Giriş
Yaşar Bey altmış iki yaşında ve kırk yıldır sigara içiyor. Doktoru her kontrolde sigaranın akciğer kanserine yol açtığını hatırlatıyor ve Yaşar Bey her seferinde başını sallıyor: "Biliyorum doktor bey, inanıyorum, haklısınız." Sonra hastaneden çıkıp kapının önünde bir sigara yakıyor. Aynı hafta, Yaşar Bey'in kızı Elif, bir ceza davasında avukat olarak müvekkilini savunuyor. Dosyayı okudukça müvekkilinin suçlu olabileceğini düşünmeye başlamış, ama duruşmada her cümlesini müvekkilinin masum olduğu varsayımıyla kuruyor; savunmasının her adımı bu varsayımın üzerine oturuyor.
Bu iki sahnede "inanmak" kelimesi tuhaf biçimde davranıyor. Yaşar Bey sigaranın zararlı olduğuna inandığını söylüyor, ama davranışları başka bir şey söylüyor. Gerçekten inanıyor mu? Elif ise müvekkilinin masumiyetine inanmıyor olabilir, ama sanki inanıyormuş gibi düşünüyor, konuşuyor ve plan yapıyor. Bu bir inanç mı, yoksa başka bir şey mi? Bu modülün ana sorusu bilginin ne olduğuydu ve bilginin en yaygın kabul gören koşullarından biri, bilinen şeye inanmaktır. Ders Ç1.1'de bilgi sorusunu sorarken, Ders Ç1.2'de bilgi türlerini ayırırken ve Ders Ç1.3'te nasıl-bilgisini tartışırken, inancın ne olduğunu açıklamadan bıraktık. Bu ders o eksiği kapatıyor. Önce inanç hakkındaki üç büyük kuramı, inancı bir eğilim, bir zihinsel temsil ya da bir yorumun ürünü olarak gören görüşleri tanıyacağız. Sonra inançtan farklı ama ona çok benzeyen bir tutumu, kabulü ayıracağız. Yaşar Bey ile Elif'in durumu, bu iki iş bittiğinde çok daha net görünecek.
Bu dersin kazanımları:
- İnancı bir önermesel tutum olarak, uyum yönüyle birlikte tanımlar; eğilimci, temsilci ve yorumcu inanç kuramlarını ve inanç ile kabul arasındaki farkı açıklarsın. (anla)
- Bir savunma, bir tasarım ya da bir sağlık kararı gibi somut bir durumda kişinin tutumunu İnanç-Kabul Ayrımı ile sınıflandırır ve o tutuma hangi normların uygulanacağını belirlersin. (uygula)
- İnanç ile davranış arasındaki çatışma durumlarını, inanç kuramlarının her birinin vereceği cevaplar üzerinden gerekçeli olarak değerlendirirsin. (değerlendir)
Kavramlar
Bu ders yedi kavram kullanıyor. İlk ikisi inancın genel yapısını, sonraki üçü inancın ne olduğuna dair üç kuramı, son ikisi de inancın bir komşu tutumunu ve bir sınır durumunu tanımlıyor.
Bu üç cümle aynı önermeye, yarın yağmur yağacağı önermesine, üç farklı tutumu dile getirir. Önermesel tutum kavramı, Ders Ç1.2'de gördüğümüz önermesel bilgiyi daha geniş bir aile içine yerleştirir: önermesel bilgi de bir önermesel tutumdur, ama özel bir türüdür. Bu ailede inancın ayrıcalıklı bir yeri vardır, çünkü bilgi, en yaygın görüşe göre, bir tür inançtır. Bir şeyi bildiğini söyleyip ona inanmadığını söylemek, en azından kulağa tuhaf gelir. Bu tuhaflığın yakın bir akrabası, "p, ama p'ye inanmıyorum" cümlesinin tuhaflığı, Teknik ayrıntı bölümünde Moore paradoksu başlığıyla incelenecek.
Bu ayrımın en ünlü açıklaması, İngiliz filozof G. E. M. Anscombe'un 1957 tarihli Intention kitabındaki alışveriş listesi örneğidir. Bir adam elindeki listeyle markette alışveriş yapıyor; peşindeki bir dedektif de adamın sepetine koyduğu her şeyi kendi listesine yazıyor. Sonunda iki liste aynı olabilir. Ama bir uyumsuzluk çıktığında, hatanın nerede olduğu farklıdır. Adamın sepeti listesine uymuyorsa, hata sepettedir; adam yanlış bir şey almıştır. Dedektifin listesi sepete uymuyorsa, hata listededir; dedektif yanlış kaydetmiştir. Adamın listesi bir isteğe, dedektifin listesi bir inanca benzer. Sonradan "uyum yönü" adı verilen bu ayrım, inancın temel bir özelliğini yakalar: inanç doğruyu hedefler. Yanlış bir inanç, bir anlamda başarısız bir inançtır; gerçekleşmemiş bir istek ise başarısız değil, yalnızca henüz gerçekleşmemiş bir istektir. İnancın doğruyu hedeflemesi, bu akademinin epistemik değerlendirmelerinin temelidir: bir inancı kanıta göre eleştirebiliriz, çünkü inancın işi dünyayı doğru yansıtmaktır.
Eğilimciliğin kökleri on dokuzuncu yüzyıla uzanır. İskoç filozof ve psikolog Alexander Bain inancı, insanın üzerine eylemde bulunmaya hazır olduğu şey olarak tanımladı. Amerikalı filozof Charles Sanders Peirce, 1877'de yayımlanan "The Fixation of Belief" adlı makalesinde inancı, eylemlerimizi belirleyen bir alışkanlığın yerleşmesiyle ilişkilendirdi; bu dersin Birincil metin bölümünde Peirce'ın kendi cümlelerini okuyacağız. Yirminci yüzyılda Gilbert Ryle, Ders Ç1.3'te nasıl-bilgisi için kullandığı eğilim kavramını inanca da uyguladı. Eğilimciliğin gücü, inancı gözlemlenebilir bir şeye bağlamasıdır: birinin neye inandığını, onun ne yaptığına, ne söylediğine, nasıl tepki verdiğine bakarak anlarız. Yaşar Bey'in durumu eğilimcilik için hem bir kanıt hem bir sorundur. Kanıttır, çünkü çoğumuzun ilk tepkisi "aslında inanmıyor" demektir; bu tepki, inancı davranışa bağladığımızı gösterir. Sorundur, çünkü Yaşar Bey'in sözlü onayı da bir eğilimdir ve bu eğilim sigara içme eğilimiyle çatışıyor.
Eğilimciliğin en eski ve en ciddi sorunu, eğilimlerin tek başına belirlenememesidir. Gölün buzunun ince olduğuna inanan biri, buza basmamaya eğilimlidir; ama yalnızca düşmek istemiyorsa. Buzun inceliğini sınamak isteyen bir kurtarma görevlisi, aynı inançla buza basabilir. Bir inancın hangi davranışa yol açacağı, kişinin isteklerine ve öbür inançlarına bağlıdır. Bu yüzden tek bir inancı tek bir eğilim kümesiyle tanımlamak mümkün görünmez. Bu soruna verilen cevaplar İtirazlar bölümünde incelenecek.
Temsilciliğin sezgisel bir resmi, felsefe ve bilişsel bilim yazınında sık kullanılan "inanç kutusu" benzetmesidir: zihinde bir kutu düşünün; p'ye inanmak, p'yi temsil eden bir cümlenin bu kutuda durmasıdır. İstek de başka bir kutudur. Bu benzetme kaba ama öğreticidir. En güçlü biçimi, Amerikalı filozof Jerry Fodor'un 1975 tarihli The Language of Thought kitabında savunduğu düşünce dili hipotezidir: zihin, kendine özgü bir iç dilde yazılmış temsiller üzerinde işlemler yapar ve inanmak, bu dildeki bir cümleyle belirli bir ilişkide bulunmaktır. Temsilciliğin gücü, inançların davranışa nasıl neden olduğunu açıklamasıdır: inanç, beyinde gerçek bir yapı olduğu için, nedensel bir güce sahiptir. Eğilimcilik ise inancın eğilimlere nasıl neden olduğunu açıklamakta zorlanır, çünkü inancı eğilimin kendisiyle özdeşleştirir.
Bu görüşün iki önemli savunucusu, Amerikalı filozoflar Donald Davidson ve Daniel Dennett'tir. Dennett, 1987 tarihli The Intentional Stance kitabında, bir sistemi inançları ve istekleri olan akılcı bir fail olarak ele almanın, yani "yönelimsel tavır" (intentional stance) almanın, o sistemin davranışını öngörmenin bir yolu olduğunu savundu. Bir sistemin p'ye inandığını söylemek, bu tavır altında onun davranışının en iyi öngörüsünün p inancını içermesidir. Yorumculuk eğilimciliğe yakındır, ama farklı bir vurgu taşır: inanç atfı bir bütün olarak yapılır; tek tek eğilimlerden değil, kişinin bütün davranışını en anlamlı kılan inanç ve istek takımından çıkar. Bu, eğilimciliğin bütüncüllük sorununu bir avantaja çevirir: inançlar birbirine bağlıdır, çünkü onları atfetmenin kendisi bir bütünü yorumlamaktır.
Bu ayrımın en sistemli savunusu, İngiliz filozof L. Jonathan Cohen'in 1992 tarihli An Essay on Belief and Acceptance kitabıdır. Cohen'e göre p'ye inanmak, p'yi doğru hissetmeye eğilimli olmaktır; bu eğilim kişinin iradesine bağlı değildir ve kişiye bir anlamda olur. P'yi kabul etmek ise p'yi düşünme ve karar verme sürecinde bir öncül olarak kullanmaya karar vermektir; bu bir eylemdir ve iradeye bağlıdır. Giriş örneğindeki Elif, müvekkilinin masumiyetine inanmasa da onu kabul ediyor: savunmasını kurarken masumiyeti bir öncül olarak kullanıyor. Bir bilim insanı, doğru olduğundan emin olmadığı bir hipotezi, onun sonuçlarını sınamak için çalışma varsayımı olarak kabul eder. Bir mühendis, gerçek yükün çok daha az olacağına inansa da, köprüyü hesaplarken en kötü durumdaki yükü kabul eder. Kabulün bağlama göre olması önemlidir: Elif duruşma salonunda masumiyeti kabul eder, ama akşam eşiyle konuşurken bu kabulü bırakabilir. İnanç ise böyle değildir; bir inanç, odadan odaya geçerken açılıp kapanmaz. Kabul ile inancın iradeye bağlılık bakımından farkı, Ders Ç1.6'da inanç etiği tartışmasının merkezinde yer alacak.
Amerikalı filozof Eric Schwitzgebel, 2001'de yayımlanan "In-Between Believing" adlı makalesinde ve sonraki çalışmalarında, inanç ile inanmama arasında ara durumların bulunduğunu savundu. Yaşar Bey bunun açık bir örneğidir: sigaranın zararlı olduğunu sözlü olarak onaylama eğilimi var, sağlık haberlerini okurken bu bilgiyi kullanma eğilimi var, torununa sigara içmemesini söyleme eğilimi var; ama sigarayı bırakma eğilimi yok. Schwitzgebel'e göre böyle bir durumda "Yaşar Bey inanıyor mu?" sorusunun basit bir evet ya da hayır cevabı yoktur; doğru betimleme, Yaşar Bey'in bu inancın eğilim profiline kısmen uyduğudur. Bu görüş eğilimciliğin bir uzantısıdır ve İtirazlar bölümünde bu dersin aracına yöneltilen en güçlü itirazın temelini oluşturacak. Aradalık, Ders Ç0.10'da gördüğümüz inanç derecesiyle karıştırılmamalıdır: aradalık, bir inancın eğilimlerinin tutarsız olması, inanç derecesi ise bir önermenin doğruluğuna duyulan güvenin gücüdür. Yaşar Bey sigaranın zararlı olduğuna yüksek bir derecede güveniyor olabilir ve yine de aradalık içinde olabilir.
Argüman
Yaşar Bey ile Elif'in durumları bize aynı uyarıyı veriyor: "inanıyor" kelimesini her gördüğümüzde aynı tür bir durumla karşılaşmıyoruz. Bu uyarıyı bir argümana dönüştürelim; argüman, epistemik değerlendirmenin hangi duruma uygulanabileceğiyle başlıyor ve iki farklı tutumun farklı normlara bağlı olduğuyla bitiyor.
- Epistemik değerlendirme, yani bir tutumu gerekçeli, akılcı ya da bilgi sayıp saymama, doğruyu hedefleyen ve kanıta duyarlı tutumlara uygulanır.
- İnanç doğruyu hedefler ve kanıta duyarlıdır: kişi p'ye karşı güçlü bir kanıtla karşılaştığında, inancı, en azından ilke olarak, değişmeye yönelir; ve inanç bağlam değiştikçe açılıp kapanmaz.
- Kabul ise belirli bir bağlamda bir amaca hizmet etmek için benimsenir: savunma yapmak, bir hipotezi sınamak, güvenli bir tasarım yapmak; kanıt aleyhine dönse bile, amaç sürdükçe kabul akılcı biçimde sürdürülebilir.
- Bu yüzden kabul edilen bir önermeye karşı kanıtın bulunması, kabulü akıl dışı yapmaz; ama inanılan bir önermeye karşı güçlü kanıtın bulunması, kişi bu kanıtın farkındaysa, inancı sürdürmeyi akıl dışı yapar.
- Öyleyse inanç epistemik normlara, kabul ise öncelikle pratik normlara, yani bağlamın amacına hizmet edip etmediğine göre değerlendirilir.
Sonuç: Bir kişinin bir önermeye karşı tutumu değerlendirilmeden önce bu tutumun inanç mı kabul mü olduğu belirlenmelidir. İnancı kabul gibi değerlendirmek, kanıta karşı sürdürülen inançları "çalışma varsayımı" diye mazur gösterir; kabulü inanç gibi değerlendirmek, savunma yapan avukatı, sınadığı hipoteze inanmayan bilim insanını ya da en kötü durumu varsayan mühendisi haksız yere akıl dışı ilan eder.
İlk iki öncül, Kavramlar bölümündeki uyum yönü ayrımına dayanıyor. İnancın doğruyu hedeflemesi, onu kanıta bağlar: kanıt, bir önermenin doğru olup olmadığına dair işarettir ve doğruyu hedefleyen bir tutum, bu işaretlere duyarlı olmalıdır. Üçüncü öncül, kabulün farklı bir hedefe sahip olduğunu söylüyor. Elif'in amacı, müvekkilinin masum olup olmadığını bulmak değil, ona en iyi savunmayı yapmaktır; bu amaç, hukuk sisteminin işleyişinde ona verilmiş bir roldür. Dördüncü öncül bu iki hedefin sonucunu çıkarır: aynı kanıt, bir inancı sarsarken bir kabulü sarsmayabilir. Elif dosyada müvekkili aleyhine yeni bir kanıt bulduğunda, savunmayı bırakmaz; ama bu kanıtın nasıl karşılanacağını düşünür. Bunu yapması akıl dışı değil, mesleğinin gereğidir.
Argümanın sonucu, bu dersin aracının iki yönlü kullanımını gösteriyor. Bir yönde, bir tutumun kabul olduğunu fark etmek, onu haksız eleştiriden korur. Öbür yönde, bir tutumun kabul değil inanç olduğunu fark etmek, onu gerçek bir epistemik eleştiriye açar. Bu ikinci yön gündelik hayatta daha önemlidir, çünkü insanlar kanıta karşı sürdürdükleri inançları çoğu zaman bir kabul diliyle savunur: "Ben sadece öyle varsayıyorum", "Bu benim çalışma hipotezim." Bu dil, eğer kişi gerçekten bir bağlama bağlı ve bir amaca hizmet eden bir kabul yapmıyorsa, inancı eleştiriden kaçırmanın bir yoludur. İnanç-Kabul Ayrımı'nın sınaması bu yüzden kişinin ne dediğine değil, tutumun nasıl davrandığına bakar: bağlam değişince tutum değişiyor mu, kişi bu tutumu bırakmaya karar verebilir mi?
En tartışmalı öncül: İkinci öncül. Öncül iki ayırt edici özellik öne sürüyor: kanıta duyarlılık ve bağlamdan bağımsızlık. Bunların yanında sık anılan üçüncü bir özellik, inanca karar vererek sahip olunamaması, öncüle bilerek konmadı. Bu iddia, inancın iradeye bağlı olmadığını söyleyen istençdışıcılık (doxastic involuntarism) görüşüdür ve felsefede yaygın kabul görür; İngiliz filozof Bernard Williams'ın ilk kez 1970'te yayımlanan ve 1973'te Problems of the Self kitabına alınan "Deciding to Believe" makalesi bu görüşün klasik savunularından biridir. Ama görüş tartışmasız değildir: bazı filozoflar, inancın en azından dolaylı olarak, örneğin kanıta seçici biçimde maruz kalarak, iradeyle etkilenebileceğini; bazıları ise belirsiz kanıt karşısında doğrudan bir inanç seçiminin mümkün olduğunu savunur. Bu tartışma Ders Ç1.6'nın konusudur. Burada önemli olan, argümanın sonucunun güçlü bir istençdışıcılığa bağlı olmamasıdır. İnanç ile kabul arasındaki fark, yalnızca iradeye bağlılıkta değil, bağlama bağlılıkta da yatar: istençdışıcılık zayıflatılsa bile, inancın odadan odaya değişmemesi ve kabulün bağlamla açılıp kapanması, iki tutumu ayırmaya yeter. Ama bağlamdan bağımsızlık da tartışmasız değildir: bazı filozoflar, bir şeye inanmak için gereken kanıt eşiğinin, işin ne kadar önemli olduğuna göre değiştiğini savunur. Bu doğruysa, inanç da bir ölçüde bağlama duyarlıdır ve bağlam sınaması tek başına kesin sonuç vermez. Bu görüş pragmatik müdahale (pragmatic encroachment) adıyla Ders Ç5.14'te, bilgi ile eylem ilişkisi ise Ders Ç6.4'te işlenecek.
İtirazlar ve cevaplar
İtiraz 1: Eğilimcilik döngüseldir
Eğilimcilik, p'ye inanmayı p doğruymuş gibi davranma eğilimi olarak tanımlıyor. Ama Kavramlar bölümünde gördüğümüz gibi, bir inancın hangi davranışa yol açacağı kişinin isteklerine ve öbür inançlarına bağlıdır. Buzun ince olduğuna inanmak, düşmek istemeyen biri için buzdan uzak durma, kurtarma görevlisi için buzu sınama eğilimidir. Öyleyse bir inancı tanımlamak için istekleri ve öbür inançları da tanımlamak gerekir; ama onlar da başka inançlar ve isteklerle tanımlanıyor. Eğilimcilik ya döngüseldir ya da hiçbir inancı tek başına tanımlayamaz.
Cevap: İtiraz, eğilimciliğin sade biçimine karşı haklıdır ve bu sorun yirminci yüzyıl ortasında eğilimciliği zayıflatan başlıca nedenlerden biri oldu. Ama bu soruna verilen en etkili cevap, sorunu bir özellik olarak benimser. İşlevselcilik (functionalism) adı verilen ve hem eğilimcilerin hem temsilcilerin benimseyebildiği görüşe göre, inançlar ve istekler tek tek değil, bir ağ olarak tanımlanır: her zihinsel durum, algılarla, öbür zihinsel durumlarla ve davranışla kurduğu ilişkilerin bütünüyle belirlenir. Bu, bir döngü değil, bir sistem tanımıdır: bir futbol takımındaki her mevkiyi öbür mevkilerle ilişkisi üzerinden tanımlamak döngüsel değildir, çünkü bütün takım birlikte tanımlanır. Yorumculuk da aynı fikri farklı biçimde dile getirir: inanç ve istek atfı bir bütün olarak yapılır. Bu cevap bir bedel getirir: tek bir inancı, kişinin geri kalan zihninden bağımsız olarak saptamak mümkün değildir. Ama bu bedel, gündelik inanç atfı pratiğimizle uyumludur: Yaşar Bey'in sigarayla ilgili inancını anlamak için onun isteklerine, korkularına ve alışkanlıklarına da bakarız.
İtiraz 2: Temsilcilik inançların sayısını açıklayamaz
Temsilciliğe göre her inanç zihinde temsil edilen bir yapıdır. Ama sınırsız sayıda inancımız var. Bir sayısının sıfırdan büyük olduğuna, iki sayısının sıfırdan büyük olduğuna, üç sayısının sıfırdan büyük olduğuna inanıyorum ve bu böyle sonsuza kadar gider. Ayıların telefon kullanmadığına da inanıyorum, ama bunu bu cümleyi yazana kadar hiç düşünmemiştim. Sonlu bir beynin sonsuz sayıda temsil saklaması imkânsızdır. Öyleyse inanç, zihinde saklanan bir temsil olamaz.
Cevap: Bu itiraz, temsilcileri önemli bir ayrım yapmaya zorladı: açık inanç (explicit belief) ile örtük inanç (implicit belief) ayrımı. Açık inançlar, zihinde gerçekten temsil edilen inançlardır: telefon numaranı, annenin adını, Ankara'nın başkent olduğunu. Örtük inançlar ise açık inançlardan kolayca ve hemen çıkarılabilen inançlardır: ayıların telefon kullanmadığı, bildiğin şeylerden anında türetilebilir. Bu ayrımla temsilci, sonlu sayıda açık inancın sonsuz sayıda örtük inancı mümkün kıldığını söyleyebilir. Ama ayrımın bir bedeli vardır: örtük inanç, temsilciliğin değil, eğilimciliğin diliyle tanımlanıyor; "kolayca çıkarılabilen" ifadesi, bir eğilimi anlatır. Bu, iki kuramın birbirini dışlamadığını, inancın farklı yönlerini yakaladığını düşündürür. Amerikalı filozof Robert Audi bu ayrımı daha da inceltip, inanç (believing) ile inanmaya eğilimli olma (disposition to believe) arasında bir fark gözetti: ayıların telefon kullanmadığına aslında daha önce inanmıyordun, ama sorulduğu an inanmaya hazırdın. Bu inceltme, bu dersin sonraki kısımlarında önemli olmayacak, ama inanç atfının ne kadar ince ayrımlar içerdiğini gösteriyor.
İtiraz 3: Kabul, koşullu bir inançtan ibarettir
İnanç ile kabul ayrımı gereksizdir. Elif, müvekkilinin masum olduğuna inanmıyor; ama "müvekkilim masumsa, şu savunma işe yarar" koşullu önermesine inanıyor. Bilim insanı hipoteze inanmıyor; ama "hipotez doğruysa, deneyde şu sonuç çıkar" koşullu önermesine inanıyor. Bütün kabul durumları, koşullu inançlara indirgenebilir ve ayrı bir tutum kavramına ihtiyaç yoktur.
Cevap: İtiraz, kabul durumlarında koşullu inançların gerçekten rol oynadığını doğru biçimde görüyor. Ama kabulün yaptığı işi tam olarak açıklamıyor. Elif yalnızca koşullu bir önermeye inanmıyor, aynı zamanda masumiyeti bir öncül olarak kullanıyor: savunmasının her adımında, koşulu tekrar tekrar anmadan, masumiyetten sonuçlar çıkarıyor ve bu sonuçlara göre eylemde bulunuyor. Bu, koşullu bir inanca sahip olmaktan farklı bir şeydir. Koşullu bir inanç, bir önermeyi doğru saymaz; yalnızca iki önerme arasında bir bağ kurar. Kabul ise önermeyi, bir bağlam içinde, sanki doğruymuş gibi ele alır ve ondan eylemler türetir. Amerikalı filozof Michael Bratman, 1992'de yayımlanan bir makalesinde, pratik akıl yürütmede bu tür kabullerin vazgeçilmez olduğunu savundu: bir plan yapan kişi, bazı belirsizlikleri bir kenara koyup bazı önermeleri kabul etmek zorundadır, yoksa hiçbir plan yapılamaz. Örneğin bir inşaat şefi, yarın havanın açık olacağına tam inanmasa da, beton dökme planını açık hava varsayımıyla yapar ve bu varsayımı ancak yağmur başladığında bırakır. Kabul, bu türden planlama varsayımlarının adıdır.
İtiraz 4: Aradalık durumları ayrımı çökertir
Bu dersin aracı, bir kişinin tutumunu ya inanç ya kabul olarak sınıflandırıyor ve inançlara epistemik normları uyguluyor. Ama Schwitzgebel'in aradalık durumları, bu sınıflandırmanın arkasındaki varsayımı sorguluyor: bir kişinin bir önermeye inanıp inanmadığı her zaman belirli değildir. Yaşar Bey sigaranın zararlı olduğuna ne tam olarak inanıyor ne tam olarak inanmıyor. Schwitzgebel'in 2010 tarihli bir makalesinde tartıştığı bir başka örnekte, bir felsefe profesörü ırklar arasında zihinsel yetenek farkı olmadığını içtenlikle savunur ve bunun için kanıtları incelemiştir; ama kendiliğinden tepkilerinde, örneğin siyah öğrencilerinden mükemmel bir ödev geldiğinde öbürlerine göre çok daha fazla şaşırarak, bu savunuya aykırı davranır. Bu kişi neye inanıyor? Böyle durumlarda inancı belirlemek mümkün değilse, aracın ilk adımı, yani tutumu sınıflandırmak, başarısız olur.
Cevap: Aracın sınıflandırma adımını en çok sarsan itiraz budur ve haklı olduğu bir yer var. Aradalık gerçek bir olgudur ve aracın ilk adımı, onu bir inanç ya da kabul olarak zorla sınıflandırmamalıdır. Ama itirazın gösterdiği şey, aracın çöktüğü değil, üçüncü bir kategoriye ihtiyaç duyduğudur. Ders Ç0.9'da sınır belirsizliğini incelerken gördüğümüz gibi, bir kavramın sınır durumları olması, kavramın işe yaramaz olduğunu göstermez; "kel" kavramının sınır durumları olması, kel olan ve olmayan insanları ayırmamızı engellemez. Aynı şekilde, bazı tutumların aradalık durumunda olması, açık inanç ve açık kabul durumlarını ayırmamızı engellemez. Aracın bu yüzden bir aradalık sınaması içermesi gerekir: tutumun eğilimleri birbiriyle çatışıyorsa, sınıflandırmadan önce bu çatışmayı belirtmek. Bu sınama ayrıca pratik bir değer taşır. Yaşar Bey'e "sen buna aslında inanmıyorsun" demek hem yanlış hem de verimsizdir; "sigaranın zararlı olduğunu söylüyorsun ve bunu biliyorsun, ama davranışın bu bilgiye uymuyor" demek, onun durumunu daha doğru betimler ve değişim için daha iyi bir başlangıç noktası sunar. Profesör örneğinde de aynı şey geçerlidir: onun eşitlik inancının sahte olduğunu söylemek değil, bu inancın bazı davranışlarına yansımadığını göstermek, sorunu çözmeye yöneliktir.
Örnekler
Basit örnek: Yaşar Bey
Giriş örneğini aracın adımlarıyla inceleyelim. Önerme: "Sigara akciğer kanserine yol açar." Kişi: Yaşar Bey.
Uyum yönü: Yaşar Bey'in tutumu doğruyu hedefliyor mu? Evet; sigara gerçekten zararsız çıksaydı, Yaşar Bey'in "inanıyorum" demesi yanlış olurdu. Bu tutum bir istek ya da umut değil.
Bağlam sınaması: Tutum bağlama göre değişiyor mu? Hayır; Yaşar Bey doktorun yanında da, evde de, kahvehanede de sigaranın zararlı olduğunu onaylıyor. Bu tutum bir kabul değil, bir inanç adayıdır.
Eğilim sınaması: Tutumun eğilimleri tutarlı mı? Hayır. Sözlü onay, bilgiyi başkalarına aktarma, torununu uyarma eğilimleri var; sigarayı bırakma eğilimi yok. Bu bir aradalık işaretidir.
Hüküm: Yaşar Bey'in tutumu, kanıta duyarlı ve bağlamdan bağımsız bir inancın özelliklerini büyük ölçüde taşıyor, ama eylem eğilimleri bu inançla çatışıyor. Bu durumda epistemik eleştiri yanlış yere yönelir: Yaşar Bey'in inancı kanıtla iyi desteklenmiştir ve epistemik açıdan kusursuzdur. Sorun epistemik değil, pratiktir: inanç ile eylem arasındaki bağ kopmuştur. Bu bağın neden koptuğu, bağımlılığın ve alışkanlığın psikolojisinin konusudur. Ama bu teşhis bile değerlidir: Yaşar Bey'i daha fazla kanıtla ikna etmeye çalışmak, onun zaten sahip olduğu inancı güçlendirmeye çalışmaktır; ona gereken şey başka bir türden yardımdır.
Orta örnek: mühendisin en kötü durum varsayımı
Bir inşaat mühendisi, bir alışveriş merkezinin otopark katını tasarlıyor. Deneyimi ve ölçümleri, otoparkın en yoğun günde bile kapasitesinin yarısından fazla dolmayacağını gösteriyor. Ama hesaplarını, her park yerinin dolu olduğu, üstelik araçların ortalamadan ağır olduğu bir senaryoyla yapıyor ve buna bir güvenlik katsayısı ekliyor. Bir yatırımcı itiraz ediyor: "Otoparkın yarısının bile dolmayacağına inanıyorsun, neden bu kadar pahalı bir tasarım yapıyorsun? Kendi inancınla çelişiyorsun."
İnanç-Kabul Ayrımı ile bakalım. Mühendisin otoparkın yarısından fazla dolmayacağına dair tutumu bir inançtır: kanıta dayanır, bağlama göre değişmez, mühendis ona karar vererek sahip olmamıştır. Her park yerinin dolu olduğu senaryoya dair tutumu ise bir kabuldür: tasarım bağlamında, güvenlik amacıyla benimsenmiştir; mühendis buna inanmaz ve tasarım dışındaki konuşmalarda bu senaryoyu dile getirmez. Yatırımcının itirazı, kabulü inanç gibi değerlendirmekten doğuyor. Mühendis kendi inancıyla çelişmiyor; inancı ile kabulü farklı normlara bağlı ve her biri kendi normuna uyuyor. İnancı kanıta, kabulü ise güvenlik amacına hizmet ediyor.
Örnek ayrıca kabulün neden akılcı olabileceğini gösteriyor. Mühendisin hata yapmasının maliyetleri simetrik değil: otoparkı gereğinden sağlam yapmanın maliyeti biraz daha fazla beton ve çelik; gereğinden zayıf yapmanın maliyeti insan hayatı olabilir. Bu asimetri, en kötü durum senaryosunu kabul etmeyi akılcı kılar, hatta mühendislik etiğinin ve ilgili yönetmeliklerin bir gereği hâline getirir. Bu, Ders Ç0.10'da gördüğümüz inanç derecesi ile kararın ilişkisine de bağlanıyor: bir senaryonun olasılığı düşük olsa bile, sonuçları ağırsa, o senaryoyu kabul etmek akılcı olabilir. Ama bu akılcılık pratiktir, epistemik değildir; olasılığın düşük olduğuna dair inanç değişmez.
Gerçek hayat örneği: masumiyet karinesi
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 38. maddesi, "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz" der. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinin ikinci fıkrası da, bir suçla itham edilen herkesin suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılacağını öngörür. Bu ilke, masumiyet karinesi olarak bilinir ve modern ceza hukukunun temel taşlarından biridir.
Masumiyet karinesi, kurumsal düzeyde bir kabul kuralıdır. Bir sanığı yargılayan hâkim, dosyayı okudukça sanığın suçlu olduğuna inanmaya başlayabilir. Bu inanç, kanıta dayanıyorsa, epistemik açıdan bir kusur değildir. Ama hâkim, hüküm verene kadar sanığı masum sayma yükümlülüğü altındadır: sanığı masum biri gibi ele almalı, ispat yükünü iddia makamına bırakmalı, sanığın masumiyetinden yola çıkan bir yargılama yürütmelidir. Bu, hâkimden bir inanç değil, bir kabul istemektir; hiçbir hukuk sistemi hâkimden kanıta karşı bir inanç taşımasını isteyemez, çünkü inanç bir buyrukla değiştirilemez. Ama hukuk sistemi, hâkimden yargılama bağlamında belirli bir önermeyi kabul etmesini isteyebilir ve ister. Cohen'in kendisi de yargılayanın hükmünü inancına değil kabulüne dayandırması gerektiğini savunur; bu görüş hukuk felsefesinde tartışmalıdır.
Masumiyet karinesinin neden bir kabul olarak tasarlandığı da öğreticidir. Kabulün amacı, hukuk sisteminin hata yapma maliyetlerinin asimetrisidir: masum birini mahkûm etmek, suçlu birini serbest bırakmaktan daha ağır bir hata sayılır. Bu asimetri, orta örnekteki mühendisin asimetrisine benzer ve aynı mantıkla, belirli bir önermenin, yani sanığın masumiyetinin, yargılama bağlamında varsayılan önerme olarak kabul edilmesini gerektirir. İlkenin bir başka boyutu, onun yargılama dışındaki kişilere de uzanmasıdır: kamu görevlileri bir kişiyi hüküm kesinleşmeden suçlu gibi sunamaz (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Allenet de Ribemont/Fransa, 1995); basından da, doğrudan bir hukuki yükümlülük olarak değilse de meslek etiği gereği, benzer bir özen beklenir. Bu, kabulün yalnızca bir kişinin düşünme biçimi değil, bir toplumun bir kişiye nasıl davranacağına dair ortak bir politika olabileceğini gösteriyor. Hukuki kanıtın ve tanıklığın epistemolojisi Modül P4'te işlenecek.
Araç kartı: İnanç-Kabul Ayrımı
| Satır | İçerik |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir kişinin bir önermeye karşı tutumunu inanç, kabul ya da aradalık olarak sınıflandırır ve o tutuma epistemik normların mı, pratik normların mı uygulanacağını belirler. |
| Adımlar | 1) Önermeyi ve kişiyi yaz. 2) Uyum yönü: tutum doğruyu mu hedefliyor, yoksa bir isteği ya da umudu mu dile getiriyor? 3) Bağlam sınaması: tutum, bağlam değişince açılıp kapanıyor mu? Açılıp kapanıyorsa kabul adayıdır. 4) İrade sınaması: kişi bu tutumu bırakmaya karar verebilir mi? Verebiliyorsa kabul adayıdır. 5) Eğilim sınaması: tutumun sözlü, düşünsel ve eylemsel eğilimleri tutarlı mı? Çatışıyorsa aradalık işaretini koy. 6) Normu belirle: inanca kanıt normu, kabule bağlamın amacına hizmet normu uygula; aradalıkta çatışmayı betimle, zorla sınıflandırma. |
| Ne zaman kullanılır | Birinin "inanıyorum" ya da "varsayıyorum" dediği bir tutumu değerlendirirken; birinin kanıta karşı bir tutumu sürdürdüğü durumlarda bunun meşru bir kabul mü yoksa savunulamaz bir inanç mı olduğunu belirlerken; kendi tutumlarını sınarken. |
| Sınırı | Bağlam ve irade sınamaları her durumda kesin sonuç vermez; bazı kabuller zamanla inanca dönüşebilir, bazı inançlar ise bağlamdan etkilenir; inanma eşiği işin önemine göre değişiyorsa, bağlam sınaması bir inancı kabul gibi gösterebilir. İnancın iradeye bağlı olup olmadığı tartışmalıdır. Araç, inanç kuramlarından hangisinin doğru olduğu sorusunu çözmez; her kuramda ortak olan özelliklere dayanır. |
| 5K kapısı | Kavram |
Özet
- İnanç bir önermesel tutumdur ve uyum yönü zihinden dünyayadır: doğruyu hedefler, bu yüzden kanıtla değerlendirilebilir.
- Eğilimcilik inancı davranma, konuşma ve düşünme eğilimleriyle tanımlar; tek tek eğilimlerin isteklere ve öbür inançlara bağlı olması, onu bütüncül bir görüşe iter.
- Temsilcilik inancı zihinde ya da beyinde bulunan bir temsil olarak görür; inancın davranışa nasıl neden olduğunu iyi açıklar, ama sonsuz sayıda örtük inancı açıklamak için açık ve örtük inanç ayrımına ihtiyaç duyar.
- Yorumculuk inancı, kişinin davranışını en iyi açıklayan inanç ve istek atfıyla belirler.
- Kabul, bir önermeyi bir bağlamda öncül olarak benimseme politikasıdır; inançtan farklı olarak bağlama göredir, çoğu zaman iradeye bağlıdır ve pratik amaçlara hizmet eder.
- İnanç epistemik normlara, kabul pratik normlara göre değerlendirilir; ikisini karıştırmak ya kanıta karşı inançları mazur gösterir ya da meşru kabulleri haksız yere eleştirir.
- Aradalık, bir inancın eğilimlerinin çatıştığı durumdur; inanç derecesinden farklıdır ve zorla sınıflandırılmak yerine betimlenmelidir.
Derinleş — isteğe bağlı katmanlar
Birincil metin
Charles Sanders Peirce, 1877'de Popular Science Monthly dergisinde yayımlanan "The Fixation of Belief" adlı makalesinde, inanç ile şüphe arasındaki farkı şöyle tarif eder:
İnançlarımız isteklerimize yön verir ve eylemlerimizi biçimlendirir.
Aynı paragrafta, birkaç cümle sonra:
İnanma duygusu, doğamızda eylemlerimizi belirleyecek bir alışkanlığın yerleşmiş olduğunun az çok güvenilir bir işaretidir. Şüphenin hiçbir zaman böyle bir etkisi olmaz.
Peirce'ın iki cümlesi bu dersin üç kuramını birden barındırıyor. "İnançlarımız eylemlerimizi biçimlendirir" cümlesi, eğilimciliğin temel sezgisidir: inanç, eylemle bağlantısı üzerinden anlaşılır. "Bir alışkanlığın yerleşmiş olması" ifadesi ise eğilimciliği temsilciliğe yaklaştıran bir unsur içerir: alışkanlık, doğamızda yerleşmiş, yani bizde gerçekten bulunan bir şeydir; yalnızca bir davranış örüntüsü değil, o örüntüye neden olan kalıcı bir durumdur. İlginç olan, Peirce'ın "inanma duygusu"nu alışkanlığın kendisi değil, onun bir işareti olarak görmesidir. Bu, Yaşar Bey'in durumunu öngören bir ayrımdır: kişi inandığını hissedebilir, yani inanma duygusuna sahip olabilir, ama alışkanlık yerleşmemiş olabilir. Peirce'ın çerçevesinde söylersek, bu durumda duygu, yalnızca "az çok güvenilir" bir işaret olduğu için yanıltmış olur. Peirce'ın makalesinin geri kalanı, inançları sabitlemenin dört yöntemini, yani inatçılık, otorite, a priori yöntem ve bilimsel yöntemi karşılaştırır ve bilimsel yöntemi savunur; bu karşılaştırma Peirce'ın araştırma kuramının bir parçasıdır ve Ders G3.1'de Peirce'ın araştırma kuramı içinde işlenecek.
Peirce'ın yaklaşımının sınırı da bu dersin kavramlarıyla görülebilir: Peirce, inancı eylemle ilişkilendirirken kabulü ondan ayırmaz. Elif'in savunmasında masumiyet, Peirce'ın anlamında eylemlerini biçimlendiren bir alışkanlık gibi işler; ama Elif'in bu önermeye inanmadığını biliyoruz. Kabul kavramı, Peirce'ın eylem ölçütünün tek başına inancı tanımlamaya yetmediğini gösteriyor: bir önerme eylemi biçimlendirebilir ve yine de inanılmıyor olabilir.
Teknik ayrıntı
Moore paradoksu. G. E. Moore, şu türden cümlelerin tuhaflığına dikkat çekti: "Yağmur yağıyor ama yağmur yağdığına inanmıyorum." Bu cümle bir çelişki değildir: yağmurun yağması ile benim buna inanmamam aynı anda doğru olabilir; yağmur yağarken ben farkında olmayabilirim. Ama birinin bu cümleyi içtenlikle söylemesi, akıl dışı görünür. Paradoks, inanç ile öne sürme arasındaki bağı gösterir: bir şeyi içtenlikle öne sürmek, ona inandığını ifade etmektir. "Yağmur yağıyor" diyen biri, buna inandığını da ifade eder; hemen ardından buna inanmadığını söylemek, kendi ifadesini geri almaktır. Moore paradoksu, inancın birinci kişi bakış açısından taşıdığı özel bir özelliği de gösterir: ben kendi inancımı, dünyaya bakarak belirlerim. Yağmur yağıp yağmadığına inanıp inanmadığımı sorduğunda, kendi zihnime değil, pencereden dışarıya bakarım. Bu özellik, Gareth Evans'ın 1982'deki gözleminden bu yana, inancın şeffaflığı olarak anılır. Öne sürmenin epistemik normu Ders Ç6.3'te, kendi zihinsel durumlarımızı nasıl bildiğimiz ise Ders Ç2.5'te ve Ders Ç2.6'da işlenecek.
Anlık inanç ve eğilimsel inanç. Felsefe literatüründe sık kullanılan bir ayrım, anlık (occurrent) inanç ile eğilimsel (dispositional) inanç arasındadır. Anlık inanç, şu an bilinçli olarak düşündüğün bir inançtır: bu cümleyi okurken Türkçe okuduğuna inanman gibi. Eğilimsel inanç ise şu an düşünmediğin ama sahip olduğun bir inançtır: uyurken de Ankara'nın başkent olduğuna inanırsın. Bu ayrım, İtiraz 2'deki açık ve örtük inanç ayrımından farklıdır. Açık ve örtük ayrımı, inancın zihinde temsil edilip edilmediğiyle ilgilidir; anlık ve eğilimsel ayrımı ise inancın şu an bilinçte olup olmadığıyla. Ankara'nın başkent olduğu inancın açık ama eğilimseldir: zihninde temsil edilir ama şu an onu düşünmüyordun. Ayıların telefon kullanmadığı ise, bu cümleyi okumadan önce, örtük bir inanç sayılırsa eğilimseldi; Audi'nin inceltmesine göre ise o an henüz bir inanç değil, yalnızca inanmaya eğilimdi. İki ayrımın karıştırılması, inanç tartışmalarında sık görülen bir hatadır.
İnancın doğruyu hedeflemesi. Uyum yönü kavramı, inancın doğruyu hedeflediğini söylüyor. Ama bu "hedefleme" ne anlama gelir? Bir yorum kavramsal bir yorumdur: inanmak, doğru olduğunu düşünmektir; Bernard Williams'ın "Deciding to Believe" (1970) makalesi bu gözlemden inancın iradeye bağlı olamayacağı sonucunu çıkarır ve bu argüman Ders Ç1.6'nın konusudur. Bir başka yorum normatif bir yorumdur: inanç için bir doğruluk normu vardır; yalnızca doğru olana inanmalısın. Bir üçüncü yorum ise teleolojik bir yorumdur: inanma sistemimiz, işlevi gereği, doğru inançlar üretmeye yöneliktir, tıpkı kalbin işlevinin kan pompalamak olması gibi. Bu üç yorumun hangisinin doğru olduğu, inancın ne olduğu sorusuyla iç içedir ve epistemolojinin normatif yapısı için önemlidir: inancın normları neden kanıta dayanır? Bu soru Ders Ç4.14'te meta-epistemoloji başlığı altında açılacak.
Kabulün türleri. Kabul ailesinde birbirinden ayırt edilmesi gereken birkaç durum vardır. Varsayım (supposition), birçok yazara göre kabulün daha zayıf bir akrabasıdır, çünkü eylem için öncül olma bağlılığı taşımaz; bir argüman ya da düşünce deneyi içinde geçici olarak bir önermeyi doğru saymaktır: "Diyelim ki Ay peynirden yapılmış." Çalışma varsayımı (working hypothesis) bir araştırma sürecinde sınanmak üzere bir önermeyi benimsemektir. Planlama kabulü, Bratman'ın vurguladığı gibi, bir planın uygulanabilmesi için bazı belirsizlikleri bir kenara koymaktır. Kurumsal kabul, masumiyet karinesi gibi, bir kurumun üyelerinden belirli bir bağlamda istediği kabuldür. Bu türlerin hepsi bağlama göredir ve doğruluktan başka bir amaca hizmet eder; ama amaçları farklı olduğu için, onları değerlendirecek normlar da farklıdır.
Güncel tartışma
Alief. Amerikalı filozof Tamar Szabó Gendler, 2008'de yayımlanan iki makalesinde, inançtan farklı ama ona benzeyen bir başka durum için yeni bir terim önerdi: "alief". Gendler'in örneklerinden biri, Büyük Kanyon'un üzerine çıkıntı yapan cam tabanlı bir seyir terasıdır. Terasa çıkan ziyaretçiler, cam zeminin kendilerini taşıyacağına tamamen inanırlar; yoksa terasa çıkmazlardı. Ama birçoğu aşağıya bakınca titrer, adımlarını yavaşlatır, korkuluğa sarılır. Gendler'e göre bu kişiler güvende olduklarına inanırlar ama "çok yüksek, tehlikeli, uzaklaş" içerikli bir "alief" taşırlar: otomatik, ilişkisel, duygusal ve davranışsal bir tepki kümesi. Bu kavram, Yaşar Bey'in durumu için bir alternatif açıklama sunar: Yaşar Bey sigaranın zararlı olduğuna inanır, ama sigaranın kendisine rahatlık verdiğine dair güçlü bir alief taşır. Schwitzgebel'in aradalık görüşü ile Gendler'in alief görüşü arasındaki fark şudur: Schwitzgebel tek bir durumun, yani inancın, ara durumlarını görür; Gendler ise iki ayrı durumun, yani inanç ve aliefin, çatıştığını görür. Hangisinin doğru olduğu tartışmalıdır, ama iki görüş de inanç ile davranış arasındaki çatışmaların ciddi bir felsefi sorun olduğu konusunda birleşir.
Örtük önyargı. Bu tartışmanın önemli bir uygulama alanı, örtük önyargı (implicit bias) araştırmalarıdır. İtiraz 4'teki profesör örneği bu alanın tipik bir vakasıdır: kişi açıkça eşitlikçi görüşleri savunur ama bazı otomatik tepkileri bu inançlarla çatışır. Bu tepkilerin ne olduğu, yani inanç mı, alief mi, yoksa başka bir türden zihinsel ilişki mi olduğu, felsefede ve psikolojide tartışılıyor. Bu tartışmanın bir boyutu, örtük önyargıyı ölçmek için geliştirilen testlerin güvenilirliği ve bu testlerin gerçek davranışı ne ölçüde öngördüğüyle ilgili; bu alanda bulgular karışıktır ve ölçümlerin kişi düzeyinde davranışı ne kadar öngördüğü tartışmalıdır. Bir başka boyut ise sorumlulukla ilgilidir: kişi, açık inançlarıyla çatışan otomatik tepkilerinden sorumlu mudur? Bu soru, inancın ne olduğu sorusunun etik ve toplumsal sonuçlarını gösteriyor ve Modül Ç8'deki entelektüel erdem ve kusur tartışmalarına bağlanıyor.
Kabul ve bilimsel topluluklar. Kabul kavramının güncel bir uygulama alanı da bilim felsefesidir. Bazı filozoflar, bilim insanlarının kuramlara karşı tutumunun çoğu zaman inanç değil kabul olduğunu savunur: bir fizikçi, en iyi kuramın sonunda yanlış çıkabileceğini bilir ama onu araştırmasının öncülü olarak kabul eder. Bu görüş, bilimsel gerçekçilik tartışmasında önemli bir rol oynar ve Modül P2'de işlenecek.
Pratik: Çözümlü örnek
Bir girişimci, yatırımcılara yaptığı sunumda şöyle diyor: "Ürünümüzün iki yıl içinde pazarın yüzde yirmisini alacağına inanıyorum." Aynı girişimci, kendi ekibiyle yaptığı bir iç toplantıda ise şöyle diyor: "Gerçekçi olalım, yüzde beşe ulaşırsak iyi bir başarı olur. Ama bütün planlarımızı yüzde yirmi hedefiyle yapacağız."
Adım 1, önerme ve kişi. Önerme: "Ürün iki yıl içinde pazarın yüzde yirmisini alacak." Kişi: girişimci.
Adım 2, uyum yönü. Girişimcinin tutumu doğruyu mu hedefliyor? Burada iki tutum iç içe: bir hedef (yüzde yirmiye ulaşmak istiyor) ve bir inanç iddiası (yüzde yirmiye ulaşılacağına inandığını söylüyor). Hedef, dünyayı zihne uydurmaya yöneliktir; inanç, zihni dünyaya. Bu iki tutumu ayırmak ilk adımdır.
Adım 3, bağlam sınaması. Tutum bağlama göre değişiyor: yatırımcılarla yüzde yirmi, ekiple yüzde beş. Bu, yüzde yirmiye dair tutumun bir inanç değil, bir kabul olabileceğini gösteriyor; inanç odadan odaya değişmez.
Adım 4, irade sınaması. Girişimci yüzde yirmi tutumunu bırakmaya karar verebilir mi? Evet; bütün planları bu hedefle yapmaya kendisi karar verdi. Bu da kabul işaretidir. Yüzde beş tutumu ise ekiple "gerçekçi olalım" diyerek dile getirildi ve kanıta dayanıyor görünüyor; bu bir inanç adayıdır.
Adım 5, eğilim sınaması. Girişimcinin davranışları hangi tutumla tutarlı? Planlar yüzde yirmiyle yapılıyor, ama ekiple yapılan iç değerlendirmeler yüzde beşe dayanıyor. Eğilimler iki tutumu ayırınca tutarlı görünüyor: yüzde beşe inanılıyor, yüzde yirmi kabul ediliyor.
Adım 6, norm. Yüzde yirmi kabulü, pratik normla değerlendirilmeli: bu kabul, ekibi motive etmek ve iddialı bir plan yapmak amacına hizmet ediyor mu? Belki. Ama sorun başka yerde: girişimci yatırımcılara bu kabulü bir inanç olarak sunuyor. "İnanıyorum" demek, bir öne sürmedir ve Teknik ayrıntı bölümündeki Moore paradoksunun gösterdiği gibi, inandığını ifade etmektir. Kabulü inanç olarak sunmak, yatırımcıların epistemik değerlendirmesini yanıltır; onlar, girişimcinin kanıta dayalı bir tahminini duyduklarını sanırlar. Burada İnanç-Kabul Ayrımı, bir etik sorunu açığa çıkarıyor: kabul kendi başına meşrudur, ama onu inanç gibi sunmak değildir. Dürüst bir sunum, iki tutumu ayırırdı: "Hedefimiz yüzde yirmi; gerçekçi beklentimiz yüzde beş ile on arası."
Pratik: Alıştırmalar
- Şu tutumları İnanç-Kabul Ayrımı ile sınıflandır: (a) Bir satranç oyuncusu, bir hamleyi değerlendirirken "rakibim en iyi cevabı verecek" diye düşünüyor, ama rakibinin zayıf bir oyuncu olduğunu biliyor. (b) Bir anne, kızının sınavı kazanacağına inandığını söylüyor ve gerçekten de kızının hazırlığına bakarak bunu bekliyor. (c) Bir öğrenci, bir matematik ispatında "kök iki rasyonel olsun" diyerek başlıyor.
- "Yağmur yağıyor ama yağmur yağdığına inanmıyorum" cümlesinin neden bir çelişki olmadığını ama içtenlikle söylenmesinin neden tuhaf olduğunu açıkla. Sonra aynı yapıda, ama tuhaf olmayan bir cümle kur: üçüncü kişi ya da geçmiş zaman kullanarak.
- Bir eğilimci, bir temsilci ve bir yorumcu, Yaşar Bey'in sigara hakkındaki durumunu nasıl betimler? Her biri için iki cümle yaz.
Cevapları göster
- (a) Kabul: "Rakibim en iyi cevabı verecek" önermesi, hamle değerlendirme bağlamında bir güvenlik varsayımı olarak benimsenmiş; oyuncu buna inanmıyor, ama hamlesinin en kötü durumda da işe yaradığından emin olmak için kabul ediyor. Bu, orta örnekteki mühendisin mantığıyla aynıdır. (b) İnanç: tutum kanıta dayanıyor, bağlama göre değişmiyor ve annenin bir karar vererek benimsediği bir şey değil. Ama dikkat: bazı durumlarda anneler, çocuklarını desteklemek için kanıttan bağımsız bir "inanç" dili kullanır; bu durumda tutum bir umut ya da bir destek ifadesi olabilir. Bu cümledeki "hazırlığına bakarak" ifadesi, kanıta dayalı bir inancı gösteriyor. (c) Kabul ailesinden, daha özel olarak varsayım: öğrenci, çelişkiye ulaşmak için bu önermeyi geçici olarak benimsiyor; amacı onu çürütmektir. Bu ispat biçimi, olmayana ergi (reductio ad absurdum), inanılmayan bir önermeyi öncül olarak kullanmanın en saf örneğidir: kişi, yanlış olduğunu göstermek istediği bir önermeyi kabul eder.
- Cümle bir çelişki değildir, çünkü yağmurun yağması ile konuşanın buna inanmaması aynı anda doğru olabilir. Tuhaflık, içtenlikle öne sürmenin inandığını ifade etmesinden gelir: "Yağmur yağıyor" diyen biri buna inandığını ifade eder, sonra buna inanmadığını söyleyerek kendi ifadesini geri alır. Tuhaf olmayan cümleler: "Yağmur yağıyor ama Ali yağmur yağdığına inanmıyor" (üçüncü kişi) ya da "Yağmur yağıyordu ama ben o zaman yağmur yağdığına inanmıyordum" (geçmiş zaman). Bu cümlelerde konuşan kişi, şu anki kendi inancıyla öne sürdüğü şey arasında bir çatışma ifade etmiyor.
- Eğilimci: "Yaşar Bey, sigaranın zararlı olduğunu sözlü olarak onaylama ve başkalarını uyarma eğilimine sahip, ama sigarayı bırakma eğilimine sahip değil. Eğilimleri tutarsız olduğu için, bu inanca kısmen sahip olduğu söylenebilir." Temsilci: "Yaşar Bey'in zihninde sigaranın zararlı olduğunu temsil eden bir inanç var; bu inanç onun sözlü onaylarına neden oluyor. Sigara içmeye devam etmesi, bu inancın başka zihinsel durumlarla, örneğin güçlü bir istekle ya da bir alışkanlıkla rekabet etmesinden kaynaklanıyor." Yorumcu: "Yaşar Bey'in bütün davranışlarını en iyi açıklayan atıf, onun sigaranın zararlı olduğuna inandığı ama sigaranın kendisine verdiği rahatlığı bu zarardan daha çok istediğidir. Ya da onun bu zararın kendisini etkilemeyeceğine dair bir inanç taşıdığıdır; hangi atfın daha iyi olduğu, Yaşar Bey'in davranışının daha ayrıntılı gözlemine bağlıdır."
Pratik: Argüman görevi
Karşılaştırma. Durum: bir futbol kulübü yöneticisi, takımı küme düşme hattındayken "Bu sezon şampiyon olacağımıza inanıyoruz" diyor. Zayıf çalışma: "Yönetici yalan söylüyor, çünkü takım küme düşmek üzere." Bu çalışma, tutumu inanç olarak alıp yanlış ilan ediyor, ama bir kabul ya da bir moral söylemi olabileceğini sınamıyor. Güçlü çalışma: "1) Yöneticinin tutumu bağlama göre değişiyor olabilir: basın toplantısında şampiyonluk, yönetim kurulunda kümede kalma hedefi. 2) Basın toplantısındaki ifade, taraftarın ve oyuncuların moralini korumak amacına hizmet eden bir kabul ya da bir hedef ifadesi olabilir. 3) Kabuller pratik normla değerlendirilir; moral amacına hizmet ediyorsa bu kabul akılcı olabilir. 4) Ama 'inanıyoruz' demek, bir inanç öne sürmektir ve dinleyiciyi kanıta dayalı bir tahmin duyduğu yönünde yanıltabilir. 5) Öyleyse tutum kendi başına meşru olabilir, ama ifadesi yanıltıcıdır. Daha dürüst ifade: 'Hedefimiz bu sezonu en iyi şekilde bitirmek ve her maçı kazanmak için oynuyoruz.'"
| Ölçüt | Ne aranır |
|---|---|
| Tutumun türü | İnanç, kabul ya da aradalık olduğu, sınamalarla gerekçelendirilerek belirlenmiş |
| Uygun norm | Tutumun türüne uygun norm (epistemik ya da pratik) uygulanmış |
| Argüman yapısı | Öncüller numaralandırılmış, tür ve norm ayrı öncüllerde |
| İfade önerisi | Tutumun daha dürüst ya da doğru bir ifadesi önerilmiş |
Argüman koçu
Görevi buraya yaz; koç argümanını standart biçime çevirir, rubriğin her ölçütüne 0–3 puan verir, en güçlü itirazı söyler. Vardığın görüşü değil, argümanın yapısını değerlendirir.
Tekrar
- (Ders Ç1.1) Ders Ç1.1'de betimleyici ve normatif sorular ayrıldı. "İnanç nedir?" sorusu ile "Neye inanmalıyım?" sorusu bu ayrımın hangi tarafına düşer? Bu dersin üç inanç kuramı hangi soruya cevap veriyor?
- (Ders Ç1.3) Ders Ç1.3'te eğilim kavramı nasıl-bilgisini açıklamak için kullanıldı. Bu derste aynı kavram inanç için kullanıldığında, eğilimciliğin karşılaştığı sorun, Ders Ç1.3'te yetenekçi görüşün karşılaştığı sorunla hangi bakımdan benzer?
- (Ders Ç0.9) İtiraz 4'ün cevabında Ders Ç0.9'daki sınır belirsizliği kavramı nasıl kullanıldı? Aradalık durumları neden bir kavramı işe yaramaz kılmaz?
Cevapları göster
- "İnanç nedir?" sorusu, inancın doğasını soran betimleyici ya da metafizik bir sorudur; "Neye inanmalıyım?" ise normatif bir sorudur. Bu dersin üç kuramı birinci soruya cevap veriyor: inancın ne olduğunu, eğilim, temsil ya da yorum olarak betimliyorlar. Ama iki soru bağlantılıdır: inancın doğruyu hedeflediği, yani uyum yönü, inancın ne olduğuna dair betimleyici bir gözlemdir, ama inancın neden kanıta göre değerlendirilmesi gerektiğini, yani normatif soruyu da açıklar.
- Ders Ç1.3'te yetenekçi görüşün sade biçimi, nasıl-bilgisini anlık yetenekle özdeşleştirdiği için karşı-örneklere yenildi ve güçlü biçime, yani hata düzeltme ve uyarlama içeren karmaşık eğilimlere geçmek zorunda kaldı. Bu derste eğilimciliğin sade biçimi, inancı tek bir eğilim kümesiyle tanımladığı için, eğilimlerin isteklere ve öbür inançlara bağlı olması karşısında zorlandı ve bütüncül bir görüşe, örneğin işlevselciliğe, yöneldi. Her iki durumda da sade eğilim tanımı, zihinsel durumların karmaşıklığı karşısında yetersiz kaldı ve eğilim kavramı genişletilerek kurtarıldı.
- Ders Ç0.9'da sınır belirsizliği, bir kavramın açık uygulandığı ve açık uygulanmadığı durumlar arasında sınır durumların bulunması olarak tanımlanmıştı; "kel" bunun klasik örneğiydi. İtiraz 4'ün cevabı, aradalık durumlarının "inanç" kavramının sınır durumları olduğunu söyledi. Bir kavramın sınır durumları olması, açık durumlarda o kavramı kullanmamızı engellemez; kel olmayan bir insanı kel olandan ayırabiliriz. Bu yüzden İnanç-Kabul Ayrımı, açık inanç ve açık kabul durumlarında işe yarar; aradalık durumlarında ise zorla sınıflandırmak yerine çatışmayı betimler.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Önermesel tutum nedir? | Bir öznenin bir önermeye karşı aldığı zihinsel tutum: inanmak, istemek, korkmak, umut etmek, varsaymak. |
| Uyum yönü nedir? | İnanç zihni dünyaya uydurmayı, istek dünyayı zihne uydurmayı hedefler (Anscombe'un alışveriş listesi). |
| Eğilimcilik nedir? | İnancın, belirli koşullarda belirli biçimlerde davranma, konuşma ve düşünme eğilimi olduğu görüşü. |
| Temsilcilik nedir? | İnancın, zihinde ya da beyinde bir önermeyi temsil eden bir iç durum olduğu görüşü (Fodor'un düşünce dili). |
| Yorumculuk nedir? | İnancın, kişinin davranışını en iyi açıklayan inanç ve istek atfıyla belirlendiği görüşü (Dennett, Davidson). |
| İnanç ile kabul nasıl ayrılır? | İnanç doğruyu hedefler, bağlamdan bağımsızdır ve iradeye bağlı değildir; kabul bir bağlamda öncül olarak benimsenir ve pratik amaçlara hizmet eder. |
| Aradalık nedir? | Bir inancın eğilimlerinin bir kısmının bulunup bir kısmının bulunmadığı, inanıp inanmadığın belirsiz olduğu durum (Schwitzgebel). |
| Moore paradoksu nedir? | "P, ama p'ye inanmıyorum" cümlesi çelişki değildir, ama içtenlikle söylenmesi akıl dışıdır; öne sürmenin inancı ifade ettiğini gösterir. |
Okuma listesi
- Charles Sanders Peirce, "The Fixation of Belief" (1877). İnanç, alışkanlık ve şüphe üzerine pragmatist bir başlangıç.
- G. E. M. Anscombe, Intention (1957), §32. Alışveriş listesi örneği ve uyum yönü fikri.
- L. Jonathan Cohen, An Essay on Belief and Acceptance (Oxford University Press, 1992). İnanç ile kabul ayrımının sistemli savunusu.
- Eric Schwitzgebel, "In-Between Believing", The Philosophical Quarterly 51 (2001). Aradalık görüşü.
- Tamar Szabó Gendler, "Alief and Belief", The Journal of Philosophy 105 (2008). İnanç ile otomatik tepkiler arasındaki ayrım.
- Stanford Encyclopedia of Philosophy, "Belief" maddesi. İnanç kuramlarına güncel bir genel bakış.
Sonraki derse köprü
Bu derste inancı çoğunlukla ya var ya yok diye ele aldık: Yaşar Bey'in durumunda bile, sorduğumuz soru inanıp inanmadığıydı ve aradalık bu sorunun cevapsız kaldığı durumları adlandırdı. Ama Ders Ç0.10'da inancın bir de derecesi olduğunu görmüştük: bir önermeye yüzde doksan güvenle ya da yüzde altmış güvenle bağlı olabiliriz. Ders Ç1.5 bu iki dilin ilişkisini soruyor: "inanıyorum" demek, belirli bir eşiğin üzerinde bir güvene sahip olmak mıdır, yoksa tam inanç ile inanç derecesi birbirine indirgenemeyen iki ayrı tutum mu?
Günlük sorusu: Bu hafta "inanıyorum" dediğin bir şeyi hatırla. Ona ne kadar güveniyordun: yüzde yetmiş mi, yüzde doksan mı, yüzde doksan dokuz mu? Hangi güven düzeyinin altında "inanıyorum" demeyi bırakırdın?