Giriş
Bir haber sitesinde şu başlık çıkıyor: "Ankara'da dün gece kar yağdı." Sitenin doğrulama ekibinden bir editör başlığı yayından önce kontrol etmek istiyor. Ne yapar? Meteorolojinin dünkü kayıtlarına bakar, Ankara'daki muhabiri arar, belki birkaç okurun paylaştığı fotoğrafları inceler. Bunların hepsi kanıttır. Ama editörün asıl sorusu kanıtla ilgili değildir; kanıt yalnızca o soruyu cevaplamanın yoludur. Asıl soru şudur: Ankara'da dün gece gerçekten kar yağdı mı? Başlık, ancak ve ancak Ankara'da dün gece kar yağdıysa doğrudur. Meteoroloji kaydı bir hata içerebilir, muhabir yanılabilir, fotoğraflar başka bir geceden olabilir; bunların hiçbiri başlığın doğru olup olmadığını belirlemez. Belirleyen, dün gece Ankara'da olan şeydir.
Bu basit gözlem, felsefenin en eski ve en sezgisel hakikat anlayışını ifade ediyor: bir iddia, dünyada olan şeye karşılık geldiğinde doğrudur. Bu anlayış tekabül kuramı (correspondence theory) adıyla bilinir; "tekabül" Arapça kökenli bir kelimedir ve "karşılık gelme, karşı karşıya gelme" anlamı taşır. Bu modülde hakikat kavramını birçok kez kullandık. Ders Ç1.1'de bilginin olgusal olduğunu, yani bilinen şeyin doğru olması gerektiğini söyledik. Ders Ç1.4'te inancın doğruyu hedeflediğini, Ders Ç1.6'da ise bu hedefin, inanmaya karar verememizin nedeni olabileceğini gördük. Ama "doğru" kelimesinin ne anlama geldiğini hiç sormadık. Bu ders ve bir sonraki ders bu soruya ayrılmıştır. Bu ders tekabül kuramını, onun en güçlü sezgisini ve karşılaştığı en ciddi zorlukları inceliyor: bir iddianın dünyaya "karşılık gelmesi" tam olarak ne demek, ve bu karşılığın öbür ucundaki "olgu" nedir?
Bu dersin kazanımları:
- Hakikat taşıyıcılarını, tekabül kuramının klasik ve çağdaş biçimlerini, olgu ve doğruluk yapıcı kavramlarını ve Tarski'nin doğruluk şemasını açıklarsın. (anla)
- Bir iddianın doğruluk koşulunu Doğruluk Koşulu Yazımı ile dünyaya dair açık bir koşul olarak yazar ve onu kanıttan ayırırsın. (uygula)
- Tekabül kuramının güçlü ve ılımlı biçimlerini, olumsuz doğrular, kavramsal görelilik ve karşılaştırma imkânsızlığı itirazları karşısında gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)
Kavramlar
Hakikat kavramını yedi parçaya ayırarak ilerleyeceğiz. İlk ikisi neyin doğru olabileceğini ve tekabül kuramının ana tezini, sonraki ikisi tekabül ilişkisinin iki ucunu, son üçü ise kuramın inceltilmiş biçimlerini ve en önemli mantıksal aracını tanımlıyor.
Hakikatin ne olduğunu sormadan önce, neyin doğru olabileceğini sormak gerekir. Ankara'da kar yağması doğru değildir; o bir olaydır, olur ya da olmaz. Doğru olan, "Ankara'da kar yağdı" iddiasıdır. Ders Ç0.1'de gördüğümüz gibi, önerme bir cümlenin dile getirdiği ve doğruluk değeri taşıyan içeriktir. Felsefecilerin çoğu, önermeleri birincil hakikat taşıyıcıları sayar: "Ankara'da kar yağdı" ve "It snowed in Ankara" iki ayrı cümledir, ama aynı önermeyi dile getirir ve aynı koşulda doğrudur. Cümleler ise türevsel olarak doğrudur: bir cümle, dile getirdiği önerme doğruysa doğrudur. İnançlar ve iddialar da içerikleri olan önermeler aracılığıyla doğru ya da yanlıştır. Bu ayrım, aynı cümlenin farklı bağlamlarda farklı doğruluk değerleri alabildiği durumlarda önemlidir: "Bugün hava güzel" cümlesi bir gün doğru, başka bir gün yanlıştır; çünkü farklı günlerde farklı önermeleri dile getirir.
Tekabül kuramının sezgisel gücü, hakikati dünyaya bağlamasıdır. Bir iddianın doğruluğu, ona kimin inandığına, ne kadar insanın inandığına, ona inanmanın ne kadar yararlı olduğuna bağlı değildir; dünyanın nasıl olduğuna bağlıdır. Ankara'da kar yağmadıysa, bütün Türkiye kar yağdığına inansa da, başlık yanlıştır. Kuramın kökleri Antik Çağ'a uzanır. Aristoteles'in Metafizik'teki ünlü tanımı, bu dersin Birincil metin bölümünde okunacak: olan için olduğunu ve olmayan için olmadığını söylemek doğrudur. Orta Çağ'da Thomas Aquinas, hakikatin tanımlarını sayarken "şey ile anlığın uygunluğu" (adaequatio rei et intellectus) formülünü öne çıkardı ve onu Yahudi filozof İshak İsrâilî'ye (Isaac Israeli) atfetti; ancak bu tanım İsrâilî'nin bilinen eserlerinde bulunmaz. İslam mantık ve kelâm geleneğinde de doğruluk (sıdk), çoğu zaman haberin ya da hükmün vâkıa, yani olana uygunluğu (mutâbakat) olarak tanımlanır; bu gelenek Modül G6'da işlenecek.
Tekabül kuramının çağdaş biçimleri, ilişkinin öbür ucuna olguları koyar. Bu fikrin en etkili savunucuları, yirminci yüzyılın başında Bertrand Russell ve Ludwig Wittgenstein'dı. Russell, 1918'de Londra'da verdiği "Mantıksal Atomculuk Felsefesi" derslerinde, dünyanın, biz ne düşünürsek düşünelim oldukları gibi olan olgular içerdiğini ve önermelerin doğruluğunun bu olgulara bağlı olduğunu savundu; Wittgenstein'ın 1921'de Almanca yayımlanan ve Tractatus Logico-Philosophicus adını 1922 İngilizce baskısında alan eseri de şu cümleyle açılır: dünya, olan her şeydir; dünya, şeylerin değil olguların toplamıdır. Bu görüşe göre "Ankara'da kar yağdı" önermesi, Ankara'nın, kar yağmasının ve dün gecenin belirli bir biçimde bir araya geldiği olguya karşılık gelir. Olgular sıradan nesnelerden farklıdır: Ankara bir nesnedir, ama Ankara'da kar yağmış olması bir olgudur. Olguların ne tür varlıklar olduğu, var olup olmadıkları ve nasıl bireyselleştirildikleri, tekabül kuramının en çok tartışılan sorunlarıdır. Russell ve Wittgenstein'ın görüşleri Ders G3.5 ve Ders G3.6'da ayrıntılı işlenecek.
Tekabülün güçlü biçimine göre, bir önerme ile olgu arasında bir tür eşyapılılık vardır. "Ayşe Ali'yi seviyor" önermesinin parçaları, yani Ayşe, Ali ve sevme ilişkisi, olgunun parçalarına karşılık gelir ve parçaların düzeni de korunur: "Ali Ayşe'yi seviyor" farklı bir düzen olduğu için farklı bir olguya karşılık gelir. Wittgenstein'ın Tractatus'taki resim kuramı bu görüşün en ünlü biçimidir: bir önerme, gerçekliğin mantıksal bir resmidir. Zayıf biçime göre ise böyle bir yapısal benzerlik gerekmez. İngiliz filozof J. L. Austin, 1950'de yayımlanan "Truth" makalesinde, tekabülü iki tür uzlaşım üzerinden açıkladı: kelimeleri durum türlerine bağlayan betimleyici uzlaşımlar ve bir sözceyi dünyadaki belirli, tarihsel bir duruma bağlayan gösterici uzlaşımlar. Bir iddia, gösterici uzlaşımların bağladığı durum, betimleyici uzlaşımların bağladığı türdense doğrudur. Austin'in görüşü, önermeler ile olgular arasında bir yansıtma ilişkisi aramaz.
Doğruluk yapıcı kuramının ana fikri basittir: her doğru önermenin, ya da en azından bazı doğru önermelerin, dünyada onu doğru kılan bir şey vardır. "Ankara'da kar yağdı" önermesinin doğruluk yapıcısı, Ankara'da dün gece yağan kardır. Bu kuram, tekabül kuramının bir inceltilmesi olarak görülebilir, çünkü önermeler ile dünya arasında bir eşyapılılık iddia etmez; yalnızca bir bağımlılık ilişkisi iddia eder. Avustralyalı filozof David Armstrong, 2004 tarihli Truth and Truthmakers kitabında bu kuramın etkili bir savunusunu yaptı. Kuramın en ılımlı biçimi, Monash Üniversitesi'nden John Bigelow'un 1988'de koyduğu "hakikat varlığa bağlıdır" (truth supervenes on being) ilkesidir. Bigelow'un ilk ifadesi yalnızca var olmaktan söz eder: bir şey doğruysa, ancak var olmayan bir şey var olsaydı ya da var olan bir şey var olmasaydı yanlış olabilirdi. David Lewis'in sonradan verdiği biçimiyle: iki olası dünya, neyin var olduğu ve var olanların hangi özellik ve ilişkilere sahip olduğu bakımından tamamen aynıysa, aynı önermeler o iki dünyada da doğrudur. Bu ilke, her doğru önermeye ayrı bir doğruluk yapıcı bulmayı gerektirmez; yalnızca hakikatin dünyanın nasıl olduğundan bağımsız olarak değişemeyeceğini söyler.
Bu şema ilk bakışta önemsiz görünür: tırnaklı cümle ile tırnaksız cümle aynı şeyi söylüyor gibidir. Ama şemanın önemi, iki farklı düzeyi birbirine bağlamasıdır. Soldaki kısım dil hakkındadır: bir cümlenin, yani bir dil nesnesinin, bir özelliğe, doğruluğa, sahip olduğunu söyler. Sağdaki kısım ise dünya hakkındadır: karın beyaz olduğunu söyler. Şema, bir cümlenin doğruluğunu, dünyanın belirli bir biçimde olmasına bağlar. Tarski, 1933'te Lehçe yayımlanan çalışmasında ve 1944'te yayımlanan "The Semantic Conception of Truth" makalesinde, biçimsel diller için bu şemanın bütün örneklerini sağlayan bir hakikat tanımının nasıl kurulacağını gösterdi. Tarski, kendi tanımının Aristoteles'in klasik anlayışını yakalamayı amaçladığını açıkça söyledi. Ama tanımın tekabül kuramının bir biçimi mi olduğu, yoksa hakikati çok daha hafif bir şekilde mi anladığı tartışmalıdır; bu tartışma Ders Ç1.8'de deflasyoncu kuram ele alınırken yeniden açılacak. Bu derste şema bir araç olarak kullanılacak: bir iddianın doğruluk koşulunu yazmanın en temiz yolu, onu bu şemaya yerleştirmektir.
Argüman
Tekabül kuramı, sezgisel çekiciliğiyle güçlü bir başlangıç yapar ama ayrıntılarına girildikçe ağır taahhütler üstlenir. Bu bölüm, kuramın çekirdek sezgisinin savunulabileceğini, ama bu sezgiyi her doğruya yapısal olarak benzeyen bir olgu atayan güçlü biçimin, sezginin kendisinden çok daha fazlasını iddia ettiğini gösteriyor. İddia, tek bir sezgiden iki farklı kuram çıktığı ve bunlardan yalnızca birinin o sezgiyle aynı ağırlığı taşıdığıdır.
- Olumsal bir önermenin doğruluğu, ona inananların inançlarına değil, dünyanın nasıl olduğuna bağlıdır: herkes inansa da yanlış, kimse inanmasa da doğru olabilir.
- Güçlü tekabül kuramı bu bağımlılığı, her doğru önermeye karşılık gelen ve ona yapısal olarak benzeyen bir olgunun varlığıyla açıklar.
- Ama birçok doğru önerme için böyle bir olgu ya yoktur ya da tartışmalı varlıklar gerektirir: "Bu odada fil yok" gibi olumsuz doğrular olumsuz olgular, "Bütün kuzgunlar siyahtır" gibi genel doğrular genel olgular ister.
- Ayrıca yapısal benzerlik ilişkisi, dilin yapısının dünyanın yapısını yansıttığını varsayar; ama aynı olgu farklı dillerde farklı yapılarla ifade edilebilir ve hangisinin dünyayı "doğru" yansıttığı belirsizdir.
- Ilımlı bir biçim, hakikatin varlığa bağlı olduğu ilkesi, birinci öncüldeki bağımlılığı korur, ama ne her doğruya bir olgu ne de yapısal benzerlik gerektirir.
Sonuç: Tekabül sezgisinin çekirdeği, yani olumsal hakikatin dünyanın nasıl olduğuna bağlı olduğu, ılımlı bir biçimde savunulabilir. Güçlü tekabül kuramının olgu ve yapı taahhütleri ise bu çekirdekten çıkmaz; onlar ayrı ayrı savunulması gereken ek iddialardır. Pratik karşılığı: bir iddianın doğruluğunu değerlendirirken, önce onun dünyaya dair doğruluk koşulunu yazmak, sonra ancak ihtiyaç olursa o koşulu sağlayan şeyin ne tür bir varlık olduğunu sormak gerekir.
Birinci öncül, tekabül kuramının en güçlü sezgisini ifade ediyor ve giriş örneğindeki editörün sezgisidir. İkinci öncül, bu sezgiyi açıklamanın en doğrudan ama en ağır yolunu tanımlıyor. Üçüncü öncül, bu yolun bilinen zorluklarını sıralıyor. Russell, olumsuz olguları kabul etmenin bedelini ödemeye hazırdı; 1918 derslerinde olumsuz olguları savunur ve aynı görüşü daha önce Harvard'da öne sürdüğünde sınıfın neredeyse ayaklandığını anlatır. Ama çoğu felsefeci için, dünyanın, olan şeylerin yanında olmayan şeylerin olgularını da içermesi, kabul edilmesi zor bir taahhüttür. Dördüncü öncül, daha derin bir soruna işaret ediyor: yapısal benzerlik iddiası, cümlelerin dilbilgisel yapısının dünyanın yapısını yansıttığını varsayar; ama "Ali Ayşe'den uzundur" ile "Ayşe Ali'den kısadır" aynı olguyu dile getiriyorsa, olgunun yapısında "uzundur" ilişkisi mi, "kısadır" ilişkisi mi vardır? Beşinci öncül ise ılımlı bir alternatif sunuyor: hakikatin varlığa bağlı olduğu ilkesi, birinci öncülün söylediğini söyler, ama olguların varlığı ve yapısı hakkında hiçbir taahhütte bulunmaz.
Sonucun pratik yanı, bu dersin aracında görülüyor. Bir iddiayı değerlendirirken, ilk iş onun doğruluk koşulunu yazmaktır: "'Ankara'da dün gece kar yağdı' doğrudur ancak ve ancak Ankara'da dün gece kar yağdı." Bu koşul, kanıttan ayrıdır: meteoroloji kaydı kanıttır, ama doğruluk koşulu kayıttan değil, Ankara'daki kardan söz eder. Doğruluk koşulunu kanıttan ayırmak, Ders Ç1.1'deki bilgi sorusu ile gerekçe sorusu arasındaki ayrımın hakikat düzeyindeki karşılığıdır.
En tartışmalı öncül: Beşinci öncül. Birinci öncül tartışmasız değildir: İngiliz filozof Michael Dummett, uzak geçmiş ya da matematik gibi bazı alanlarda hakikatin ilkece doğrulanabilirlikten bağımsız düşünülemeyeceğini savunan anti-gerçekçi bir görüş geliştirdi; bir sonraki dersin tutarlılık ve pragmatik kuramları da hakikati farklı biçimlerde inançlara ya da araştırmaya bağlar. Ama bu görüşlerin çoğu, Ankara'da kar yağıp yağmadığı gibi gündelik olumsal iddialarda, inananlardan bağımsızlık sezgisini kabul eder ya da açıklamak zorunda kalır. Asıl zayıf halka beşinci öncüldür: ılımlı ilke, güçlü kuramın zorluklarından kaçacak kadar zayıflatıldığında, hâlâ bir tekabül kuramı sayılabilir mi? Bu soru İtiraz 5'te ele alınıyor.
İtirazlar ve cevaplar
İtiraz 1: İnançlarımızı dünyayla karşılaştıramayız
Tekabül kuramı, bir inancın doğru olup olmadığını anlamak için onu dünyayla karşılaştırmamız gerektiğini ima eder. Ama dünyaya ancak başka inançlarımız, algılarımız ve kavramlarımız aracılığıyla ulaşabiliriz. Editör, başlığı dünyanın kendisiyle değil, bir meteoroloji kaydıyla, yani başka bir temsille karşılaştırıyor. İnançlarımızın dışına çıkıp onları çıplak dünyayla karşılaştıramıyorsak, tekabül kuramı bize hiçbir zaman uygulayamayacağımız bir ölçüt veriyor. Bu itiraz, tutarlılık kuramını savunanların tekabül kuramına yönelttiği en eski itirazlardan biridir.
Cevap: İtiraz, hakikatin tanımı ile hakikatin ölçütünü birbirine karıştırıyor. Tekabül kuramı, hakikatin ne olduğunu söyler: bir iddianın dünyaya karşılık gelmesi. Bir iddianın doğru olup olmadığını nasıl anlayacağımızı, yani hakikatin ölçütünü söylemez. Bu iki soru farklıdır, tıpkı "zehirli ne demektir?" sorusu ile "bu mantarın zehirli olup olmadığını nasıl anlarım?" sorusunun farklı olması gibi. Editör, başlığı dünyayla doğrudan karşılaştıramıyor olabilir; kanıta, yani başka temsillere başvurmak zorundadır. Ama editörün bu temsilleri neden topladığını açıklayan şey, başlığın dünyaya karşılık gelip gelmediğini öğrenme amacıdır. Kanıtın değeri, hakikate götürme gücüyle ölçülür. Russell da Felsefe Sorunları'nın 12. bölümünde bu iki soruyu ayrı tutmanın önemini vurgular. Bu cevap itirazın tamamını karşılamaz: eğer hakikatin ölçütüne hiçbir zaman doğrudan erişemiyorsak, tekabül kuramının bize pratikte ne kazandırdığı sorusu açık kalır. Bu soru, bir sonraki derste tutarlılık kuramının en güçlü motivasyonu olarak ele alınacak.
İtiraz 2: Olumsuz doğruların doğruluk yapıcısı yoktur
"Bu odada fil yok" önermesi doğrudur. Ama onu doğru kılan nedir? Odadaki masa, sandalyeler, hava? Bunlar odada fil olmadığını göstermez; odada bir fil de olsaydı masa ve sandalyeler yine orada olurdu. Russell'ın yaptığı gibi olumsuz bir olgu, "odada filin yokluğu" diye bir varlık kabul etmek ise, dünyaya sayısız tuhaf varlık eklemektir: odada fil yokluğu, zürafa yokluğu, uçan at yokluğu... Doğruluk yapıcı kuramı, olumsuz doğruları açıklayamıyorsa, en temel doğruların bir kısmını açıklamaktan aciz demektir.
Cevap: Bu, doğruluk yapıcı kuramının en çok tartışılan sorunudur ve iki ana cevap vardır. Birinci cevap, Armstrong'un önerdiği bütünlük olgularıdır: odadaki her şeyin listesi ve "bunlar odadaki her şeydir" olgusu birlikte, odada fil olmadığını doğru kılar. Bu cevap olumsuz olgulardan kaçar, ama bütünlük olgusunun kendisinin olumsuz bir unsur taşıyıp taşımadığı tartışılır: "bunlar her şeydir" demek, "başka bir şey yoktur" demenin başka bir yolu değil midir? İkinci cevap, doğruluk yapıcı kuramın her doğru önermeye bir doğruluk yapıcı bulma iddiasından, yani azamicilikten (maximalism) vazgeçmektir. Bu, Argüman bölümünün beşinci öncülündeki ılımlı biçimdir: hakikat varlığa bağlıdır. Bu ilkeye göre "Bu odada fil yok" önermesinin ayrı bir doğruluk yapıcısı olması gerekmez; odadaki şeyler ve onların nasıl olduğu sabit tutulduğunda, önermenin doğruluk değeri de sabittir. Odada bir fil olsaydı, dünya farklı olurdu ve önerme yanlış olurdu. Bu cevap, olumsuz doğruları, dünyaya yeni varlıklar eklemeden dünyaya bağlar.
İtiraz 3: Olgular kavramlarımıza görelidir
Tekabül kuramı, dünyanın, kavramlarımızdan bağımsız olarak, belirli olgulara bölünmüş olduğunu varsayar. Ama Amerikalı filozof Hilary Putnam, 1987 tarihli The Many Faces of Realism kitabında bir örnek verdi: üç bireyden oluşan bir dünya düşün. Bu dünyada kaç nesne var? Sıradan bir bakışla üç. Ama her bireyler topluluğunu da bir nesne sayan bir mantıkçıya göre yedi: üç birey, üç ikili, bir de üçünün tamamı. Hangi cevap doğru? Putnam'a göre "nesne" kavramının tek ve kavramdan bağımsız bir anlamı yoktur; nesne sayısı, kullandığımız kavramsal şemaya bağlıdır. Olgular da böyleyse, dünyanın kendisinde, kavramlarımızdan önce, belirli olgular yoktur ve tekabül kuramının ilişkinin öbür ucuna koyduğu şey, aslında kendi kavramlarımızın bir yansımasıdır.
Cevap: Putnam'ın örneği güçlüdür ve tekabül kuramının güçlü biçimine, yani dünyanın kendinden bölünmüş olgulardan oluştuğu görüşüne karşı ciddi bir itirazdır. Ama itiraz, Argüman bölümündeki ılımlı biçimi aynı ölçüde etkilemez. İki kavramsal şema farklı soruları sorar: "Kaç birey var?" ve "Bireyler ve onların toplamları birlikte kaç tane?" Hangi soruyu soracağımızı kavramlarımız belirler; ama bir kez soru belirlendiğinde, cevabı dünya belirler. Sıradan şemada "üç nesne var" önermesi doğrudur, ama bu doğruluk, dünyada gerçekten üç birey olmasına bağlıdır; dünyada dört birey olsaydı, aynı şemada önerme yanlış olurdu. Kavramsal görelilik, hakikatin dünyaya bağımlılığını ortadan kaldırmaz; yalnızca hangi soruların sorulacağının kavramlarımıza bağlı olduğunu gösterir. Bu ayrım, Örnekler bölümündeki kilogramın yeniden tanımlanması örneğinde somutlaşacak. Putnam'ın kendisi de bir kavramsal şema seçildikten sonra cevabın keşfedildiğini, yasayla konmadığını kabul eder; ayrıldığı yer, şemadan bağımsız tek bir "doğru" sayımın olduğu fikridir. Putnam'ın bu örnekten çıkardığı daha radikal sonuçlar, onun "iç gerçekçilik" adını verdiği görüşün parçasıdır ve tartışmalıdır.
İtiraz 4: Tekabül, doğruluk şemasına hiçbir şey eklemez
Tarski'nin doğruluk şeması, hakikat hakkında söylenmesi gereken her şeyi söylüyor olabilir: "'Kar beyazdır' doğrudur ancak ve ancak kar beyazdır." Bu şemanın bütün örneklerini bildiğimizde, hakikat kavramı hakkında bilmemiz gereken her şeyi biliyoruz demektir. Tekabül kuramının "olgu", "karşılık gelme", "yapısal benzerlik" gibi ağır kavramları, şemanın zaten yaptığı işi gereksiz bir metafizikle süslüyor. Hakikat, derin bir doğası olan bir özellik değil, yalnızca bir cümleyi tırnak içinden çıkarmaya yarayan mantıksal bir araçtır.
Cevap: Bu, deflasyoncu kuram adı verilen görüşün temel itirazıdır ve bir sonraki dersin merkezinde yer alacak. Burada yalnızca tartışmanın nerede durduğunu göstermek yeterli. Doğruluk şeması, tekabül kuramıyla uyumludur: bir tekabül kuramcısı şemanın bütün örneklerini kabul eder. Ama şema, tek başına, hakikatin neden dünyaya bağlı olduğunu açıklamaz; yalnızca her önerme için bu bağı tek tek kaydeder. "'Kar beyazdır' doğrudur ancak ve ancak kar beyazdır" der, ama bunun neden böyle olduğunu, yani cümle ile kar arasında hangi ilişkinin bu bağı kurduğunu söylemez. Bu bağın neden kurulduğunu açıklamanın hakikat kuramının mı yoksa anlam kuramının mı işi olduğu, Ders Ç1.8'deki deflasyoncu kuramın merkezindeki sorudur.
İtiraz 5: Ilımlı ilke artık bir tekabül kuramı değildir
Argümanın sonucu, tekabül sezgisinin çekirdeğini ılımlı ilkeyle, yani hakikatin varlığa bağlı olduğuyla savunuyor. Ama bu ilke o kadar zayıf ki, tekabül kuramının rakipleri de onu kabul edebilir. Bir deflasyoncu, doğruluk şemasından bu ilkeyi neredeyse bedavaya elde eder: "kar beyazdır" ancak ve ancak kar beyazsa doğruysa, karın rengi aynı kalan iki dünyada önermenin doğruluk değeri de aynıdır. David Lewis ve Amerikalı filozof Trenton Merricks gibi eleştirmenler, ilkenin hakikatin varlığa asimetrik bağımlılığını, yani önermenin dünya yüzünden doğru olduğunu, dünyanın önerme yüzünden öyle olmadığını, açıklamadığını savunur. Olumsuz doğrularda da sorun yalnızca yer değiştirmiştir: "var olanların hangi özelliklere sahip olduğu" ifadesinin içine "odada fil bulunmaması" gizlice giriyorsa, ilke olumsuz bir olguyu adını koymadan kabul etmiş olur.
Cevap: Eleştirmen haklı olarak argümanın bedelini gösteriyor ve bu bedel kabul edilmelidir: ılımlı ilke, güçlü bir tekabül kuramı değil, hakikatin dünyaya bağımlılığının asgari bir ifadesidir. Ama bu, argümanın başarısızlığı değil, sonucunun gerçek boyutudur. Argümanın iddiası, tekabül kuramının bütününün savunulabileceği değil, onun çekirdek sezgisinin, hakikatin inananlardan değil dünyadan bağımlı olduğunun, ağır olgu taahhütleri olmadan da savunulabileceğiydi. Deflasyoncunun bu sezgiyi kabul edebilmesi, sezginin geniş bir uzlaşı alanı olduğunu gösterir; tekabülcü ile deflasyoncu arasındaki gerçek anlaşmazlık, bu asgari bağımlılığın ötesinde, hakikatin açıklayıcı bir doğası olup olmadığıdır. Asimetri itirazı ise daha ciddidir: "önerme dünya yüzünden doğrudur" sezgisi, bir bağımlılık ilişkisinden fazlasını, bir açıklama ilişkisini ister. Bu ilişkiyi açıklamak, doğruluk yapıcı kuramının daha güçlü biçimlerinin işidir ve bir bedeli vardır. Ders bu yüzden sonucunu iki katmanlı bırakıyor: asgari bağımlılık güvenlidir; onun ötesindeki her adım ayrıca savunulmalıdır.
Örnekler
Basit örnek: kar başlığı
Giriş örneğine Doğruluk Koşulu Yazımı'nı uygulayalım.
Hakikat taşıyıcısı: "Ankara'da dün gece kar yağdı" önermesi. Başlığın yayımlandığı tarih, "dün gece" ifadesinin hangi geceyi gösterdiğini belirler; doğruluk koşulunu yazarken bunu sabitlemek gerekir: diyelim ki 2 Şubat gecesi.
Doğruluk koşulu: "'Ankara'da 2 Şubat gecesi kar yağdı' doğrudur ancak ve ancak Ankara'da 2 Şubat gecesi kar yağdı." Koşul, kanıttan değil, olaydan söz ediyor.
Kanıt: meteoroloji kaydı, muhabirin tanıklığı, fotoğraflar. Bunların her biri, koşulun sağlanıp sağlanmadığına dair bir işaret; ama hiçbiri koşulun kendisi değil. Meteoroloji kaydı yanlış olabilir ve yine de kar yağmış olabilir.
Doğruluk yapıcı: Ankara'da o gece yağan kar. Bu basit durumda doğruluk yapıcısını bulmak kolaydır. Ama başlık "Ankara'da dün gece hiç kar yağmadı" olsaydı, doğruluk yapıcısını bulmak İtiraz 2'deki soruna dönüşürdü.
Sonuç: Doğruluk koşulunu yazmak, editörün ne aradığını netleştiriyor. Editör kanıt topluyor, ama aradığı şey kanıt değil, koşulun sağlanıp sağlanmadığıdır. Bu ayrım, bir sonraki adımda önemli olur: kanıtlar birbiriyle çelişirse, örneğin meteoroloji kaydı kar yağmadığını, fotoğraflar yağdığını gösterirse, editör hangi kanıtın koşula daha güvenilir bir bağ kurduğunu sormak zorundadır.
Orta örnek: kasa sayımı ve mutabakat
Bir şirketin muhasebe kaydında "kasada 85.000 lira nakit var" yazıyor. Yıl sonunda bir bağımsız denetçi, bu kaydın doğru olup olmadığını kontrol ediyor. Denetçi kayda değil, kasaya bakar: kasadaki parayı sayar. Sayım 82.000 lira çıkarsa, kayıt yanlıştır; aradaki fark bir hatadan, bir kayıp ya da bir usulsüzlükten kaynaklanabilir.
Bu örnek, tekabül kuramının iş hayatındaki en açık uygulamalarından biridir. Muhasebe dilinde bu tür kontrollere, kayıtlar ile fiilî durumun ya da iki farklı kaydın karşılaştırılmasına, sıklıkla "mutabakat" denir; kelime, tekabül ile aynı uygunluk fikrini taşır. Kayıt bir temsildir; kasa ise temsilin karşılık gelmesi gereken şeydir. Denetçinin işi, temsil ile temsil edilen arasındaki uyumu sınamaktır.
Örnek, İtiraz 1'i de somutlaştırıyor. Denetçi kasayı sayarken bile bir yöntem kullanır: sayım bir temsil üretir, örneğin bir sayım tutanağı. Denetçi böylece kaydı kasayla değil, bir kaydı başka bir kayıtla karşılaştırıyor gibi görünür. Ama bu iki kayıt eşit değildir: sayım tutanağı, kasaya doğrudan bakılarak, yani muhasebe kaydından daha güvenilir bir bağla üretilmiştir. Hakikatin ölçütü, her zaman bir temsilden geçer; ama bazı temsiller, temsil ettikleri şeye öbürlerinden daha yakındır. Bu, İtiraz 1'in cevabındaki tanım ile ölçüt ayrımının pratik bir yüzüdür.
Gerçek hayat örneği: kilogramın yeniden tanımı
Kasım 2018'de Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı, Uluslararası Birimler Sistemi'nin temel birimlerinden dördünü, kilogram dahil, yeniden tanımlamaya karar verdi; yeni tanımlar 20 Mayıs 2019'da yürürlüğe girdi. O tarihe kadar kilogram, Paris yakınlarında Sèvres'te saklanan bir platin-iridyum silindirin kütlesi olarak tanımlanıyordu. Yeni tanımda ise kilogram, bir doğa sabitine, Planck sabitine, kesin bir sayısal değer verilerek tanımlandı: 6,626 070 15 × 10⁻³⁴ joule saniye.
Bu değişiklik, hakikat ve kavramsal şema ilişkisi açısından öğretici bir örnektir. "Bu çelik bloğun kütlesi 1 kilogramdır" önermesi, 2019'dan önce ve sonra neye karşılık gelir? Tanım değişti; yani "kilogram" kelimesinin neyi ifade ettiğini belirleyen uzlaşım değişti. Ama bir çelik bloğun kütlesi, tanım değişti diye değişmedi. Yeni tanım, eski tanımla uyumlu olacak biçimde seçildi: Planck sabitinin kesin değeri, o güne kadarki en iyi ölçümlerle belirlenen değere eşitlendi; böylece pratikte, bir bloğun kilogram cinsinden kütlesi tanım değişikliğiyle değişmedi.
Örnek, İtiraz 3'ün cevabını somutlaştırıyor. Hangi birimle ölçeceğimiz, yani hangi soruyu soracağımız, bir uzlaşımdır ve değiştirilebilir. Ama bir uzlaşım seçildikten sonra, "bu bloğun kütlesi 1 kilogramdır" önermesinin doğru olup olmadığını dünya belirler: blokun kütlesi. Uzlaşımlar soruyu, dünya cevabı belirler. Austin'in betimleyici ve gösterici uzlaşımlar ayrımı da burada işe yarıyor: "kilogram" kelimesinin anlamı bir betimleyici uzlaşımla, ölçülen bloğun hangisi olduğu ise bir gösterici uzlaşımla belirlenir; hakikat, ikisinin dünyada karşılaştığı yerde ortaya çıkar. Bilimsel kavramların ve ölçümün epistemolojisi Modül P2'de ayrıntılı işlenecek.
Araç kartı: Doğruluk Koşulu Yazımı
| Satır | İçerik |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir iddianın doğruluk koşulunu dünyaya dair açık bir koşul olarak yazar, onu kanıttan ayırır ve gerekiyorsa koşulu sağlayan şeyin ne tür bir varlık olduğunu sorar. |
| Adımlar | 1) Hakikat taşıyıcısını belirle: hangi önerme söz konusu? Bağlama bağlı kelimeleri ("dün", "burada", "ben") sabitle. 2) Doğruluk koşulunu şemaya yerleştir: "'p' doğrudur ancak ve ancak p", ve sağ tarafı dünyaya dair açık bir koşul olarak yaz. 3) Kanıtı ayrı bir sütuna yaz: hangi gözlem, kayıt ya da tanıklık koşulun sağlandığına işaret ediyor? 4) Doğruluk yapıcısını sor: koşulu sağlayan şey nedir? Olumsuz, genel ya da gelecek zamanlı bir önermede bu soru zorlaşıyorsa not et. 5) Koşul ile kanıt arasındaki bağı değerlendir: hangi kanıt koşula en doğrudan bağı kuruyor? 6) Kavramsal seçimleri işaretle: koşulun içindeki kelimelerin anlamı bir uzlaşıma bağlıysa (birimler, tanımlar, sınıflandırmalar), uzlaşımı ayrıca belirt. |
| Ne zaman kullanılır | Bir haberi, iddiayı ya da raporu doğrularken; bir anlaşmazlığın dünyaya dair mi yoksa kelimelerin anlamına dair mi olduğunu belirlerken; kanıt ile hakikati karıştıran bir argümanı çözümlerken. |
| Sınırı | Doğruluk koşulunu yazmak, onun sağlanıp sağlanmadığını göstermez; bunun için kanıt gerekir. Olumsuz, genel, kiplik ve değer içeren önermelerde doğruluk yapıcı sorusu tartışmalıdır ve araç bu tartışmayı çözmez. Aracın kendisi tekabül sezgisini varsayar; tutarlılık ya da deflasyoncu kuramı benimseyen biri onu farklı yorumlar. |
| 5K kapısı | Kavram |
Özet
- Hakikat taşıyıcıları önermeler, cümleler, inançlar ve iddialardır; çoğu felsefeciye göre birincil taşıyıcı önermedir.
- Tekabül kuramı, bir önermenin dünyadaki bir şeye, genellikle bir olguya, karşılık geldiğinde doğru olduğunu söyler; kökleri Aristoteles ve Aquinas'a uzanır.
- Tekabül ilişkisi güçlü biçimde yapısal benzerlik, zayıf biçimde uzlaşımsal bir bağ olarak anlaşılır (Russell ve Wittgenstein ile Austin).
- Doğruluk yapıcı kuramı, doğru önermeleri doğru kılan şeyi arar; en ılımlı biçimi, hakikatin varlığa bağlı olduğu ilkesidir.
- Tarski'nin doğruluk şeması, bir cümlenin doğruluğunu dünyanın belirli biçimde olmasına bağlar; tekabül kuramıyla uyumludur ama tek başına onu gerektirmez.
- Güçlü tekabül kuramı olumsuz ve genel doğrular için tartışmalı olgular gerektirir ve kavramsal görelilik itirazıyla karşılaşır; ılımlı biçim bu zorlukların çoğundan kaçar.
- Hakikatin tanımı ile hakikatin ölçütü ayrıdır: tekabül kuramı hakikatin ne olduğunu söyler, nasıl bulunacağını değil; doğruluk koşulu kanıttan ayrı yazılmalıdır.
Derinleş — isteğe bağlı katmanlar
Birincil metin
Aristoteles, Metafizik'in dördüncü kitabında, çelişmezlik ilkesini savunduktan sonra yedinci bölümde, çelişik iki önerme arasında bir ara durumun olamayacağını göstermek için doğruyu ve yanlışı şöyle tanımlar:
Olan için olmadığını ya da olmayan için olduğunu söylemek yanlıştır; olan için olduğunu ve olmayan için olmadığını söylemek ise doğrudur.
Bu cümle, tekabül kuramının en eski ve en çok alıntılanan ifadesidir. Dikkat çekici olan, Aristoteles'in "olgu" ya da "karşılık gelme" kelimelerini kullanmamasıdır. Onun tanımı, bir söyleyiş ile olan arasındaki uyumu dile getirir: söylenen ile olan aynı yöndeyse doğruluk vardır. Bu yüzden bazı yorumcular, Aristoteles'in tanımını tam bir tekabül kuramı olarak değil, Tarski'nin doğruluk şemasına daha yakın, hafif bir anlayış olarak okur; Tarski de kendi tanımının bu klasik anlayışı yakalamayı amaçladığını söylerken bu cümleyi aklında tutuyordu. Tanımın bağlamı da önemlidir: Aristoteles bu tanımı, bir önerme ile değillemesi arasında ara bir durum olmadığını, yani üçüncü halin olmazlığını göstermek için kullanır. Hakikat tanımı, mantığın temel ilkelerinden biriyle birlikte ortaya çıkar.
On üçüncü yüzyılda Thomas Aquinas, Hakikat Üzerine Tartışmalı Sorular'ın ilk sorusunda, hakikatin farklı tanımlarını sıralar ve bunlardan birini şöyle aktarır:
İsaac'ın dediği gibi, hakikat, şey ile anlığın uygunluğudur.
Aquinas aynı yerde, Aristoteles'in Metafizik'teki tanımını da anar ve İbn Sina'nın, her şeyin hakikatinin, o şeyin kendisine sabitlenmiş varlığının özelliği olduğunu söyleyen tanımını da aktarır. Aquinas'ın kendi açıklamasına göre hakikat, varlığa bir şey ekler: varlığın anlıkla uyumu. Önce şey vardır; hakikat, anlığın bu şeye uygun düşmesinde tamamlanır; bilgi ise hakikatin bir sonucudur. Aynı sorunun ilerleyen bir maddesinde Aquinas, hakikatin nasıl değişebildiğini örneklerle açıklar. Sokrates beyazken onu beyaz düşünmek doğrudur; Sokrates kararır da anlık onu hâlâ beyaz düşünürse, düşünce değişmediği hâlde anlıkta yanlışlık olur. Oturma örneği ise öbür durumu gösterir: Sokrates otururken oturduğu, kalktığında oturmadığı düşünülürse, hakikat kalır, ama başka bir hakikat olarak. Bu örnekler, tekabül kuramının dinamik bir yönünü gösteriyor: düşünce aynı kalsa bile, dünya değiştiğinde doğruluk değeri değişir. Bu, Argüman bölümünün birinci öncülündeki sezginin, yani hakikatin dünyanın nasıl olduğuna bağlı olduğunun, yaklaşık yedi yüz elli yıl önceki bir ifadesidir.
Teknik ayrıntı
Sapan argümanı. Tekabül kuramının olgu kavramına yöneltilen en teknik itirazlardan biri, "sapan argümanı" (slingshot argument) adıyla bilinir. Argümanın kökleri Alonzo Church ve Kurt Gödel'e uzanır; Amerikalı filozof Donald Davidson, 1969'da yayımlanan "True to the Facts" makalesinde onu tekabül kuramına karşı kullandı. Argümanın ana fikri şudur: olgular, iki makul ilkeye göre bireyselleştirilirse, yani mantıksal olarak eşdeğer cümleler aynı olguya karşılık gelirse ve aynı şeyi gösteren terimlerin birbirinin yerine konması karşılık gelinen olguyu değiştirmezse, o zaman bütün doğru cümleler aynı olguya, tek bir "Büyük Olgu"ya karşılık gelir. Bu sonuç doğruysa, tekabül kuramı hiçbir şey açıklamaz: her doğru cümle aynı şeye karşılık geliyorsa, "olguya karşılık gelmek" yalnızca "doğru olmak" demektir. Argümanın öncülleri tartışmalıdır. Olguları daha ince bireyselleştiren, örneğin bileşenlerine göre ayıran Russellcı bir kuram, bu öncüllerden en az birini reddeder ve sapan argümanından kaçar. Ama bu kaçış, olguların ne olduğuna dair daha ağır bir kuramı gerektirir; bu da Argüman bölümünün dördüncü öncülündeki sorunu büyütür.
Doğruluk şemasının sınırları. Tarski, doğruluk şemasının doğal dillere doğrudan uygulanamayacağını açıkça belirtti. Bunun nedeni yalancı paradoksudur: "Bu cümle yanlıştır" cümlesi, şemaya yerleştirildiğinde, doğruysa yanlış, yanlışsa doğru olur. Tarski'nin çözümü, bir dilin kendi hakikat yüklemini içermemesi, doğruluğun bir üst dilde tanımlanmasıdır: nesne dili ile üst dil ayrılır. Bu çözüm biçimsel diller için işler, ama doğal diller, Türkçe gibi, kendi cümleleri hakkında konuşabildiği için, bu ayrımı kendiliğinden yapmaz. Yalancı paradoksu ve ona verilen cevaplar mantık felsefesinin konusudur; bu derste yalnızca, doğruluk şemasının ne kadar sade görünse de sınırsız olarak uygulanamayacağını not etmek yeterli.
Doğruluk yapıcı azamiciliği ve sınırları. Doğruluk yapıcı kuramının en güçlü biçimi, azamicilik, her doğru önermenin bir doğruluk yapıcısı olduğunu söyler. Bu biçim yalnızca olumsuz ve genel doğrularda değil, başka türden önermelerde de zorlanır. Kiplik önermeler, örneğin "Ankara'da dün gece kar yağmayabilirdi", dünyada olan şeylerden değil olabilecek şeylerden söz eder. Geçmiş ve gelecek zamanlı önermeler, şu an var olmayan şeylerden söz eder. Değer içeren önermeler, örneğin "İşkence yanlıştır", eğer doğruysa, hangi olguya karşılık gelir? Bu sorular, doğruluk yapıcı kuramının kapsamını sınırlar. Ilımlı biçim, yani hakikatin varlığa bağlı olduğu ilkesi, bunların bir kısmını karşılar, ama hepsini değil: ahlaki doğruların varlığa nasıl bağlı olduğu sorusu, ahlak felsefesinin gerçekçilik tartışmasına bağlanır ve Ders P5.7'de ahlaki bilgi başlığı altında yeniden açılacak.
Doğruluk değeri ve iki değerlilik. Tekabül kuramı, genellikle iki değerlilik ilkesiyle birlikte düşünülür: her önerme ya doğru ya yanlıştır. Aristoteles'in tanımı, Birincil metin bölümünde gördüğümüz gibi, buna yakın bir ilkeyi, üçüncü halin olmazlığını savunmak için kullanılır; iki değerlilik ondan ayrıdır ve Aristoteles'in kendisinin Yorum Üzerine'nin 9. bölümünde gelecekteki olumsal önermeler için onu sorguladığı biçiminde okunur. Ama Ders Ç0.9'da gördüğümüz sınır belirsizliği, bu ilkeyi zorlar: "Ali keldir" önermesi, Ali sınır durumdaysa, doğru mu yanlış mı? Tekabül kuramcısı ya dünyanın keskin olduğunu ve belirsizliğin yalnızca bilgimizde olduğunu, ya da bazı önermelerin hiçbir olguya tam olarak karşılık gelmediğini kabul etmek zorundadır. Bu, tekabül kuramının iki değerlilik varsayımının bir sınırıdır.
Güncel tartışma
Hakikat çoğulculuğu. Son yıllarda tartışılan bir görüş, hakikatin tek bir işlevsel rol olduğunu, ama bu rolün farklı alanlarda farklı özellikler tarafından gerçekleştirildiğini savunur. Amerikalı filozof Michael Lynch'in, özellikle 2009 tarihli Truth as One and Many kitabında savunduğu bu "hakikat çoğulculuğu" (alethic pluralism) görüşüne göre, fiziksel dünya hakkındaki iddialarda hakikat tekabül olabilir, ama matematik, ahlak ya da hukuk hakkındaki iddialarda başka bir özellik, örneğin bir tür tutarlılık ya da ideal koşullarda kabul edilebilirlik, aynı işlevi görebilir. Bu görüş, tekabül kuramının en ciddi zorluklarının, yani olumsuz, genel, kiplik ve değer içeren doğruların, tekabül kuramının yanlış alanlara uygulanmasından kaynaklandığını söyler. Çoğulculuğun kendi sorunları vardır: farklı alanlardan önermeleri birleştiren karma önermeler, örneğin "Kar beyazdır ve işkence yanlıştır", hangi anlamda doğrudur? Bu tartışma, bir sonraki derste karşılaştırılacak kuramların bir arada var olup olamayacağı sorusuna da uzanır.
Hakikat-sonrası tartışması. Hakikat kavramı son yıllarda felsefenin dışında da yoğun biçimde tartışıldı. Oxford Sözlükleri, 2016'da "post-truth" kelimesini yılın kelimesi seçti ve onu, nesnel olguların kamuoyunu biçimlendirmede duygulara ve kişisel inançlara yapılan çağrılardan daha az etkili olduğu durumları betimleyen bir sıfat olarak tanımladı. Bu tartışmada tekabül kuramının sezgisi, yani hakikatin inananlardan bağımsız olduğu, savunulmaya değer bir değer olarak öne çıktı. Hakikat-sonrası kavramının ne kadar yeni bir olguyu betimlediği tartışmalıdır; ama bu tartışma, hakikat kuramlarının yalnızca akademik bir sorun olmadığını, toplumsal bir yanı olduğunu da gösteriyor. Bu konu, dezenformasyon ve kamusal bilgi başlıkları altında Modül P3'te işlenecek.
Dil modelleri ve tekabül. Büyük dil modellerinin ürettiği akıcı ama yanlış cümleler, gündelik dilde "halüsinasyon" diye anılıyor. Tekabül kuramının diliyle bu hata kolayca tarif edilir: model, dilbilgisel olarak kusursuz, önceki cümleleriyle tutarlı, ama dünyadaki hiçbir şeye karşılık gelmeyen bir önerme üretmiştir. Örneğin var olmayan bir makaleye, gerçek görünen bir yazar adı, dergi ve yılla atıf yapabilir. Bu durum, bir sonraki derste göreceğimiz tutarlılık kuramı için de öğreticidir: modelin çıktısı kendi içinde tutarlıdır, ama yanlıştır. Tutarlılık kuramcısı burada, çıktının tek başına değil inançlarımızın bütünüyle, örneğin kütüphane kataloğuyla tutarsız olduğunu söyleyecektir; bu cevabın ne kadar ileri gittiği bir sonraki dersin sorusudur. Modellerin çıktılarını doğrulamak için geliştirilen yöntemlerin çoğu, örneğin cevabı bir kaynağa bağlama, tam olarak bu dersin aracının yaptığını yapar: iddianın dünyaya dair doğruluk koşulunu kanıttan ayırır ve kanıtı dünyaya en yakın kaynaktan arar.
Pratik: Çözümlü örnek
İki komşu bir apartman toplantısında tartışıyor. Biri şöyle diyor: "Bu binanın çatısı sızdırıyor, çünkü geçen kış dördüncü kattaki dairenin tavanında leke çıktı." Öbürü cevap veriyor: "Hayır, çatı sızdırmıyor; o leke tesisattan."
Adım 1, hakikat taşıyıcısı. İki önerme var: "Bu binanın çatısı sızdırıyor" ve onun değillemesi. Bağlama bağlı kelimeler: "bu bina" belirli bir binayı gösteriyor; "sızdırıyor" şimdiki zaman, ama tartışılan kanıt geçen kıştan. Önermeyi sabitleyelim: "Bu binanın çatısı, yağış olduğunda suyu içeri geçiriyor."
Adım 2, doğruluk koşulu. "'Bu binanın çatısı, yağış olduğunda suyu içeri geçiriyor' doğrudur ancak ve ancak bu binanın çatısı, yağış olduğunda suyu içeri geçiriyor." Sağ taraf, çatının fiziksel durumuna dair bir koşul.
Adım 3, kanıt. Birinci komşunun kanıtı: dördüncü kattaki tavan lekesi. İkinci komşunun kanıtı yok; yalnızca alternatif bir açıklama var.
Adım 4, doğruluk yapıcı. Önerme doğruysa, doğruluk yapıcısı çatıdaki bir çatlak, bozuk bir kiremit ya da yalıtım eksikliğidir. Önerme yanlışsa, yani çatı sızdırmıyorsa, İtiraz 2'deki olumsuz doğru sorunu ortaya çıkar; ama pratikte bu soru, çatının bütününün sağlam olduğunu gösteren bir inceleme ile karşılanır.
Adım 5, koşul ile kanıt arasındaki bağ. Tavan lekesi, koşula dolaylı bir bağ kuruyor: leke çatıdan da, tesisattan da kaynaklanmış olabilir. Ders Ç0.7'deki en iyi açıklamaya çıkarım burada devreye giriyor. Koşula en doğrudan bağı kuracak kanıt, çatının kendisinin incelenmesidir: bir ustanın çatıya çıkması ya da yağış sırasında çatı arasının kontrol edilmesi.
Adım 6, kavramsal seçimler. "Sızdırmak" kelimesinin anlamı açık mı? Bir damla su ile her yağmurda biriken su aynı şey mi? Komşular bu kelimeyi farklı anlamlarda kullanıyorsa, anlaşmazlıklarının bir kısmı kelimeyle ilgilidir. Bunu ayırmak için kelimeyi belirli bir ölçütle değiştirmek yararlıdır: "Yağışta çatı arasına su giriyor mu?"
Sonuç. Doğruluk koşulunu yazmak, tartışmayı kanıt düzeyinden dünya düzeyine taşıyor. İki komşu, lekenin neyi gösterdiğini tartışmak yerine, çatının durumunu doğrudan belirleyecek bir incelemede anlaşabilir. Doğruluk koşulu, hangi gözlemin tartışmayı çözeceğini gösteriyor.
Pratik: Alıştırmalar
- Şu önermelerin doğruluk koşulunu şemaya yerleştirerek yaz ve her biri için doğruluk yapıcısını bulmanın ne kadar kolay olduğunu belirt: (a) "İstanbul Boğazı'nın üzerinde köprüler var." (b) "Bu dosyada imzasız sayfa yok." (c) "Bütün memelilerin akciğeri vardır."
- Bir arkadaşın şöyle diyor: "Bir şeyin doğru olduğunu ancak kanıtla bilebiliriz, öyleyse doğruluk kanıttan başka bir şey değildir." Bu argümandaki hatayı, bu dersin tanım ile ölçüt ayrımıyla açıkla.
- "Bu odada üç nesne var" önermesi, Putnam'ın örneğindeki iki kavramsal şemada farklı doğruluk değerleri alıyor. Bu, hakikatin kavramlarımıza göreli olduğunu mu gösterir? Kilogram örneğini kullanarak cevapla.
Cevapları göster
- (a) "'İstanbul Boğazı'nın üzerinde köprüler var' doğrudur ancak ve ancak İstanbul Boğazı'nın üzerinde köprüler var." Doğruluk yapıcı kolay bulunur: Boğaz'daki köprülerin kendileri. (b) "'Bu dosyada imzasız sayfa yok' doğrudur ancak ve ancak bu dosyada imzasız sayfa yok." Bu bir olumsuz doğrudur; doğruluk yapıcısı İtiraz 2'deki soruna dönüşür. Armstrong'un önerisiyle: dosyadaki sayfaların listesi, her birinin imzalı olduğu ve "bunlar dosyadaki bütün sayfalardır" olgusu. (c) "'Bütün memelilerin akciğeri vardır' doğrudur ancak ve ancak bütün memelilerin akciğeri vardır." Bu genel bir doğrudur; doğruluk yapıcısı, her bir memelinin akciğeri olması ve bunların bütün memeliler olduğu olgusudur. İkinci ve üçüncü örnek, güçlü tekabül kuramının neden ek taahhütler gerektirdiğini gösteriyor.
- Argüman, hakikatin ölçütü ile hakikatin tanımını karıştırıyor. Birinci öncül, bir şeyin doğru olduğunu nasıl bildiğimizi, yani ölçütü anlatıyor; sonuç ise hakikatin ne olduğunu, yani tanımı anlatıyor. Bir şeyi yalnızca bir yöntemle bilebilmemiz, o şeyin o yöntemle özdeş olduğunu göstermez: bir hastalığı ancak tahlille teşhis edebiliriz, ama hastalık tahlil değildir. Ayrıca argüman doğru olsaydı, kanıtı yanıltıcı olan bir iddia, kanıt elimizdeyken doğru, kanıt değişince yanlış olurdu; ama iddianın konusu olan dünya değişmemiş olurdu. Bu, Aquinas'ın kararan Sokrates örneğinin tersidir: orada dünya değiştiği için doğruluk değişiyordu, burada ise yalnızca kanıt değişiyor.
- Hayır, hakikatin tamamen kavramlarımıza göreli olduğunu göstermez. İki şema farklı sorular soruyor: biri bireyleri, öbürü bireyleri ve onların toplamlarını sayıyor; aynı cümle iki şemada iki ayrı önerme dile getirir, tıpkı Kavramlar bölümünde "Bugün hava güzel" cümlesinin farklı günlerde farklı önermeler dile getirmesi gibi. Hangi soruyu soracağımız bir kavramsal seçimdir; ama soru belirlendikten sonra, cevabı dünya belirler. Kilogram örneğinde olduğu gibi: hangi birimi kullanacağımız bir uzlaşımdır ve 2019'da değiştirildi; ama bir bloğun kütlesi bu uzlaşım değişikliğiyle değişmedi. Uzlaşım soruyu, dünya cevabı belirler. Putnam'ın örneği, bu yüzden güçlü tekabül kuramının "dünyanın kendinden bölünmüş olgular" iddiasına karşı güçlüdür, ama hakikatin dünyaya bağlı olduğu ılımlı ilkeye karşı değil.
Pratik: Argüman görevi
Karşılaştırma. İddia: "Şehrimizde trafik kazaları son beş yılda arttı." Zayıf çalışma: "Bir taraf arttı, bir taraf azaldı diyor; ikisinin de kendi doğrusu var." Bu çalışma, hakikati kişilere göreli sayıyor ve anlaşmazlığın türünü belirlemiyor. Güçlü çalışma: "1) Doğruluk koşulu: şehirdeki trafik kazalarının sayısı son beş yılda artmışsa iddia doğrudur. 2) 'Kaza' kelimesi iki tarafta farklı anlamlarda kullanılıyor: biri yalnızca yaralanmalı kazaları, öbürü bütün maddi hasarlı kazaları sayıyor. 3) Bu yüzden anlaşmazlığın bir kısmı dünyaya değil, kelimenin anlamına dair. 4) Kelime sabitlendiğinde, örneğin yaralanmalı kazalar seçildiğinde, iddianın doğruluğunu resmî kayıtlar ve sayım yöntemi belirler. 5) Öyleyse anlaşmazlık önce bir tanım anlaşmasıyla, sonra kanıtla çözülebilir; iki tarafın 'kendi doğrusu' yoktur, farklı soruları vardır."
| Ölçüt | Ne aranır |
|---|---|
| Doğruluk koşulu | İddianın doğruluk koşulu dünyaya dair açık bir koşul olarak yazılmış |
| Kanıt ayrımı | Kanıt, doğruluk koşulundan ayrı olarak belirtilmiş |
| Anlaşmazlık türü | Anlaşmazlığın dünyaya, kanıta ya da anlama dair olduğu gerekçelendirilmiş |
| Argüman ve çözüm | Öncüller numaralandırılmış ve anlaşmazlığın nasıl çözüleceği sonuç olarak gösterilmiş |
Argüman koçu
Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.
Tekrar
- (Ders Ç1.1) Ders Ç1.1'de bilginin olgusallığı tanımlandı. Bu dersin hakikat kavramı, olgusallığı nasıl derinleştiriyor? "S, p'yi biliyorsa p doğrudur" cümlesindeki "doğru" kelimesi, tekabül kuramına göre ne anlama gelir?
- (Ders Ç1.4) Ders Ç1.4'te inancın uyum yönü zihinden dünyaya diye tanımlandı. Tekabül kuramı, uyum yönü kavramıyla nasıl ilişkili?
- (Ders Ç0.5) Ders Ç0.5'teki karşılıklı koşullu, Tarski'nin doğruluk şemasında nasıl kullanılıyor? Şemanın bir karşılıklı koşullu olması neden önemli?
Cevapları göster
- Ders Ç1.1'de olgusallık, bilginin doğruluk gerektirmesi olarak tanımlandı: S, p'yi biliyorsa p doğrudur. Bu ders, "doğru" kelimesinin ne anlama geldiğini açıklıyor: tekabül kuramına göre p'nin doğru olması, p'nin dünyadaki bir şeye, örneğin bir olguya, karşılık gelmesidir. Böylece olgusallık, bilginin dünyaya bağlı olduğunu söyler: bilmek, yalnızca bir şeye kuvvetle inanmak değil, dünyanın inandığın gibi olmasını da gerektirir. Bu, bilginin neden inançtan daha fazlası olduğunun bir parçasıdır.
- Ders Ç1.4'te uyum yönü, inancın zihni dünyaya uydurmayı hedeflediği, yani inanç dünyaya uymuyorsa değişmesi gerekenin inanç olduğu biçiminde tanımlandı. Tekabül kuramı, bu uyumun ne olduğunu tanımlar: inanç, içeriği dünyaya karşılık geldiğinde dünyaya uyar. Uyum yönü inancın hedefini, tekabül kuramı ise bu hedefin başarı koşulunu verir. İkisi birlikte, inancın neden kanıta duyarlı olması gerektiğini açıklar: kanıt, inancın dünyaya karşılık gelip gelmediğinin işaretidir.
- Ders Ç0.5'te karşılıklı koşullu, iki tarafı aynı doğruluk değerine sahip olduğunda doğru olan bağlaç olarak tanımlandı. Tarski'nin şemasında "'p' doğrudur ancak ve ancak p" bir karşılıklı koşulludur. Bunun önemi, şemanın iki yönlü olmasıdır: cümle doğruysa dünya o biçimdedir, ve dünya o biçimdeyse cümle doğrudur. Tek yönlü bir koşullu, örneğin yalnızca "cümle doğruysa dünya o biçimdedir", dünya o biçimdeyken cümlenin doğru olduğunu garanti etmezdi; karşılıklı koşullu, doğruluk ile dünyanın durumu arasında tam bir eşleşme kurar.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Hakikat taşıyıcısı nedir? | Doğru ya da yanlış olabilen şey: önermeler, cümleler, inançlar, iddialar; çoğu felsefeciye göre birincil taşıyıcı önermedir. |
| Tekabül kuramı nedir? | Bir önermenin dünyadaki bir şeye, genellikle bir olguya, karşılık geldiğinde doğru olduğu görüşü. |
| Aristoteles'in hakikat tanımı nedir? | Olan için olmadığını ya da olmayan için olduğunu söylemek yanlış; olan için olduğunu, olmayan için olmadığını söylemek doğrudur. |
| Doğruluk yapıcı nedir? | Bir önermeyi doğru kılan, dünyadaki şey. |
| "Hakikat varlığa bağlıdır" ilkesi nedir? | Neyin var olduğu ve nasıl olduğu bakımından aynı olan iki dünyada aynı önermeler doğrudur; her doğruya ayrı bir doğruluk yapıcı gerektirmez. |
| Tarski'nin doğruluk şeması nedir? | "'p' doğrudur ancak ve ancak p"; örneğin "'Kar beyazdır' doğrudur ancak ve ancak kar beyazdır." |
| Olumsuz doğrular tekabül kuramı için neden sorundur? | "Odada fil yok" gibi doğrular, olumsuz olgular ya da bütünlük olguları gibi tartışmalı varlıklar gerektirir. |
| Hakikatin tanımı ile ölçütü nasıl ayrılır? | Tanım hakikatin ne olduğunu, ölçüt onu nasıl bulacağımızı söyler; tekabül kuramı bir tanımdır, ölçüt değildir. |
Okuma listesi
- Aristoteles, Metafizik, IV. kitap (Γ), 7. bölüm. Doğru ve yanlışın klasik tanımı.
- Bertrand Russell, The Problems of Philosophy (1912), 12. bölüm, "Truth and Falsehood". Tekabül kuramının erişilebilir bir savunusu.
- J. L. Austin, "Truth", Proceedings of the Aristotelian Society, ek cilt 24 (1950). Uzlaşımsal tekabül.
- Alfred Tarski, "The Semantic Conception of Truth and the Foundations of Semantics", Philosophy and Phenomenological Research 4 (1944). Doğruluk şeması ve anlambilimsel kuram.
- David M. Armstrong, Truth and Truthmakers (Cambridge University Press, 2004). Doğruluk yapıcı kuramının savunusu.
- Stanford Encyclopedia of Philosophy, "The Correspondence Theory of Truth" maddesi. Kuramın tarihi ve güncel biçimleri.
Sonraki derse köprü
Bu derste tekabül kuramının çekirdek sezgisini savunduk, ama iki itirazı tam olarak karşılamadan bıraktık: inançlarımızı dünyayla doğrudan karşılaştıramıyorsak, hakikat bize ne kazandırır; ve doğruluk şeması her şeyi söylüyorsa, tekabüle neden ihtiyaç var? Ders Ç1.8 bu iki itirazın güç verdiği üç kuramı karşılaştırıyor: hakikati inançların birbiriyle tutarlılığında arayan tutarlılık kuramı, onu araştırmanın sonunda ya da işe yaramada arayan pragmatik kuram, ve hakikatin derin bir doğası olmadığını söyleyen deflasyoncu kuram.
Günlük sorusu: Son zamanlarda biriyle "bu doğru değil" diye tartıştığın bir şeyi hatırla. Asıl anlaşmazlık dünyanın nasıl olduğuna mı, kanıtın neyi gösterdiğine mi, yoksa bir kelimenin ne anlama geldiğine mi dairdi?