İçeriğe geç

Ders Ç1.6 · Çekirdek · Modül Ç1: Bilgi ve inanç

İnanç ve irade: inanç etiği tartışması

Araç: İrade Testi · 5K: Karşı-görüş · 6.402 kelime · tamamı yaklaşık 29 dakika okuma

Giriş

Bir deneme yapalım. Şu an, bu satırı okurken, pencerenin dışında kar yağdığına inanmaya karar ver. Kar yağdığına dair hiçbir kanıtın yok; belki mevsim yaz, belki güneş parlıyor. Ama karar ver: bundan sonra kar yağdığına inanacaksın. Muhtemelen başaramadın. Kar yağdığını hayal edebildin, belki "kar yağıyor" cümlesini içinden tekrarladın, belki kar yağıyormuş gibi davranmaya bile karar verebilirdin. Ama inanmak, bir düğmeye basar gibi gerçekleşmedi. Birine el kaldırmaya karar verip kolunu kaldırabilirsin; birine inanmaya karar verip inanamazsın.

Bu basit gözlem, epistemolojinin en derin bilmecelerinden birine yol açıyor. Gündelik hayatta insanları inançlarından ötürü sürekli eleştiririz: "Bunu nasıl düşünebildin?", "Buna inanman çok saf", "Hiç araştırmadan inanmışsın." Bir hekimi yanlış teşhise inandığı için, bir hâkimi önyargılı kanaati için, bir yöneticiyi gerçekleri görmezden geldiği için sorumlu tutarız. Ama eğer inanç iradeye bağlı değilse, eğer kimse bir şeye inanmaya karar veremiyorsa, insanları inançlarından nasıl sorumlu tutabiliriz? Kontrol edemediğimiz bir şeyden ötürü suçlanmamız haksız değil mi? Ders Ç1.4'te inancı kabulden ayırırken, inancın iradeye bağlı olmadığını tartışmalı bir öncül olarak bırakmıştık; Ders Ç1.5'te ise inanma eşiğinin nerede durduğunu sormuştuk. Bu ders, ikisinin altındaki soruya iniyor: inanç iradeye ne kadar bağlıdır ve bağlı değilse, inanç etiği, yani neye inanmamız gerektiğini söyleyen normlar, nasıl mümkündür?

Bu dersin kazanımları:

  • Doğrudan ve dolaylı istençciliği, istençdışıcılığı, Williams'ın argümanını, Alston'ın yükümlülük itirazını ve denetimin farklı türlerini açıklarsın. (anla)
  • Bir inanç eleştirisini İrade Testi ile çözümler ve eleştirinin inancın kendisine mi, yoksa araştırmanın yürütülüşüne mi yönelmesi gerektiğini belirlersin. (uygula)
  • İnançtan sorumluluğun irade olmadan mümkün olup olmadığı tartışmasında karşıt görüşleri en güçlü hâlleriyle tartarak gerekçeli bir hüküm verirsin. (değerlendir)

Kavramlar

Bu tartışma dersinin kavramları, önce iki karşıt tezi, sonra bu tezlerin üzerinde çarpıştığı ilkeyi, en son da çarpışmayı çözmek için önerilen ayrımları tanımlıyor.

Doğrudan istençciliğin felsefe tarihindeki en ünlü savunucusu olarak genellikle René Descartes gösterilir; bu okuma yorumcular arasında tartışmalıdır. Descartes'a göre yargıda bulunmak, yani bir şeyi onaylamak ya da reddetmek, anlığın değil iradenin işidir. Anlık fikirleri sunar; irade onlara onay verir ya da vermez. Descartes, yanılgının kaynağını tam da burada bulur: irade anlıktan daha geniştir ve açıkça anlamadığımız şeylere de onay verebilir. Bu dersin Birincil metin bölümünde Descartes'ın kendi cümlelerini okuyacağız. Bugün doğrudan istençcilik az sayıda savunucusu olan bir görüştür. Ama görüş bütünüyle terk edilmiş değildir: bazı filozoflar, kanıtın iki yönde de dengede olduğu durumlarda, örneğin yola çıktıktan epey sonra kapıyı kilitleyip kilitlemediğini net hatırlamadığın ama geri dönmek istemediğin bir anda, doğrudan bir inanç kararının mümkün olduğunu savunur.

Bu, bugün felsefecilerin büyük bir kısmının paylaştığı görüştür ve giriş deneyi onun sezgisel temelidir. İstençdışıcılığın iki biçimi vardır. Olumsal biçim, insanların fiilen inanmaya karar veremediğini, ama bunun kavramsal bir zorunluluk olmadığını söyler: belki başka türden varlıklar ya da ileride bir teknoloji bunu mümkün kılabilir. Kavramsal biçim ise inanmaya karar vermenin, inancın kavramıyla bağdaşmadığını söyler. Bu ikinci biçimin en etkili savunusu, İngiliz filozof Bernard Williams'ın ilk kez 1970'te yayımlanan "Deciding to Believe" makalesidir. Williams'ın argümanı, Ders Ç1.4'te gördüğümüz uyum yönü kavramına dayanır ve bir sonraki kavramda ayrıntılı ele alınacak.

Argümanın gücü, inancın doğruyu hedeflemesinden gelir. Ders Ç1.4'te gördüğümüz gibi, inanç dünyayı yansıtmayı amaçlayan bir tutumdur. Bir şeye karar vererek inanabilseydim, bu kararı kanıttan bağımsız olarak verebilirdim; ama o zaman kararımın sonucu olan durum, dünyaya dair bir şey söylemezdi. "Kar yağdığına inanıyorum, çünkü buna inanmaya karar verdim" cümlesi, Ders Ç1.4'teki Moore paradoksuna benzer bir tuhaflık taşır: ikinci kısım, birinci kısmın inanç olmadığını açığa vurur. Williams'ın argümanı tartışmalıdır. Eleştirmenler, argümanın en fazla, bir kişinin inancını kararla edindiğini aynı anda bilmesinin mümkün olmadığını gösterdiğini söyler: belki kişi bir inanca karar verip sonra bu kararı unutabilir. Bu itirazlar ve Williams'ın argümanının ayrıntılı yeniden kuruluşu, Teknik ayrıntı bölümünde incelenecek.

Dolaylı istençcilik pek az tartışmalıdır: insanların inançlarını dolaylı yollardan etkileyebildiği açıktır. Bir hekime daha fazla tahlil yaptırarak teşhis hakkındaki inancını değiştirebilirsin; belirli haber kaynaklarını takip ederek dünya hakkındaki inançlarını zamanla biçimlendirebilirsin. Blaise Pascal'ın ünlü önerisi bu türdendir: Tanrı'ya inanamayan birine, inanıyormuş gibi davranmasını, kutsal su kullanmasını, ayinlere katılmasını önerir; bu davranışların zamanla inancı getireceğini umar. Pascal'ın bahsi ve bu öneri Ders P6.6'da işlenecek. Dolaylı istençciliğin bu ders açısından önemi şudur: inancın doğrudan denetimimizde olmaması, ondan hiçbir şekilde sorumlu olmadığımız anlamına gelmez; inancı biçimlendiren eylemlerimizden sorumlu olabiliriz.

Bu ilke genellikle Immanuel Kant'a atfedilir ve ahlak felsefesinde çok yaygın kabul görür. Boğulmakta olan bir çocuğu kurtarmak için yüzme bilmeyen birinden suya atlaması beklenemez; o kişi, en fazla, yardım çağırmakla yükümlüdür. İlke, inanç etiği tartışmasının merkezindedir, çünkü istençdışıcılık ile birleştiğinde rahatsız edici bir sonuç doğurur: inançlarımızı doğrudan denetleyemiyorsak, bir şeye "inanmamız gerektiğini" ya da "inanmamamız gerektiğini" söylemek anlamsız hâle gelebilir. Amerikalı filozof William Alston, 1988'de yayımlanan "The Deontological Conception of Epistemic Justification" makalesinde bu sonucu bir argümana dönüştürdü: gerekçeyi yükümlülük ve izin kavramlarıyla, yani deontolojik olarak anlayan geleneksel epistemoloji, inancın istençli olmasını varsayar; inanç istençli olmadığına göre, gerekçe deontolojik olarak anlaşılamaz. Bu argüman, bu dersin Argüman bölümünün çıkış noktasıdır. Bu dersin ilgilendiği, argümanın inançtan sorumluluk için doğurduğu sonuçtur; gerekçe kavramının kendisinin deontolojik olup olmadığı Ders Ç1.9'da tartışılacak.

Hieronymi'nin 2006 tarihli "Controlling Attitudes" makalesinde geliştirdiği bu ayrım, tartışmayı yeni bir zemine taşıdı. Ona göre inanç üzerinde yönetsel denetimimiz sınırlıdır ve dolaylıdır; ama değerlendirici denetimimiz sağlamdır; Hieronymi'ye göre inanç, istençli olmamasına rağmen değil, tam da bu yapısı yüzünden temel bir sorumluluk nesnesidir. Bir şeye inanmak, o şeyin doğru olup olmadığı sorusuna verdiğin cevaptır; ve bu cevap, bir yabancının değil, senin cevabındır. Kanıtı yeniden değerlendirip farklı bir sonuca vardığında, inancın da değişir; bu, inancın senin dışında bir şey olmadığını, senin yargılayıcı faaliyetinin bir ürünü olduğunu gösterir. Bu ayrıma göre, inançtan sorumluluk, bir eylemden sorumluluk gibi değil, bir yargıdan sorumluluk gibidir: "Neden buna inanıyorsun?" sorusuna cevap verme yükümlülüğüdür.

Bu ayrım, ahlak felsefesindeki sorumluluk tartışmalarından gelir ve inanç etiği için çok önemlidir. Bir kişi bir inanç için hesap verebilir olabilir ama ondan ötürü suçlanamayabilir. Kapalı bir toplulukta büyümüş ve hiçbir zaman karşıt kanıtla karşılaşmamış biri, yanlış bir inancı için "neden buna inanıyorsun?" sorusuna muhatap olabilir; ama bu inançtan ötürü onu kınamak, onun koşullarını görmezden gelmek olabilir. Bu ayrım, İtirazlar bölümünde bu dersin argümanına yöneltilen en güçlü itirazı karşılamak için kullanılacak.

Argüman

Alston'ın argümanı sade bir biçime sahip: yükümlülük denetim gerektirir, inanç denetim altında değildir, öyleyse inanç yükümlülüğe konu olamaz. Bu bölüm, argümanın ikinci öncülünün "denetim" kelimesini tek bir anlamda kullandığını ve bu kelimenin öbür anlamlarında inancın denetim altında olduğunu göstererek, inanç etiğinin irade olmadan da mümkün olduğunu savunuyor. Ama argüman, inanç etiğinin biçimini değiştiriyor: neyi, kimden ve nasıl talep edebileceğimiz, doğrudan istençcilik doğru olsaydı talep edebileceklerimizden farklıdır.

  1. Bir kişiyi bir tutumdan sorumlu tutmak, o tutumun kişinin bir tür denetimine bağlı olmasını gerektirir.
  2. İnanç, kişinin doğrudan istençli denetimine bağlı değildir: kimse bir şeye yalnızca karar vererek inanamaz.
  3. Ama denetimin, doğrudan istençli denetimden başka iki türü vardır: inancı biçimlendiren eylemler üzerinde dolaylı denetim ve inancın kişinin kendi yargısının ifadesi olmasından gelen değerlendirici denetim.
  4. İnanç bu iki denetim türüne de bağlıdır: kişi kanıt arayıp aramamayı, kanıtı ne kadar dikkatle değerlendirmeyi seçebilir; ve inancı, kanıtı yeniden değerlendirdiğinde kendi yargısıyla birlikte değişir.
  5. Bu iki denetim türü, iki farklı sorumluluk biçimine karşılık gelir: dolaylı denetim, araştırmanın yürütülüşünden sorumluluğu; değerlendirici denetim ise inanç için gerekçe verme yükümlülüğünü, yani hesap verebilirliği temellendirir.

Sonuç: İnanç doğrudan iradeye bağlı olmasa da kişi inançları için hesap verebilir ve o inançlara götüren araştırmadan sorumlu tutulabilir; kınamanın uygun olup olmadığı ise kişinin koşullarına bağlıdır. Eleştirinin kişinin sorumlu olduğu şeye yönelmesi gerektiği kabul edilirse, iyi bir inanç eleştirisi "neden buna inanmayı seçtin?" diye değil, "neye dayanarak buna inanıyorsun?" ve "bu konuda yeterince araştırdın mı?" diye sorar.

Argümanın kilit adımı üçüncü öncüldür. Alston'ın argümanı, "denetim" kelimesini kolunu kaldırmak gibi doğrudan istençli denetim anlamında kullanır. Bu anlamda ikinci öncül doğrudur ve Williams'ın argümanı onu kavramsal olarak bile destekleyebilir. Ama sorumluluk için gereken denetim yalnızca bu tür değildir. Bir hekimi yanlış teşhis koyduğu için sorumlu tutarken, ondan teşhisi bir düğmeye basar gibi seçmesini beklemeyiz; bulguları dikkatle değerlendirmesini, gerekli tetkikleri istemesini, ve "bu teşhise neden vardın?" sorusuna bir cevap verebilmesini bekleriz. Birincisi araştırmanın yürütülüşüdür ve dolaylı denetime bağlıdır; ikincisi gerekçe verme yükümlülüğüdür ve değerlendirici denetime bağlıdır.

Beşinci öncül ve sonuç, inanç etiğinin biçimini değiştiriyor. İnanç etiği, doğrudan istençcilik altında, bir seçim etiği olurdu: doğru inançları seçmeli, yanlışlarını seçmemelisin. İstençdışıcılık altında ise inanç etiği iki parçaya ayrılır. Birincisi bir araştırma etiğidir: kanıt aramalı, karşıt kanıttan kaçmamalı, kaynakları dikkatle değerlendirmelisin. Bu parça, eylemler üzerine kurulu olduğu için, sıradan bir etik gibi işler ve bu akademide Ders Ç8.3'teki zetetik epistemoloji başlığı altında ayrıca işlenecek. İkincisi bir hesap verebilirlik etiğidir: inançların için gerekçe verebilmeli ve gerekçe veremediğin bir inançla karşılaştığında onu yeniden değerlendirmelisin. Bu ikinci parça bir eylem değil, bir yargı faaliyetidir.

En tartışmalı öncül: Üçüncü öncül, özellikle değerlendirici denetimin gerçekten bir denetim türü sayılıp sayılamayacağı. Eleştirmenler, Hieronymi'nin değerlendirici denetiminin, "denetim" kelimesinin anlamını genişleterek tartışmayı kazandığını savunur: bir tutumun kişinin yargısını yansıtması, kişinin o tutumu denetlediği anlamına gelmez; tıpkı bir termometrenin sıcaklığı yansıtmasının, termometrenin sıcaklığı denetlediği anlamına gelmemesi gibi. Bu eleştiriye verilecek cevap, kişinin yargı faaliyetinin bir termometrenin tepkisinden farklı olduğudur: kişi kanıtı değerlendirirken nedenlere yanıt verir ve bu yanıt, kişinin bakış açısından onun kendi etkinliğidir. Ama bu cevap, tartışmanın özüne, yani yargının bir etkinlik mi yoksa bir olay mı olduğu sorusuna dokunur ve bu soru tartışmalı kalır. Argümanın sonucu, değerlendirici denetim reddedilse bile, dolaylı denetimle desteklenen araştırma sorumluluğu üzerinden kısmen ayakta kalır; ama o zaman hesap verebilirlik kısmı zayıflar.

İtirazlar ve cevaplar

İtiraz 1: Epistemik yükümlülükler hiç denetim gerektirmez

Argümanın birinci öncülü gereksizdir. Amerikalı filozof Richard Feldman, 2000'de yayımlanan "The Ethics of Belief" makalesinde, epistemik yükümlülüklerin "rol yükümlülükleri" (role oughts) olduğunu savundu. Bir öğretmen, öğrencilerine konuyu açıkça anlatmalıdır; bu yükümlülük, öğretmenin bunu yapabilip yapamamasından bağımsızdır: yetersiz bir öğretmen de bu yükümlülüğe tabidir ve onu karşılamaz. Aynı şekilde, bir inanan olarak, kanıta uygun inanmalısın; bu yükümlülük, inancını denetleyip denetleyemediğinden bağımsızdır. Öyleyse yükümlülük gerektirir ki yapabilirlik ilkesi epistemik normlara uygulanmaz ve Alston'ın argümanı en baştan çöker.

Cevap: Feldman'ın görüşü, bu dersin argümanıyla çelişmez, onu bir yönden destekler: istençdışıcılık doğru olsa bile, epistemik normlar anlamlıdır. Ama rol yükümlülükleri, sorumluluğun tamamını açıklamaz. Bir rol yükümlülüğünü karşılamamak, bir değerlendirmedir ama bir suçlama değildir: yetersiz öğretmenin kötü bir öğretmen olduğunu söyleyebiliriz, ama onu, yapamadığı bir şey için kınamak haksız olabilir. Gündelik inanç eleştirisi ise çoğu zaman kınama içerir: "Hiç araştırmadan nasıl inandın?" Bu kınama, rol yükümlülüğüyle değil, ancak kişinin yapabileceği ama yapmadığı bir şeyle temellendirilebilir; ve o şey, bu dersin argümanının vurguladığı araştırmanın yürütülüşüdür. Feldman'ın görüşü bu yüzden argümanın birinci öncülünü değil, onun kapsamını inceltir: epistemik değerlendirme denetim gerektirmeyebilir, ama epistemik kınama gerektirir.

İtiraz 2: Bazı inançlar gerçekten seçilir

İstençdışıcılık fazla güçlü bir tez. Kanıtın dengede olduğu durumlarda insanlar gerçekten bir inanç seçer gibi görünür. Bir arkadaşının sana yalan söyleyip söylemediğinden emin olmadığın bir durumda, ona güvenmeye karar verebilirsin. Bir hastalığın iyileşip iyileşmeyeceği belirsizken, iyileşeceğine inanmayı seçebilirsin. Amerikalı filozof Carl Ginet, bu türden durumlarda, kanıtın bir yönü belirlemediği yerde, sınırlı bir doğrudan inanç kararının mümkün olduğunu savundu. Matthias Steup ise inanç özgürlüğünü, eylem özgürlüğü için savunulan bağdaşırcı görüşlere benzer biçimde savundu: inanç, kişinin nedenlere duyarlı bilişsel işleyişinden doğuyorsa, eylem kadar özgürdür.

Cevap: Bu itiraz ilginç sınır durumlarına işaret ediyor, ama bu dersin argümanını tehdit etmiyor. Birincisi, arkadaşa güvenmeye karar vermek, Ders Ç1.4'teki ayrımla, bir kabul olabilir: arkadaşını, onun dürüst olduğu varsayımıyla ele almaya karar verirsin; bu karar, onun dürüst olduğuna inanmakla aynı şey değildir. Hastalığın iyileşeceğine "inanmayı seçmek" de çoğu zaman bir umut ya da bir tutum kararıdır. İkincisi, gerçek inanç kararları mümkün olsa bile, bunlar kanıtın dengede olduğu dar bir alanla sınırlıdır; inanç etiğinin asıl ilgilendiği durumlar ise kanıtın bir yöne işaret ettiği ama kişinin bunu görmezden geldiği durumlardır. Steup'un bağdaşırcılığı ise aslında bu dersin değerlendirici denetim kavramına yakındır: o da inancın özgürlüğünü, kişinin nedenlere duyarlılığında bulur. İki görüş arasındaki fark, bu duyarlılığa "özgürlük" mü yoksa "denetim" mi denileceğidir; bu fark önemlidir ama dersin sonucunu değiştirmez.

İtiraz 3: Kanıtın yetmediği yerde iradenin hakkı vardır

İnanç etiği tartışması yalnızca kanıtla ilgili değildir. Amerikalı filozof William James, 1896'da yayımlanan "The Will to Believe" adlı konuşmasında, bazı durumlarda kanıt bir soruyu karara bağlamaya yetmediğinde, ve seçim kaçınılmaz, canlı ve önemli olduğunda, tutkusal doğamızın, yani isteklerimizin ve umutlarımızın, karar vermesinin meşru, hatta kaçınılmaz olduğunu savundu. James bunu, İngiliz matematikçi William Kingdon Clifford'un 1877'de yayımlanan "The Ethics of Belief" makalesine karşı yazdı; Clifford, yetersiz kanıtla herhangi bir şeye inanmanın her zaman ve her yerde yanlış olduğunu savunmuştu. James haklıysa, bu dersin argümanı eksiktir: inanç etiği yalnızca araştırma ve gerekçe vermekle değil, kanıtın sustuğu yerde iradenin rolüyle de ilgilidir.

Cevap: Clifford ile James arasındaki tartışma, inanç etiğinin klasik çatışmasıdır ve bu akademide ayrıntılı olarak Ders P6.1 ve Ders P6.2'de, din epistemolojisi bağlamında işlenecek. Burada iki gözlem yeterli. Birincisi, James'in tezi, bu dersin istençdışıcılık öncülüyle doğrudan çatışmaz: James, kişinin bir inanca karar vererek sahip olabileceğini değil, tutkusal doğasının inancını belirlemesinin meşru olduğunu söyler; bu, irade kelimesinin geniş bir kullanımıdır ve doğrudan istençcilikten farklıdır. İkincisi, James'in koşulları çok dardır: kanıt yetersiz, seçim kaçınılmaz ve canlı, sonuçlar önemli olmalıdır. James'e göre bu koşullar sağlanmadığında yargıyı bekletmek mümkündür; koşulların tam içeriği Ders P6.2'de. Öyleyse James'in itirazı, bu dersin sonucunu bir istisnayla sınırlar: kanıtın sustuğu, seçimin kaçınılmaz olduğu durumlarda, hesap verebilirlik "neye dayanarak?" sorusuna yalnızca kanıtla cevap verilmesini istemez; bu durumlarda kişinin tutkusal gerekçesi de bir cevap sayılabilir. Ama bu istisnanın sınırlarının nerede çizileceği, James'in eleştirmenlerinin en çok tartıştığı konudur.

İtiraz 4: Hesap verebilirlik koşullara karşı körse haksızdır

Bu dersin argümanı, herkesi inançlarından hesap verebilir sayıyor. Ama insanlar inançlarını büyük ölçüde içinde büyüdükleri çevreden, eğitimlerinden, eriştikleri bilgi kaynaklarından alır. Kapalı bir toplulukta büyümüş, hiç karşıt bir görüşle karşılaşmamış, öğretmenlerinin söylediklerine güvenmek için de iyi nedenleri olan birini, yanlış bir inancı için hesap vermeye çağırmak, onun koşullarını görmezden gelmek ve şanssızlığını onun kusuru saymaktır. Ahlak felsefesinde ahlaki talih (moral luck) adıyla bilinen sorun, burada epistemik talih olarak ortaya çıkıyor. Argüman, inançtan sorumluluğu kurtarırken, sorumluluğu haksız bir biçimde dağıtıyor.

Cevap: İtirazın gücü, gündelik inanç eleştirisinin sık sık koşulları görmezden gelmesinden geliyor; ve bu, gerçek bir kusurdur. Ama itirazın gösterdiği şey, sorumluluğun reddedilmesi gerektiği değil, Kavramlar bölümündeki iki sorumluluk biçiminin ayrılması gerektiğidir. Hesap verebilirlik, kişinin kendi bakış açısından bir soruya muhatap olmasıdır: "Neye dayanarak buna inanıyorsun?" Bu soru, kapalı toplulukta büyüyen kişiye de sorulabilir ve bu soruya muhatap olmak, onu bir düşünen varlık olarak ciddiye almaktır. Suçlanabilirlik ise ayrı bir sorudur ve koşullara duyarlıdır: kişinin karşıt kanıta erişimi var mıydı, kaynaklarına güvenmek için iyi nedenleri var mıydı, araştırmayı sürdürebilecek durumda mıydı? Bu soruların cevabı hayırsa, kişi hesap verebilir ama suçlanamaz. Bu ayrım, itirazın haklı kaygısını karşılar ve aynı zamanda bir başka şeyi de mümkün kılar: kişinin koşulları değiştiğinde, örneğin karşıt kanıta eriştiğinde, sorumluluğu da değişir. Bir inancın haksızlık edip edemeyeceği sorusu ise ahlaki boyutuyla Ders Ç6.6'da, entelektüel kusurlar ve erdemler Modül Ç8'de işlenecek.

İtiraz 5: Dolaylı denetim yalnızca eylemlerden sorumluluk verir

Alston, dolaylı denetim yolunu kendisi de tartıştı ve yetersiz buldu. Kanıt aramak, dikkatini yönlendirmek, belirli kaynaklardan kaçınmak eylemlerdir; bu eylemlerden sorumlu olabiliriz. Ama bu, inancın kendisinden sorumluluk değildir. Yönetici kanıtlara bakmadığı için suçlanabilir; ama bu suçlama bir ihmal eylemine yöneliyor, inanca değil. Öyleyse argümanın dördüncü ve beşinci öncülleri, inançtan sorumluluğu değil, inanca götüren eylemlerden sorumluluğu temellendiriyor. İnançtan sorumluluk iddiasının bütün yükü, tartışmalı olan değerlendirici denetime kalıyor.

Cevap: İtirazın ilk kısmı doğrudur ve kabul edilmelidir: dolaylı denetimden doğan sorumluluk, bir eylem sorumluluğudur. Argümanın beşinci öncülü bu yüzden iki sorumluluk biçimini ayırıyor ve sonucu da bu iki biçimle sınırlıyor; sonuç, inancın bir eylem gibi seçildiğini söylemiyor. İtirazın ikinci kısmı da doğrudur: inancın kendisi için hesap verebilirlik, değerlendirici denetime bağlıdır ve Argüman bölümünde en tartışmalı öncül olarak seçilen yer tam burasıdır. Ama bu, argümanın bir zayıflığı değil, tartışmanın gerçek yerini doğru göstermesidir. Gündelik inanç eleştirisinin büyük kısmı, dikkatli bakıldığında, zaten araştırma eylemlerine yönelir: "Kanıtlara bakmadın", "Tek bir kaynağa güvendin." Bu eleştiriler, değerlendirici denetim reddedilse bile meşru kalır. Geriye kalan, "neye dayanarak inanıyorsun?" sorusunun meşruluğudur ve bu soru, bir eylemi değil, kişinin kendi yargısını hedef alır. Bu sorunun meşru olup olmadığı, yargının kişinin kendi etkinliği sayılıp sayılmadığına bağlıdır; ders bu soruyu açık bırakıyor ve iki sorumluluk biçiminin birbirinden bağımsız olarak savunulabileceğini gösteriyor.

Örnekler

Basit örnek: uçuş korkusu

Uçmaktan çok korkan biri, ticari havayolu yolculuğunun istatistiksel olarak çok güvenli bir ulaşım biçimi olduğunu biliyor. Ama uçağa bindiğinde, her sarsıntıda uçağın düşeceğinden korkuyor. Bir arkadaşı ona şöyle diyor: "Uçağın güvenli olduğuna inanmaya karar ver, o kadar."

İrade Testi ile bakalım. Doğrudan istençli denetim: bu kişi, uçağın güvenli olduğuna karar vererek inanabilir mi? Aslında zaten inanıyor: istatistikleri biliyor ve onlara güveniyor. Sorun inançta değil. Ders Ç1.4'te tartıştığımız aradalık ya da Gendler'in alief kavramıyla açıklanan durum burada da geçerli: kişinin korkusu, inancıyla çatışan otomatik bir tepkidir. Arkadaşın önerisi bu yüzden yanlış hedefe yöneliyor: inanmaya karar vermek değil, korkuyu dönüştürmek gerekiyor.

Dolaylı denetim: kişi, bu otomatik tepkiyi dolaylı yollarla etkileyebilir mi? Evet: uçuş korkusu için düzenlenen programlara katılarak, uçağın sarsıntıları hakkında daha çok şey öğrenerek, kısa uçuşlarla başlayarak. Bu, Pascal'ın önerdiği türden dolaylı bir yoldur, ama burada hedef bir inanç değil, inançla uyumsuz bir tepkidir. Örnek, inanç etiğinin hedefini doğru belirlemenin önemini gösteriyor: inanç zaten kanıta uygundur; değişmesi gereken, inançla davranış arasındaki bağdır.

Orta örnek: kayırılan çalışan

Bir ekip yöneticisi, çok sevdiği bir çalışanının bir projedeki ciddi hatalardan sorumlu olmadığına inanıyor. Ekibin başka üyeleri birkaç kez belirli kanıtları ona getirmiş: kod kayıtları, e-postalar. Yönetici her seferinde bu kanıtlara kısaca bakıp "eminim bir açıklaması vardır" demiş ve konuyu kapatmış. Sonunda bir denetim, hataların gerçekten o çalışandan kaynaklandığını gösteriyor. Üst yönetim, yöneticiyi sorumlu tutuyor.

İrade Testi ile bakalım. Doğrudan istençli denetim: yönetici, çalışanının masum olduğuna inanmaya karar vermiş miydi? Muhtemelen hayır; inancı, çalışanına duyduğu güven ve sevgiden kendiliğinden doğmuştu. Bu yüzden onu "yanlış inanmayı seçtiği" için suçlamak yerinde olmaz. Dolaylı denetim: yönetici, kanıtları daha dikkatle inceleyebilir miydi, bağımsız bir değerlendirme isteyebilir miydi? Evet; ve bunları yapmadı. Burada sorumluluk açıktır: araştırmanın yürütülüşünden. Değerlendirici denetim: yöneticiye "neye dayanarak buna inanıyorsun?" diye sorulduğunda, verebileceği tek cevap çalışanına güvendiğiydi; bu cevap, karşısındaki kanıt karşısında yetersizdi. Burada da hesap verebilirlik açıktır.

Örnek, bu dersin sonucunun pratik bir değerini gösteriyor. Üst yönetimin eleştirisi, "neden yanlış şeye inandın?" biçiminde olursa, yönetici haklı olarak "inanmaya karar vermedim, öyle düşündüm" diyebilir. Ama eleştiri "neden kanıtlara bakmadın?" ve "inancını neye dayandırıyordun?" biçiminde olursa, yöneticinin bu itirazı geçersiz kalır. İyi bir inanç eleştirisi, inancın kendisini değil, onu üreten süreci hedefler.

Gerçek hayat örneği: Challenger fırlatması

28 Ocak 1986'da Amerikan uzay mekiği Challenger, fırlatıldıktan kısa süre sonra parçalandı ve yedi mürettebatın tamamı hayatını kaybetti. Kazayı inceleyen Başkanlık Komisyonu, nedenin, katı yakıtlı roket iticisinin bağlantı yerlerindeki halka biçimli contaların, fırlatma sabahının çok düşük sıcaklığında görevini yapamaması olduğunu belirledi. Komisyon raporu, fırlatmadan önceki gece, iticileri üreten şirketin mühendislerinin düşük sıcaklıkta contaların güvenilirliği konusunda kaygılarını dile getirdiğini ve fırlatmanın ertelenmesini önerdiğini aktarır. Şirketin yöneticileri ise sonunda fırlatmaya onay verdi. Raporun aktardığı bir ayrıntı, sonraki yıllarda örgüt kültürü üzerine pek çok çalışmanın konusu oldu: şirketin ilk resmî tavsiyesi fırlatmamaktı; NASA'nın bu tavsiyeye itiraz etmesi üzerine şirket yöneticileri kendi aralarında bir toplantı yaptı ve bu toplantıda kıdemli bir yöneticinin, şirketin mühendislikten sorumlu başkan yardımcısına "mühendis şapkasını çıkarıp yönetici şapkasını takmasını" söylediği bildirilir.

Bu kaza, inanç etiği açısından incelendiğinde, bu dersin ayrımlarını çarpıcı biçimde gösteriyor. Fırlatmaya onay veren yöneticiler, contaların yeterince güvenli olduğuna inanmayı "seçmiş" miydi? İnanç okumasına göre hayır: programın takvim baskısı, önceki uçuşların başarısı ve sonuçların belirsizliği altında, inançları kendiliğinden oluşmuş olabilir. Ama bu, onları sorumluluktan kurtarmaz. Dolaylı denetim açısından: soğukta contaların davranışına dair kanıt sınırlıydı ve bu sınırlılığın kendisi, daha fazla araştırma ya da erteleme için bir nedendi. Değerlendirici denetim açısından: "contaların güvenli olduğuna neye dayanarak inanıyorsunuz?" sorusuna verilen cevaplar, mühendislerin kaygılarıyla yüzleşmiyordu. "Yönetici şapkası" ifadesi bir başka okumaya da kapı açar: yöneticiler belki contaların güvenli olduğuna inanmaktan çok, kararı doğruluk dışı kaygılarla, Ders Ç1.4'teki anlamda bir kabul gibi vermişlerdi. Bu okuma doğruysa, sorumluluk inançtan değil kabul kararından doğar ve bu bir eylemdir; iki okumadan hangisinin doğru olduğu, kişilerin o geceki zihinsel durumlarına dair, raporun tek başına cevaplayamayacağı bir sorudur.

Bu kaza, kurumların inanç etiğinin bireylerinkinden farklı boyutları olduğunu da gösteriyor: hangi kanıtın karar vericilere ulaşacağı, kimin kaygısının ne ağırlıkta dinleneceği, bir kurumun yapısıyla belirlenir. Bu sorular, toplumsal epistemolojinin konusudur ve Modül Ç7'de işlenecek. Kazanın teknik ve örgütsel nedenleri hakkındaki ayrıntılı tartışmalar ise, bu dersin değil, mühendislik etiği ve örgüt sosyolojisinin alanıdır.

Araç kartı: İrade Testi

Satırİçerik
Ne işe yararBir inanç eleştirisinin hedefini belirler: eleştiri inancın kendisine mi, inancı biçimlendiren araştırmaya mı, yoksa inanç için gerekçe verme yükümlülüğüne mi yönelmeli; ve kişi bu durumda hesap verebilir mi, suçlanabilir mi?
Adımlar1) Eleştirilen inancı ve kişiyi yaz. 2) Doğrudan denetim: kişi bu inanca karar vererek mi sahip oldu? Çoğu durumda cevap hayırdır; evetse, tutumun bir kabul olup olmadığını Ders Ç1.4'teki ölçütlerle sına. 3) Dolaylı denetim: kişi inancı biçimlendiren eylemleri, yani kanıt arama, karşıt kanıtla yüzleşme, kaynak değerlendirme, farklı biçimde yürütebilir miydi? 4) Değerlendirici denetim: kişi "neye dayanarak buna inanıyorsun?" sorusuna yeterli bir cevap verebiliyor mu? 5) Koşullar: kişinin karşıt kanıta erişimi, kaynaklarına güvenmek için nedenleri ve araştırma imkânı neydi? 6) Hüküm: eleştiriyi araştırmanın yürütülüşüne ve gerekçe vermeye yönelt; suçlanabilirliğe ancak beşinci adımın cevabına göre karar ver.
Ne zaman kullanılırBirini, kendini ya da bir kurumu bir inanç nedeniyle eleştirmeden önce; "inanmayı seçti" türünden bir suçlamayı değerlendirirken; bir hatanın inanç süreçlerindeki kaynağını incelerken.
SınırıDeğerlendirici denetimin gerçekten bir denetim olup olmadığı tartışmalıdır. Kanıtın sustuğu durumlarda tutkusal gerekçelerin ne kadar meşru olduğu (James'in sorusu) test tarafından çözülmez. Kurumsal inanç süreçleri, bireysel testin ötesinde ayrıca incelenmelidir.
5K kapısıKarşı-görüş

Özet

  • Doğrudan istençcilik inanmaya karar verilebileceğini, istençdışıcılık ise bunun mümkün olmadığını söyler; bugün çoğu filozof istençdışıcıdır.
  • Williams'ın argümanı, istenerek edinildiği bilinen bir tutumun inanç olamayacağını, çünkü inancın doğruyu hedeflediğini savunur.
  • Dolaylı istençcilik, inancı kanıt arama, dikkat ve alışkanlık gibi eylemlerle etkileyebileceğimizi söyler ve pek az tartışmalıdır.
  • Alston, yükümlülük gerektirir ki yapabilirlik ilkesi ve istençdışıcılıktan, inancın yükümlülük kavramlarıyla değerlendirilemeyeceği, dolayısıyla gerekçenin deontolojik olarak anlaşılamayacağı sonucunu çıkardı.
  • Hieronymi'nin değerlendirici denetimi, inancın kişinin kendi yargısının ifadesi olduğunu ve bu anlamda onun denetiminde olduğunu söyler.
  • İnançtan sorumluluk, bir seçimden değil, araştırmanın yürütülüşünden ve gerekçe verme yükümlülüğünden doğar; iyi bir inanç eleştirisi "neden seçtin?" değil, "neye dayanarak?" ve "yeterince araştırdın mı?" diye sorar.
  • Hesap verebilirlik ile suçlanabilirlik ayrılmalıdır: koşulları nedeniyle karşıt kanıta erişemeyen biri hesap verebilir ama suçlanamaz olabilir.

Derinleş — isteğe bağlı katmanlar

Birincil metin

René Descartes, 1641'de Latince yayımlanan İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar'ın dördüncü meditasyonunda, insanın neden yanıldığını sorar. Tanrı'nın kendisine verdiği yetilerin, yani isteme gücünün ve anlama gücünün, kendi başlarına yanılgının nedeni olamayacağını söyledikten sonra şöyle devam eder:

Öyleyse yanılgılarım nereden doğuyor? Elbette yalnızca şundan: irade anlıktan daha geniş bir alana yayıldığından, onu aynı sınırlar içinde tutmuyor, anlamadığım şeylere de uzatıyorum; ve irade bunlara karşı kayıtsız olduğundan, kolayca doğru olandan ve iyi olandan sapıyor; böylece hem yanılıyorum hem de günah işliyorum.

Hemen ardından ise bir sınır çizer:

Örneğin, bu günlerde dünyada herhangi bir şeyin var olup olmadığını incelerken ve bunu incelediğim için benim var olduğumun apaçık çıktığını fark ettiğimde, bu kadar açıkça anladığım şeyin doğru olduğuna hükmetmekten kendimi alamadım; bir dış güç beni buna zorladığı için değil, anlıktaki büyük bir aydınlıktan iradede büyük bir eğilim doğduğu için; ve buna karşı ne kadar az kayıtsızsam, ona o kadar kendiliğimden ve özgürce inandım.

Descartes'ın bu iki cümlesi, bu dersin tartışmasının iki yüzünü Descartes'ın kendi metninde gösteriyor. Birinci pasaj doğrudan istençciliğin klasik ifadesidir: yargı iradenin işidir ve irade, anlığın sınırlarını aşabildiği için, yanılgıdan sorumludur. Descartes'ın "hem yanılıyorum hem de günah işliyorum" demesi, yanılgıyı iradenin kötüye kullanılmasına, dolayısıyla bize bağlanan bir kusura dönüştürür; ama Descartes eserin özetinde, burada sözünü ettiği şeyin iyiyle kötü arasındaki günah değil, doğruyla yanlışı ayırt etmedeki yanılgı olduğunu ayrıca belirtir. Yine de yanılgıyı iradenin hatası sayması, onu inanç etiğinin erken kaynaklarından biri yapar. İkinci pasaj ise bu istençciliğin sınırını çiziyor: açık ve seçik anlaşılan bir şey karşısında irade "kendini alamaz". Descartes bu durumu özgürlüğün yokluğu olarak değil, özgürlüğün en yüksek biçimi olarak görür; pasajın son cümlesinde, kayıtsızlığı azaldıkça o kadar özgürce inandığını söyler; ve kullandığı fiil, tam olarak "inandım"dır. Bu, Hieronymi'nin değerlendirici denetimine şaşırtıcı ölçüde yakın bir fikirdir: kişi, kanıt karşısında başka türlü yargılayamadığında da yargı onundur.

Descartes'ın görüşüne en sert cevap, Hollandalı filozof Baruch Spinoza'dan geldi. Spinoza, 1677'de ölümünden sonra yayımlanan Etika'nın ikinci kısmında, zihinde mutlak ya da özgür bir irade bulunmadığını savunduktan sonra, bir önermenin sonucu olarak kısaca şunu yazar: "İrade ve anlık bir ve aynı şeydir." Spinoza'ya göre bir fikre sahip olmak ile onu onaylamak ayrı iki işlem değildir; yanılgı, iradenin anlığı aşması değil, fikirlerin eksik ve karışık olmasıdır. Bu, istençdışıcılığın erken ve radikal bir biçimidir. Descartes ile Spinoza arasındaki bu tartışma, Descartes'ın açık-seçik algı kuramıyla birlikte Ders G2.3'te, Spinoza'nın sistemi ise Ders G2.4'te işlenecek.

Teknik ayrıntı

Williams'ın argümanının yeniden kuruluşu. Williams'ın argümanı genellikle şöyle yeniden kurulur. Birinci öncül: p'ye inanmak, p'yi doğru saymaktır. İkinci öncül: bir kişi p'ye istenerek, yani p'nin doğruluğuyla ilgisiz bir nedenle inandığını bilirse, p'yi doğru sayamaz. Üçüncü öncül: istenerek inanmak, istenerek inandığını bilmeyi gerektirir, çünkü istençli bir eylem, kişinin ne yaptığını bildiği bir eylemdir. Sonuç: istenerek inanmak imkânsızdır. Eleştirmenler, en çok üçüncü öncülü hedef alır. Yeni Zelanda doğumlu filozof Jonathan Bennett, 1990'da yayımlanan "Why Is Belief Involuntary?" makalesinde, istenerek inanabilen ve bunu yaptıktan sonra kararlarını unutan hayalî bir topluluk tasarladı ve bu toplulukta kavramsal bir tutarsızlık bulamadığını ve inancın neden istençdışı olduğu sorusunun açık kaldığını savundu. Bu düşünce deneyi doğruysa, Williams'ın argümanı inanmaya karar vermenin kavramsal olarak imkânsız olduğunu değil, en fazla, kararı bilerek sürdürülen bir inancın imkânsız olduğunu gösterir. Bu fark, istençdışıcılığın olumsal ve kavramsal biçimleri arasındaki ayrıma karşılık gelir.

Yükümlülük gerektirir ki yapabilirlik ilkesinin kapsamı. İlkenin epistemik normlara uygulanıp uygulanmayacağı tartışmalıdır. İtiraz 1'deki Feldman'ın rol yükümlülükleri, ilkenin bir yorumunu reddeder. Bir başka yol, ilkeyi "yükümlülük gerektirir ki bir tür yapabilirlik" diye zayıflatmaktır: kişinin p'ye inanmaması gerektiği, ancak kişi, ilkesel olarak, nedenlere duyarlı biçimde p'ye inanmamayı başarabilecek türden bir varlıksa doğrudur. Bu zayıflatma, değerlendirici denetimi yeterli bir "yapabilirlik" sayar. Bu yol, ahlak felsefesinde Harry Frankfurt'un 1969'da yayımlanan ve alternatif olanaklar ilkesine karşı çıkan makalesinin açtığı tartışmaya benzer: Frankfurt, bir kişinin başka türlü yapamayacağı bir durumda da yaptığından sorumlu olabileceğini savundu. İnanç etiğinde bunun karşılığı, kişinin kanıt karşısında başka türlü inanamayacağı bir durumda da inancından sorumlu olabileceğidir; Descartes'ın ikinci pasajı tam bu durumu betimler.

Yönetsel ve değerlendirici denetimin kapsamı. Hieronymi'nin ayrımı yalnızca inanca değil niyetlere de uygulanır; ona göre niyet de inanç gibi istenerek oluşturulamaz ama değerlendirici denetim altındadır: bir niyet, bir şeyi yapmaya değer bulup bulmadığına dair yargının ifadesidir. Hieronymi aynı yapının kızgınlık gibi bazı duygulara da uzandığını düşünür. Bu tutumlar, Hieronymi'ye göre, nedenlere duyarlı ve kişinin bakış açısından onun kendi cevapları oldukları için, değerlendirici denetim altındadır. Bu genelleme, değerlendirici denetimin inanç için özel bir kurgu olmadığını, zihinsel yaşamın geniş bir alanına uzanan bir yapı olduğunu gösterir; ama aynı zamanda eleştirmenlerin kaygısını da büyütür: denetim kavramı bu kadar genişletilirse, ondan sorumluluk türetmek için ne kadar güç kalır?

İnançlar ve araştırma eylemleri. Dolaylı denetimin hedefi olan eylemler, bir araştırmanın parçalarıdır: soru sormak, kanıt toplamak, kaynakları karşılaştırmak, bir soruyu kapatmak ya da açık tutmak. Ders Ç1.5'te bir soruyu kapatmanın tam inancın işlevi olduğunu görmüştük; bu ders ise bir soruyu ne zaman kapatacağına karar vermenin, inancın değil araştırmanın bir parçası olduğunu ve iradeye bağlı olduğunu gösteriyor. Bu ayrım, son yıllarda "zetetik epistemoloji" adıyla anılan ve araştırmanın normlarını inancın normlarından ayıran bir yaklaşımın temelidir. Jane Friedman'ın askıda bırakma ve araştırma üzerine çalışmaları bu yaklaşımın önemli kaynaklarındandır; konu Ders Ç8.3'te işlenecek. Ders Ç1.5'in sorusu, yani inanma eşiğini bizim seçip seçmediğimiz, bu ayrımla cevaplanır: eşiğin kendisini değil, soruyu ne zaman kapatacağımızı seçeriz.

Güncel tartışma

Epistemik suçlama nedir? İnançtan sorumluluk tartışması, son yıllarda "epistemik suçlama" kavramı üzerinde yoğunlaştı. Ahlaki suçlama, öfke ve kırgınlık gibi tepkilerle ilişkilendirilir; ama birine "bunu nasıl düşünebildin?" dediğimizde, ona öfkelenmiyor olabiliriz. St Andrews Üniversitesi'nden filozof Jessica Brown, 2020'de Noûs'ta yayımlanan "What Is Epistemic Blame?" makalesinde, epistemik suçlamayı bir inanç ile bir isteğin birleşimi olarak çözümledi: kişinin kötü inandığı ya da kötü akıl yürüttüğü yargısı ve onun göz ardı ettiği epistemik nedeni fark etmiş olmasını isteme. Brown'a göre bu çift, duygusal ve davranışsal bir eğilimler kümesine yol açar ve bu yüzden epistemik suçlama, hiç dile getirilmeden, yalnızca kişinin kendi zihninde de yaşanabilir. Bu çözümleme, bu dersin hesap verebilirlik ile suçlanabilirlik ayrımına yeni bir boyut ekler: epistemik suçlama her zaman açık bir kınama biçiminde görünmez; örneğin kişiye o konuda daha temkinli yaklaşmak biçiminde de ortaya çıkabilir. Araştırmanın normları ile inancın normları arasındaki ilişki ise ayrı bir sorudur; diyelim ki kanıt bir cevabı destekliyor ama araştırman henüz bitmedi: hangi norm öncelikli? Bu soru Ders Ç8.3'ün konusu.

Dijital ortamda inanç etiği. İnanç etiği tartışmasının en canlı güncel uygulama alanlarından biri, çevrimiçi bilgi ortamıdır. Bir kişinin sosyal medyada karşılaştığı içerikler, büyük ölçüde algoritmaların seçimine bağlıdır; kişi bu seçimler üzerinde doğrudan denetime sahip değildir. Bu durumda, yanlış bilgiye dayanan inançlar için kim sorumludur? Bu dersin argümanı, sorumluluğun bir kısmını dolaylı denetime, yani kişinin hangi kaynakları takip ettiğine, bir haberi paylaşmadan önce doğrulayıp doğrulamadığına bağlar. Ama aynı argüman, İtiraz 4'teki kaygıyı da büyütür: bilgi ortamı kişinin denetimi dışında biçimlendiriliyorsa, kişinin suçlanabilirliği azalır ve sorumluluğun bir kısmı ortamı biçimlendirenlere kayar. Bu, inanç etiğinin bireysel bir etikten toplumsal ve kurumsal bir etiğe genişlemesini gerektirir ve Modül Ç7 ile Modül P3'te ayrıntılı işlenecek.

Ahlaki müdahale. Son yıllarda tartışılan bir başka soru, inanç normlarının yalnızca epistemik olup olmadığıdır. Bazı filozoflar, bir inancın ahlaki açıdan da yanlış olabileceğini savunur: örneğin bir kişi hakkında, yalnızca istatistiksel bir genellemeye dayanarak olumsuz bir inanç oluşturmak, kanıt güçlü olsa bile, o kişiye haksızlık edebilir. Bu görüş, ahlaki müdahale (moral encroachment) adıyla anılır ve Ders Ç6.6'da işlenecek. Bu dersin açısından önemi şudur: inanç etiği yalnızca neye inanmamız gerektiğini değil, inançlarımızın başkalarını nasıl etkilediğini de kapsayabilir.

Pratik: Çözümlü örnek

Bir arkadaşın, bir sağlık ürününün kilo verdirdiğine inanıyor ve parasının büyük kısmını bu ürüne harcıyor. Başka bir arkadaşın ona şöyle diyor: "Bu saçmalığa inanmayı seçmen çok saf."

Adım 1, inanç ve kişi. İnanç: "Bu ürün kilo verdirir." Kişi: ilk arkadaşın.

Adım 2, doğrudan denetim. Arkadaşın bu inanca karar vererek mi sahip oldu? Muhtemelen hayır. Bir reklam, birkaç yorum ve belki tanıdığı birinin deneyimi, inancı kendiliğinden oluşturdu. Bu yüzden "inanmayı seçmen" eleştirisi yanlış hedefe yöneliyor. Bu tutumun bir kabul olup olmadığına da bakalım: arkadaşın ürünü "belki işe yarar" diye mi deniyor, yoksa gerçekten işe yaradığına mı inanıyor? Parasının büyük kısmını harcaması, bir inanca işaret ediyor.

Adım 3, dolaylı denetim. Arkadaşın inancını biçimlendiren araştırmayı farklı yürütebilir miydi? Ürünün etkisine dair bağımsız araştırmalara bakabilirdi; yorumların kimden geldiğini sorgulayabilirdi; bir hekime ya da diyetisyene danışabilirdi. Bunları yapmadı. Burada sorumluluk açık.

Adım 4, değerlendirici denetim. "Neye dayanarak buna inanıyorsun?" sorusuna verdiği cevap: reklamlar, olumlu yorumlar, tanıdığının deneyimi. Bu cevaplar zayıftır: yorumlar seçilmiş olabilir, ve tek bir deneyim, Ders Ç0.8'deki "ondan sonra, o hâlde onun yüzünden" safsatasında olduğu gibi, nedensel bir ilişki göstermez.

Adım 5, koşullar. Arkadaşının bağımsız kaynaklara erişimi var mıydı? Evet, bir arama yeterdi. Kaynaklarına güvenmek için iyi nedenleri var mıydı? Reklamlara ve satış sayfalarındaki yorumlara güvenmek için iyi bir neden yok. Araştırma imkânı var mıydı? Evet.

Adım 6, hüküm. Arkadaşın hem hesap verebilir hem de, koşullar uygun olduğu için, bir ölçüde suçlanabilir. Ama doğru eleştiri "inanmayı seçmen saf" değil, şudur: "Bu ürüne bu kadar para harcamadan önce bağımsız bir kaynağa baktın mı? Bu inancın neye dayanıyor?" Bu eleştiri, arkadaşını aşağılamak yerine, onun değiştirebileceği bir şeye, yani araştırma sürecine, işaret ediyor; bu yüzden hem daha adil hem de daha etkili olması muhtemeldir.

Pratik: Alıştırmalar

  1. "Ona güvenmeye karar verdim" cümlesini üç farklı biçimde okuyabilirsin: bir inanç kararı, bir kabul ve bir davranış kararı. Her okumayı açıkla ve hangisinin istençdışıcılıkla çatıştığını belirt.
  2. Alston'ın argümanını iki öncül ve bir sonuçla standart biçimde yaz. Sonra hangi öncülün hangi anlamda doğru, hangi anlamda yanlış olduğunu bu dersin denetim türleri üzerinden göster.
  3. Bir öğrenci, öğretmeninin hatalı bir bilgiyi öğrettiğini fark etmeden yıllarca bu bilgiye inanmış. Bu öğrenci inancından hesap verebilir mi, suçlanabilir mi? İrade Testi'nin beşinci adımını kullanarak cevapla.
Cevapları göster
  1. İnanç kararı okuması: "Onun dürüst olduğuna inanmaya karar verdim." Bu okuma, doğrudan istençcilik gerektirir ve istençdışıcılıkla çatışır. Kabul okuması: "Onun dürüst olduğunu varsayarak davranmaya karar verdim." Bu, Ders Ç1.4'teki kabuldür ve iradeye bağlı olabilir; istençdışıcılıkla çatışmaz. Davranış kararı okuması: "Ona sırlarımı anlatmaya, ona iş vermeye karar verdim." Bu da bir eylem kararıdır ve istençdışıcılıkla çatışmaz. Gündelik dilde "güvenmeye karar vermek" çoğu zaman ikinci ya da üçüncü anlamda kullanılır.
  2. Birinci öncül: bir tutumdan yükümlülük kavramlarıyla sorumlu tutulmak, o tutumun istençli denetime bağlı olmasını gerektirir. İkinci öncül: inanç istençli denetime bağlı değildir. Sonuç: inanç yükümlülük kavramlarıyla değerlendirilemez. İkinci öncül, doğrudan istençli denetim anlamında doğrudur. Ama "denetim" herhangi bir tür denetim, yani dolaylı istençli ya da değerlendirici denetim olarak alınırsa, ikinci öncül yanlıştır, çünkü inanç bu iki denetime bağlıdır. Birinci öncül ise, yalnızca doğrudan istençli denetim anlamında alınırsa çok güçlüdür; sorumluluk, öbür denetim türleriyle de temellendirilebilir. Kelime iki öncülde aynı anlamda okunursa biçim geçerlidir; ama hangi anlam seçilirse seçilsin öncüllerden biri tartışmalı ya da yanlış olur: tek anlamda okunan, geçerli ve iki öncülü de doğru bir yorum yoktur.
  3. Hesap verebilir: öğrenciye "neye dayanarak buna inanıyorsun?" diye sorulabilir ve onun "öğretmenim öyle söyledi" cevabı bir gerekçedir. Suçlanabilirlik için beşinci adım: öğrencinin karşıt kanıta erişimi var mıydı? Muhtemelen sınırlıydı. Öğretmenine güvenmek için iyi nedenleri var mıydı? Evet, öğretmenler genellikle güvenilir kaynaklardır. Araştırma imkânı var mıydı? Bir öğrencinin her bilgiyi bağımsız olarak doğrulaması beklenemez. Öyleyse öğrenci hesap verebilir ama suçlanamaz. Bu durum değişebilir: öğrenci karşıt kanıtla karşılaştığında ve onu görmezden geldiğinde, suçlanabilirliği de artar.

Pratik: Argüman görevi

Karşılaştırma. Durum: bir gazeteci, doğrulanmamış bir sosyal medya iddiasını haber olarak yayımlıyor ve iddia yanlış çıkıyor. Zayıf çalışma: "Gazeteci yanlış bir şeye inandı, bu yüzden suçlu." Bu çalışma, inancın kendisini suçluyor ve araştırmanın yürütülüşünü sormuyor. Güçlü çalışma: "Suçlanabilirlik argümanı: 1) Gazetecilik, iddiaları yayımlamadan önce doğrulamayı gerektiren bir meslektir. 2) Gazetecinin bağımsız doğrulama için imkânı ve zamanı vardı. 3) Doğrulamayı yapmadı. 4) Öyleyse araştırmanın yürütülüşünden suçlanabilir. Hesap verebilirlik argümanı: 1) Gazeteci, iddiayı birçok güvenilir hesabın paylaştığını gördü. 2) Haber, hızın kritik olduğu bir olayla ilgiliydi. 3) Kurumu, hızlı yayın için baskı yapıyordu. 4) Öyleyse gazeteci hesap verebilir ama sorumluluğun bir kısmı kurumsal koşullara aittir. Hüküm: birinci argüman daha güçlü, çünkü doğrulama mesleğin temel bir normu; ama ikinci argümanın kurumsal vurgusu, eleştirinin yalnızca gazeteciye değil kurumun yayın süreçlerine de yöneltilmesi gerektiğini gösteriyor."

ÖlçütNe aranır
Test uygulamasıİrade Testi'nin adımları uygulanmış; eleştirinin hedefi belirlenmiş
İki argümanSuçlanabilirlik ve hesap verebilirlik argümanları en güçlü hâlleriyle kurulmuş
Argüman yapısıÖncüller numaralandırılmış, sonuçlar öncüllerden çıkıyor
Hüküm ve öneriGerekçeli bir hüküm verilmiş ve daha adil bir eleştiri ifadesi önerilmiş

Argüman koçu

Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.

En az 120 karakter (0)

Tekrar

  1. (Ders Ç1.4) Ders Ç1.4'te inanç ile kabul nasıl ayrıldı? Bu derste "ona güvenmeye karar verdim" gibi ifadelerin istençdışıcılıkla çatışmamasını sağlamak için bu ayrım nasıl kullanıldı?
  2. (Ders Ç1.5) Ders Ç1.5'te tam inancın bir işlevinin bir soruyu kapatmak olduğu söylendi. Bu ders, bir soruyu ne zaman kapatacağına karar vermenin hangi denetim türüne bağlı olduğunu söylüyor?
  3. (Ders Ç0.2) Ders Ç0.2'de gizli öncül kavramını gördük. Alston'ın argümanında hangi ilke gizli bir öncül olarak işliyor ve onu açığa çıkarmak tartışmayı nasıl değiştiriyor?
Cevapları göster
  1. Ders Ç1.4'te inanç, doğruyu hedefleyen, kanıta duyarlı ve bağlamdan bağımsız bir tutum olarak; kabul ise bir bağlamda pratik bir amaçla öncül olarak benimsenen ve çoğu zaman iradeye bağlı olan bir tutum olarak tanımlandı. Bu derste, "ona güvenmeye karar verdim" gibi ifadelerin çoğu zaman bir inanç kararı değil, bir kabul ya da bir davranış kararı olduğu gösterildi. Bu yorum, iradeye bağlı gibi görünen durumları istençdışıcılığa karşı-örnek olmaktan çıkarır.
  2. Ders Ç1.5'te tam inancın bir işlevinin, bir soruyu kapatıp onu öncül olarak kullanmak olduğu söylendi. Bu ders, bir soruyu ne zaman kapatacağına, yani daha fazla araştırma yapıp yapmayacağına karar vermenin bir araştırma eylemi olduğunu ve dolaylı denetime bağlı olduğunu söylüyor. İnanç kendiliğinden oluşur, ama araştırmayı ne zaman bitireceğine kişi karar verir.
  3. Gizli öncül, "yükümlülük gerektirir ki yapabilirlik" ilkesidir, ve özellikle yapabilirliğin doğrudan istençli denetim olarak anlaşılmasıdır. Ders Ç0.2'de gördüğümüz gibi, bir argümanın gizli öncülünü açığa çıkarmak, tartışmanın asıl nerede olduğunu gösterir. Burada açığa çıkan, "yapabilirlik" kelimesinin hangi denetim türünü kastettiğidir. İlke açıkça yazıldığında, onun dolaylı ve değerlendirici denetimle de karşılanabileceği görülür ve Alston'ın sonucu zayıflar.

Flashcard'lar

Ön yüzArka yüz
Doğrudan istençcilik nedir?Bir önermeye, yalnızca ona inanmaya karar vererek doğrudan inanılabileceği görüşü (klasik savunucusu Descartes).
İstençdışıcılık nedir?İnancın doğrudan istençli denetime bağlı olmadığı görüşü; bugün çoğu filozofun görüşü.
Williams'ın argümanı nedir?İnanç doğruyu hedeflediği için, istenerek edinildiği bilinen bir tutum, inanç olamaz.
Dolaylı istençcilik nedir?İnancı, kanıt arama, dikkat ve alışkanlık gibi eylemlerle dolaylı olarak etkileyebileceğimiz görüşü.
Alston'ın argümanı nedir?Yükümlülük gerektirir ki yapabilirlik ve inanç istençli değil; öyleyse inanç yükümlülük kavramlarıyla değerlendirilemez.
Yönetsel ve değerlendirici denetim nasıl ayrılır?Yönetsel denetim bir şeyi eylemlerle dışarıdan yönlendirmek; değerlendirici denetim bir tutumun kişinin kendi yargısının ifadesi olmasıdır (Hieronymi).
Hesap verebilirlik ile suçlanabilirlik nasıl ayrılır?Hesap verebilirlik bir tutum için gerekçe istenmesinin uygunluğu; suçlanabilirlik o tutumdan ötürü kınamanın uygunluğudur ve koşullara duyarlıdır.
İyi bir inanç eleştirisi ne sorar?"Neden buna inanmayı seçtin?" değil, "neye dayanarak buna inanıyorsun?" ve "yeterince araştırdın mı?"

Okuma listesi

  • René Descartes, İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar (1641), IV. meditasyon. İrade, anlık ve yanılgı.
  • Bernard Williams, "Deciding to Believe", ilk kez 1970; Problems of the Self (Cambridge University Press, 1973) içinde. İstençdışıcılığın kavramsal savunusu.
  • William P. Alston, "The Deontological Conception of Epistemic Justification", Philosophical Perspectives 2 (1988). Yükümlülük itirazı.
  • Pamela Hieronymi, "Controlling Attitudes", Pacific Philosophical Quarterly 87 (2006). Yönetsel ve değerlendirici denetim.
  • Richard Feldman, "The Ethics of Belief", Philosophy and Phenomenological Research 60 (2000). Rol yükümlülükleri.
  • Stanford Encyclopedia of Philosophy, "The Ethics of Belief" maddesi. Tartışmanın tarihine ve güncel durumuna genel bakış.

Sonraki derse köprü

Bu dersin ana argümanlarından biri, Williams'ınki, inancın doğruyu hedeflediği fikrine dayanıyordu: istenerek edinilen bir tutum inanç olamaz, çünkü inanç dünyaya karşılık gelmeyi amaçlar. Ama bu "doğru" kavramının kendisi ne demek? Ders Ç1.7, hakikat üzerine iki dersin ilkini açıyor: tekabül kuramına göre bir önerme, dünyadaki bir olguya karşılık geldiğinde doğrudur. Bu sezgisel görünen fikir, "karşılık gelme" ilişkisinin ve "olgu" kavramının ne olduğu sorulduğunda beklenmedik zorluklarla karşılaşıyor.

Günlük sorusu: Yakın zamanda bir inancın için eleştirildiğin ya da birini eleştirdiğin bir anı hatırla. Eleştiri inancın kendisine mi, yoksa o inanca nasıl vardığına mı yönelmişti? Hangisi daha adil olurdu?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.