Giriş
Sabah sekizde işe gitmek için evden çıkıyorsun. Arabanı dün akşam evin önündeki açık otoparka bıraktın. Merdivenleri inerken biri sana sorsa, "Araban nerede?", hiç düşünmeden cevap verirsin: "Otoparkta." Arabanın otoparkta olduğuna inanıyorsun. Şimdi soruyu değiştirelim. Biri sana şöyle bir teklif yapıyor: "Arabanın şu an otoparkta olduğuna dair evini ortaya koy. Oradaysa bir çay ısmarlarım; orada değilse evini alırım." Bu teklifi kabul etmezsin. Peki neden? Arabanın otoparkta olduğuna inanıyordun. Bir gece içinde araba çalınabilir, çekilebilir, bir şey olabilir; bunun olasılığı çok düşüktür, ama sıfır değildir. Evini bu küçük olasılığa karşı ortaya koymak akılsızca olurdu.
Bu sahne, epistemolojinin uzun süre sakin duran ama son otuz yılda canlanan bir sorusunu ortaya koyuyor. İnançtan iki farklı dille söz ediyoruz. Birinci dil, "inanıyorum", "inanmıyorum", "emin değilim" gibi kategorilerle konuşur: buna tam inanç (full belief) dili denir. İkinci dil, Ders Ç0.10'da tanıştığımız inanç dereceleriyle konuşur: "yüzde doksan dokuz eminim", "olasılığı düşük". Merdivenlerdeki sen, birinci dilde arabanın otoparkta olduğuna inanıyorsun; ikinci dilde ise ona çok yüksek ama tam olmayan bir güven duyuyorsun. Bu iki dil aynı şeyi mi anlatıyor? Merdivenlerdeki "otoparkta" cevabını bir sayıya çevirebilir miyiz, ya da 0,995 gibi bir sayıdan "otoparkta" cevabına bir kuralla geçebilir miyiz? Önceki derste inancın ne olduğunu, eğilim, temsil ve yorum kuramları üzerinden sorduk. Bu ders aynı inancın iki farklı ölçeğini karşı karşıya getiriyor ve iki dilin ne zaman birbirinin yerine kullanılabileceğini, ne zaman kullanılamayacağını gösteriyor.
Bu dersin kazanımları:
- Tam inancı, krediyi, Lockeçu tezi, birleşme altında kapalılığı ve iki dilin ilişkisine dair başlıca görüşleri (indirgemecilik, elemecilik, ikicilik) açıklarsın. (anla)
- Bir iddia için Kredi Ölçeği'ni kullanarak krediyi, yanılmanın bedelini ve bu bedel karşısında "inanıyorum" demenin uygun olup olmadığını belirlersin. (uygula)
- Tam inancın krediye basit bir eşikle indirgenip indirgenemeyeceğini, piyango türünden durumlar ve istatistiksel kanıt karşısında gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)
Kavramlar
Yedi kavramla çalışacağız. İlk ikisi iki dilin temel birimlerini, sonraki ikisi onları birbirine bağlamaya çalışan en doğal köprüyü ve o köprünün zorlandığı yeri, son üçü ise köprünün çöktüğü yerde öne sürülen üç görüşü tanımlıyor.
Tam inanç dili gündelik dilin, hukukun ve bilimin varsayılan dilidir. Bir tanık "sanığı gördüğüme inanıyorum" der; bir bilim dergisi bir bulguyu "gösterdik" diye sunar; bir arkadaş, ısmarladığı yemeği beğeneceğine inandığını söyler. Tam inanç dilinin üç tutumu arasındaki ilişki önemlidir. Reddetmek (disbelief), p'nin değillemesine inanmaktır; Ders Ç0.5'teki değilleme bağlacı burada önermenin içine girer. Bunu, salt inanmamaktan ayırmak gerekir: inanmamak, inanmanın yokluğudur ve önermenin dışında kalır; birçok önermeye, onları reddetmeden de inanmayız. Yargıyı askıda bırakmak (suspension of judgment) ise hem p'ye hem değil-p'ye inanmamak, ama soruyu da düşünmüş olmaktır. Bir zar atılmadan önce, zarın altı geleceğine inanmazsın, altı gelmeyeceğine de inanmazsın; yargıyı askıda bırakırsın. Ama sayısız soru hakkında da hiçbir şeye inanmazsın, çünkü onları hiç düşünmemişsindir: Uranüs'ün bir uydusunun tam kütlesini düşünmemiş biri, bu konuda yargıyı askıda bırakmış sayılmaz. Askıda bırakma bir tutumdur; düşünmemek bir tutum değildir.
Bu akademide kredi ve inanç derecesi terimlerini eş anlamlı kullanıyoruz. Ders Ç0.10'da kredinin bahis yorumunu, yani bir kişinin kredisinin, o kişinin kabul edeceği bahis oranlarıyla ölçülebileceğini görmüştük. Kredi dilinin gücü inceliğidir. Tam inanç dilinde zarın altı gelmesi ile Ankara'ya yarın kar yağması arasında fark yoktur; ikisinde de yargıyı askıda bırakabilirsin. Kredi dilinde ise ilkine yaklaşık 1/6, ikincisine mevsime ve hava tahminine göre farklı bir kredi verirsin. Kredi dili, kanıtın küçük değişikliklerini de izleyebilir: bir tanığın sözü kredini 0,7'den 0,8'e çıkarabilir ama tam inanç dilinde hiçbir şeyi değiştirmeyebilir. Kredilerin hangi kurallara uyması gerektiği, nasıl güncelleneceği ve neden olasılık kurallarına uyması gerektiği, Modül P1'in, formel epistemoloji parkurunun konusudur.
Lockeçu tez, iki dil arasındaki en doğal köprüdür. Merdivenlerdeki sen arabanın otoparkta olduğuna inanıyorsun, çünkü bu önermeye verdiğin kredi, diyelim 0,995, eşiğin üzerinde. Zarın altı gelmesine inanmıyorsun, çünkü 1/6 eşiğin çok altında. Tez sezgiseldir ve gündelik hayatın büyük kısmında iyi çalışır. Ama tezin bir parametresi var: eşik nerede? Eşik 0,5 olamaz, çünkü o zaman yazı tura atılmadan önce, paranın biraz eğri olduğunu bilen biri, yazı geleceğine "inanırdı"; oysa çoğumuz bu durumda inanç dilini kullanmayız. Eşik 1 de olamaz, çünkü o zaman kesin olmayan hiçbir şeye inanmazdık; arabanın otoparkta olduğuna bile. Eşiğin 0,5 ile 1 arasında bir yerde olması gerekir; ama tam olarak nerede olduğunu belirleyen ilkeli bir neden bulmak zordur. Bu dersin argümanı, eşiğin nerede olduğundan bağımsız olarak, tezin ciddi bir sorunla karşılaştığını gösterecek.
Bu ilke, Ders Ç0.5'teki birleşme bağlacının inanca uygulanmasıdır ve tam inanç dilinin temel bir özelliği gibi görünür. Akıl yürütmenin büyük kısmı inançları birleştirmekten oluşur: toplantının saat üçte olduğuna inanıyorum, toplantının üçüncü katta olduğuna inanıyorum, öyleyse toplantının saat üçte üçüncü katta olduğuna inanıyorum. Bu birleştirme yapılamasaydı, inançlarımızdan sonuç çıkarmak çok zorlaşırdı. Ama kredi dili bu ilkeye uymaz: iki bağımsız önermenin her birine 0,9 kredi veriyorsan, birleşimlerine yalnızca 0,81 kredi vermelisin. Birleştirdikçe kredi düşer. Lockeçu tez ile birleşme altında kapalılık arasındaki gerilim tam burada başlar.
İnanç-önce indirgemeciliğin bilinen savunucularından biri, Amerikalı filozof Gilbert Harman'dır. Harman'ın 1986 tarihli Change in View kitabına göre akıl yürütme ya hep ya hiç inançlarla işler; inanç dereceleri büyük ölçüde örtüktür, yani bir inancın ne kadar kolay bırakılacağında saklıdır. Açık bir inanç derecesi ise birkaç özel durumda, olasılık hakkında açık bir inanç olarak bulunur: "yüzde doksan eminim" dediğimizde dile getirdiğimiz, olasılık hakkında tam bir inançtır. İki indirgemecilik yönü, iki dilden birinin temel olduğunu, öbürünün ondan türediğini söyler. İkisi de bir dili gereksiz kılmayı değil, bir dili öbürüyle açıklamayı amaçlar.
Bu görüşün en bilinen savunucusu, Amerikalı filozof Richard Jeffrey'dir. Jeffrey, 1970'te yayımlanan ve başlığıyla da akılda kalan "Dracula Meets Wolfman: Acceptance vs. Partial Belief" adlı makalesinde, akılcı bir failin tam inançlara değil yalnızca kredilere ihtiyaç duyduğunu ve bilim insanlarının bile kuramlara tam inançla bağlanmak (Jeffrey'nin terimiyle acceptance; Ders Ç1.4'teki bağlama bağlı kabulle karıştırılmamalı) yerine onlara krediler vermesi gerektiğini savundu. Elemeci için merdivenlerdeki sorun yoktur: arabanın otoparkta olduğuna dair kredin 0,995'tir ve bu sayı hem "Otoparkta" cevabını hem de evini ortaya koymama kararını açıklar. "İnanıyorum" kelimesi bu sayının kaba bir kısaltmasıdır ve felsefenin bu kısaltmaya ayrı bir kuram ayırmasına gerek yoktur.
İkiciliğe göre tam inanç ve kredi aynı zihinsel durumun iki ölçeği değil, iki ayrı durumdur. Bu görüşün savunucuları, iki tutumun farklı işlevlerine dikkat çeker: kredi, seçenekleri tartmaya, riskleri hesaplamaya ve kanıtın küçük değişikliklerini izlemeye yarar; tam inanç ise bir soruyu kapatmaya, onu yeniden açmadan akıl yürütmeye ve eyleme temel yapmaya, başkalarına bir şeyi öne sürmeye yarar. Amerikalı filozof Lara Buchak, 2014'te yayımlanan bir makalesinde, tam inancın kredinin göremediği bir kanıt türüne, bireyin kendisine özgü kanıta, duyarlı olduğunu savunarak ikicilik lehine güçlü bir argüman geliştirdi; bu argümanın bir özetini İtiraz 4'te göreceğiz. İkicilik, bu dersin sonucuna en yakın görüştür, ama ders onu tam olarak benimsemiyor; Argüman bölümünün sonucu daha temkinli olacak.
Argüman
Lockeçu tez, iki dil arasındaki köprü olarak çekici. Bu bölüm, köprünün en basit biçiminin neden çöktüğünü, sonra çöküşün bize iki dilin işlevleri hakkında ne öğrettiğini gösteriyor. Argüman, bilinen bir piyango durumunu kullanıyor; ama piyangonun kendisi değil, onun Lockeçu tez hakkında söylediği şey bu dersin konusu.
- Lockeçu teze göre, eşik t 1'den küçük olmak üzere, akılcı bir fail kredisi t'nin üzerinde olan her önermeye, ve yalnızca onlara, inanır.
- Birleşme altında kapalılığa göre, akılcı bir fail inandığı önermelerin birleşimine de inanabilir.
- Bin biletlik adil bir piyangoda tam bir bilet kazanacak. Her bilet için "Bu bilet kaybedecek" önermesine akılcı kredi 0,999'dur; eşik 0,999'dan düşükse, fail her bilet için kaybedeceğine inanır.
- Kapalılığa göre fail bu bin inancın birleşimine, yani "Bütün biletler kaybedecek" önermesine de inanabilir; ama bu önermeye akılcı kredi sıfırdır, çünkü fail bir biletin kazanacağını biliyor.
- Bilet sayısı, eşik 1'in ne kadar altında olursa olsun, onu aşacak kadar artırılabilir; öyleyse 1'den küçük her eşik için aynı sorun doğar.
- Tek kaçış, yalnızca kredisi 1 olan önermelere inanmaktır; bu kapalılığı korur, ama bu durumda fail kredisi 1'in altındaki hiçbir önermeye inanmaz; arabasının otoparkta olduğuna da.
Sonuç: Tam inanç, 1'den küçük sabit bir eşiğin üzerindeki kredi olarak tanımlanırsa, birleşme altında kapalılık korunamaz; kapalılık korunursa, tam inanç böyle bir kredi olamaz. Tam inanca, akıl yürütmede başka inançlarla birleştirilebilen bir öncül olma işlevini veren biri için, iki dil arasında basit bir çeviri yoktur.
Argümanın ilk iki öncülü, iki dilin birer temel ilkesini koyuyor; üçüncü ve dördüncü öncül ise bu iki ilkenin birlikte ne ürettiğini gösteriyor. Bu durum, Amerikalı filozof Henry Kyburg'un 1961'de ortaya koyduğu ve piyango paradoksu adıyla bilinen sorundur. Paradoksun kendisi ve ona verilen cevaplar Ders Ç6.1'de ayrıntılı işlenecek; burada yalnızca iki ilkenin uyumsuz olduğunu ve bu uyumsuzluğun iki dilin ilişkisi için ne anlama geldiğini görüyoruz. Beşinci öncül, sorunun eşiğin yerinden kaynaklanmadığını gösteriyor: hangi eşik seçilirse seçilsin, yeterince büyük bir piyango aynı çatışmayı doğurur. Altıncı öncül ise tek kaçış yolunun bedelini gösteriyor: eşiği 1 yapmak, tam inancı neredeyse kesinlikle özdeşleştirmektir ve bu durumda gündelik inançlarımızın neredeyse hiçbiri inanç olmaz.
Sonucun koşullu biçimi önemlidir: tam inancın birleştirilebilir bir öncül olma işlevi varsa, iki dil basit bir eşikle birbirine çevrilemez. Bu işlevin gerçekten tam inanca ait olup olmadığı, İtiraz 5'te sorgulanıyor. İşlev kabul edilirse, iki dilin farklı işler gördüğü sonucu doğal olarak çıkar: hangi dilin kullanılacağı sorulan soruya bağlıdır; seçenekleri tartarken kredi dili, bir soruyu kapatıp ilerlerken tam inanç dili. Merdivenlerdeki duruma geri dönelim. "Araban nerede?" sorusuna "Otoparkta" demek, soruyu kapatmaktır: arabaya gidip binersin, otoparkta değilse diye ayrı bir plan yapmazsın. Bu, tam inancın işidir. Evini ortaya koyma teklifi ise soruyu yeniden açar ve seni kredi diline geçirir: şimdi küçük olasılıkların da hesaba katılması gerekir, çünkü yanılmanın bedeli büyüktür. Aynı kişi, aynı anda, aynı önermeye karşı iki dili de kullanabilir; sorun, birini öbürüne basit bir formülle indirgemeye çalışınca ortaya çıkar.
En tartışmalı öncül: İkinci öncül, birleşme altında kapalılık. Lockeçu tezi savunanların çoğu, bu ilkeden vazgeçmeyi tercih eder. Richard Foley bunların başında gelir: ona göre akılcı inançlar kümesi, birleşimleri inanılmayan inançlar içerebilir; piyango durumunda her biletin kaybedeceğine inanmak akılcıdır, ama hepsinin kaybedeceğine inanmak değildir. Bu cevabın bedeli, tam inancın akıl yürütmede birleştirilebilir bir öncül olma işlevini kaybetmesidir; ve bu işlev, bu dersin sonucunun tam inanca atfettiği işlevdir. Bir başka cevap, Avusturyalı filozof Hannes Leitgeb'in, eşiğin sabit olmadığını ve bağlama göre belirlendiğini savunan istikrar kuramıdır; bu kuram Ders Ç6.8'de işlenecek. Foley'nin cevabı basit çeviriyi korur ama kapalılığı bırakır; Leitgeb'inki kapalılığı korur ama sabit eşiği bırakır. İkisi de dersin sonucundaki ikilemin bir boynuzunu seçer.
İtirazlar ve cevaplar
İtiraz 1: Tam inanç dili gereksiz bir kısaltmadır
Jeffrey'nin elemeciliği haklıdır. Kredi dili her şeyi söyleyebiliyorsa, tam inanç diline ayrı bir rol vermek gereksizdir. Piyango paradoksu, tam inanç dilinin kaba olduğunun kanıtıdır: o dil, olasılıkların inceliğini yakalayamadığı için çelişkiye düşüyor. Akılcı düşünmeyi isteyen biri, "inanıyorum" demeyi bırakıp kredilerle konuşmalıdır.
Cevap: Elemecilik, ideal bir akıl yürütücü için savunulabilir; ama sınırlı zihinler için değil. Harman'ın da vurguladığı gibi, sıradan bir insan aklında sayısız önermeye ayrı ayrı krediler taşıyamaz ve her kararda bu kredileri yeniden hesaplayamaz. Tam inanç, bilişsel bir ekonomi sağlar: bir soruyu kapatıp ona dönmeden ilerlemeyi mümkün kılar. Arabanın otoparkta olduğuna inanan kişi, her sabah bu olasılığı yeniden tartmaz. Ayrıca tam inancın, kredinin kolayca üstlenemeyeceği toplumsal işlevleri vardır. Bir tanığın mahkemede "gördüğüme inanıyorum" demesi, bir bilim insanının bir bulguyu "gösterdik" diye yayımlaması, bir hekimin bir hastaya "teşhisiniz bu" demesi, hepsi tam inanç dilinde yapılan ve başkalarının üzerine eylemde bulunabileceği taahhütlerdir. Bu taahhütlerin öne sürmenin normlarıyla nasıl ilişkili olduğu Ders Ç6.3'te işlenecek. Piyango paradoksu ise tam inanç dilinin kaba olduğunu değil, onun krediye basit bir eşikle bağlanamayacağını gösteriyor; bu, elemeciliği zorunlu kılmaz, çünkü aynı sonuç ikicilikle de uyumludur.
İtiraz 2: Krediler aslında olasılığa dair inançlardır
Harman'ın çizgisinde bir inanç-önce görüşü doğruysa, kredi ayrı bir tutum değildir. Sıradan insanlar "yüzde doksan eminim" dediklerinde, aslında "bunun olasılığı yüzde doksandır" önermesine inanırlar. Öyleyse temel olan tam inançtır ve kredi dili, olasılık hakkındaki tam inançların bir kısaltmasıdır. Bu durumda iki dil arasında gerilim yoktur, çünkü tek bir dil vardır.
Cevap: Bu görüşün iki zorluğu var. Birincisi, insanların olasılık kavramına sahip olmadan da dereceli güven duyduğu görünür. Küçük bir çocuk, karanlık bir odaya girmeye, aydınlık bir odaya girmekten daha çok çekinir; ama "karanlık odada tehlike olasılığı daha yüksektir" önermesine inanıyor olması için, olasılık kavramına sahip olması gerekir. Çocuğun güveni dereceli görünüyor ama olasılık hakkında bir inanca dayanmıyor. İkincisi, olasılık hakkında tam inanç ile kredi birbirinden ayrılabilir. Bir zarın hileli olduğunu bilen ama hangi yöne hileli olduğunu bilmeyen biri, "altı gelme olasılığı 1/6'dır" önermesine inanmaz; ama altı gelmesine, simetri gereği, hâlâ 1/6 civarında bir kredi verebilir. Bu iki tutum farklıdır: biri zarın nesnel özelliği hakkında bir inanç, öbürü kişinin kendi bilgi durumunun bir ifadesidir. Ders Ç0.10'da gördüğümüz olasılık yorumları arasındaki ayrım, burada iki tutum arasındaki ayrıma karşılık geliyor. Bu zorluklar inanç-önce indirgemeciliği çürütmez, ama onu en azından birçok durum için yetersiz kılar.
İtiraz 3: Eşik işin önemine göre değişiyorsa, tam inanç sabit bir durum değildir
Giriş örneği, eşiğin sabit olmadığını gösteriyor: merdivenlerde "otoparkta" diyen kişi, evini ortaya koyması istenince aynı şeyi söylemekten çekiniyor. Öyleyse tam inanç, işin önemine göre açılıp kapanan bir şeydir. Ama Ders Ç1.4'te tam inancı kabulden, tam da bağlama göre açılıp kapanmaması ölçütüyle ayırmıştık. Bu ders kendi önceki dersiyle çelişiyor.
Cevap: İtiraz gerçek bir gerilime işaret ediyor ve Ders Ç1.4'te de bu gerilime bir sınır olarak değinilmişti. İki çözüm yolu var ve ikisi de bu dersin sonucuyla uyumlu. Birinci yol, giriş örneğindeki değişikliğin inancın değil, eylemin değiştiğini söyler: kişi evini ortaya koyma teklifi karşısında da arabanın otoparkta olduğuna inanmaya devam eder, ama bu inanca dayanarak böyle bir bahse girmenin akılcı olmadığını görür. Bu yol, tam inanç ile eylem arasındaki bağın işin önemine göre değiştiğini söyler. İkinci yol, pragmatik müdahale adı verilen görüştür: inanmak ya da bilmek için gereken kanıt eşiği gerçekten de işin önemine göre değişir. Bu görüş Ders Ç5.14'te ayrıntılı işlenecek. Her iki yol da tam inancın, kredinin sabit bir eşikle çevirisi olamayacağını, yani bu dersin sonucunu kabul eder. Birinci yol, Ders Ç1.4'teki inanç ile kabul ayrımını korur; ikinci yol ise o ayrımın bağlam ölçütünü yumuşatır, ama iki tutumu ayıran öbür ölçütü, yani kabulün pratik bir amaca hizmet etmesini, korur.
İtiraz 4: Yüksek kredi bazen inanca yetmez
Lockeçu tezin en ciddi sorunu, piyango paradoksundan değil, istatistiksel kanıttan gelir. İngiliz filozof L. Jonathan Cohen, 1977 tarihli The Probable and the Provable kitabında şöyle bir durum tartıştı: bir rodeoda tribünlerde bin kişi sayılıyor, ama yalnızca 499 kişinin giriş ücreti ödediği biliniyor; geri kalanlar çitten atlayıp bedava girmiş. Bilet kesilmemiş, kimin ödediğine dair başka kanıt yok. Düzenleyici, seyircilerden birine giriş ücreti için hukuk davası açıyor. Bu seyircinin bedava girdiğine dair kredi 0,501'dir ve hukuk davalarında sık kullanılan "olasılıkların dengesi" ölçütü bu sayıyla karşılanmış görünür. Ama çoğumuzun sezgisi, yalnızca bu istatistiğe dayanarak o kişinin aleyhine hüküm vermememiz gerektiğidir; bilet alanların oranı küçültülerek kredi daha da yükseltilse bile sezgi büyük ölçüde değişmez. Öyleyse tam inanç, krediden başka bir şeye duyarlı olabilir.
Cevap: Bu itiraz kredi-önce indirgemeciliği zorlar ve bu dersin sonucunu güçlendiren yönde işler. Lara Buchak'ın 2014 makalesinde savunduğu gibi, istatistiksel kanıt kredimizi değiştirir ama o kişinin kendisine dair bir kanıt sunmaz; ve bir kişiye yönelen tam inanç, özellikle birini sorumlu tutan bir inanç, o kişiye özgü kanıt istiyor gibi görünür. İstatistiksel kanıtın neden yetmiyor gibi göründüğü, buna verilen öbür açıklamalarla birlikte, örneğin Edinburgh Üniversitesi'nden Avustralyalı filozof Martin Smith'in gerekçeli tam inancın kanıtla "normik" bir bağ gerektirdiği görüşüyle birlikte, Ders Ç6.5'te; hukuktaki boyutu ise Ders P4.3'te ayrıca işlenecek. Burada önemli olan, itirazın gösterdiği yöndür: tam inanç ve kredi aynı kanıta aynı biçimde tepki vermiyor olabilir. Bu doğruysa, iki dili tek bir eşikle birbirine çevirmenin başarısız olmasının, piyangodan bağımsız ikinci bir nedeni vardır.
İtiraz 5: Kapalılık tam inancın kendisi için de yanlıştır
Argümanın sonucu, tam inancın birleştirilebilir bir öncül olma işlevine dayanıyor. Ama bu işlev, kredilerden bağımsız olarak da sorunludur. Dikkatli bir yazar, kitabındaki her iddiaya ayrı ayrı inanır; ama önsözünde, kitapta bir yerde mutlaka bir hata bulunduğuna da inanır. Bu yazar, birleşme altında kapalılığa uyarsa, hem kitabın bütününün doğru olduğuna hem de olmadığına inanmak zorunda kalır. Amerikalı filozof David Christensen, 2004 tarihli Putting Logic in its Place kitabında, bu tür durumların, tam inancın mantıksal kapalılık gibi ilkelere bağlı olmadığını, akılcılığın asıl olarak krediler düzeyinde işlediğini gösterdiğini savundu. Öyleyse dersin dayandığı işlev tam inanca ait değildir ve sonuç boşa düşer.
Cevap: Bu itiraz ciddidir ve dersin sonucunu koşullu biçimde yazmamızın nedeni budur. Yazarın durumu, Ders Ç6.2'de önsöz paradoksu adıyla ayrıntılı incelenecek; burada iki gözlem yapılabilir. Birincisi, itiraz, kapalılığın sınırsız biçimini, yani yüzlerce önermenin birleşimine kadar uzanan biçimini hedef alıyor; gündelik akıl yürütmede birleştirdiğimiz önermeler ise genellikle birkaç tanedir ve bu küçük ölçekte kapalılık sorunsuz işler. İkincisi, itiraz doğruysa, tam inancın işlevi daralır ama ortadan kalkmaz: tam inanç yine bir soruyu kapatma, onu öne sürme ve onun üzerine eylemde bulunma işlevini taşır. Bu, İtiraz 1'in cevabındaki bilişsel ekonomi ve toplumsal taahhüt işlevleridir. Christensen'in görüşü bu yüzden ikiciliği değil, tam inancın akılcılık normlarını kredilere bağlayan ılımlı bir kredi-önce görüşünü destekler; ve o görüş de tam inancı krediye basit bir sabit eşikle bağlayamaz.
Örnekler
Basit örnek: arabam otoparkta
Giriş örneğine Kredi Ölçeği'ni uygulayalım. Önerme: "Arabam şu an otoparkta."
Kredi: Bu önermeye ne kadar güveniyorsun? Kendi semtindeki araç hırsızlığı ve çekilme sıklığını düşünerek, diyelim ki 0,995. Bu sayının kesin olması gerekmez; önemli olan sıra düzenidir: çok yüksek ama 1 değil.
Yanılmanın bedeli: İki farklı eylem için iki farklı bedel var. Birincisi, merdivenlerden inip arabaya yürümek: yanılırsan birkaç dakika kaybedersin ve polisi ararsın. İkincisi, evini ortaya koymak: yanılırsan evini kaybedersin.
Tam inanç uygunluğu: Birinci eylem için "inanıyorum" demek ve soruyu kapatmak uygundur; kredi yüksek, yanılmanın bedeli düşük. İkinci eylem için soru yeniden açılır: kredi aynı, ama yanılmanın bedeli o kadar büyük ki 0,005'lik bir olasılık bile bahsi akılsız kılar.
Sonuç: Bu örnekte kredi değişmiyor; değişen, tam inancın eyleme temel olarak yeterli olup olmadığı. Kredi Ölçeği, inancı değil, inancın hangi eylemler için yeterli olduğunu sınıflandırıyor. Bu, İtiraz 3'ün cevabındaki birinci yolun bir uygulamasıdır.
Orta örnek: teşhis ve ayırıcı tanı
Bir acil servis hekimi, öksürük, ateş ve göğüs ağrısıyla gelen bir hastayı muayene ediyor. Bulgular zatürreyi düşündürüyor; hekim, deneyimine dayanarak, zatürre olasılığını yüksek görüyor. Ama göğüs ağrısı, daha seyrek görülen ama tedavi edilmezse çok daha tehlikeli olan bir durumu, örneğin akciğere pıhtı atmasını da düşündürebilir. Hekim hastaya ve ailesine "zatürre olduğunu düşünüyorum, ama başka bir şey olmadığından emin olmak için birkaç tetkik daha yapacağız" diyor.
Kredi Ölçeği ile bakalım. Hekimin iki önermeye karşı tutumu iki dili birden kullanıyor. Zatürre için yüksek bir kredi var ve hekim tedaviyi bu teşhise göre planlamaya başlıyor; bu, tam inanç işlevine yakın bir kullanımdır, yani soruyu tedavi planı açısından kapatmaktır. Ama pıhtı atması için düşük bir kredi var ve hekim bu önermeyi kapatmıyor: düşük olasılığa rağmen tetkik istiyor, çünkü yanılmanın bedeli çok büyük. Tıpta "ayırıcı tanı" denilen bu süreç, iki dilin kurumsal olarak birlikte kullanılmasıdır. En olası teşhis tam inanç diliyle eylemi yönlendirir; tehlikeli ama düşük olasılıklı teşhisler ise kredi diliyle açık tutulur.
Bu örnek, iki dilin farklı işlevlerini somutlaştırıyor. Hekim yalnızca kredi diliyle düşünseydi, her olası teşhisi ayrı ayrı tartmak zorunda kalır ve eyleme geçemezdi. Yalnızca tam inanç diliyle düşünseydi, zatürreye inanır ve pıhtı olasılığını tamamen kapatırdı. İyi klinik akıl yürütme, hangi sorunun kapatılacağını ve hangisinin açık tutulacağını, kredi ile yanılmanın bedelini birlikte tartarak belirler. Bu bir sağlık tavsiyesi değil; klinik karar vermenin genel yapısının bir betimlemesidir.
Gerçek hayat örneği: "son derece olası"dan "tartışmasız"a
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), değerlendirme raporlarında belirsizliği iletmek için iki ayrı dil kullanır. Ders Ç0.10'da birini gördük: "olası", "çok olası", "neredeyse kesin" gibi ifadeleri belirli olasılık aralıklarına bağlayan olasılık dili. Ama IPCC'nin yönergelerinde bunun yanında ikinci bir dil daha var: bir bulguya duyulan "güven" (confidence), kanıtın türüne, miktarına, kalitesine ve tutarlılığına ve uzmanlar arasındaki uzlaşının derecesine göre "çok düşük"ten "çok yüksek"e kadar nitel olarak ifade edilir. Bu güven dili bir olasılık değildir. Aynı bulgu, "olası" ve "orta güvenle" diye sunulabilir: olasılık yüksek, ama bu olasılığa dayanak olan kanıt sınırlı.
Daha çarpıcı olan, IPCC'nin insan etkisi hakkındaki bulgularında iki dili nasıl yan yana kullandığıdır. 2013–2014'teki Beşinci Değerlendirme Raporu, insan etkisinin yirminci yüzyıl ortasından bu yana gözlenen ısınmanın baskın nedeni olmasının "son derece olası" (extremely likely) olduğunu söyledi; bu ifade, IPCC'nin ölçeğinde yüzde 95 ile 100 arasındaki bir olasılığa karşılık gelir. Aynı rapor, daha zayıf bir önerme için, iklim sistemi üzerindeki insan etkisinin "açık" (clear) olduğunu söyledi; bu bir olasılık terimi değildir. 2021'deki Altıncı Değerlendirme Raporu ise insan etkisinin atmosferi, okyanusu ve karaları ısıttığının "tartışmasız" (unequivocal) olduğunu söyledi; bu da bir tam inanç ifadesidir.
Bu kullanım, bu dersin sorusunun kurumsal bir örneğidir. IPCC iki dili aynı raporda birlikte kullanıyor: daha zayıf önermeyi, yani insan etkisinin var olduğunu ve iklimi ısıttığını, tam inanç diliyle; daha güçlü önermeyi, yani bu ısınmanın baskın nedeninin insan etkisi olduğunu, kredi diliyle sunuyor. Zayıf önerme için tam inanç dilinin seçilmesi, yalnızca kredinin çok yüksek olmasıyla açıklanabilir mi? Belki. Ama "tartışmasız" demek, "son derece olası" demekten fazlasını yapar: soruyu kapatır, onu tartışmanın öncülü hâline getirir ve politika yapıcılara bu öncül üzerinden eyleme geçmeleri için bir zemin sunar. Bu, Argüman bölümünün tam inanca atfettiği işlevdir. Bir bilim topluluğunun bir soruyu ne zaman kapatması gerektiği, bilimsel uzlaşı ve uzmanlık konusunda Modül Ç7'de ve Modül P2'de yeniden açılacak.
Araç kartı: Kredi Ölçeği
| Satır | İçerik |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir önerme için krediyi, yanılmanın bedelini ve bu ikisine göre o önermenin hangi eylemler için kapanmış bir öncül olarak kullanılabileceğini belirler; tam inanç dili ile kredi dilinden hangisinin o durumda uygun olduğunu gösterir. |
| Adımlar | 1) Önermeyi yaz. 2) Krediyi belirle: kaba bir sayı ya da Ders Ç0.10'daki standart ölçekten bir ifade. 3) Kredinin dayandığı kanıtın gücünü ayrıca belirt: kanıt bol ve tutarlı mı, az ve dağınık mı? 4) Söz konusu eylemleri listele ve her biri için yanılmanın bedelini yaz. 5) Her eylem için karar ver: kredi yüksek ve bedel düşükse soruyu kapat ve tam inanç dilini kullan; bedel yüksekse soruyu açık tut ve kredi diliyle tart. 6) Kanıt bireye özgü değil yalnızca istatistiksel ise, bunu not et: bu tür kanıtın tam inanca yetip yetmediği tartışmalıdır (Ders Ç6.5). |
| Ne zaman kullanılır | Biri "inanıyorum" ya da "eminim" dediğinde bunun hangi eylemler için yeterli olduğunu sınarken; bir kararın bir olasılığa mı yoksa kapanmış bir soruya mı dayanacağını belirlerken; kendi kesin inançlarının bedel karşısında ne kadar dayanıklı olduğunu sınarken. |
| Sınırı | Kredileri sayıyla belirlemek çoğu zaman yaklaşıktır. Eşiğin nerede olduğu ve işin önemine göre değişip değişmediği tartışmalıdır; ölçek bu tartışmayı çözmez. İstatistiksel kanıt notu, tartışmalı bir felsefi görüşe işaret eder ve onu çözmez. |
| 5K kapısı | Kesinlik |
Özet
- İnançtan iki dille söz ederiz: tam inanç dili inanmak, reddetmek ve yargıyı askıda bırakmak olarak üç kategoriyle, kredi dili 0 ile 1 arasındaki güven dereceleriyle konuşur.
- Lockeçu tez, inanmayı belirli bir eşiğin üzerinde kredi olarak tanımlar ve iki dil arasındaki en doğal köprüdür.
- Birleşme altında kapalılık, inandığın önermelerin birleşimine de inanabileceğini söyler; kredi dili bu ilkeye uymaz, çünkü birleştirdikçe kredi düşer.
- Piyango türünden durumlar, 1'den küçük her sabit eşik için Lockeçu tez ile kapalılığın birlikte korunamayacağını gösterir.
- Bu soruna cevaplar: kapalılıktan vazgeçmek (Foley), eşiği bağlama göre belirlemek (Leitgeb), tam inanç dilini elemek (Jeffrey) ya da iki tutumu indirgenemez saymak (ikicilik); ayrıntılar Ders Ç6.1 ve Ders Ç6.8'de.
- İstatistiksel kanıt durumları, yüksek kredinin bile tam inanca yetmeyebileceğini düşündürür; tam inanç, krediden başka bir şeye duyarlı olabilir.
- İki dilin farklı işlevleri vardır: kredi seçenekleri tartmaya, tam inanç bir soruyu kapatıp ilerlemeye yarar; hangisinin kullanılacağı, yanılmanın bedeline ve sorulan soruya bağlıdır.
Derinleş — isteğe bağlı katmanlar
Birincil metin
Lockeçu tez adını John Locke'tan alıyor; tezin adını koyan Foley, Locke'un 1690 tarihli İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme'sinin dördüncü kitabındaki onay dereceleri bölümlerini kastediyordu. Locke inancı, bilginin karşısına şöyle yerleştirir:
Zihnin bu tür önermelere gösterdiği konukseverliğe inanç, onay ya da kanaat denir; bu, herhangi bir önermeyi, onun öyle olduğuna dair kesin bir bilgi olmaksızın, bizi onu doğru olarak kabul etmeye ikna eden argümanlara ya da kanıtlara dayanarak doğru diye almak ya da karşılamaktır.
Bir sonraki bölümde ise olasılığın en yüksek derecesini anlatırken şunu söyler:
Bu olasılıklar kesinliğe o kadar yaklaşır ki düşüncelerimizi en açık ispat kadar mutlak biçimde yönetir ve bütün eylemlerimizi onun kadar tam biçimde etkiler; ve bizi ilgilendiren konularda onlar ile kesin bilgi arasında pek az fark gözetiriz ya da hiç gözetmeyiz.
İki pasaj, bu dersin iki dilini Locke'un kendi terimleriyle yan yana koyuyor. Birinci pasajda inanç, kesin bilginin bulunmadığı yerde bir önermeyi "doğru diye almak"tır; Locke'a göre bu almanın dereceleri vardır ve bölümün hemen öncesinde onay derecelerini "tam güvence ve emniyetten" "tahmine, şüpheye ve güvensizliğe" kadar sıralar. Bu, kredi dilinin erken bir biçimidir. Ama ikinci pasaj başka bir şey söylüyor. En yüksek olasılıklar, örneğin ateşin ısıttığı ya da demirin suda battığı gibi herkesin sürekli deneyimiyle desteklenen önermeler, düşüncemizi "en açık ispat kadar mutlak biçimde" yönetir. Locke bu önermeler hakkında yine bir olasılıktan söz ediyor, yani kesinlik iddia etmiyor; ama onların akıl yürütme ve eylemdeki rolünün kesin bilginin rolünden ayırt edilemediğini söylüyor. Aynı paragrafın başında Locke, bu tür önermeleri kesin bilgiymiş gibi "kolayca kabul ettiğimizi ve onların üzerine aynı sağlamlıkla bina ettiğimizi" söyler.
Bu, bu dersin tam inanca atfettiği işlevin, yani bir soruyu kapatıp onun üzerine bina etmenin, açık bir ifadesidir. Locke'un çerçevesinde bu işlev, ayrı bir tutumun değil, yeterince yüksek bir onay derecesinin sonucudur; Lockeçu tezin adının neden ondan geldiği burada görülüyor. Ama Locke'un ifadesi aynı zamanda tezin sorununu da sezdiriyor: "kesinliğe o kadar yaklaşır ki" sözü, bir eşiği değil, bir yaklaşmayı anlatır; Locke eşiğin nerede olduğunu söylemez. Locke'un bilgi ile olasılık arasındaki sınırı nasıl çizdiği Ders G2.6'da ayrıntılı işlenecek.
Teknik ayrıntı
Piyangonun sayısal yapısı. Argüman bölümündeki piyangoyu biraz daha açalım. n biletli adil bir piyangoda, her bir bilet için "bu bilet kaybedecek" önermesinin kredisi (n − 1)/n'dir. Eşik t ise, bu kredi t'yi aştığında, yani n > 1/(1 − t) olduğunda, Lockeçu fail her bilet için kaybedeceğine inanır. Eşik 0,99 ise, 101 biletlik bir piyango yeter; eşik 0,999 ise, 1.001 biletlik. Bu basit hesap, sorunun eşiğe bağlı olmadığını, yalnızca piyangonun büyüklüğüne bağlı olduğunu gösteriyor. Kapalılık devreye girdiğinde, n inancın birleşimi "bütün biletler kaybedecek" önermesidir ve bu önermenin kredisi 0'dır. Lockeçu fail böylece hem bu önermeye inanır, kapalılık sayesinde, hem de ona inanmaz, kredisi eşiğin altında olduğu için.
Kredi ve kesinlik. Kredi 1 ile kesinlik aynı şey değildir. Sonsuz sayıda eşit olası sonucu olan bir deneyde, örneğin 0 ile 1 arasından rastgele bir gerçek sayı seçildiğinde, her bir sayının seçilme olasılığı 0'dır; ama bir sayı seçilecektir. Bu durumda "0,5 seçilmeyecek" önermesinin kredisi 1'dir, ama bu önerme kesin değildir, yanlış çıkabilir. Bu teknik nokta, Lockeçu tezin eşiği 1 yapmanın da tam inancı kesinlikle özdeşleştirmeye tam olarak yetmediğini gösteriyor. Ders Ç0.10'da 1'i "kesinlikle doğru" diye okumuştuk; bu sadeleştirme sonlu durumlar için yeterlidir, ama sonsuz durumlarda kredi 1 ile kesinlik ayrılır. Gündelik durumlar için bu ayrımın önemi azdır, ama formel epistemolojide önemli sonuçları vardır ve Ders P1.2'de olasılık aksiyomlarıyla birlikte işlenecek.
Askıda bırakma bir kredi midir? Yargıyı askıda bırakmak, kredi dilinde 0,5 civarında bir krediye karşılık geliyor gibi görünür. Ama bu eşleşme sorunludur. Bir zarın altı gelmesine 1/6 kredi veren kişi, yargıyı askıda bırakır; kredisi 0,5 değildir. Hiç kanıtı olmayan bir soruda, örneğin uzak bir galaksideki yıldız sayısının tek mi çift mi olduğu sorusunda, kredi 0,5 olabilir; ama bu kredinin dayandığı kanıt yoktur. Ders Ç0.10'da 0,5 krediyi "tamamen kararsız olmak" diye okumuştuk; burada kararsızlık ile askıda bırakmanın aynı şey olmadığını görüyoruz. Felsefeci Jane Friedman, 2013'te yayımlanan iki çalışmasında ("Suspended Judgment" ve "Rational Agnosticism and Degrees of Belief"), askıda bırakmanın bir kredi değeriyle özdeşleştirilemeyeceğini ve bir soruya yönelik ayrı bir tutum olduğunu savundu: askıda bırakmak, bir soruyu açık tutmaktır. Bu görüş, tam inanç dilinin üç tutumunun kredi diline indirgenemeyeceğine dair bir başka kanıttır.
Kanıtın ağırlığı. Kredi, kanıtın ne yönde işaret ettiğini söyler; ama kanıtın ne kadar bol olduğunu söylemez. İngiliz iktisatçı ve filozof John Maynard Keynes, 1921 tarihli A Treatise on Probability kitabında bu farka "argümanın ağırlığı" (weight of argument) adını verdi: iki durumda kredi aynı olabilir, ama biri çok az, öbürü çok fazla kanıta dayanabilir. IPCC'nin olasılık dili ile güven dilini ayırması, bu farkın kurumsal bir tanınmasıdır. Kredi Ölçeği'nin üçüncü adımı bu yüzden kanıtın gücünü kredinin kendisinden ayrı olarak sorar. Tek bir sayının bu iki boyutu birden taşıyamaması, kredilerin aralıklarla ifade edilmesi gerektiğini savunan görüşlere yol açtı; bu görüşler Ders P1.11'de işlenecek.
Güncel tartışma
İstikrar kuramı. Hannes Leitgeb, 2014'te yayımlanan "The Stability Theory of Belief" makalesinde ve 2017 tarihli The Stability of Belief kitabında, tam inancı, yeni bilgiler karşısında yüksek kredisini istikrarlı biçimde koruyan bir inanç olarak tanımladı. Bu tanımda eşik sabit değildir; kişinin kredilerinin yapısına ve sorunun nasıl bölümlendiğine göre belirlenir. Bütün seçeneklerin eşit olası olduğu bir piyangoda, istikrarlı olan tek önerme bütün olasılıkları kapsayan önermedir; fail biletler hakkında hiçbir olumsal önermeye inanmaz. Kuramın ayrıntısı ve bedeli Ders Ç6.8'de işlenecek.
İnanç bir akıl yürütme eğilimi olarak. Amerikalı filozoflar Jacob Ross ve Mark Schroeder, 2014'te yayımlanan "Belief, Credence, and Pragmatic Encroachment" adlı makalelerinde, tam inancı bir kredi düzeyiyle değil, bir işlevle tanımlamayı önerdi: p'ye inanmak, akıl yürütmede p'yi doğru olarak ele almaya yönelik, gerektiğinde bırakılabilen bir eğilime sahip olmaktır. Bu tanım, bu dersin tam inanca atfettiği soruyu kapatma işlevini doğrudan inancın tanımına yerleştirir ve Ders Ç1.4'teki eğilimci inanç kuramıyla da uyumludur. Tanımın bir sonucu, aynı krediye sahip iki kişiden birinin p'ye inanıp öbürünün inanmayabilmesidir: fark, p'yi akıl yürütmede kapanmış bir öncül olarak kullanıp kullanmadıklarındadır. Bu yaklaşım, inanç ile pragmatik müdahale arasındaki ilişki açısından da önemlidir ve Ders Ç5.14'te yeniden ele alınacak.
Yapay sistemler ve iki dil. Büyük dil modelleri, her kelimeyi bir olasılık dağılımından seçer; bu yüzden içsel olarak kredi diline benzeyen bir yapıya sahiptir. Ama cevaplarını çoğunlukla tam inanç dilinde verir: "Ankara Türkiye'nin başkentidir." Bu modellerin cevaplarına ne kadar güvenilmesi gerektiği tartışmasının bir kısmı, iki dil arasındaki bu uyumsuzluğa dayanır: model akıcı bir tam inanç cümlesi kurarken, ona ne kadar güvenilmesi gerektiğini gösteren bir kredi sunmaz. Bazı araştırmalar, modellerin cevaplarına bir güven düzeyi eklemesi ve bu güvenin kalibre edilmesi üzerinde çalışıyor. Bu çalışmalar, bu dersin sorusunu yeni bir yerde soruyor: bir model "eminim" dediğinde, bu söz bir kredinin sözel ifadesi mi, yoksa soruyu kapatan bir tam inanç taahhüdü mü? Kullanıcı onu ikinci biçimde okur ve üzerine eylemde bulunur; model ise yalnızca birinciyi üretebilir. İki dilin bu uyumsuzluğu, yapay sistemlere duyulan güvenin nasıl kalibre edileceği sorusunun merkezindedir. Bu konu Ders P3.12 ve Ders P3.13'te işlenecek.
Pratik: Çözümlü örnek
Bir arkadaşın şöyle diyor: "Bu yaz tatile gittiğimiz otelin havuzu temiz olacak, eminim. Geçen yıl da gittik, çok temizdi. Rezervasyonu yaptım, depozito da ödedim."
Adım 1, önerme. "Otelin havuzu bu yaz temiz olacak."
Adım 2, kredi. Arkadaşının kanıtı, geçen yılki deneyim. Bir otelin havuzunun bir yıldan öbürüne temiz kalma olasılığı yüksektir, ama yönetim değişikliği, bakım sorunu gibi nedenlerle değişebilir. Makul bir kredi, diyelim ki 0,85 ile 0,9 arası.
Adım 3, kanıtın gücü. Kanıt tek bir gözleme dayanıyor: geçen yılki bir ziyaret. Kanıtın ağırlığı düşük. Bu yüzden kredi yüksek olsa bile, yeni bir bilgi, örneğin kötü bir yorum, onu kolayca değiştirebilir. Burada IPCC'nin diliyle söylersek: olasılık yüksek, güven orta.
Adım 4, eylemler ve bedeller. Üç eylem var. Birincisi, tatile gitmek: havuz kirli çıkarsa bedel, tatilin bir kısmının keyfinin kaçması. İkincisi, yanlarına havuz için malzeme almamak: bedel çok düşük. Üçüncüsü, eğer arkadaşın küçük bir çocukla gidiyorsa ve çocuğun bağışıklığı zayıfsa, havuzu kullanmak: bedel bir sağlık sorunu olabilir.
Adım 5, karar. Birinci ve ikinci eylem için soruyu kapatmak, yani "havuz temiz olacak" diye düşünüp ilerlemek uygundur. Üçüncü eylem için soruyu açık tutmak gerekir: otele vardıklarında havuzu ve bakım kayıtlarını kendi gözleriyle kontrol etmek, ya da otelden güncel bilgi istemek.
Adım 6, istatistiksel kanıt uyarısı. Bu örnekte kanıt istatistiksel değil, bireye özgü: belirli bir otelin belirli bir havuzuna dair bir gözlem. Uyarı burada devreye girmiyor.
Sonuç. Arkadaşının "eminim" demesi, tatile gitme kararı için yeterli bir tam inanç; ama "eminim" kelimesi, kanıtın ağırlığını abartıyor. Daha doğru bir ifade: "Geçen yıl çok temizdi, bu yıl da öyle olmasını bekliyorum; vardığımızda bir bakarız."
Pratik: Alıştırmalar
- Bir arkadaşın, beş yüz biletlik bir çekilişten bir bilet aldığını ve "kazanmayacağıma inanıyorum, ama yine de aldım" dediğini düşün. Bu cümle akılcı mı? Lockeçu tezin, birleşme altında kapalılığın ve Kredi Ölçeği'nin bu cümle hakkında söyleyeceklerini yaz.
- Bir öğretmen, sınıfındaki otuz öğrencinin her biri için "bu öğrenci kopya çekmedi" önermesine inanıyor; ama sınıfta en az bir öğrencinin kopya çektiğini de düşünüyor. Bu durum hangi paradoksa benziyor? Öğretmenin tutumu akıl dışı mı?
- "Yargıyı askıda bırakmak, 0,5 kredi vermektir" iddiasını iki karşı-örnekle çürüt.
Cevapları göster
- Lockeçu tez: kazanmama olasılığı 0,998'dir; eşik bunun altındaysa, arkadaşın kazanmayacağına inanır. Cümlenin ilk kısmı Lockeçu açıdan akılcı. Birleşme altında kapalılık: bu durumda bir sorun yok, çünkü arkadaşın yalnızca bir bilet hakkında konuşuyor; ama aynı mantıkla bütün biletler için inanırsa, piyango paradoksuna düşer. Kredi Ölçeği: kazanmamaya dair yüksek kredi, bilet almamak için bir neden değildir, çünkü bilet almanın bedeli düşük, kazanmanın değeri yüksek. "Kazanmayacağıma inanıyorum" ifadesi, soruyu kapatmayı ima eder, ama bilet almak, soruyu açık tutmaktır. Bu yüzden cümle tuhaf geliyor: kişi tam inanç diliyle soruyu kapattığını, eylemiyle açık tuttuğunu söylüyor. Daha tutarlı ifade: "Kazanma olasılığım çok düşük, ama bedeli az olduğu için aldım."
- Bu durum, Ders Ç6.2'de işlenecek önsöz paradoksuna benziyor: kişi tek tek her öğeye inanıyor, ama öğelerin hepsinin doğru olmadığına da inanıyor. Öğretmenin tutumunun akıl dışı olup olmadığı, birleşme altında kapalılığı kabul edip etmediğimize bağlıdır; bu, Argüman bölümündeki en tartışmalı öncülün ve İtiraz 5'in gündelik bir yüzüdür. Paradoksun cevapları Ders Ç6.2'ye kaldı.
- Birinci karşı-örnek: bir zarın altı gelmesine dair yargı askıda bırakılır, ama kredi 1/6'dır, 0,5 değil. İkinci karşı-örnek: bir konu hakkında hiç kanıtı olmayan kişi, örneğin uzak bir galaksideki yıldız sayısının tek mi çift mi olduğu sorusunda, 0,5 kredi verebilir; ama bu kişinin durumu, bol ve dengeli kanıta sahip bir kişinin 0,5 kredisinden farklıdır. Askıda bırakmak, Jane Friedman'ın savunduğu gibi, bir soruyu açık tutmaktır; bu, tek bir kredi değerine karşılık gelmez.
Pratik: Argüman görevi
Karşılaştırma. Durum: bir haber sitesi, bir araştırmanın ön bulgularını "Bilim insanları kanıtladı: kahve ömrü uzatıyor" başlığıyla veriyor. Zayıf çalışma: "Başlık yanlış, çünkü bilim hiçbir şeyi kesin kanıtlamaz." Bu çalışma tam inanç dilini tümüyle reddediyor, ama hangi durumda kullanılabileceğini söylemiyor. Güçlü çalışma: "1) Araştırma gözlemsel; kahve içenlerle içmeyenler arasında başka farklar olabilir; kredi orta. 2) Kanıt tek bir araştırmaya dayanıyor; ağırlık düşük. 3) Okuyucu bu başlığa dayanarak kahve tüketimini artırabilir; bedel kişiden kişiye değişir ama bazıları için önemlidir. 4) Kredi orta ve ağırlık düşükken, bedel önemli olduğunda soru açık tutulmalıdır. 5) Öyleyse tam inanç dili ('kanıtladı') yersizdir; doğru dil kredi dilidir: 'Yeni bir gözlemsel araştırma, kahve içenlerin daha uzun yaşadığını buldu; bu ilişkinin nedensel olup olmadığı henüz bilinmiyor.'"
| Ölçüt | Ne aranır |
|---|---|
| Kredi ve ağırlık | Kredi ile kanıtın ağırlığı ayrı ayrı belirlenmiş |
| Eylem ve bedel | İlgili eylemler ve yanılmanın bedeli açıkça yazılmış |
| Argüman yapısı | Öncüller numaralandırılmış ve sonuç öncüllerden çıkıyor |
| Dil önerisi | Durum için uygun dil ya da dillerin birleşimi somut bir ifadeyle önerilmiş |
Argüman koçu
Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.
Tekrar
- (Ders Ç0.10) Ders Ç0.10'da inanç derecesinin bahis yorumu nasıl tanımlandı? Bu dersin giriş örneğindeki bahis teklifi, bu yorumu nasıl kullanıyor ve hangi sorunu ortaya çıkarıyor?
- (Ders Ç1.4) Ders Ç1.4'te inanç ile kabul nasıl ayrıldı? Bu dersin orta örneğindeki hekimin zatürre teşhisine karşı tutumu bir inanç mı, bir kabul mü, yoksa ikisinin birleşimi mi?
- (Ders Ç0.5) Ders Ç0.5'teki birleşme bağlacının doğruluk tablosunu kullanarak, iki bağımsız önermenin her birine 0,9 kredi verildiğinde neden birleşimlerine 0,9 kredi verilemeyeceğini açıkla.
Cevapları göster
- Ders Ç0.10'da bahis yorumu, bir kişinin bir önermeye verdiği kredinin, o önerme üzerine kabul edeceği bahis oranlarıyla ölçülebileceği olarak tanımlandı. Giriş örneğindeki teklif bu yorumu kullanıyor: evini çay karşılığında ortaya koymayı reddeden kişi, kredisinin 1 olmadığını gösteriyor. Ama örnek bir sorunu da ortaya çıkarıyor: aynı kişi "arabam otoparkta" diyerek tam inanç dilini kullanıyordu. Bahis yorumu krediyi ölçer; tam inancı ölçmez. Bu, iki dilin farklı şeyleri ölçtüğünün bir işaretidir.
- Ders Ç1.4'te inanç doğruyu hedefleyen, kanıta duyarlı ve bağlamdan bağımsız bir tutum olarak, kabul ise bir bağlamda pratik bir amaçla öncül olarak benimsenen bir tutum olarak tanımlandı. Hekimin zatürre teşhisine karşı tutumu iki unsuru birleştiriyor: zatürreye yüksek bir kredi, yani kanıta dayalı bir inanç derecesi var; ve tedavi planı bağlamında zatürreyi bir öncül olarak kullanıyor, bu da kabule benzer. Ama hekim pıhtı olasılığını açık tuttuğu için, zatürreyi bütün bağlamlarda kapanmış bir öncül saymıyor. Bu yüzden tutum, bir inanç derecesine dayanan ve tedavi bağlamıyla sınırlı bir kabule en yakındır.
- Birleşme bağlacının doğruluk tablosuna göre "p ve q" yalnızca p ve q'nun ikisi de doğru olduğunda doğrudur. İki bağımsız önermenin ikisinin de doğru olma olasılığı, her birinin olasılığının çarpımıdır: 0,9 × 0,9 = 0,81. Bu yüzden birleşim, her bir önermeden daha az olasıdır; birleşime 0,9 kredi vermek, olasılık kurallarına aykırıdır. Birleştirilen önerme sayısı arttıkça birleşimin kredisi düşmeye devam eder; on bağımsız önermenin her birine 0,9 kredi verilirse, birleşimlerinin kredisi yaklaşık 0,35'tir.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Tam inanç dilinin üç tutumu nedir? | İnanmak, reddetmek (değillemeye inanmak) ve yargıyı askıda bırakmak. |
| Kredi nedir? | Bir önermenin doğruluğuna duyulan güvenin 0 ile 1 arasındaki derecesi; Ders Ç0.10'daki inanç derecesi. |
| Lockeçu tez nedir? | Bir önermeye inanmanın, ona belirli bir eşiğin üzerinde kredi vermek olduğu tezi. |
| Birleşme altında kapalılık nedir? | P'ye ve q'ya akılcı olarak inanıyorsan, "p ve q"ya da akılcı olarak inanabileceğin ilkesi. |
| Piyango, Lockeçu tez için neden sorundur? | 1'den küçük her eşik için yeterince büyük bir piyangoda, fail her biletin kaybedeceğine inanır; kapalılıkla, kredisi sıfır olan "bütün biletler kaybedecek" önermesine de inanmak zorunda kalır. |
| Elemecilik nedir? | Tam inanç dilinin gereksiz olduğu, akılcı düşünmenin yalnızca kredilerle yapılması gerektiği görüşü (Jeffrey). |
| İstatistiksel kanıt sorunu nedir? | Salt istatistiğe dayanan yüksek bir kredinin, bir kişi hakkında tam inanç ya da aleyhine hüküm için yeterli görünmemesi (Cohen'in rodeo örneği). |
| İki dilin işlevleri nasıl ayrılır? | Kredi seçenekleri tartmaya ve riskleri hesaplamaya, tam inanç bir soruyu kapatıp onu öncül olarak kullanmaya yarar. |
Okuma listesi
- John Locke, An Essay Concerning Human Understanding (1690), IV. kitap, 15–16. bölümler. Olasılık, onay dereceleri ve kesinliğe yaklaşan inanç.
- Richard Foley, "The Epistemology of Belief and the Epistemology of Degrees of Belief", American Philosophical Quarterly 29 (1992). Lockeçu tezin savunusu.
- Lara Buchak, "Belief, Credence, and Norms", Philosophical Studies 169 (2014). İkiciliğin ve istatistiksel kanıt argümanının kaynağı.
- Hannes Leitgeb, The Stability of Belief (Oxford University Press, 2017). İstikrar kuramının kitap boyu savunusu.
- Stanford Encyclopedia of Philosophy, "Formal Representations of Belief" maddesi. İki dilin formel temsillerine genel bir bakış.
Sonraki derse köprü
Bu derste inanma eşiğinin işin önemine göre değişip değişmediğini sorduk ve eşiğin yerini belirleyen ilkeli bir nedenin bulunmasının zor olduğunu gördük. Ama bir soru açık kaldı: eşiği biz mi seçiyoruz? Ders Ç1.6, inancın iradeye bağlı olup olmadığını ve yetersiz kanıtla inanmanın bir ahlaki kusur sayılıp sayılamayacağını soruyor. İnanç etiği adı verilen bu tartışma, bir şeye inanmaya karar verip veremeyeceğimizle, ve veremiyorsak inançlarımızdan neden sorumlu tutulduğumuzla ilgilidir.
Günlük sorusu: Kanıtın yetersiz olduğunu bildiğin halde inanmayı tercih ettiğin bir şey var mı? O inancı bir karar olarak mı benimsedin, yoksa kendiliğinden mi oluştu?