Giriş
Bir bayram sofrasında dede, gençliğinde köyüne gelen bir seyyar fotoğrafçının hikâyesini anlatıyor: fotoğrafçı, köyün bütün çocuklarını tek bir kareye sığdırmak için onları ağaçlara çıkarmış, fotoğraf da yıllarca köy kahvesinin duvarında asılı kalmış. Torunlardan biri, tarih öğrencisi Deniz, hikâyenin doğru olup olmadığını merak ediyor. Ama fotoğraf kaybolmuş, fotoğrafçının adını kimse hatırlamıyor, o yılların çocuklarından hayatta kalan da yok. Sofradakiler farklı şeyler söylüyor. Deniz'in annesi: "Doğrudur, çünkü babamın anlattığı her şeyle uyuşuyor; o yıllarda köye seyyar satıcılar geliyordu, kahvenin duvarında fotoğraflar olduğunu ben de hatırlıyorum." Deniz'in amcası: "Doğru olup olmadığının ne önemi var? Bu hikâye bize köyümüzü anlatıyor, işe yarıyor." Deniz'in kuzeni ise felsefe okuyor ve gülerek şunu söylüyor: "'Bu hikâye doğru' demek, fotoğrafçının çocukları ağaçlara çıkardığını söylemekten başka bir şey değil. Hakikat diye ayrı bir şey aramaya gerek yok."
Önceki derste tekabül kuramını, yani bir önermenin dünyaya karşılık geldiğinde doğru olduğu görüşünü inceledik ve iki itirazı tam olarak karşılamadan bıraktık. Birincisi, inançlarımızı dünyayla doğrudan karşılaştıramıyorsak, hakikatin bu tanımı bize ne kazandırıyor? İkincisi, Tarski'nin doğruluk şeması zaten her şeyi söylüyorsa, tekabüle neden ihtiyaç var? Sofradaki üç ses, bu iki itirazdan güç alan üç büyük kuramı temsil ediyor. Anne, tutarlılık kuramını: bir iddia, inançlarımızın bütünüyle uyuştuğunda doğrudur. Amca, kabaca, pragmatik kuramı: hakikat, işe yarayanla ya da araştırmanın sonunda varılacak olanla ilgilidir. Kuzen ise deflasyoncu kuramı: "doğrudur" demek, iddiayı yeniden söylemekten öte bir şey eklemez. Bu ders, üç kuramı en güçlü hâlleriyle tanıtıyor, onları ortak sınamalara tabi tutuyor ve her birinin, hakikatin tanımı olarak değil belki başka bir rolde, neyi doğru gördüğünü gösteriyor.
Bu dersin kazanımları:
- Tutarlılık, pragmatik ve deflasyoncu hakikat kuramlarını, her birinin ana savunucularını ve hakikat yükleminin dildeki işlevini açıklarsın. (anla)
- Hakikat Kuramı Karşılaştırıcı ile bir iddiayı dört kuramın her birine göre çözümler ve kuramların nerede ayrıştığını belirlersin. (uygula)
- Kuramları tutarlı yanlış sistemler, bilinemeyecek doğrular ve hakikat yükleminin işlevi sınamalarına tabi tutarak, hangisinin hakikatin tanımı, hangisinin ölçütü ya da işlevi hakkında doğru şeyler söylediğini gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)
Kavramlar
Kavramlar üç kuram ailesine göre gruplanıyor. Her ailenin içinde birden çok görüş var; her birini tanımlarken, ailenin öbür üyelerinden farkını ve önceki dersteki tekabül kuramıyla ilişkisini göstereceğiz.
Tutarlılık kuramının tarihsel kökleri, on dokuzuncu yüzyıl sonu İngiliz idealistlerine, özellikle F. H. Bradley'ye uzanır. Yirminci yüzyılda iki farklı gelenekten iki önemli savunucu çıktı. Amerikalı filozof Brand Blanshard, 1939 tarihli The Nature of Thought kitabında, hakikati, ideal olarak kapsamlı ve tam olarak tutarlı bir yargılar sisteminin parçası olmak olarak tanımladı. Avusturyalı filozof ve sosyolog Otto Neurath ise mantıkçı pozitivizm içinden, bilimsel önermelerin dünyayla değil, yalnızca başka önermelerle karşılaştırılabileceğini savundu ve ünlü bir benzetme yaptı: biz, gemisini hiçbir zaman kuru bir havuza çekip baştan kuramadan, açık denizde onarmak zorunda olan denizcilere benzeriz. Kuramın sezgisel kaynağı, Ders Ç1.7'deki İtiraz 1'dir: bir inancı sınamak için onu ancak başka inançlarla, algı raporlarıyla, kayıtlarla karşılaştırabiliyorsak, hakikat de bu karşılaştırmanın kendisi olabilir.
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir: tutarlılık kuramı bir hakikat kuramıdır; gerekçe kuramı olarak tutarlılıkçılık (coherentism) ise ayrı bir görüştür. Gerekçe kuramı olarak tutarlılıkçılık, bir inancın gerekçeli olmasının, onun inanç sistemiyle tutarlı olması olduğunu söyler; hakikat hakkında bir şey söylemez. Bir kişi, gerekçe için tutarlılıkçı olup hakikat için tekabülcü olabilir: inançlarımızı tutarlılıkla gerekçelendiririz, ama doğru olup olmadıklarını dünya belirler. Gerekçe kuramı olarak tutarlılıkçılık Modül Ç3'te işlenecek; bu ders yalnızca hakikat kuramıyla ilgileniyor.
Peirce'a göre hakikat, araştırmanın, yeterince uzun sürdürülürse, varacağı nihai görüştür. Bu, bu dersin Birincil metin bölümünde Peirce'ın kendi cümleleriyle okunacak. James'e göre doğru fikirler, özümseyebildiğimiz, geçerli kılabildiğimiz, pekiştirebildiğimiz ve doğrulayabildiğimiz fikirlerdir; James ayrıca hakikatin, düşüncemiz için "elverişli" olan olduğunu söyledi ve bu ifade, onun en çok eleştirilen sözü oldu. Dewey ise "hakikat" kelimesinden kaçınmaya yöneldi ve onun yerine "gerekçeli öne sürülebilirlik" (warranted assertibility) kavramını önerdi: bir araştırmanın sonunda, o araştırmanın yöntemleriyle haklı olarak öne sürülebilen iddia. Üç düşünürün ortak noktası, hakikati, insan zihninden bağımsız bir olgu ile önerme arasındaki durağan bir ilişki olarak değil, araştırma ve deneyimle ilişkisi içinde anlamaktır. James'in deyişiyle, hakikat bir fikre "olur". Pragmatist gelenek Modül G3'te, Peirce Ders G3.1'de, James ve Dewey Ders G3.2'de ayrıntılı işlenecek.
Epistemik kuramlar, pragmatik ailenin en sistemli biçimidir; Putnam'ın bu aileye ne ölçüde girdiği tartışmalıdır ve Putnam bu görüşü sonradan terk etti. Bu kuramlar, hakikati tamamen bizim fiilî inançlarımıza bağlamaz; bu, bir önermenin bugün herkesin inanmasıyla doğru, yarın herkesin vazgeçmesiyle yanlış olması gibi açıkça kabul edilemez bir sonuç doğururdu. Bunun yerine, hakikati ideal koşullarla tanımlarlar: ideal bir araştırmacının, bütün kanıta sahip olduğunda kabul edeceği şey. Bu idealleştirme, tekabül kuramının "insanlardan bağımsızlık" sezgisini kısmen korur: bir önerme, bugünkü herkesin inancından bağımsız olarak doğru ya da yanlış olabilir, çünkü bugünkü inançlar ideal değildir. Ama idealleştirmenin nasıl yapılacağı, kuramın en çok tartışılan noktasıdır ve Argüman bölümünde merkezi bir rol oynayacak.
Deflasyoncu ailenin üç ana üyesi vardır. Fazlalık kuramı (redundancy theory), İngiliz filozof ve matematikçi Frank Ramsey'in 1927 tarihli "Facts and Propositions" makalesine dayanır: Ramsey'e göre "Sezar'ın öldürüldüğü doğrudur" demek, Sezar'ın öldürüldüğünü söylemekten başka bir şey anlatmaz; "doğrudur" ifadesi fazladır. Tırnak kaldırma kuramı (disquotationalism), Amerikalı filozof W. V. O. Quine'ın görüşüne dayanır: "doğrudur" yükleminin işlevi, bir cümleyi tırnak içinden çıkarmak, yani bir cümle hakkında konuşmaktan dünya hakkında konuşmaya geri dönmektir. Asgaricilik (minimalism) ise New York Üniversitesi'nde çalışan İngiliz filozof Paul Horwich'in 1990 tarihli Truth kitabında savunduğu görüştür: hakikat hakkında bilinmesi gereken her şey, Tarski'nin doğruluk şemasının bütün örneklerinde, yani "'p' önermesi doğrudur ancak ve ancak p" biçimindeki sonsuz sayıdaki eşdeğerlikte içerilmiştir. Üç görüşün ortak noktası, hakikatin, açıklanması gereken bir doğası olmadığı, dolayısıyla tekabül, tutarlılık ya da pragmatik kuramların aradığı türden bir "hakikat kuramının" gereksiz olduğudur. Ders Ç1.7'de açık bıraktığımız soru burada yeniden açılıyor: Tarski'nin kendi tanımı bu ailede mi, yoksa tekabül ailesinde mi durur? Tarski klasik Aristotelesçi anlayışı yakalamak istediğini söyler; ama tanımı yalnızca şemanın örneklerini sağlar ve "karşılık gelme" ya da "olgu" gibi kavramlara başvurmaz. Bu yüzden deflasyoncular onu kendi taraflarında görür, tekabülcüler ise onu kendi sezgilerinin biçimsel bir ifadesi sayar.
Deflasyoncuların en güçlü argümanlarından biri, hakikat yükleminin gerçek ve vazgeçilmez bir işlevi olduğunu, ama bu işlevin derin bir doğa gerektirmediğini göstermektir. Ayşe'nin raporunu okumadan, onun söylediği her şeyin doğru olduğuna inanabilirim; bu inancı "doğru" kelimesi olmadan ifade etmek için, raporun bütün cümlelerini tek tek tekrar etmem gerekirdi, ki bunları bilmiyorum. "Doğru" kelimesi, burada, bilmediğim önermeleri kapsayan bir genellemeyi mümkün kılıyor. Mantıkta da aynı işlev görülür: "her önerme ya doğrudur ya da değillemesi doğrudur" demek, sonsuz sayıda önerme hakkında bir genelleme yapmaktır. Deflasyoncuya göre, hakikat yükleminin bütün değeri bu işlevdedir ve bu işlev, doğruluk şemasıyla tam olarak açıklanır.
Bu ayrım, tutarlılık kuramına yöneltilen itirazları anlamak için önemlidir. Çelişkisizlik çok zayıf bir koşuldur: "Ay peynirden yapılmıştır" ve "Bugün salı" önermeleri çelişmez, ama birbirini desteklemez de. Tutarlılık kuramcıları, yalnızca çelişkisizliğin hakikat için yetmeyeceğini kabul eder ve daha güçlü bir tutarlılık kavramı önerir. Blanshard'a göre, ideal olarak tutarlı bir sistemde her önerme, öbür önermelerin hepsi tarafından gerektirilir. Ders Ç0.5'te gördüğümüz doğruluk tabloları çelişkisizliği sınamanın bir yoludur; tutarlılığı sınamak ise çok daha zordur ve tek bir mantıksal yöntemle yapılamaz.
Argüman
Bu bölüm, üç kuramı aynı sınamalardan geçiriyor. Fikir şu: herhangi bir hakikat kuramı, hangi aileden gelirse gelsin, bazı açık durumları doğru sınıflandırmalıdır; bir kuram bu durumlardan birinde başarısız oluyorsa, hakikatin tanımı olarak yetersizdir, ama hakikatle ilgili başka bir şey hakkında doğru olabilir.
- Bir hakikat tanımı en az üç sınamayı karşılamalıdır: tutarlı ama yanlış bir sistemi yanlış saymalı; hiçbir zaman bilinemeyecek ama yine de doğru ya da yanlış olan önermeleri dışlamamalı; ve hakikat yükleminin dildeki genelleme işlevini açıklamalı.
- Tutarlılık kuramı birinci sınamada zorlanır: birbirini dışlayan iki ayrı sistem, her biri kendi içinde tam olarak tutarlı olabilir; kuram, ikisinden hangisinin doğru olduğunu tutarlılıkla belirleyemez.
- Pragmatik ve epistemik kuramlar ikinci sınamada zorlanır: hiçbir araştırmanın, ideal olsa bile, ulaşamayacağı olgular, örneğin uzak geçmişin kaydı kalmamış ayrıntıları, bu kuramlara göre ne doğru ne yanlış olur; oysa sezgimiz, bu önermelerden birinin doğru olduğunu söyler.
- James'in "elverişli olan" tanımı birinci sınamada da zorlanır: bir yanlışa inanmak, uzun bir süre boyunca elverişli olabilir.
- Deflasyoncu kuram üçüncü sınamayı en iyi karşılar; ilk iki sınamaya ise takılmaz, çünkü doğruluk şeması, üçüncü halin olmazlığıyla birlikte, her önermenin doğruluğunu dünyanın nasıl olduğuna bırakır: tutarlı ama yanlış bir sistemdeki önermeler, dünya öyle olmadığı için yanlıştır; bilinemeyecek bir önerme, dünya öyle olduğu ya da olmadığı için doğru ya da yanlıştır.
Sonuç: Tutarlılık ve pragmatik kuramlar, hakikatin tanımı olarak bu sınamalara takılır; ama ikisi de hakikatin başka bir yönü hakkında doğru bir şey söyler: tutarlılık, bağımsız ve güvenilir kaynaklarla birleştiğinde, hakikati nasıl ararız sorusunun, yani hakikatin ölçütünün bir parçasıdır; pragmatik gelenek ise hakikatin araştırma ve eylemle bağlantısını, yani onu neden önemsediğimizi vurgular. Deflasyoncu kuram, tanım düzeyinde en hafif ve sınamalara en dayanıklı adaydır ve Ders Ç1.7'de savunulan asgari bağımlılık sezgisiyle uyumludur. Bu yüzden "hakikat nedir?" sorusu, en az üç ayrı soruya ayrılmalıdır: tanım, ölçüt ve işlev. Sınamaların seçimi tarafsız değildir: üçüncü sınama deflasyonun kendi motivasyonudur ve Ders Ç1.7'deki ılımlı tekabül ilkesi de bu üç sınamadan geçer. Deflasyonu ılımlı tekabülden ayıran şey, İtiraz 4'teki açıklayıcı roldür ve orada tartışma açıktır.
Birinci öncül, sınamaların neden seçildiğini açıklamayı gerektiriyor. Birinci sınama, hakikatin dünyaya bağlı olduğu sezgisinden gelir: tamamen tutarlı bir roman, gerçek hakkında yanlış olabilir. İkinci sınama, iki değerlilik sezgisinden gelir: Sezar'ın, öldürüldüğü sabah başında çift sayıda saç teli olması önermesi ya doğrudur ya yanlış, ama bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Üçüncü sınama, hakikat yükleminin gerçek bir dilsel işlevi olduğu gözleminden gelir. Bu sınamalar tarafsız değildir; özellikle ikincisi, bazı pragmatistlerin ve anti-gerçekçilerin reddettiği bir varsayımı içerir. Bu, en tartışmalı öncül olarak aşağıda ele alınacak.
İkinci öncül, tutarlılık kuramına yöneltilen en eski itirazdır. Bertrand Russell, 1907'de Proceedings of the Aristotelian Society'de yayımlanan "On the Nature of Truth" makalesinde, İngiliz idealist Harold Joachim'in tutarlılık kuramına karşı şöyle bir örnek kullandı: saygın bir piskoposun cinayetten asıldığını söyleyen yanlış bir önerme, yeterince dikkatli kurulmuş bir romanda, o romanın bütün öbür önermeleriyle tutarlı olabilir. Tutarlılık kuramcısı, bu romanın neden yanlış olduğunu, yalnızca tutarlılıkla açıklayamaz. Üçüncü öncül, pragmatik kuramların en çok tartışılan sınırıdır ve Peirce'ın kendisi de bu itirazı öngörmüş ve cevaplamaya çalışmıştır; bu cevap, Birincil metin bölümünde okunacak.
En tartışmalı öncül: Birinci öncül, özellikle ikinci sınama. Bu sınama, bilinemeyecek önermelerin de doğru ya da yanlış olduğunu varsayar. Bu varsayım, Ders Ç1.7'de en tartışmalı öncül olarak gördüğümüz gerçekçiliğin bir uygulamasıdır. Bir pragmatist ya da Michael Dummett gibi bir anti-gerçekçi, bu sınamayı kabul etmeyebilir: onlara göre, ilkece bilinemeyecek bir önermenin doğru ya da yanlış olduğunu söylemek, ne söylediğimizi bilmeden konuşmaktır. Bu itiraz kabul edilirse, üçüncü öncül pragmatik kurama karşı bir sorun olmaktan çıkar; tersine, pragmatik kuramın bir avantajına dönüşür. Dersin sonucu bu yüzden pragmatik kuramı kesin olarak dışlamıyor; onu, ikinci sınamanın varsayımını kabul eden biri için yetersiz buluyor. Sınamaların kendisi, hangi hakikat kuramının seçileceğiyle iç içe geçmiştir; bu, hakikat tartışmasının neden bu kadar zor olduğunun bir göstergesidir.
İtirazlar ve cevaplar
İtiraz 1: Tutarlılık kuramı yalıtılmış bir sistemden söz etmez
Russell'ın piskopos örneği, tutarlılık kuramını yanlış anlıyor. Blanshard'ın tutarlılık kuramı, herhangi bir tutarlı sistemden değil, ideal olarak kapsamlı bir sistemden söz eder; ve kapsamlı bir sistem, algı raporlarını, gözlemleri, deneyimi de içerir. Bir roman, ne kadar tutarlı olursa olsun, bu kapsamlı sistemin dışında kalır, çünkü onun önermeleri, örneğin gazete arşivlerindeki ve mahkeme kayıtlarındaki önermelerle, yani deneyimimizin geri kalanıyla tutarsızdır. Öyleyse ikinci öncül bir saman adam itirazıdır.
Cevap: Bu cevap, tutarlılık kuramının en güçlü biçimidir ve Russell'ın örneğinin basit biçimini gerçekten karşılar. Russell bu cevabı aynı makalede öngördü: bir romanı okurken de içindekileri deneyimleriz, yalnızca onlara inanmayız; öyleyse "deneyim" ancak doğru olanın kavranması anlamına gelirse işe yarar, bu da hakikati önceden varsayar. Ayrıca cevabın bir bedeli vardır: kapsamlı sistemin algı ve deneyimi içermesi, tutarlılık kuramını tekabül kuramına doğru iter. Algı raporları neden sistemde ayrıcalıklı bir yere sahiptir? Tutarlılık kuramcısı, algının da yalnızca bir başka inanç olduğunu söylerse, ilk soru geri döner: iki farklı algı raporları kümesiyle tutarlı iki farklı kapsamlı sistem neden olamaz? Algının ayrıcalıklı olduğunu söylerse, bu ayrıcalığın kaynağı, algının dünyayla bir bağ kurmasıdır; ve bu, tekabül kuramının sezgisidir. Neurath'ın gemi benzetmesi, bu gerilimi güzel gösterir: gemiyi açık denizde onarmak zorundayız, ama gemiyi su üstünde tutan şey denizdir. Bu gerilim, tutarlılığın, hakikatin tanımı olarak değil, hakikati arama yöntemimizin, yani ölçütün bir parçası olarak daha güçlü olduğunu düşündürüyor. Ders Ç1.7'nin İtiraz 1'inde sorulan soru, yani tekabül tanımının pratikte ne kazandırdığı, burada bir cevap buluyor: tutarlılık kanıttır, hakikat ise kanıtın işaret ettiği şeydir; tanım, ölçütlerimizin neyi aradığını söyler. Argüman bölümünün sonucu bu ayrımı kullanıyor.
İtiraz 2: Bilinemeyecek doğrular anlamsızdır
Argümanın ikinci sınaması, Sezar'ın saç tellerinin sayısının çift ya da tek olduğu önermesinin, hiçbir zaman bilinemeyecek olsa da, doğru ya da yanlış olduğunu varsayıyor. Ama bu varsayımın ne anlama geldiği açık değildir. Bir önermenin doğru olduğunu söylemek, onu doğrulamanın ya da en azından ona dair bir kanıt bulmanın mümkün olduğunu ima eder; ilkece hiçbir kanıtın bulunamayacağı bir önermenin "doğru" olması, içi boş bir sözdür. Pragmatik kuramın bu durumlarda önermeyi doğru ya da yanlış saymaması bir kusur değil, bir dürüstlüktür.
Cevap: Bu, pragmatik ve anti-gerçekçi görüşlerin en güçlü savunusudur ve Argüman bölümünde en tartışmalı öncül olarak işaretlendi. İki şey söylenebilir. Birincisi, bu itiraz önce iki değerliliği, yani her önermenin ya doğru ya yanlış olduğunu, bilinemeyecek önermeler için askıya alır. Doğruluk şemasını da kabul ediyorsa, mantığın temel ilkelerinden biri olan üçüncü halin olmazlığını da genel bir ilke olarak bırakmak zorundadır: "Sezar'ın saç tellerinin sayısı ya çifttir ya tektir" önermesi sıradan mantıkta doğrudur. Dummett'in anti-gerçekçiliği bu bedeli öder ve sezgici mantığı önerir. Ama çoğu felsefeci için bu bedel çok ağırdır. İkincisi, Peirce'ın kendisi bu itirazı başka bir yoldan karşılamaya çalıştı: ona göre, açık bir anlamı olan hiçbir soru için, araştırmanın sonunda bir cevap bulunamayacağını varsaymak felsefeye aykırıdır; bugün bilinmez görünen şeyler, ileride bilinebilir. Bu cevap iyimserdir, ama tam olarak itirazı karşılamaz: bazı olgular, örneğin hiçbir iz bırakmadan kaybolmuş bir geçmiş anın ayrıntıları, ilke olarak sonsuza kadar bilinemez görünür. Pragmatist, ya bu önermelerin doğruluk değeri olmadığını kabul etmek ya da "ideal araştırma" kavramını o kadar genişletmek zorundadır ki, kavram tekabül kuramına çok yaklaşır.
İtiraz 3: James "elverişli" derken kişisel yarar kastetmiyordu
Argümanın dördüncü öncülü James'e haksızlık ediyor. James, "elverişli" kelimesini, kişisel çıkar ya da anlık rahatlık anlamında değil, "uzun vadede ve bütün olarak" elverişli olma anlamında kullandı; ve bu elverişliliğin en önemli parçası, fikrin deneyimin geri kalanıyla uyumlu olması, yani doğrulanabilmesidir. Yanlış bir inanç kısa vadede rahatlatıcı olabilir, ama uzun vadede deneyimle çatışır ve elverişsiz hâle gelir. Russell gibi eleştirmenler, James'in tanımını, bu nitelemeleri görmezden gelerek, "inanması hoşa giden şey doğrudur" diye okudu ve bir karikatürü eleştirdi.
Cevap: İtiraz, James'e karşı yapılan eleştirilerin bir kısmının gerçekten haksız olduğunu doğru biçimde gösteriyor. James'in kendi metni, bu dersin Birincil metin bölümünde göreceğimiz gibi, "uzun vadede ve bütün olarak" niteleme yapar ve deneyimin "taşarak" formüllerimizi düzeltmemizi zorunlu kıldığını vurgular. Ama bu niteleme sorunu çözmez, yalnızca erteler. "Uzun vadede ve bütün olarak elverişli" olanın, deneyimin bütününe uyan olduğunu söylersek, James'in tanımı ya Peirce'ın ideal araştırma tanımına, ya da deneyimin dünyaya bağlı olduğunu kabul edersek, tekabül kuramına yaklaşır. Bu iki durumda da James'in tanımının özgün katkısı, yani hakikati elverişlilik kavramına bağlaması, bir tanım olmaktan çok bir vurguya dönüşür: hakikat, bizim için önemlidir, çünkü onunla dünyada başarılı biçimde yol alırız. Bu vurgu değerlidir ve Argüman bölümünün sonucu onu, hakikatin işlevi hakkında doğru bir şey olarak koruyor. James ile Russell arasındaki tartışmanın ayrıntıları Ders G3.2'de ele alınacak.
İtiraz 4: Hakikat açıklayıcı bir rol oynar
Deflasyoncu kuram, hakikatin derin bir doğası olmadığını söylüyor. Ama hakikat, açıklamalarda vazgeçilmez bir rol oynuyor gibi görünür. Bir kişinin eylemleri neden başarılı olur? Çünkü inançları doğrudur: doğru inançlarla hareket eden biri, istediği şeye ulaşma eğilimindedir. Bilim neden bu kadar başarılı öngörülerde bulunur? Çünkü en iyi bilimsel kuramlar en azından yaklaşık olarak doğrudur; Hilary Putnam'ın erken döneminde savunduğu ve "mucize olmaması argümanı" diye bilinen bu fikre göre, kuramlarımız doğru değilse, onların başarısı bir mucize olurdu. Bu açıklamalarda hakikat, derin bir özellik olarak iş görüyor. Deflasyoncu bu açıklamaları nasıl karşılayabilir?
Cevap: Deflasyoncunun cevabı, bu açıklamaların her birinin, hakikat yüklemi olmadan da yapılabileceğidir. Ali, ekmeği almak için fırına gittiğinde, ekmeği alabildi, çünkü fırının açık olduğuna inanıyordu ve fırın açıktı. Bu açıklama, "inancı doğruydu" demek yerine, inancın içeriğini ve dünyanın durumunu tek tek söyler; ve doğruluk şeması, bu ikisinin aynı şey olduğunu garanti eder. Genel açıklamada, "doğru inançlarla hareket eden biri başarılı olur", hakikat yüklemi yine yalnızca genelleme işlevi görür: sonsuz sayıda özel açıklamayı tek bir cümlede toplar. Bu cevap güçlüdür, ama tartışma bitmiş değildir. Tekabül kuramcısı, genelleme işlevinin kendisinin bir açıklama gerektirdiğini savunabilir; bu, Ders Ç1.7'nin İtiraz 5'te bıraktığı asimetri sorusudur: bütün bu özel durumlarda neden aynı örüntü görülüyor? Bu soru, bir genellemenin bir yasayı mı yoksa yalnızca bir listeyi mi ifade ettiği sorusuna benzer ve hakikatin metafiziğinin en canlı tartışmalarından biridir. Bilimin başarısıyla ilgili tartışma ise bilimsel gerçekçilik başlığı altında Ders P2.9'da işlenecek.
İtiraz 5: Deflasyon, anlamı açıklarken hakikati varsayar
Deflasyoncu kuram, hakikati doğruluk şemasının örnekleriyle tanımlıyor: "'Kar beyazdır' doğrudur ancak ve ancak kar beyazdır." Ama bu şema, "Kar beyazdır" cümlesinin anlamını önceden verilmiş sayar. Peki bir cümlenin anlamı nedir? Felsefe ve dilbilimde etkili bir gelenek, Donald Davidson'ın programı, bir cümlenin anlamını onun doğruluk koşullarıyla açıklar: bir cümleyi anlamak, hangi koşulda doğru olacağını bilmektir. Bu gelenek doğruysa, hakikat, anlam kuramında açıklayıcı ve vazgeçilmez bir rol oynar; ve deflasyoncu, anlamı hakikatle, hakikati de anlamı önceden verilmiş cümlelerle açıklamaya çalışarak bir döngüye düşer. Ders Ç1.7'de, cümle ile dünya arasındaki bağı açıklamanın hakikat kuramının mı anlam kuramının mı işi olduğu sorusunu bu derse bırakmıştık; itiraz, bu sorunun deflasyon için bir tuzak olduğunu söylüyor.
Cevap: Deflasyoncu bu döngüden, anlamı hakikatle değil başka bir şeyle açıklayarak kaçar. Horwich'in tercihi, anlamın kullanım kuramıdır: bir kelimenin anlamı, onun dilde nasıl kullanıldığının temel düzenlilikleriyle belirlenir; örneğin "kırmızı" kelimesinin anlamı, kırmızı bir şey görüldüğünde onu bu kelimeyle betimleme eğilimimizle. Bu kuramda hakikat, anlamı açıklamak için kullanılmaz; anlam önce kullanımla belirlenir, hakikat yüklemi sonra genelleme aracı olarak devreye girer. Böylece döngü kırılır, ama bir bedelle: deflasyon, kendi başına ayakta duran bir kuram olmaktan çıkıp anlamın kullanım kuramına bağlanır, ve o kuramın kendi tartışmalı yükünü taşır. Ç1.7'nin bıraktığı soru da böylece cevaplanmış olur: deflasyoncuya göre bağı anlam kuramı açıklar, ve hakikat kuramının bu konuda söyleyecek bir şeyi yoktur. Tekabülcü ise bu ayrımın yapay olduğunu, cümle ile dünya arasındaki bağın hem anlamın hem hakikatin konusu olduğunu savunur. Bu tartışma dil felsefesinin derinlerine uzanır ve burada açık bırakılıyor.
Örnekler
Basit örnek: dedenin hikâyesi
Giriş örneğine Hakikat Kuramı Karşılaştırıcı'yı uygulayalım. Önerme: "Köye gelen bir seyyar fotoğrafçı, çocukları tek kareye sığdırmak için ağaçlara çıkardı."
Tekabül kuramı: Önerme, o gün köyde gerçekten böyle bir olay olduysa doğrudur. Bunu bugün bilmek zor, ama önermenin doğruluk değeri, bizim bilip bilmememizden bağımsızdır.
Tutarlılık kuramı: Önerme, ailenin ve köyün tarihine dair inançlarımızın kapsamlı sistemiyle tutarlıysa doğrudur. Annenin söylediği gibi, seyyar satıcıların geldiği ve kahvede fotoğrafların asılı olduğu gibi öbür inançlarla uyumludur. Ama uydurma bir hikâye de bu inançlarla uyumlu olabilirdi; İtiraz 1'in sorunu burada görülür.
Pragmatik kuram: Peirce'a göre, önerme, araştırma yeterince sürdürülürse varılacak görüşse doğrudur. Fotoğraf kaybolmuş, tanıklar yok; araştırmanın buraya varması olası görünmüyor. Bu durumda Peirce'ın kuramı, önermenin doğruluk değeri hakkında sessiz kalabilir; ya da Peirce'ın iyimserliğiyle, belki bir gün bir arşivde fotoğrafın bir kopyası bulunur. Amcanın "işe yarıyor" yorumu ise James'in elverişlilik fikrinin kaba bir biçimidir ve İtiraz 3'te gördüğümüz gibi, James'in kendisinin de kabul etmeyeceği bir okumadır.
Deflasyoncu kuram: Kuzenin söylediği gibi, "hikâye doğrudur" demek, fotoğrafçının çocukları ağaçlara çıkardığını söylemektir. Deflasyoncu, hikâyenin doğru olup olmadığını belirlemek için ayrı bir hakikat kuramına ihtiyaç duymaz; fotoğrafçının bunu yapıp yapmadığını sormak yeterlidir.
Sonuç: Dört kuram, önermenin doğruluk değeri hakkında değil, "doğru" kelimesinin ne anlama geldiği hakkında ayrışıyor. Deniz'in pratik sorusu, yani hikâyenin doğru olup olmadığını nasıl öğreneceği, her dört kuram için de aynı yolla cevaplanır: kanıt toplamak. Bu, Argüman bölümündeki tanım ile ölçüt ayrımının bir uygulamasıdır.
Orta örnek: tanık ifadelerinin tutarlılığı
Bir apartman dairesinde hırsızlık olmuş. Bir komiser yardımcısı, olay sırasında evde olmadığını söyleyen dört şüpheliyi ayrı ayrı dinliyor. Birinci şüpheli, o akşam bir arkadaşıyla bir kafede oturduğunu ve kafenin saat dokuzda kapandığını söylüyor. Kafenin sahibi, o akşam kafenin saat on bire kadar açık olduğunu belirtiyor. İkinci şüpheli, bir düğündeymiş; düğün sahibinin anlattıkları, öbür davetlilerin anlattıkları ve düğünden paylaşılan fotoğrafların zaman bilgileri birbiriyle uyuşuyor.
Bu örnekte komiser yardımcısı, hakikati doğrudan gözlemleyemiyor; o akşam olan şeylere bugün erişimi yok. Elindeki tek araç, ifadeleri birbirleriyle ve öbür kanıtlarla karşılaştırmak, yani tutarlılığı sınamaktır. Birinci şüphelinin ifadesindeki tutarsızlık, onun yalan söylediğine dair güçlü bir kanıttır; ikinci şüphelinin ifadesinin birden çok bağımsız kaynakla tutarlılığı ise doğru olduğuna dair güçlü bir kanıttır.
Hakikat Kuramı Karşılaştırıcı ile bakıldığında, bu örnek İtiraz 1'in cevabındaki ayrımı somutlaştırıyor. Tutarlılık, burada hakikatin ölçütü olarak mükemmel iş görüyor. Ama komiser yardımcısı, ikinci şüphelinin ifadesinin yalnızca tutarlı olduğu için doğru olduğunu düşünmüyor; tutarlı olduğu için, büyük olasılıkla o akşam gerçekten olan şeye karşılık geldiğini düşünüyor. İyi hazırlanmış bir yalan da tutarlı olabilirdi; bu yüzden komiser yardımcısı, tutarlılığın yanında bağımsızlığa da bakıyor: kaynaklar birbirinden habersiz mi, fotoğrafların zaman bilgisi değiştirilmiş olabilir mi? Bağımsız kaynakların birbiriyle tutarlılığı, onların dünyaya ortak bir bağla bağlı olduğunun işaretidir. Tutarlılık kanıttır; hakikat ise kanıtın işaret ettiği şeydir.
Gerçek hayat örneği: iskorbüt ve işe yarayan yanlış kuram
Yüzyıllar boyunca uzun deniz yolculuklarında denizcilerin önemli bir kısmı iskorbütten, bugün C vitamini eksikliğinden kaynaklandığını bildiğimiz bir hastalıktan öldü. 1747'de İskoç gemi cerrahı James Lind, Kraliyet Donanması'nın Salisbury gemisinde, iskorbüte yakalanmış on iki denizciyi altı çifte ayırıp her çifte farklı bir tedavi uyguladı; portakal ve limon verilen çift diğerlerinden çok daha hızlı iyileşti. Lind bu sonuçları 1753'te yayımladığı A Treatise of the Scurvy adlı kitapta anlattı. Kraliyet Donanması, on sekizinci yüzyılın sonlarında denizcilere limon suyu vermeye başladı ve iskorbüt donanmada büyük ölçüde azaldı.
Ama bu başarı, doğru bir kurama dayanmıyordu. Lind iskorbütün nedenini yanlış anlıyordu: hastalığı nemli deniz havasının terlemeyi tıkamasına bağlıyor, turunçgillere bu tıkanıklığı "çözen" bir özellik atfediyordu. Üstelik kendi denemesinde sirke ve seyreltik sülfürik asit gibi başka asitler işe yaramamıştı; ama sonraki kuşaklarda etkinin meyvenin asitliğinden geldiği görüşü yaygınlaştı. On dokuzuncu yüzyılda, ekonomik nedenlerle, Akdeniz limonunun yerini büyük ölçüde Batı Hint misket limonu (lime) aldı ve bazı yolculuklarda iskorbüt yeniden ortaya çıktı. Sonradan anlaşıldı ki misket limonunun C vitamini çok daha azdı; suyun ısıtılarak işlenip uzun süre saklanması da kalan etkiyi azaltıyordu. C vitamini ancak 1928 ile 1932 arasında yalıtılıp tanımlandı; bu çalışmalar 1937'de Macar bilim insanı Albert Szent-Györgyi'ye Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü kazandırdı.
Bu tarih, pragmatik hakikat kuramına yönelik İtiraz 3'ün ve Argüman bölümünün dördüncü öncülünün somut bir örneğidir. "Turunçgillerin etkisi asitliğinden gelir; asitli herhangi bir turunçgil aynı işi görür" inancı, uzun süre son derece elverişliydi: turunçgil vermeyi yaygınlaştırdı ve binlerce hayat kurtardı. Ama kısmen yanlıştı ve bu yanlışlık, koşullar değiştiğinde, yani asitliği benzer ama koruyucu etkisi farklı bir meyveye geçildiğinde, ağır bir bedele yol açtı. James'in kendi diliyle söylersek, deneyim "taştı" ve formülü düzeltmeyi zorunlu kıldı. Bu, James'in tanımının en güçlü yanını da gösteriyor: uzun vadede ve bütün olarak, yanlış inanç elverişsizliğini gösterdi. Ama aynı zamanda tanımın en zayıf yanını gösteriyor: inanç, yarım yüzyılı aşkın bir süre elverişli olmuştu; o süre boyunca, James'in tanımına göre, doğru muydu? Tekabül kuramcısının cevabı açıktır: hayır, inanç baştan beri kısmen yanlıştı, yalnızca yanlışlığı henüz görünür değildi. Örneğin bir başka dersi de var: yanlış kuramı çürüten kanıt, yani Lind'in denemesinde öbür asitlerin işe yaramaması, baştan beri eldeydi. Kanıt, inançların geri kalanıyla tutarlı bir hikâyeye uymadığı için görmezden gelinebiliyordu; tutarlılığın, yanlış bir sistemi de koruyabildiğinin tarihsel bir örneği.
Araç kartı: Hakikat Kuramı Karşılaştırıcı
| Satır | İçerik |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir iddiayı tekabül, tutarlılık, pragmatik ve deflasyoncu kuramların her birine göre çözümler; kuramların iddianın doğruluk değeri hakkında mı, yoksa "doğru" kelimesinin anlamı hakkında mı ayrıştığını gösterir ve tanım, ölçüt ve işlev sorularını ayırır. |
| Adımlar | 1) İddiayı tek bir önerme olarak yaz. 2) Tekabül: önermeyi doğru kılacak dünya durumunu yaz (Ders Ç1.7'deki Doğruluk Koşulu Yazımı). 3) Tutarlılık: önerme hangi inanç sistemiyle tutarlı ya da tutarsız? Aynı derecede tutarlı rakip bir sistem kurulabilir mi? 4) Pragmatik: ideal araştırma bu önermeye ulaşabilir mi? Önermeye inanmak uzun vadede elverişli mi, ve yanlış olsa da elverişli olabilir mi? 5) Deflasyon: "'p' doğrudur" demek, burada p'yi söylemekten fazlasını mı yapıyor? Yalnızca genelleme işlevi mi görüyor? 6) Kuramların ayrıştığı yeri belirle: doğruluk değerinde mi, yoksa yalnızca "doğru" kelimesinin anlamında mı? Sonra soruyu tanım, ölçüt ve işlev olarak ayır. |
| Ne zaman kullanılır | Bir tartışmada tarafların "doğru" kelimesini farklı anlamlarda kullandığından şüphelendiğinde; bir iddianın tutarlılığının ya da işe yararlığının onun doğruluğu için ne kadar kanıt olduğunu değerlendirirken; hakikat kuramları arasındaki farkları somut bir örnekte görmek istediğinde. |
| Sınırı | Araç, kuramlardan hangisinin doğru olduğunu çözmez; yalnızca ayrıştıkları yeri görünür kılar. Tanım, ölçüt ve işlev ayrımı da tartışmalıdır: bir pragmatist, hakikatin tanımı ile ölçütünün ayrılamayacağını savunabilir. |
| 5K kapısı | Kavram |
Özet
- Tutarlılık kuramı hakikati, kapsamlı bir inanç sistemiyle karşılıklı destek ilişkisi olarak tanımlar (Bradley, Blanshard, Neurath); gerekçe kuramı olarak tutarlılıkçılıktan ayrıdır.
- Pragmatik kuram ailesi hakikati araştırma ve deneyimle ilişkilendirir: Peirce'a göre araştırmanın sonunda varılacak görüş, James'e göre doğrulanabilen ve uzun vadede elverişli olan, Dewey'e göre gerekçeli öne sürülebilir olan.
- Deflasyoncu kuram "doğrudur" yükleminin derin bir özellik bildirmediğini söyler; fazlalık (Ramsey), tırnak kaldırma (Quine) ve asgaricilik (Horwich) biçimleri vardır.
- Hakikat yükleminin vazgeçilmez işlevi genellemedir: içeriğini bilmediğimiz önermeler hakkında konuşmamızı sağlar.
- Tutarlılık kuramı, tutarlı ama yanlış sistemler sınamasında; pragmatik kuram, bilinemeyecek doğrular sınamasında zorlanır; James'in tanımı elverişli yanlışlar karşısında zayıftır.
- Deflasyoncu kuram, sınamalara en dayanıklı tanım adayıdır, ama hakikatin açıklayıcı rolü konusunda tartışma sürer.
- "Hakikat nedir?" sorusu, tanım, ölçüt ve işlev sorularına ayrılmalıdır: tutarlılık, güvenilir kaynaklarla birlikte ölçüt için, pragmatizm işlev için yararlı, deflasyon tanım için en hafif adaydır.
Derinleş — isteğe bağlı katmanlar
Birincil metin
Charles Sanders Peirce, 1878'de Popular Science Monthly dergisinde yayımlanan "How to Make Our Ideas Clear" (Fikirlerimizi Nasıl Açık Kılarız) adlı makalesinde hakikati şöyle tanımlar:
Araştıran herkesin sonunda üzerinde birleşmesi mukadder olan görüş, hakikatten kastettiğimiz şeydir; bu görüşte temsil edilen nesne de gerçek olandır.
Birkaç paragraf sonra, gerçekliğin bağımsızlığına dair bir itirazı cevapladıktan sonra, Argüman bölümünün üçüncü öncülünü öngören bir itirazı kendisi dile getirir: hiçbir zaman geri getirilemeyecek biçimde unutulmuş tarihin ufak ayrıntıları, eskilerin kaybolmuş kitapları, gömülü sırlar ne olacak? Bunlar, bilgimizin umutsuzca ötesinde oldukları için gerçekten var olmuyorlar mı? Peirce'ın cevabı şudur:
Hiçbir olası bilgi durumunda bilinmeyenin bilinene oranını gösterecek kadar büyük bir sayı bulunamasa da, açık bir anlamı olan herhangi bir soru için, araştırma yeterince ileri götürülseydi bir çözüm getirmeyeceğini varsaymak felsefeye aykırıdır. Birkaç yıl önce, ışığı bize ulaşana kadar insan türünün var olduğundan daha uzun bir süre geçmiş olabilecek yıldızların hangi maddelerden yapıldığını bir gün bilebileceğimizi kim söylerdi?
Peirce'ın örneği iyi seçilmiştir: on dokuzuncu yüzyılın ortasında geliştirilen tayf analizi, uzak yıldızların kimyasal bileşimini, onlara hiç ulaşamadan, ışıklarından okumayı mümkün kılmıştı. Bilinemez sanılan şey, yeni bir yöntemle bilinebilir hâle gelmişti. Peirce'ın tanımında dikkat çekici iki unsur var. Birincisi, "mukadder" (fated) kelimesi: hakikat, araştırmacıların fiilen vardığı değil, varmaları kaçınılmaz olan görüştür. Bu, kuramı fiilî inançlardan ayırır ve tekabül kuramının bağımsızlık sezgisini kısmen korur; Peirce aynı makalede, gerçekliğin genel olarak düşünceden değil, ama senin, benim ya da herhangi bir sonlu sayıda insanın onun hakkında düşündüklerinden bağımsız olduğunu açıkça söyler. İkincisi, cevabın yapısı: Peirce, bilinemeyecek doğrular itirazına ilke düzeyinde değil, tarihsel bir iyimserlikle cevap veriyor. Peirce bu iyimserliği bir tavizle birlikte dile getirir: bilinmeyenin bilinene oranı hiçbir zaman ölçülemeyecek kadar büyük kalacaktır. Bu cevap, İtiraz 2'de gördüğümüz gibi, bilim tarihinin sürprizlerini haklı olarak hatırlatır, ama iz bırakmadan kaybolmuş bir anın ayrıntıları gibi ilkece erişilemez olgular için tam bir cevap değildir.
William James ise 1907 tarihli Pragmatism kitabının "Pragmatizmin Hakikat Anlayışı" başlıklı altıncı dersinde şöyle yazar:
Doğru fikirler, özümseyebildiğimiz, geçerli kılabildiğimiz, pekiştirebildiğimiz ve doğrulayabildiğimiz fikirlerdir. Yanlış fikirler ise bunu yapamadıklarımızdır.
Ve aynı dersin ilerleyen bölümünde, en çok eleştirilen cümlesini kurar: "Doğru", kısaca söylemek gerekirse, düşünme tarzımızda elverişli olandır, tıpkı "haklı olan"ın (the right) davranma tarzımızda elverişli olan olması gibi; ama James hemen ekler: neredeyse her bakımdan elverişli, ve elbette uzun vadede ve bütün olarak elverişli; çünkü deneyimin taşma ve şimdiki formüllerimizi düzeltmemizi zorunlu kılma yolları vardır. James'in bu nitelemesi, İtiraz 3'ün dayanağıdır. İki metin yan yana okunduğunda, pragmatik geleneğin iç çeşitliliği görülür: Peirce, hakikati araştırmanın ideal sonuna bağlayan sistemli bir kuram önerir; James ise hakikati, deneyimle süregiden ilişki içinde bir fikre "olan" bir şey olarak anlatır.
Teknik ayrıntı
Deflasyoncu kuramın kapsamı sorunu. Horwich'in asgaricilik kuramı, hakikati doğruluk şemasının bütün örnekleriyle tanımlar. Ama bu tanımın bir teknik sorunu vardır: şemanın örnekleri sonsuz sayıdadır ve her biri ayrı bir önerme hakkındadır. Bu sonsuz liste, "her önerme ya doğrudur ya değillemesi doğrudur" gibi bir genellemeyi nasıl türetebilir? Sonsuz sayıdaki özel durumdan bir genellemenin mantıksal olarak çıkması, ek bir ilke gerektirir. Bu sorun, "genelleme sorunu" olarak bilinir; etkili ifadelerinden biri Anil Gupta'nın 1993 tarihli "A Critique of Deflationism" makalesidir. Deflasyoncular, ek ilkelerin hakikatin derin bir doğası olduğunu değil, yalnızca mantığın bir özelliğini ifade ettiğini savunur; eleştirmenler ise bu ek ilkelerin, deflasyonun reddettiği türden bir hakikat kuramına dönüştüğünü düşünür.
İnancın amacı ve deflasyon. Ders Ç1.4 inancın doğruyu hedeflediğini söylemişti; Ders Ç1.6'daki Williams argümanı da bütün gücünü bu hedeften alıyordu. Deflasyon doğruysa, bu hedef ne anlama gelir? Hakikat derin bir özellik değilse, inanç neyi hedefler? Deflasyoncunun cevabı, inancın normunu şemanın örnekleriyle ifade etmektir: her p için, p'ye ancak p ise inan. Bu norm, "doğru" kelimesini kullanmadan, her bir özel durum için ne yapılması gerektiğini söyler; "inanç doğruyu hedefler" cümlesi ise bu sonsuz normlar listesinin bir genellemesidir. Bu cevap, hakikat yükleminin genelleme işlevinin, epistemolojinin normatif dilinde de iş gördüğünü gösteriyor. Eleştirmenler ise inancın amacının, tek tek durumların bir listesi değil, birleşik bir amaç olduğunu savunur.
Tutarlılık ve olasılık. Tutarlılık kuramına yöneltilen önemli bir teknik soru, tutarlılığın hakikate götürüp götürmediğidir. Bayesçi epistemolojide, birbirini destekleyen bağımsız tanıklıkların, bir önermenin olasılığını artırdığı bilinir; orta örnekteki komiser yardımcısının akıl yürütmesi budur. Ama 2000'lerin başında, Luc Bovens ile Stephan Hartmann'ın 2003 tarihli Bayesian Epistemology kitabı ve Erik Olsson'un 2005 tarihli Against Coherence kitabı, hiçbir tutarlılık ölçüsünün, öbür her şey eşitken bile, hakikate götürücü olmadığını gösteren imkânsızlık sonuçları ortaya koydu. Çarpıcı olan, bu sonuçların tam da tutarlılığa en elverişli koşullarda, yani tanıklar bağımsız ve her biri bir ölçüde güvenilirken de geçerli olmasıdır. Tutarlılık, kaynakların önceden var olan güvenilirliğini pekiştirebilir; ama yoktan güvenilirlik yaratamaz. Bu tartışma Modül Ç3'te gerekçe kuramı olarak tutarlılıkçılık işlenirken yeniden açılacak.
Dewey'nin gerekçeli öne sürülebilirliği. Dewey'nin, 1938 tarihli Logic: The Theory of Inquiry kitabında önerdiği "gerekçeli öne sürülebilirlik" kavramı, pragmatik kuramın en dikkatli biçimlerinden biridir. Dewey, hakikati bir önermenin sabit bir özelliği olarak değil, belirli bir araştırmanın sonucu olarak görür: bir iddia, belirli bir sorunlu durumu çözmek için yürütülen bir araştırmanın sonunda, o araştırmanın yöntemleriyle haklı olarak öne sürülebiliyorsa, gerekçeli olarak öne sürülebilirdir. Bu kavram, hakikati araştırmaya göreli kılar ve bu yüzden tekabül kuramından çok uzaktır; ama aynı zamanda, araştırmanın kendi düzeltme mekanizmalarını içerdiği için, keyfî bir göreliliğe düşmez.
Güncel tartışma
Hakikat ve kamusal söylem. Önceki derste değindiğimiz hakikat-sonrası tartışması, bu dersin kuramları açısından yeniden düşünülebilir. Bazı yorumcular, pragmatik ve deflasyoncu kuramların, hakikati "işe yarayan" ya da "yalnızca bir dilsel araç" diye görerek, hakikat-sonrası kültürü felsefi olarak beslediğini savunur. Bu suçlama büyük ölçüde haksızdır: Peirce'ın kuramı, araştırma topluluğunun hakikate ulaşma çabasını merkeze koyar ve kişisel ya da siyasal elverişliliği değil, ideal araştırmayı ölçüt alır; deflasyoncu kuram ise hakikati önemsizleştirmez, yalnızca hakikatin, tekabül kuramının aradığı türden metafizik bir doğası olmadığını söyler. Bir deflasyoncu için de "seçimde hile yapıldı" iddiası, ancak ve ancak seçimde hile yapıldıysa doğrudur. Ama suçlamanın arkasındaki kaygı anlaşılabilir: kamusal tartışmada "herkesin kendi doğrusu" söylemi, hakikat kuramlarının en kaba okumalarına yaslanır. Bu söylemi felsefi olarak çözümlemek, hangi kuramın doğru olduğundan bağımsız olarak, bu dersin tanım ve ölçüt ayrımını gerektirir.
Hakikat ve yapay zekâ değerlendirmesi. Önceki derste dil modellerinin ürettiği tutarlı ama yanlış cümlelerden söz ettik ve tutarlılık kuramcısının bu cümlelerin inançlarımızın bütünüyle tutarsız olduğunu söyleyeceğini not ettik. Bu derste o cevabın ne kadar ileri gittiği görülebilir. Dil modellerinin doğruluğunu ölçmek için geliştirilen değerlendirme yöntemleri, pratikte üç kuramın her birinden bir unsur kullanır: modelin cevabını güvenilir bir kaynakla karşılaştırmak, tekabül kuramının ölçüt düzeyindeki karşılığıdır; cevabın modelin kendi önceki cevaplarıyla ve geniş bir bilgi tabanıyla tutarlılığını sınamak, tutarlılık kuramının ölçütüdür; cevabın kullanıcının görevini başarıyla yerine getirmesini sağlayıp sağlamadığına bakmak ise pragmatik kuramın vurgusudur. Bu çeşitlilik, Argüman bölümünün sonucunun pratik bir yansımasıdır: hakikatin ölçütleri çoğuldur, ama ölçütlerin neyi aradığı sorusu tek bir sorudur.
Deflasyon ve değer önermeleri. Deflasyoncu kuramın beklenmedik bir sonucu, ahlak felsefesinde görüldü. Ahlaki yargıların dünyadaki olguları değil, konuşanın tutumlarını dile getirdiğini savunan ifadecilik (expressivism), uzun süre, "İşkence yanlıştır önermesi doğrudur" gibi gündelik cümleleri açıklamakta zorlandı: ahlaki yargılar olgulara karşılık gelmiyorsa, nasıl doğru olabilirler? İngiliz filozof Simon Blackburn'ün "yarı-gerçekçilik" (quasi-realism) adını verdiği program, bu sorunu kısmen deflasyonla çözer: hakikat derin bir tekabül ilişkisi değil de doğruluk şemasının ifade ettiği hafif bir kavramsa, ifadeci de "İşkence yanlıştır" önermesinin doğru olduğunu, ancak ve ancak işkence yanlışsa, söyleyebilir. Bu, hakikat kuramı seçiminin, ahlaki bilginin mümkün olup olmadığı tartışmasını nasıl etkileyebildiğini gösteriyor; konu Ders P5.7'de ahlaki bilgi başlığı altında yeniden açılacak.
Pratik: Çözümlü örnek
Bir arkadaşın şöyle diyor: "Astroloji doğrudur, çünkü burç yorumları hayatımdaki her şeyle uyuşuyor ve onlara göre karar verdiğimde işler hep iyi gidiyor."
Adım 1, önerme. "Doğum anındaki gezegen konumları kişinin karakterini ve hayatındaki olayları belirler."
Adım 2, tekabül. Önerme, gezegen konumları ile karakter ve olaylar arasında gerçekten böyle bir bağ varsa doğrudur. Bu bağı sınamak için kontrollü çalışmalar yapılabilir: örneğin astrologların, yalnızca doğum bilgilerine dayanarak, kişilik testlerini doğru kişilerle eşleştirip eşleştiremediği. Bu tür çalışmaların sonuçları, Ders Ç0.7'de gördüğümüz tümevarım ölçütleriyle değerlendirilmelidir.
Adım 3, tutarlılık. Arkadaşının gerekçelerinden biri tutarlılık: burç yorumları hayatındaki her şeyle uyuşuyor. Ama bu uyuşmanın gücü, yorumların ne kadar belirli olduğuna bağlıdır. Çok genel yorumlar, "bazen kendinden şüphe edersin", "yakın zamanda önemli bir karar vereceksin", hemen her hayatla uyuşur. Psikolojide bu olgu, insanların genel kişilik betimlemelerini kendilerine özel sanma eğilimi olarak incelenir. Ayrıca astroloji, kendi içinde tutarlı bir sistemdir; ama İtiraz 1'de gördüğümüz gibi, kendi içinde tutarlılık, hakikat için yeterli değildir. Asıl soru, astrolojinin fizik, astronomi ve psikolojinin geri kalanıyla tutarlı olup olmadığıdır ve bu soruya cevap olumsuzdur: gezegenlerin bilinen etkileri, böyle bir bağı açıklayacak bir mekanizma sunmuyor.
Adım 4, pragmatik. Arkadaşının ikinci gerekçesi pragmatik: burçlara göre karar verince işler iyi gidiyor. Ama bu, İtiraz 3'teki ve iskorbüt örneğindeki sorundur: bir inanç, yanlış olsa da elverişli olabilir. Burçlara göre karar vermek, kişiye bir karar çerçevesi verip kararsızlığını azaltabilir; bu bir fayda olabilir ama astrolojinin doğruluğuna kanıt değildir. Ayrıca "işler hep iyi gidiyor" gözlemi, iyi gitmeyen durumların unutulmasından etkilenmiş olabilir. Peirce'ın ölçütüyle: ideal araştırma, astrolojinin iddialarının doğrulanması yönünde mi ilerliyor? Kontrollü çalışmalar bu yönde bir sonuç vermediği için cevap olumsuzdur.
Adım 5, deflasyon. "Astroloji doğrudur" demek, gezegen konumlarının karakteri belirlediğini söylemektir. Deflasyoncu açısından tartışma, hakikatin doğası hakkında değil, gezegenler ile karakter arasında böyle bir bağ olup olmadığı hakkındadır.
Adım 6, ayrıştıkları yer. Dört kuram da, kendi yollarıyla, astrolojinin iddiasına karşı aynı sonuca varıyor. Ayrıştıkları yer, iddianın doğruluk değeri değil, arkadaşının gerekçelerinin neden yetersiz olduğunun açıklaması. Tutarlılık gerekçesi, yerel tutarlılığı küresel tutarlılık sandığı için; pragmatik gerekçe, kısa vadeli elverişliliği hakikat sandığı için yetersizdir. Bu, aracın en yararlı sonucudur: arkadaşının "doğru" kelimesini, iki farklı ve yetersiz ölçütle kullandığını gösteriyor.
Pratik: Alıştırmalar
- "Ayşe'nin bu toplantıda söylediği her şey doğruydu" cümlesini, "doğru" kelimesini kullanmadan ifade etmeye çalış. Neden zorlanıyorsun? Bu, deflasyoncu kuram için ne gösteriyor?
- Kendi içinde tam olarak tutarlı ama yanlış olduğunu bildiğin bir anlatı düşün: bir roman, bir efsane ya da bir oyunun kurgusal dünyası. Bu anlatı, tutarlılık kuramına bir itiraz olarak nasıl kullanılabilir? Bir tutarlılık kuramcısı nasıl cevap verirdi?
- "Yaklaşık iki bin yıl önce, belirli bir gün, İstanbul'un bugünkü Kadıköy semtinde düşen yağmur damlalarının sayısı çiftti." Bu önerme hakkında tekabül kuramı, Peirce'ın kuramı ve deflasyoncu kuram ne söyler?
Cevapları göster
- "Doğru" kelimesi olmadan, Ayşe'nin söylediği bütün cümleleri tek tek tekrar etmek gerekir: "Satışlar arttı, yeni ofis Mart'ta açılacak, ..." Ama bu cümlelerin hepsini hatırlamıyor ya da bilmiyor olabilirim; yine de onların doğru olduğuna inanabilirim. "Doğru" kelimesi, bilmediğim önermeler hakkında genelleme yapmamı sağlıyor. Bu, deflasyoncu kuram için iki şey gösteriyor: hakikat yükleminin gerçek ve vazgeçilmez bir işlevi var, ama bu işlev, hakikatin derin bir doğası olmasını gerektirmiyor; yalnızca bir genelleme aracı olmasını gerektiriyor.
- Örneğin ayrıntılı bir fantastik roman dünyası, kendi içinde tutarlı olabilir: coğrafyası, tarihi, karakterleri birbirini destekler. İtiraz olarak: tutarlılık kuramı doğruysa, bu dünyanın önermeleri, tutarlı oldukları için doğru olmalıdır; ama yanlıştırlar. Tutarlılık kuramcısının cevabı, İtiraz 1'deki gibi, hakikatin herhangi bir tutarlı sistemle değil, algıyı ve deneyimi de içeren tek bir kapsamlı sistemle tutarlılık olduğudur; roman dünyası bu kapsamlı sistemle, örneğin coğrafya bilgimiz ve tarih kayıtlarımızla, tutarsızdır. Bu cevabın bedeli, algının neden ayrıcalıklı olduğunu açıklamak zorunda kalmaktır.
- Tekabül kuramı: önerme, o gün o yerde düşen yağmur damlalarının sayısı gerçekten çiftse doğrudur, değilse yanlıştır; hiçbir zaman bilmeyecek olmamız bunu değiştirmez. Peirce'ın kuramı: araştırma, yeterince uzun sürdürülse bu soruya bir cevap bulabilir mi? Bulamazsa, önerme doğruluk değeri taşımayabilir; Peirce'ın iyimserliğiyle belki bulunabilir, ama bu örnekte bunun nasıl olacağını hayal etmek zordur. Bu, İtiraz 2'nin tam olarak kaygılandığı türden bir önermedir. Deflasyoncu kuram: önerme, ancak ve ancak o gün düşen damlaların sayısı çiftse doğrudur; doğruluk şemasıyla birlikte üçüncü halin olmazlığı kabul edilirse, önermenin ya kendisi ya değillemesi doğrudur, bilinemeyecek olsa bile.
Pratik: Argüman görevi
Karşılaştırma. Durum: iki komşu, mahalledeki bir ağacın kesilmesinin doğru olup olmadığını tartışıyor ve biri "benim doğrum bu, seninki başka" diyor. Zayıf çalışma: "Bu görecelilik, hakikat göreli olamaz, öyleyse komşu yanılıyor." Bu çalışma, ifadenin hangi anlamda kullanıldığını sormuyor. Güçlü çalışma: "1) Tartışmada iki tür iddia var: ağacın hastalıklı olup olmadığı gibi olgusal iddialar ve ağacın kesilmesinin iyi olup olmadığı gibi değer iddiaları. 2) Olgusal iddialarda 'herkesin doğrusu' ifadesi tutarlılık kuramının kaba bir okumasına dayanıyor: her komşu kendi inanç sistemiyle tutarlı olanı doğru sayıyor. 3) Ama ağacın hastalıklı olup olmadığı, iki komşunun inanç sistemlerinden bağımsız bir sorudur ve bir uzmanın incelemesiyle karşılanabilir. 4) Değer iddialarında ise anlaşmazlık daha derindir ve ahlaki bilginin doğasına bağlıdır. 5) Öyleyse 'benim doğrum' ifadesi, olgusal kısımda yanlış, değer kısmında ise daha dikkatli bir tartışmayı hak eden bir kaygıyı dile getiriyor. Önerilen ifade: 'Ağacın durumu hakkında bir uzmana soralım; kesilip kesilmemesi konusunda ise farklı değerlerimiz var, onları konuşalım.'"
| Ölçüt | Ne aranır |
|---|---|
| Kuram tespiti | İfadenin dayandığı hakikat kuramı ya da kaba okuması belirlenmiş |
| Tanım ve ölçüt | İfadenin tanım ile ölçütü nasıl karıştırdığı gösterilmiş |
| Argüman yapısı | Öncüller numaralandırılmış ve sonuç öncüllerden çıkıyor |
| Haklı kaygı | İfadedeki haklı kaygı, varsa, ayırt edilmiş ve daha doğru biçimde ifade edilmiş |
Argüman koçu
Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.
Tekrar
- (Ders Ç1.7) Ders Ç1.7'de tekabül kuramına yöneltilen İtiraz 1, yani inançları dünyayla karşılaştıramayacağımız itirazı, hangi ayrımla cevaplandı? Bu ders, aynı ayrımı tutarlılık kuramına nasıl uyguladı?
- (Ders Ç1.4) Ders Ç1.4'te inancın doğruyu hedeflediği söylendi. Deflasyon doğruysa bu hedef nasıl ifade edilebilir?
- (Ders Ç0.7) Orta örnekteki komiser yardımcısının akıl yürütmesi, Ders Ç0.7'deki çıkarım türlerinden hangisine en yakındır? Neden?
Cevapları göster
- Ders Ç1.7'de bu itiraz, hakikatin tanımı ile hakikatin ölçütünü ayırarak cevaplandı: tekabül kuramı hakikatin ne olduğunu söyler, nasıl bulunacağını değil. Bu ders, aynı ayrımı tutarlılık kuramına tersinden uyguladı: tutarlılık, hakikatin tanımı olarak tutarlı ama yanlış sistemler karşısında zorlanır, ama hakikatin ölçütü olarak, bağımsız ve güvenilir kaynaklarla birleştiğinde, hakikati nasıl aradığımızın önemli bir parçasıdır. Orta örnekteki komiser yardımcısı, tutarlılığı tam da bu biçimde, bir ölçüt olarak kullanıyor.
- Ders Ç1.4'te inancın uyum yönünün zihinden dünyaya olduğu ve inancın doğruyu hedeflediği söylendi. Deflasyoncu, bu hedefi şemanın örnekleriyle ifade eder: her p için, p'ye ancak p ise inan. "İnanç doğruyu hedefler" cümlesi, bu sonsuz normlar listesinin bir genellemesidir ve hakikat yüklemi burada yalnızca genelleme işlevi görür. Teknik ayrıntı bölümünde gördüğümüz gibi, eleştirmenler bu cevabın inancın birleşik bir amacı olduğu sezgisini tam karşılamadığını savunur.
- En iyi açıklamaya çıkarıma en yakındır. Komiser yardımcısı, ifadelerin tutarlılığı ve tutarsızlığı gibi gözlemlerden, bu gözlemleri en iyi açıklayan hipoteze, yani hangi şüphelinin doğru söylediğine geçiyor. Birinci şüphelinin ifadesindeki tutarsızlığın en iyi açıklaması yalan söylemesi; ikinci şüphelinin ifadesinin birden çok bağımsız kaynakla tutarlılığının en iyi açıklaması ise ifadenin doğru olması. Bu akıl yürütme tümdengelimli değildir, çünkü sonuç kesin değildir; iyi hazırlanmış bir yalan da tutarlı olabilir.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Tutarlılık kuramı nedir? | Bir önermenin, kapsamlı bir inanç sistemiyle karşılıklı destek ilişkisi içinde tutarlı olduğunda doğru olduğu görüşü (Bradley, Blanshard, Neurath). |
| Peirce'ın hakikat tanımı nedir? | Araştıran herkesin sonunda üzerinde birleşmesi mukadder olan görüş. |
| James'in hakikat tanımı nedir? | Doğru fikirler özümseyebildiğimiz, geçerli kılabildiğimiz, pekiştirebildiğimiz ve doğrulayabildiğimiz fikirlerdir; uzun vadede ve bütün olarak elverişli olandır. |
| Deflasyoncu kuram nedir? | "Doğrudur" yükleminin derin bir özellik bildirmediği, işlevinin mantıksal ya da dilsel olduğu görüşü (Ramsey, Quine, Horwich). |
| Hakikat yükleminin genelleme işlevi nedir? | İçeriğini bilmediğimiz önermeler hakkında konuşmayı sağlaması: "Ayşe'nin söylediği her şey doğrudur." |
| Çelişkisizlik ile tutarlılık nasıl ayrılır? | Çelişkisizlik önermelerin birlikte doğru olabilmesi; tutarlılık ise birbirini desteklemesi ve bir bütün oluşturmasıdır. |
| Tutarlılık kuramına yöneltilen klasik itiraz nedir? | Birbirini dışlayan iki ayrı sistem kendi içinde tam tutarlı olabilir; tutarlılık hangisinin doğru olduğunu belirleyemez. |
| Pragmatik kurama yöneltilen klasik itiraz nedir? | Hiçbir araştırmanın ulaşamayacağı olgular hakkındaki önermeler, bu kurama göre doğruluk değeri taşımaz; oysa sezgimiz birinin doğru olduğunu söyler. |
Okuma listesi
- Charles Sanders Peirce, "How to Make Our Ideas Clear", Popular Science Monthly (1878). Hakikatin araştırmanın sonuna bağlanması.
- William James, Pragmatism (1907), VI. ders. Pragmatizmin hakikat anlayışı.
- Brand Blanshard, The Nature of Thought (1939), 26. bölüm. Tutarlılık kuramının klasik savunusu.
- Paul Horwich, Truth, 2. baskı (Oxford University Press, 1998). Asgaricilik.
- Stanford Encyclopedia of Philosophy, "The Coherence Theory of Truth", "Pragmatism" ve "The Deflationary Theory of Truth" maddeleri.
Sonraki derse köprü
Bu iki derste hakikatin ne olduğunu sorduk ve hakikatin tanımını, ölçütünden ve işlevinden ayırdık. Ölçüt sorusu, yani hakikati nasıl aradığımız, bizi bir sonraki büyük kavrama götürüyor: bir inancı gerekçeli kılan nedir? Ders Ç1.9 gerekçe kavramını açıyor ve onun en az iki farklı anlamını ayırıyor: kişinin epistemik ödevlerini yerine getirip getirmediğine, yani suçlanamaz olup olmadığına bakan ödev anlayışı, ile inancın doğruluğu için iyi bir nedene dayanıp dayanmadığına bakan iyi neden anlayışı.
Günlük sorusu: "Bu doğru" dediğin bir şey için, gerekçen tutarlılık mıydı, işe yararlık mıydı, yoksa doğrudan gözlem mi? Hangisi sana en güvenilir geliyor ve neden?