Giriş
Üçüncü seansın sonunda terapist, danışanına şöyle diyor: "Anlattıklarını dinlerken, babanla ilişkinin, şimdi yöneticinle yaşadığın gerginliğe çok benzediğini fark ettim. Belki de yöneticine duyduğun öfkenin bir kısmı, aslında babana ait." Danışan bir an susuyor, sonra gözleri doluyor: "Bunu hiç böyle düşünmemiştim. Ama doğru olabilir." Bu an, terapinin en etkili anlarından biri gibi görünüyor. Ama epistemolojik açıdan bakınca bir soru beliriyor: terapist burada neyi bildi? Danışanın öfkesini gözlemledi, anlattıklarını dinledi; ama "öfkenin bir kısmı babaya ait" cümlesi, bir gözlem mi, yoksa bir kuramın ışığında yapılmış bir yorum mu? Danışanın "doğru olabilir" demesi, bu yorumun doğru olduğunun kanıtı mı?
Bir önceki derste modülün vakasındaki öğretmenin belirtilerinin "stres" diye yorumlandığını gördük. Diyelim ki öğretmen bir psikoloğa yönlendirildi. Bu ders, terapistin danışanı hakkında sahip olduğu bilginin doğasını inceliyor. Modülün başındaki uyarı burada da geçerlidir: bu ders terapötik bilginin epistemolojisini inceler, terapi yerine geçmez ve herhangi bir terapi yaklaşımının değerini tek başına belirlemez. Bu derste gözlem ile yorum arasındaki farkı, yorumların nasıl sınanabileceğini, klinik sezgi ile istatistiksel tahmin arasındaki tartışmayı ve danışanın kendi deneyimi üzerindeki yetkisini inceleyeceksin.
Bu dersin kazanımları:
- Gözlem, çıkarım, yorum ve kuramsal açıklama katmanlarını ve anlatısal doğruluk ile tarihsel doğruluk ayrımını açıklarsın. (anla)
- Bir terapötik ya da gündelik yorumu Yorum mu, Gözlem mi? aracıyla katmanlarına ayırıp dayandığı gözlemleri bulursun. (analiz et)
- Bir yorumun danışan tarafından kabul edilmesinin, onun doğruluğu için ne ölçüde kanıt sayılabileceğini değerlendirirsin. (değerlendir)
Ana anlatım
Dört katman
Terapide söylenen cümleler aynı türden değildir. Bir terapistin notlarına bakalım. "Danışan seans boyunca üç kez saatine baktı" bir gözlemdir: başka biri de odada olsaydı aynı şeyi görürdü. "Danışan sıkılmış ya da huzursuz görünüyordu" bir çıkarımdır: gözlemden bir iç duruma geçer ve başka açıklamalar da mümkündür; belki danışanın bir randevusu vardı. "Danışan, annesiyle ilgili konuşmaktan kaçınmak için dikkatini dağıttı" bir yorumdur: davranışa bir amaç ve bir neden yükler. "Danışanın bu örüntüsü, erken dönemde gelişmiş kaçıngan bir bağlanma biçiminin sonucudur" ise bir kuramsal açıklamadır: tek bir davranışı, bir kuramın genel yapılarından birine bağlar.
Bu katmanlar arasında kesin çizgiler yoktur. Mistik deneyimin evrenselliği dersinde gördüğümüz gibi, en yalın betimleme bile kavramlardan tamamen arınmış değildir. Ama katmanlar arasındaki fark gerçektir ve pratik sonuçları vardır: yukarı çıktıkça, aynı gözlemle uyumlu rakip açıklamaların sayısı artar ve yorumun doğruluğunu sınamak zorlaşır. Epistemolojik açıdan sorun, yorumların kendisi değil, bir yorumun bir gözlem gibi sunulmasıdır.
Freud'un sayım argümanı ve Grünbaum
Yanlışlanabilirlik dersinde, Popper'ın psikanalizi her davranışı açıklayabildiği için bilim dışı saydığını görmüştük. Amerikalı bilim felsefecisi Adolf Grünbaum, 1984'te yayımlanan Psikanalizin Temelleri'nde farklı ve belki daha zorlayıcı bir eleştiri geliştirdi. Grünbaum'a göre psikanalizin bazı iddiaları aslında sınanabilirdi; sorun, Freud'un bu iddiaları desteklemek için kullandığı kanıtın, yani terapi odasında toplanan klinik verinin, kirlenmiş olmasıydı.
Grünbaum, Freud'un örtük bir argümanını yeniden kurdu ve ona sayım argümanı adını verdi. Argüman kabaca şöyledir: yalnızca danışanın gerçekten yaşadığı şeyle örtüşen yorumlar kalıcı bir iyileşme sağlar; danışanlar iyileşiyor; öyleyse yapılan yorumlar doğrudur. Grünbaum, bu argümanın her iki öncülünün de zayıf olduğunu savundu. Birincisi, iyileşme, yorumların doğruluğundan başka nedenlerle, örneğin terapistle kurulan ilişki, umut ya da zamanla kendiliğinden düzelme yoluyla da gerçekleşebilir. İkincisi, danışanın bir yorumu kabul etmesi, terapistin telkininden etkilenmiş olabilir: danışan, terapistin beklentisini sezip ona uygun anılar ve duygular üretebilir. Terapi odası, kuramı sınamak için tarafsız bir laboratuvar değil, kuramın beklentilerinin gözlemi biçimlendirdiği bir ortamdır.
Anlatısal doğruluk
Amerikalı psikanalist Donald Spence, 1982'de yayımlanan Anlatısal Hakikat ve Tarihsel Hakikat'te bu soruna farklı bir cevap verdi. Spence'e göre terapide kurulan açıklamaların çoğu, danışanın geçmişinde gerçekten ne olduğunu gösteren tarihsel doğrular değildir. Bunlar, danışanın hayatını tutarlı, anlamlı ve yaşanabilir bir hikâyeye dönüştüren anlatısal doğrulardır. İyi bir yorum, arkeolojik bir buluntu gibi geçmişi ortaya çıkarmaz; bir hikâyeyi birlikte inşa eder.
Spence'in ayrımı, önceki modüllerde gördüğümüz iki fikri birleştirir. Bağdaşımcılık dersinde, bir inancın gerekçesinin onun diğer inançlarla tutarlılığından gelebileceğini, ama tutarlılığın doğruluğu garanti etmediğini görmüştük. Anlama ve bilgelik dersinde ise Elgin'in, harfiyen yanlış bir modelin de kavrayışı besleyebileceğini savunduğunu. Anlatısal doğruluk, danışanın kendi hayatını anlamasına yardım eden bir yorum olabilir; ama bu, yorumun tarihsel olarak doğru olduğunu göstermez. Epistemolojik açıdan tehlike, bu iki doğruluğun karıştırılmasıdır: anlatısal olarak güçlü bir hikâye, danışana ve terapiste tarihsel bir gerçek gibi görünmeye başlayabilir.
Yorum anı yeniden kurduğunda
Bu karışmanın en ağır sonuçlarından biri, 1980'lerin sonu ve 1990'larda, özellikle ABD'de yaşandı. Bazı terapistler, danışanlarının açıklanamayan sorunlarının, bastırılmış ve unutulmuş çocukluk travmalarından kaynaklandığını varsaydı ve telkin edici teknikler kullanarak bu anıları "geri getirmeye" çalıştı. Danışanların bir kısmı, daha önce hiç hatırlamadıkları olaylara dair ayrıntılı anılar geliştirdi; bu anılar bazen ailelerin parçalanmasına ve mahkeme davalarına yol açtı. Bellek dersinde tanıdığın Elizabeth Loftus'un yanlış bellek araştırmaları, bu tartışmada belirleyici bir rol oynadı ve telkinin, hiç yaşanmamış olayların ayrıntılı anılarını üretebildiğini gösterdi.
Bu dönem, bir yorumun gücünün ve danışanın ona inanmasının, doğruluğun kanıtı olmadığını acı biçimde gösterdi. Aynı zamanda, bu tartışmanın bütün travma anılarının yanlış olduğu anlamına gelmediğini de hatırlatmak gerekir; gerçek travmalar vardır ve danışanların anlattıklarını baştan reddetmek, tıpta bilgi dersinde gördüğümüz epistemik adaletsizliğin bir başka biçimi olur. Epistemolojinin sunduğu ders, ne her anıya inanmak ne de hiçbirine inanmamaktır; bir anının hangi koşullarda, hangi sorularla, hangi beklentiler altında ortaya çıktığını sormaktır.
Barnum etkisi: herkese uyan yorum
Amerikalı psikolog Bertram Forer, 1949'da öğrencilerine bir kişilik testi uyguladı ve bir hafta sonra her birine, onlara özel hazırlandığını söylediği bir kişilik değerlendirmesi verdi. Öğrencilerden, değerlendirmenin kendilerini ne kadar iyi anlattığını puanlamaları istendi. Öğrenciler değerlendirmeleri büyük ölçüde isabetli buldu. Oysa herkes aynı metni almıştı; metin, Forer'ın bir astroloji kitabından derlediği cümlelerden oluşuyordu: "Başkalarının seni sevmesine ve takdir etmesine büyük bir ihtiyacın var." "Kendine karşı eleştirel olma eğilimindesin." "Bazen dışa dönük ve sosyal, bazen içe dönük ve temkinlisin."
Amerikalı psikolog Paul Meehl, 1956'da bu olguya Barnum etkisi adını verdi: herkese uyabilecek kadar genel ifadelerin, kişiye özel ve isabetli bir tespit gibi algılanması. Barnum etkisi, terapistler için bir uyarıdır: danışanın bir yorumu "tam beni anlatıyor" diyerek kabul etmesi, yorumun o danışana özgü bir kavrayış olduğunu göstermez. Yorum, çok sayıda insanın kendinde bulabileceği bir şeyi söylüyor olabilir.
Klinik sezgi mi, formül mü?
Meehl'in daha etkili katkısı, 1954'te yayımlanan Klinik ve İstatistiksel Tahmin kitabıydı. Meehl, klinisyenlerin bir hastanın gelecekteki davranışına, örneğin tedaviden fayda görüp görmeyeceğine ya da bir suçu tekrarlayıp tekrarlamayacağına dair tahminlerini, birkaç değişkeni birleştiren basit istatistiksel formüllerin tahminleriyle karşılaştıran çalışmaları inceledi. Formüller, çoğu çalışmada klinisyenler kadar ya da onlardan daha iyi sonuç veriyordu. Sonraki onyıllarda bu karşılaştırma defalarca yapıldı; 2000'de William Grove ve arkadaşlarının yayımladığı geniş bir meta-analiz, mekanik tahmin yöntemlerinin çoğu durumda klinik yargıya eşit ya da ondan üstün olduğunu doğruladı.
Bu bulgu, ustalık bilgisi dersinde gördüğümüz sorunun bir başka yüzüdür. Terapi, Hogarth'ın hırçın öğrenme ortamına iyi bir örnektir: sonuçlar gecikir, eksik ve çarpık döner. Böyle bir ortamda, klinisyenin güveni isabetinden hızla uzaklaşabilir. Meehl'in bulgusu, klinik sezginin değersiz olduğu anlamına gelmez; klinisyenin gözlemleri, formüllerin girdilerini sağlar. Ama tahmin söz konusu olduğunda, sezginin kendi başarı kaydıyla sınanması gerektiğini gösterir.
Terapi neden işe yarar?
Terapinin etkililiği ile yorumların doğruluğu arasındaki ilişki, bu tartışmanın merkezindedir. Amerikalı psikolog Bruce Wampold, 2001'de yayımlanan Büyük Psikoterapi Tartışması'nda, farklı terapi yaklaşımlarının etkililiğini karşılaştıran çalışmaları inceledi ve yaklaşımlar arasındaki farkların, pek çok çalışmada beklenenden küçük olduğunu savundu. Wampold'a göre terapinin etkisinin önemli bir kısmı, belirli bir yaklaşımın özel tekniklerinden değil, ortak etkenlerden gelir: terapistle danışan arasındaki çalışma ittifakı, danışanın anlaşıldığını hissetmesi, bir açıklamanın ve bir yolun sunulması, umut.
Bu görüş tartışmalıdır ve bazı araştırmacılar belirli sorunlarda belirli yaklaşımların daha etkili olduğunu gösteren bulgulara dikkat çekmiştir. Ama epistemolojik açıdan önemli bir soru açar: eğer terapi, sunduğu açıklamanın tarihsel olarak doğru olup olmamasından büyük ölçüde bağımsız olarak işe yarıyorsa, terapinin başarısı, onun kuramının doğruluğunun kanıtı sayılamaz. Grünbaum'un sayım argümanına yönelttiği itiraz, burada deneysel bir destek bulur.
Danışanın yetkisi
Terapide bilginin bir başka yüzü, danışanın kendi deneyimi üzerindeki yetkisidir. İçebakış dersinde, Nisbett ve Wilson'ın deneylerinin, insanların kendi davranışlarının nedenlerini sandıkları kadar iyi bilemediğini gösterdiğini görmüştük. Bu, terapistin danışanın kendisini tanıdığından daha iyi tanıyabileceği düşüncesine destek gibi görünebilir. Ama aynı araştırmalar, dışarıdan gözlemcilerin de benzer hatalar yaptığını gösterir; terapist de kendi kuramı ve beklentileri aracılığıyla bakar.
Amerikalı aile terapistleri Harlene Anderson ve Harold Goolishian, 1992'de yayımlanan "Danışan uzmandır" başlıklı makalede, terapistin bilmeme tutumu benimsemesini önerdi: terapist, danışanın hayatı hakkında önceden bir bilgiye sahip olduğunu varsaymamalı, danışanın kendi anlamlarını merakla keşfetmelidir. Bu tutum, terapistin hiçbir uzmanlığı olmadığı anlamına gelmez; uzmanlığın, danışanın deneyimi hakkında hüküm vermekte değil, bir konuşmayı sürdürme becerisinde olduğunu söyler. Epistemolojik açıdan bu, tanıklık dersinde gördüğümüz bir dengenin terapideki biçimidir: danışanın anlattıkları yanılabilir, ama danışan kendi deneyiminin en yakın tanığıdır.
Kabul ve ret: kazanan hep terapist mi?
Terapide yorumların sınanmasındaki en ince sorun, danışanın tepkisinin nasıl okunacağıdır. Danışan bir yorumu kabul ederse, bu yorumun doğruluğunun işareti sayılabilir. Ama danışan yorumu reddederse ne olur? Bazı kuramsal çerçevelerde, ret, yorumun yanlış olduğunun değil, danışanın direncinin işareti olarak okunabilir. Bu durumda yorum, hem kabul edildiğinde hem reddedildiğinde doğrulanmış olur.
Yanlışlanabilirlik dersinde bu yapıyı tanımıştık: her olası sonucu doğrulama sayan bir kuram, hiçbir şeyi sınamıyordur. Yankı odaları dersinde de, karşı kanıtın önceden etkisizleştirildiği inanç sistemlerini görmüştük. Bir yorumun gerçekten sınanabilmesi için, önceden, hangi tepkinin onu destekleyeceğini ve hangisinin zayıflatacağını belirlemek gerekir. Pek çok çağdaş terapist, bu yüzden yorumlarını kesin hükümler olarak değil, danışanla birlikte sınanacak hipotezler olarak sunmayı önerir: "Şöyle bir bağlantı olabilir mi? Sence bu doğru mu, yoksa bir şey eksik mi?"
Yorum mu, Gözlem mi?
Bu dersin aracı, bir yorumu katmanlarına ayırıp dayandığı gözlemleri görünür kılar. Önce cümleyi olduğu gibi yazarsın. İkinci olarak katmanını belirlersin: bu bir gözlem mi, bir çıkarım mı, bir yorum mu, bir kuramsal açıklama mı? Üçüncü olarak gözleme inersin: bu cümleyi doğuran, başka birinin de doğrulayabileceği somut davranış ya da sözler nelerdi? Dördüncü olarak rakip yorumları sıralarsın: aynı gözlemlerle uyumlu en az iki farklı açıklama nedir ve onları ayırt etmek için hangi yeni gözlem gerekir? Son olarak tepki ölçütünü önceden belirlersin: kişinin bu yoruma hangi tepkisi onu destekler, hangisi zayıflatır; ret de kabul de yorumu doğruluyorsa, yorum sınanmıyordur.
Araç Kavram kapısında işler: "biliyorum" ile "yorumluyorum" arasındaki farkı dil düzeyinde görünür kılar. Terapi odasının dışında da kullanılabilir: bir arkadaşın, bir çocuğun, bir iş arkadaşının davranışı hakkında kurduğumuz cümlelerin çoğu, farkına varmadan gözlemden yoruma atlar.
Örnekler
Basit örnek: cevapsız mesaj
Bir arkadaşına sabah bir mesaj gönderdin; akşam oldu, cevap gelmedi. Aklına ilk gelen: "Bana kırgın, geçen hafta söylediğim bir şeye alındı." Yorum mu, Gözlem mi? aracını uygulayalım. Cümle: "Bana kırgın." Katman: bu bir yorum; hatta "geçen hafta söylediğim şeye alındı" kısmıyla bir nedensel açıklama. Gözleme inmek: gözlem yalnızca şu: mesaj gönderildi, on saattir cevap yok, mesaj okundu olarak görünüyor. Rakip yorumlar: arkadaşın çok yoğun bir gün geçiriyor; mesajı okudu ama sonra cevap vermeyi unuttu; cevabı düşünmek için zaman ayırmak istiyor; telefonu bir yerde kaldı. Ayırt etmek için gereken gözlem: arkadaşın başka kişilerle iletişimi, sonraki günlerdeki tavrı, belki doğrudan sormak. Tepki ölçütü: bir sonraki görüşmede arkadaşın mesafeli davranırsa kırgınlık yorumu güçlenir; sıcak davranırsa zayıflar. Sonuç: gündelik hayatta kurduğumuz pek çok "biliyorum" cümlesi, tek bir gözlemden yüksek bir yorum katmanına sıçrar. Aracı kullanmak, çoğu zaman gereksiz bir kırgınlığı önler.
Orta örnek: kişisel gelişim atölyesindeki kişilik profili
Bir şirketin düzenlediği kişisel gelişim atölyesinde, katılımcılar kısa bir test dolduruyor ve her birine bir kişilik profili veriliyor. Bir katılımcının profilinde şunlar yazıyor: "Dışarıdan güçlü görünsen de içinde güvensizlikler taşıyorsun. Bazen verdiğin kararlardan emin olamıyorsun. Kullanılmamış büyük bir potansiyelin var." Katılımcı, "tam beni anlatıyor" diyor. Aracı uygulayalım. Cümle: "İçinde güvensizlikler taşıyorsun." Katman: bir çıkarım ve yorum; kişinin iç dünyası hakkında bir hüküm. Gözleme inmek: profilin dayandığı gözlem nedir? Kişinin test sorularına verdiği cevaplar; ama profil cümleleri bu cevaplara özgü mü, yoksa herkese mi verilebilir? Rakip yorumlar: profil kişiye özgü bir kavrayış sunuyor; ya da profil, Forer'in deneyindeki gibi, neredeyse herkesin kendinde bulabileceği genel cümlelerden oluşuyor. Ayırt etmek için gereken gözlem: katılımcılar profillerini birbirleriyle karşılaştırabilir; profiller birbirinin neredeyse aynısıysa, isabet hissi Barnum etkisinden kaynaklanıyordur. Tepki ölçütü: "tam beni anlatıyor" tepkisi, profil herkese uyacak kadar genelse, hiçbir şeyi desteklemez. Sonuç: bir yorumun isabetli hissettirmesi, onun kişiye özgü bir bilgi olduğunu göstermez.
Gerçek hayat örneği: çift terapisinde "beni hiç dinlemiyor"
Bir çift terapisinde, eşlerden biri, "O beni hiç dinlemiyor, benim söylediklerim onun için önemli değil" diyor. Öteki eş sessizce başını sallıyor ama katılmıyor gibi görünüyor. Terapist, aracı çifte birlikte öğretiyor ve cümleyi incelemelerini istiyor. Cümle: "Beni hiç dinlemiyor, söylediklerim onun için önemli değil." Katman: "hiç dinlemiyor" gözleme benzese de bir genellemedir; "önemli değil" ise eşin iç dünyası hakkında bir yorumdur. Gözleme inmek: terapist, son bir haftadan somut örnekler istiyor. Eş, iki örnek veriyor: akşam yemeğinde iş sorununu anlatırken eşinin telefonuna baktığı ve bir kez anlattığı bir randevuyu eşinin unuttuğu an. Rakip yorumlar: "söylediklerim önemli değil" yorumunun yanında, eşin yorgun ve dağınık olduğu, telefonda acil bir iş mesajı beklediği ya da dinleme biçiminin farklı olduğu, yani dinlerken göz teması kurmadığı açıklamaları da mümkün. Ayırt etmek için gereken gözlem: dinlenmediğini hissettiği anların hangi koşullarda ortaya çıktığı; bu anlar belirli saatlerde ya da belirli konularda mı yoğunlaşıyor? Tepki ölçütü: eşin kendi anlatımı, bu anları nasıl yaşadığı. Sonuç: gözleme inildiğinde, "hiç" kelimesi iki somut örneğe, "önemli değil" yorumu da birkaç rakip açıklamaya dönüşüyor. Bu, eşin duygusunu küçümsemek değil; onu, üzerinde konuşulabilecek bir hâle getirmek. Epistemolojik bir ayrım, burada bir ilişkinin iyileşmesine katkıda bulunabiliyor.
Vakaya dönüş
Modülün vakasındaki öğretmen, ikinci hekimin önerisiyle bir psikoloğa başvuruyor. Birkaç seanstan sonra psikolog şöyle bir değerlendirme yapıyor: "Yorgunluğun, okuldaki yoğun iş yükü ve kendine yüksek beklentilerle ilişkili görünüyor. Belki de bedenin, dile getiremediğin bir tükenmişliği ifade ediyor." Yorum mu, Gözlem mi? aracını uygulayalım.
Cümle: "Bedenin, dile getiremediğin bir tükenmişliği ifade ediyor." Katman: bu, bir kuramsal açıklamaya yaklaşan bir yorumdur; bedensel belirtileri psikolojik bir nedene bağlar. Gözleme inmek: psikoloğun gözlemleri nelerdir? Öğretmenin iş yükünü anlatması, kendine yüksek standartlar koyduğunu söylemesi, yorgunluktan yakınması. Bunlar gerçek gözlemlerdir. Ama öğretmenin parmak eklemlerindeki sızı, ara ara çıkan ateş ve güneşte yüzündeki kızarıklık, bu yorumun açıkladığı gözlemler arasında değildir. Rakip yorumlar: belirtiler tükenmişlikle ilişkili olabilir; bir bedensel hastalık, kişinin yaşadığı stresi ve yorgunluğu artırıyor da olabilir; ikisi birlikte bulunabilir. Ayırt etmek için gereken gözlem: bedensel belirtilerin tıbbi olarak değerlendirilip değerlendirilmediği.
Tepki ölçütü, bu vakada özellikle önemlidir. Öğretmen yorumu kabul ederse, bu, onun iş yükünün gerçekten ağır olduğunu gösterir; ama bedensel belirtilerin yalnızca psikolojik olduğunu göstermez. Öğretmen yorumu reddederse, bu bir "direnç" olarak değil, hesaba katılması gereken bir gözlem olarak okunmalıdır. İyi bir terapist burada, tıpta bilgi dersinde gördüğümüz erken kapanışa karşı dikkatli olur: "Bu belirtilerin bir kısmını açıklayabilecek başka bir şey var mı? Hekiminle bu eklem ağrılarını ve ateşi konuştun mu?" diye sorar. Terapistin epistemik sorumluluğu, kendi kuramının açıklayamadığı gözlemleri görmezden gelmemektir.
Araç kartı: Yorum mu, Gözlem mi?
| Alan | Açıklama |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir cümleyi gözlem, çıkarım, yorum ve kuramsal açıklama katmanlarına ayırır; yorumun dayandığı gözlemleri, rakip açıklamaları ve yorumun nasıl sınanacağını görünür kılar |
| 5K kapısı | Kavram |
| Adımlar | 1) Cümleyi olduğu gibi yaz. 2) Katmanını belirle: gözlem mi, çıkarım mı, yorum mu, kuramsal açıklama mı? 3) Gözleme in: başka birinin de doğrulayabileceği somut veriler neler? 4) Rakip yorumları sırala ve onları ayırt edecek gözlemi belirle. 5) Tepki ölçütünü önceden koy: hangi tepki yorumu destekler, hangisi zayıflatır? |
| Ne zaman kullanılır | Bir terapist, danışman ya da uzman senin hakkında bir yorum yaptığında; bir yakınının davranışı hakkında "biliyorum" dediğinde; kendi hayatını açıklayan güçlü bir hikâyeye inanmaya başladığında |
| Sık hata | Yorumu gözlem gibi sunmak; bir yorumun isabetli hissettirmesini kişiye özgü doğruluğunun kanıtı saymak; hem kabulü hem reddi aynı yorumun lehine okumak; kuramın açıklayamadığı gözlemleri görmezden gelmek |
Egzersiz
Özellikle dördüncü adıma zaman ayır: her yorum için en az iki rakip açıklama bul. Sonra bu üç yorumdan birini, mümkünse, ilgili kişiyle konuşarak sına; ama bunu bir hüküm olarak değil, bir soru olarak yap: "Şöyle bir şey fark ettim; senin açından nasıl?" Günlüğüne, bu konuşmanın yorumunu destekleyip desteklemediğini ve rehberin için bir kural yaz. Örneğin: "Bir kişinin iç dünyası hakkında bir cümle kurmadan önce, onu doğuran gözlemi yüksek sesle söyleyebilmeliyim."
Mini test
- Gözlem, çıkarım, yorum ve kuramsal açıklama katmanlarını bir örnekle açıkla. Yukarı çıktıkça ne değişir?
- Grünbaum'un Freud'un sayım argümanına yönelttiği iki itiraz nedir?
- Spence'in anlatısal doğruluk ile tarihsel doğruluk ayrımı nedir ve bu iki doğruluğun karışması neden tehlikelidir?
- Barnum etkisi nedir ve bir danışanın "tam beni anlatıyor" demesi hakkında ne söyler?
- Bir öğretmen, sınıfta sürekli konuşan bir öğrenci için "Bu çocuk dikkat çekmek istiyor, çünkü evde ilgi görmüyor" diyor. Yorum mu, Gözlem mi? aracıyla değerlendir.
Cevapları göster
- "Üç kez saatine baktı" bir gözlem; "sıkılmış görünüyordu" bir çıkarım; "konudan kaçmak için dikkatini dağıttı" bir yorum; "kaçıngan bağlanma biçiminin sonucu" bir kuramsal açıklama. Yukarı çıktıkça, aynı gözlemle uyumlu rakip açıklamaların sayısı artar ve sınamak zorlaşır.
- Birincisi, iyileşme yorumların doğruluğundan başka nedenlerle, örneğin ilişki, umut ya da kendiliğinden düzelme yoluyla da gerçekleşebilir. İkincisi, danışanın bir yorumu kabul etmesi terapistin telkininden etkilenmiş olabilir; klinik veri kirlenmiştir.
- Tarihsel doğruluk, bir açıklamanın geçmişte gerçekten olanlara uygunluğudur; anlatısal doğruluk, danışanın hayatını tutarlı ve anlamlı bir hikâyeye dönüştürme gücüdür. Karışırsa, anlatısal olarak güçlü bir hikâye tarihsel bir gerçek gibi görünmeye başlar; 1990'lardaki yanlış bellek tartışmaları bunun ağır sonuçlarını gösterdi.
- Herkese uyabilecek kadar genel ifadelerin kişiye özel ve isabetli bir tespit gibi algılanmasıdır. Danışanın "tam beni anlatıyor" demesi, yorumun o kişiye özgü bir kavrayış olduğunu göstermez; yorum pek çok insanın kendinde bulabileceği bir şey söylüyor olabilir.
- Cümle: "Dikkat çekmek istiyor, çünkü evde ilgi görmüyor." Katman: "dikkat çekmek istiyor" bir yorum, "evde ilgi görmüyor" bir nedensel açıklama. Gözleme inmek: öğrencinin hangi derslerde, hangi saatlerde, kimle konuştuğu. Rakip yorumlar: öğrenci sıkılıyor ya da ders ona fazla kolay; dikkat güçlüğü yaşıyor; arkadaşlarıyla bir sorunu çözmeye çalışıyor; gerçekten evde bir sorun var. Ayırt edici gözlem: konuşmanın belirli koşullarda yoğunlaşıp yoğunlaşmadığı. Tepki ölçütü: öğrenciye farklı bir görev ya da daha fazla sorumluluk verildiğinde davranış değişirse, sıkılma yorumu güçlenir. Öğretmen "evde ilgi görmüyor" cümlesini aileyle konuşmadan bir gözlem gibi kullanmamalıdır.
Özet
- Terapide söylenen cümleler gözlem, çıkarım, yorum ve kuramsal açıklama katmanlarına ayrılır; yukarı çıktıkça rakip açıklamalar artar ve sınamak zorlaşır.
- Grünbaum, Freud'un sayım argümanını eleştirdi: iyileşme başka nedenlerle de olabilir ve klinik veri telkinle kirlenmiştir.
- Spence, anlatısal doğruluk ile tarihsel doğruluk ayrımını yaptı; 1990'lardaki yanlış bellek tartışmaları bu ayrımın karışmasının ağır sonuçlarını gösterdi.
- Barnum etkisi (Forer, Meehl), genel ifadelerin kişiye özgü tespit gibi algılanmasıdır; Meehl'in klinik ve istatistiksel tahmin karşılaştırması, sezginin başarı kaydıyla sınanması gerektiğini gösterdi.
- Wampold'un ortak etkenler görüşü, terapinin başarısının kuramının doğruluğunun kanıtı olmayabileceğini düşündürür; Anderson ve Goolishian'ın bilmeme tutumu, danışanın kendi deneyimi üzerindeki yetkisini vurgular.
- Hem kabulü hem reddi doğrulama sayan bir yorum sınanmıyordur. Yorum mu, Gözlem mi? aracı, bir cümleyi katmanlarına ayırıp dayandığı gözlemleri, rakip yorumları ve tepki ölçütünü belirler.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Gözlem ile çıkarım farkı? | Başkasının da doğrulayabileceği betimleme ile ondan bir iç duruma geçiş |
| Psikanalizin Temelleri kimin, ne zaman? | Adolf Grünbaum, 1984 |
| Sayım argümanı? | Yalnızca doğru yorumlar kalıcı iyileşme sağlar, danışan iyileşiyor, öyleyse yorumlar doğrudur |
| Anlatısal ve tarihsel doğruluk ayrımı kimin? | Donald Spence, 1982 |
| Barnum etkisini deneyle gösteren? | Bertram Forer, 1949 |
| Klinik ve İstatistiksel Tahmin kimin? | Paul Meehl, 1954 |
| Ortak etkenler görüşü? | Terapinin etkisinin önemli kısmının ittifak, anlaşılma ve umut gibi ortak öğelerden geldiği görüşü (Wampold) |
| Bilmeme tutumu? | Terapistin danışanın hayatı hakkında önceden bilgiye sahip olduğunu varsaymaması (Anderson ve Goolishian, 1992) |
Sonraki derse köprü
Bir terapist, yorumlarını danışanla birlikte sınanacak hipotezler olarak tutabilir; kararını erteleyebilir, yeni gözlemler bekleyebilir. Ama bazı alanlarda karar ertelenemez. Bir mahkeme, bir sanığın suçlu olup olmadığına karar vermek zorundadır; ve bu kararın bir insanın özgürlüğüne mal olabileceği durumlarda, ne kadar emin olunması gerektiği sorusu hayati hâle gelir. Ceza davalarında "makul şüphenin ötesinde" bir kanıt aranır; hukuk davalarında ise çoğu zaman daha düşük bir eşik yeterli sayılır. "Şüpheden sanık yararlanır" ilkesi, hangi hatanın daha ağır sayıldığına dair bir tercihi yansıtır. Ders 9.3, hukukta kanıt standartlarını ve makul şüphe kavramını inceleyecek ve sana Kanıt Standardı Merdiveni'ni verecek.
Günlük sorusu: Yakın zamanda, birinin davranışından yola çıkıp onun iç dünyası hakkında emin olduğun bir yorum kurdun mu? O yorumu doğuran gözlem, tek başına neyi gösteriyordu?
Tarihte bu tartışma
Başka bir insanın zihnini anlamanın imkânı ve sınırları, felsefenin eski sorularından biridir; ama terapötik bilginin epistemolojisi, yirminci yüzyılın başında psikanalizle birlikte ayrı bir tartışma alanı hâline geldi. Freud 1900'de Rüyaların Yorumu'nu yayımladı ve yorumu terapinin merkezine koydu. Popper, 1919 civarındaki gözlemlerinden yola çıkarak psikanalizin yanlışlanamazlığını eleştirdi. 1949'da Forer genel kişilik betimlemelerinin isabetli algılandığını gösterdi; 1954'te Meehl klinik ve istatistiksel tahmini karşılaştırdı, 1956'da Barnum etkisi adını verdi. 1982'de Spence anlatısal ve tarihsel doğruluğu ayırdı; 1984'te Grünbaum psikanalizin kanıt temelini eleştirdi. 1990'larda yanlış bellek tartışmaları, terapötik yorumun sınırlarını kamuoyunun gündemine taşıdı. 1992'de Anderson ve Goolishian bilmeme tutumunu önerdi. 2000'de Grove ve arkadaşları mekanik ve klinik tahmini karşılaştıran meta-analizlerini yayımladı; 2001'de Wampold ortak etkenler görüşünü sistemli olarak savundu. Bugün terapötik bilgi, kanıta dayalı psikoterapi, danışan geri bildirimi ve terapötik ittifak araştırmalarıyla tartışılmaya devam ediyor.