun hâline geldi. Avrupa Birliği'nin Genel Veri Koruma Tüzüğü, otomatik kararlardan etkilenen kişilerin, bu kararların mantığı hakkında anlamlı bilgi talep etme hakkını tanır (13–15. ve 22. maddeler); bu hakkın bir "açıklama hakkı" sayılıp sayılmayacağı uzun süre tartışıldı ve AB Adalet Divanı 2025'te, kişiye kararın dayandığı usul ve ilkelerin anlaşılır biçimde açıklanması gerektiğine hükmetti. Bu talep, bu dersin ayrımlarıyla incelenebilir: bir algoritmanın kararı, iyi neden anlamında gerekçeli olabilir, yani doğru kararları yanlışlardan daha sık verebilir; ama kararın etkilenen kişiye gerekçelendirilmesi, yani Ders Ç1.6'daki anlamda hesap verebilirlik, ayrı bir taleptir. Bir algoritmanın istatistiksel olarak başarılı olması, onun belirli bir kişi hakkındaki kararının o kişiye açıklanabilir olduğunu göstermez. Bu ayrım, Ders Ç1.5'te değindiğimiz istatistiksel kanıt sorunuyla da bağlantılıdır.

İki anlamı birleştirme girişimi: erdem epistemolojisi. Kâhin ve kötü cin örneklerinin gösterdiği gerilim, son kırk yılda iki anlamı birleştirmeye çalışan bir yaklaşımı güçlendirdi: erdem epistemolojisi. Küba doğumlu Amerikalı filozof Ernest Sosa, özellikle 2007 tarihli A Virtue Epistemology kitabında, bir inancı, doğruluğu failin bilişsel yetkinliğinden kaynaklandığında olumlu değerlendirmeyi önerdi. Bu öneri, ödev anlayışının kişiye bakan yanını, yani failin yetkinliğini, iyi neden anlayışının doğruya bakan yanıyla birleştirir ve ikisini bir kaynaklanma ilişkisiyle bağlar. Locke'un "şans eseri haklı" kişisi, bu dille, doğru ama doğruluğu yetkinliğinden kaynaklanmayan bir inanca sahiptir. Erdem epistemolojisinin ayrıntılı yapısı, bu derste değil, Ders Ç4.8'de açılacak. Sosa'nın kuramı Ders Ç4.8'de, sorumlulukçu erdem epistemolojisi ise Ders Ç4.9'da işlenecek.

Pratik: Çözümlü örnek

Bir anne, çocuğunun aşılarını yaptırmamaya karar vermiş. Bir arkadaşı ona "aşıların zararlı olduğuna dair inancın tamamen gerekçesiz" diyor. Anne ise şöyle cevap veriyor: "Haftalarca araştırdım, onlarca makale okudum, başka annelerle konuştum. Sen bana gerekçesiz diyemezsin."

Adım 1, yargı ve inanç. Yargı: "Annenin aşıların zararlı olduğuna dair inancı gerekçesiz." İnanç: "Çocukluk aşıları, çocukların sağlığına faydasından çok zarar verir."

Adım 2, ödev etiketi. Anne, haftalarca araştırdığını söylüyor; bu, bir çaba gösterdiğini gösteriyor. Ama ödev anlayışı, yalnızca çabayı değil, çabanın nasıl yürütüldüğünü de değerlendirir. Annenin okuduğu kaynaklar nelerdi? Yalnızca aşı karşıtı sitelerden mi okudu, yoksa sağlık otoritelerinin ve hakemli dergilerin yayınlarına da baktı mı? Karşıt kanıtla, örneğin aşıların büyük ölçekli güvenlik çalışmalarıyla, yüzleşti mi? Bu sorulara verilecek cevaplara göre, annenin ödevlerini yerine getirip getirmediği değişir. Ders Ç1.6'daki ayrımla, anne hesap verebilir; ama suçlanabilir olup olmadığı, eriştiği bilgi ortamına da bağlıdır.

Adım 3, iyi neden etiketi. İnancın dayandığı temel, doğruluğa elverişli mi? Aşıların güvenliği ve etkinliği, çok sayıda büyük ölçekli çalışma ile değerlendirilmiştir ve dünya genelindeki sağlık kurumları, çocukluk aşılarının faydalarının risklerinden çok daha büyük olduğu konusunda uzlaşmıştır. Bu uzlaşıya karşı bireysel tanıklıklara ve seçilmiş kaynaklara dayanan bir inanç, doğruluğa elverişli bir temele dayanmıyor.

Adım 4, izin etiketi. Toplam kanıt karşısında, aşıların zararlı olduğuna inanmak izinli mi? Kanıtın büyük ölçüde tek yöne işaret ettiği bu durumda, bu inanç izinli değildir; izincilik doğru olsa bile, izinli tutumların aralığı bu inancı kapsamaz.

Adım 5, önerme ve inanç etiketi. Annenin elinde, aşıların güvenli olduğu önermesi için iyi nedenler mevcut muydu? Bu nedenlere erişimi vardı; ama fiilî inancı, başka kaynaklara dayanıyor.

Adım 6, sonuç. Arkadaşın "tamamen gerekçesiz" yargısı, iyi neden anlamında doğru, ama ödev anlamında, annenin çabasını görmezden geldiği için, karmaşık. Annenin "araştırdım" cevabı ise yalnızca ödev anlamında bir savunma, ve o da araştırmanın nasıl yürütüldüğüne bağlı. Daha verimli bir konuşma, iki anlamı ayırır: "Araştırmak için çaba gösterdiğini görüyorum; ama baktığın kaynakların, büyük çalışmaların bulgularıyla nasıl karşılaştırıldığını birlikte inceleyebilir miyiz?" Bu bir sağlık tavsiyesi değildir; aşılarla ilgili kararlar için bir hekime danışılmalıdır.

Pratik: Alıştırmalar

  1. Şu yargıları Gerekçe Türü Etiketi ile çözümle ve her birinin hangi anlamda verildiğini belirt: (a) "Antik Çağ astronomları, Güneş'in Dünya'nın etrafında döndüğüne inanmakta haklıydı." (b) "Bu öğrencinin cevabı doğru, ama gerekçesi yok." (c) "Bir yargıç, kişisel bir sezgiye dayanarak verdiği kararı açıklamak zorundadır."
  2. Bir kişinin, ödev anlamında gerekçeli ama iyi neden anlamında gerekçesiz bir inanca sahip olduğu, giriş örneğindekinden farklı bir durum betimle. Sonra tersini, yani iyi neden anlamında gerekçeli ama ödev anlamında gerekçesiz bir inancı betimle.
  3. Locke'un "yalnızca şans eseri haklıdır" ifadesini, Orta örnekteki jüri üyesine uygula. Jüri üyesi neden "şans eseri haklı"dır, ve bu, önerme gerekçesi ile inanç gerekçesi ayrımıyla nasıl ilişkilidir?
Cevapları göster
  1. (a) Ödev anlamında: Antik Çağ astronomlarının elindeki gözlemler ve kuramsal çerçeve, Güneş'in Dünya'nın etrafında döndüğü sonucunu destekliyor gibiydi; bu anlamda inançları gerekçeliydi ve suçlanamazlar. İyi neden anlamında: gözlemleri gökyüzündeki görünür hareketleri güvenilir biçimde kaydediyordu, ama bu gözlemlerden Dünya'nın hareketsizliğine giden çıkarım, hareketin göreliliği nedeniyle doğruluğa elverişli bir temel değildi. "Haklıydı" kelimesi muhtemelen ödev anlamında kullanılıyor. (b) Bu yargı, önerme ile inanç gerekçesi ayrımına işaret ediyor: cevap doğru, ama öğrencinin fiilî inancı, örneğin bir tahmine dayanıyor; ya da öğrenci cevabını açıklayamıyor. İyi neden anlamında, öğrencinin inancının dayanağı belirsiz. (c) Bu yargı inancın gerekçesini değil, gerekçe sunma ödevini, yani Ders Ç1.6'daki anlamda hesap verebilirliği istiyor; bu, inanç gerekçesinin iki anlamından ayrı bir taleptir: yargıç, kararının dayandığı nedenleri açıklamak zorundadır. Kişisel sezgi, iyi neden anlamında doğruluğa elverişli olsa bile, bu kurumsal ödevi karşılamaz.
  2. Ödev anlamında gerekçeli ama iyi neden anlamında gerekçesiz: bir kişi, saygın bir haber ajansının, sonradan sahte olduğu anlaşılan bir haberine, haberi dikkatle okuyup kaynağın güvenilirliğini kontrol ettikten sonra inanır. Kişi ödevini yapmıştır, ama inancın dayandığı belirli haber, doğruluğa elverişli değildi. Tersi: bir kişi, gerçekten güvenilir bir meteoroloji uygulamasının tahminine, uygulamanın güvenilirliğini hiç düşünmeden, yalnızca ekrandaki her şeye inanma alışkanlığıyla inanır. İnancın temeli doğruluğa elverişlidir, ama kişi kaynağını değerlendirme ödevini ihmal etmiştir.
  3. Jüri üyesi doğru sonuca vardı: sanık suçluydu, ve bu sonuç için güçlü kanıtlar vardı. Ama jüri üyesi bu sonuca kanıtlar yüzünden değil, önyargı yüzünden vardı. Önyargı, doğruya ulaşmanın güvenilir bir yolu değildir; jüri üyesinin önyargısı, bu davada tesadüfen doğru sonucu verdi. Bu yüzden Locke'un deyişiyle "yalnızca şans eseri haklıdır." Önerme gerekçesi ile inanç gerekçesi ayrımıyla: önerme, kanıtlar sayesinde onun için gerekçeliydi; ama fiilî inancı bu kanıtlara dayanmadığı için, inanç gerekçesi yoktu. Şans, tam da önerme gerekçesi ile fiilî inanç arasındaki boşluktan doğuyor.

Pratik: Argüman görevi

Karşılaştırma. Durum: on dokuzuncu yüzyılın ortasında, hastalıkların kötü havayla yayıldığına inanan şehir planlamacıları. Zayıf çalışma: "Bu inanç yanlıştı, öyleyse gerekçesizdi." Bu çalışma, doğruluk ile gerekçeyi karıştırıyor ve iki anlamı ayırmıyor. Güçlü çalışma: "Ödev argümanı: 1) Planlamacılar, döneminin hâkim tıp kuramına dayandı. 2) Bu kuram, kötü kokulu bölgelerde hastalığın yaygın olması gibi gözlemlerle destekleniyordu. 3) Kendilerinden makul olarak beklenebilecek kaynakları kullandılar. 4) Öyleyse ödev anlamında gerekçeliydiler. İyi neden argümanı: 1) Kuram, hastalığın gerçek bulaşma yollarını bulmaya elverişli değildi. 2) Kokulu bölgelerle hastalık arasındaki ilişki, kolera ve tifo gibi su yoluyla bulaşan hastalıklarda, ortak bir nedenden, yani lağımla kirlenmiş sudan kaynaklanıyordu. 3) Öyleyse iyi neden anlamında gerekçesizdiler. Fark: planlamacılar suçlanamaz, ama inançları yanlış bir temele dayanıyordu. Bu fark ilginç bir sonuç da doğuruyor: yanlış kuram, kanalizasyon ve temizlik gibi doğru önlemlere yol açtı; bu, Ders Ç1.8'deki iskorbüt örneğine benzer."

ÖlçütNe aranır
Etiket uygulamasıGerekçe Türü Etiketi'nin adımları uygulanmış, anlaşmazlığın kaynağı belirlenmiş
İki argümanÖdev ve iyi neden argümanları ayrı ayrı kurulmuş
Argüman yapısıÖncüller numaralandırılmış, sonuçlar öncüllerden çıkıyor
Farkın yorumuİki sonuç arasındaki farkın taraflar için ne anlama geldiği açıklanmış

Argüman koçu

Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.

En az 120 karakter (0)

Tekrar

  1. (Ders Ç1.6) Ders Ç1.6'da Alston'ın argümanına nasıl cevap verildi? Bu ders, o cevabın ödev anlayışını kurtarmaya yetip yetmediği konusunda ne söylüyor?
  2. (Ders Ç1.8) Ders Ç1.8'de hakikatin tanımı, ölçütü ve işlevi ayrıldı. Gerekçe kavramı bu ayrımın hangi tarafına düşer?
  3. (Ders Ç1.1) Ders Ç1.1'de gerekçe, bilgi ile şanslı tahmini ayıran şeyin en doğal adayı olarak tanıtıldı. Bu dersin iki anlamından hangisi bu role daha uygundur, ve neden?
Cevapları göster
  1. Ders Ç1.6'da Alston'ın argümanına, istençli denetimin tek denetim türü olmadığı, inanç üzerinde dolaylı ve değerlendirici denetimin bulunduğu söylenerek cevap verildi; bu yüzden inanç, sorumluluğa konu olabilir. Bu ders, bu cevabın ödev anlayışını uygulanabilir kılabileceğini, yani Alston'ın itirazını karşılayabileceğini kabul ediyor; ama bunun, Ç1.6'nın açık bıraktığı değerlendirici denetim sorusuna bağlı olduğunu da not ediyor. Ama ödev anlayışının, kurtarıldıktan sonra bile, inancın doğruyla bağını değil, kişinin değerlendirilmesini ölçtüğünü vurguluyor. Yani Ç1.6'nın cevabı, ödev anlayışının bir gerekçe anlayışı olarak var olmasına yetiyor; ama onun bilgi için gereken gerekçe anlayışı olduğunu göstermeye yetmiyor.
  2. Gerekçe kavramı, en doğrudan, hakikatin ölçütü sorusuyla ilgilidir: hakikati nasıl aradığımız ve bir inancın doğru olma olasılığını neyin artırdığı. İyi neden anlayışı bu bağı açıkça kurar: gerekçe, doğruluğa elverişli bir temeldir. Ödev anlayışı ise ölçütün uygulanmasında kişinin ne kadar özenli olduğuyla ilgilidir. Ders Ç1.8'in köprüsü, bu yüzden ölçüt sorusunun bizi gerekçe kavramına götürdüğünü söylemişti.
  3. İyi neden anlayışı daha uygundur. Bilgi ile şanslı tahmin arasındaki fark, inancın doğruya tesadüfen mi yoksa doğruya götüren bir yolla mı ulaştığıdır. İyi neden anlayışı tam olarak bu yolu değerlendirir. Ödev anlayışı ise kişinin çabasını değerlendirir; çaba gösteren bir kişi de, giriş örneğindeki hekim gibi, doğruya ulaşamayabilir ya da jüri üyesi örneğinin tersine, çaba göstermeden doğruya ulaşabilir. Ama En tartışmalı öncül bölümünde gördüğümüz gibi, iyi neden anlayışının içselci mi dışsalcı mı okunacağı, Modül Ç4'te tartışılacak.

Flashcard'lar

Ön yüzArka yüz
Epistemik gerekçe nedir?Bir inancı doğruluk amacı açısından iyi ya da makul kılan özellik; doğruluktan ayrıdır.
Gerekçenin ödev anlayışı nedir?Gerekçenin, kişinin epistemik ödevlerini yerine getirmiş, yani suçlanamaz olması olduğu görüşü.
Gerekçenin iyi neden anlayışı nedir?Gerekçenin, inancın doğruluğa elverişli bir temele dayanması olduğu görüşü (Alston).
İki anlam nasıl ayrışır?Ödevini yerine getiren biri doğruluğa elverişsiz bir temele dayanabilir; doğruluğa elverişli temele sahip biri ödevini ihmal edebilir.
Epistemik izin nedir?Bir tutuma sahip olmanın epistemik olarak izinli olması; gerekçenin en yaygın deontik yorumu.
Teklik ve izincilik nasıl ayrılır?Teklik: bir kanıt her önerme için tek bir akılcı tutum belirler. İzincilik: aynı kanıt birden çok akılcı tutuma izin verebilir.
Önerme gerekçesi ile inanç gerekçesi nasıl ayrılır?Önerme gerekçesi bir önerme için yeterli dayanağa sahip olmak; inanç gerekçesi fiilî inancın bu dayanağa dayanmasıdır.
Locke'un "şans eseri haklı" kişisi kimdir?Doğruyu bulan ama iyi nedenlere dayanmadan, yalnızca şans eseri bulan kişi.

Okuma listesi

  • John Locke, An Essay Concerning Human Understanding (1690), IV. kitap, 17. bölüm, §24. Ödev anlayışının klasik ifadesi.
  • William P. Alston, "Concepts of Epistemic Justification", The Monist 68 (1985). Ödev ve değerlendirici gerekçe anlayışları.
  • Alvin Plantinga, Warrant: The Current Debate (Oxford University Press, 1993), 1. bölüm. Gerekçe kavramının ödev kökenleri.
  • Roger White, "Epistemic Permissiveness", Philosophical Perspectives 19 (2005). Teklik tezinin savunusu.
  • Stanford Encyclopedia of Philosophy, "The Analysis of Knowledge" ve "Internalist vs. Externalist Conceptions of Epistemic Justification" maddeleri.

Sonraki derse köprü

Bu derste gerekçe kavramını iki anlamına ayırdık ve bilgi için iyi neden anlayışının, en azından ilk bakışta, daha uygun olduğunu savunduk. Ama "bilgi" kavramının kendisini henüz tanımlamadık. Ders Ç1.10, bu tanımın en etkili adayını, yani bilginin gerekçelendirilmiş doğru inanç olduğu görüşünü, Platon'un Theaitetos'undaki kaynağından alarak inceliyor: Sokrates'in, doğru kanaate bir "açıklama" (logos) eklenmesinin onu bilgiye dönüştürüp dönüştürmediğini sorduğu yerden.

Günlük sorusu: Son zamanlarda birinin bir inancını "gerekçesiz" diye eleştirdiğini duydun mu? O eleştiri kişinin çabasını mı, yoksa inancın dayandığı temeli mi hedefliyordu?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.