İçeriğe geç

Ders 8.4 · Modül 8: Din, Mistik Deneyim ve Anlam Epistemolojisi

İman ve akıl: Kierkegaard, Gazâlî, Pascal

Araç: Bahis ve Sıçrama Analizi · 5K: Kesinlik · 3.745 kelime · yaklaşık 17 dakika okuma

Bu ders programın önceki sürümündendir (v1) ve yeni program tamamlanana kadar arşivde okunur kalır. Yeni programa geç

Giriş

Bir arkadaşın sana yıllardır birlikte olduğu kişiyle evlenmeye karar verdiğini söylüyor. "Emin misin?" diye soruyorsun. Arkadaşın gülümsüyor: "Emin olmak mı? Geleceği kimse bilemez. Ama bu kararı verdim ve arkasında duracağım." Bu cevap seni rahatsız mı eder, yoksa ona saygı mı duyarsın? Arkadaşın, eldeki kanıtın izin verdiğinden daha büyük bir bağlılığa giriyor. Ama belki de hayattaki en önemli kararların hepsi böyledir: kanıtın bittiği yerde bir adım atmayı gerektirir.

Bu modülün ilk üç dersi, dini inancın gerekçesini aradı: bir deneyimde, temel bir kavrayışta, geleneğin dilinde. Üçünün de sonunda cevap askıda kaldı. Bu ders, o askıdaki cevapla ne yapılacağını soruyor. Kanıt ve deneyim bir meseleyi kesin olarak çözmediğinde, bir kişi yine de o meseleye hayatını bağlayabilir mi? Bunu yapmak akla aykırı mıdır, aklın ötesinde midir, yoksa aklın kendisinin bir gereği midir? Bu derste bu soruya üç büyük düşünürün verdiği üç farklı cevabı inceleyeceksin: Blaise Pascal'ın bahsi, Søren Kierkegaard'ın sıçraması ve Gazâlî'nin aklın sınırında bulduğu kesinlik. Modülün önceki dersleri gibi, bu ders de hangi cevabın doğru olduğuna değil, her birinin epistemolojik yapısına odaklanır.

Bu dersin kazanımları:

  • Pascal'ın bahsini, Kierkegaard'ın sıçrama kavramını ve Gazâlî'nin akıl ile zevk arasındaki ayrımını açıklarsın. (anla)
  • Bir bağlılık kararında güven derecesi ile bağlılık derecesi arasındaki farkı Bahis ve Sıçrama Analizi ile çözümlersin. (analiz et)
  • Pratik gerekçelerin bir inancı ne ölçüde destekleyebileceğini ve kanıtın ötesine geçen bir bağlılığın hangi koşullarda akla uygun sayılabileceğini değerlendirirsin. (değerlendir)

Ana anlatım

Güven ile bağlılık

Önce bir ayrım yapmak gerekir. Bir önermeye olan güven derecemiz, kanıtın bize izin verdiği ölçüde yükselir ya da düşer; Bayesçi epistemoloji atölyesinde bunu sayılarla görmüştük. Ama bir önermeye olan bağlılığımız, yani onun doğru olduğunu varsayarak hareket etmemiz, hayatımızı ona göre düzenlememiz, bu güvenden farklıdır. Grup bilgisi dersinde gördüğümüz inanç ile kabul arasındaki ayrım burada bireysel bir biçim alır: bir hekim, bir tanıdan yüzde yüz emin olmadan tedaviye başlar; bir dağcı, havanın bozmayacağından emin olmadan tırmanışa çıkar.

Amerikalı felsefeci Lara Buchak, 2012'de yayımlanan bir makalede, imanı bu ayrım üzerinden tanımlamayı önerdi. Ona göre bir şeye iman etmek, o şeyin doğru olduğunu varsayarak hareket etmeye ek kanıt aramadan karar vermektir. İman eden kişi, kanıtın tamamlanmasını beklemez; ama bu, kanıtı görmezden geldiği anlamına gelmez. Bu tanım, iman ile kanıt arasındaki ilişkiyi, bir karar kuramı sorusuna çevirir: ne zaman daha fazla kanıt beklemek yerine harekete geçmek akla uygundur?

Bu dersteki üç düşünür, bu ayrımı farklı biçimlerde ele alır. Pascal, güvenin düşük olduğu yerde bile bağlılığın akla uygun olabileceğini hesapla göstermeye çalışır. Kierkegaard, bağlılığın güvenden bağımsız, hatta ona karşı olması gerektiğini savunur. Gazâlî ise, aklın kanıtlarının tükendiği yerde, başka bir tür kesinliğin, yani yaşayarak bilmenin, güvenin kendisini dönüştürebileceğini anlatır.

Pascal: gemiye bindin

Fransız matematikçi ve düşünür Blaise Pascal, ölümünden sonra 1670'te Düşünceler adıyla yayımlanan notlarında, belki de din felsefesinin en ünlü argümanını kurdu. Pascal'a göre Tanrı'nın varlığı sorusu akılla kesin olarak çözülemez; akıl, iki seçenek arasında karar veremez. Ama bu, karar vermekten kaçınabileceğimiz anlamına gelmez. Pascal'ın ifadesiyle, bahse girmek zorundayız; çünkü gemiye zaten binmişiz: hayatımızı ya Tanrı varmış gibi ya da yokmuş gibi yaşayacağız.

Pascal'ın hesabı basittir. Tanrı'ya inanır ve Tanrı varsa, sonsuz bir kazanç elde edersin. İnanır ve Tanrı yoksa, sınırlı bir şey kaybedersin: belki bazı dünyevi zevkler. İnanmaz ve Tanrı varsa, sonsuz bir kaybın olur. İnanmaz ve Tanrı yoksa, sınırlı bir şey kazanırsın. Tanrı'nın var olma olasılığı sıfır olmadıkça, sonsuz kazancın ağırlığı, sınırlı kayıpları ezer. Öyleyse akla uygun olan, inanmaya bahse girmektir.

Kanadalı felsefeci Ian Hacking, 1975'te yayımlanan Olasılığın Doğuşu'nda, Pascal'ın bahsini karar kuramının ilk iyi anlaşılmış uygulaması olarak niteledi. Bu, argümanın epistemolojik yapısını açıkça gösterir: bahis, Tanrı'nın var olduğuna dair bir kanıt sunmaz. İnanmak için pratik bir gerekçe sunar. İnanç dersinde gördüğümüz epistemik ve pratik gerekçe ayrımı burada merkezî hâle gelir: Pascal, inancın doğruluğunu değil, yararlılığını tartışır.

Bahse yöneltilen itirazlar

İlk itiraz, çok tanrı itirazıdır. Fransız düşünür Denis Diderot, 1746'da yayımlanan Felsefi Düşünceler'de, Pascal'ın akıl yürütmesini bir imamın da aynı biçimde yapabileceğini söyledi. Bahis yalnızca iki seçenek varsa işler: Pascal'ın Tanrı'sı ya da hiçbir şey. Ama farklı dinlerin farklı tanrıları, farklı gereklilikleri ve farklı cezaları varsa, sonsuz kazanç vaat eden birden çok seçenek vardır ve hesap artık tek bir seçeneği göstermez. Bu itiraz, modülün önceki derslerinde gördüğümüz dini çeşitlilik sorununun karar kuramındaki karşılığıdır.

İkinci itiraz, isteyerek inanamama itirazıdır. İngiliz felsefeci Bernard Williams, 1970'te yazdığı "İnanmaya Karar Vermek" makalesinde, bir şeye doğrudan irade ederek inanamayacağımızı savundu. "Şu an dışarıda kar yağdığına inanmaya karar veriyorum" dediğimde, bu kararın kendisi inancı doğurmaz. Pascal bu itirazı önceden görmüştü ve bir cevap önerdi: inanmaya hemen karar veremiyorsan, inananlar gibi davran; ibadetlere katıl, onların alışkanlıklarını edin. Zamanla inanç gelecektir. Bu cevap, epistemolojik açıdan tartışmalıdır: kişi, kanıtın değil, alışkanlığın etkisiyle inanmaya başlıyorsa, oluşan inanç kanıta duyarlı bir inanç mıdır?

Üçüncü itiraz, hesap temelli iman itirazıdır. James, 1896'da yayımlanan "İnanma İstenci" makalesinde, eğer bir Tanrı varsa, bu tür bir kâr hesabıyla kendisine yönelen birini ödüllendirmekten pek hoşlanmayacağını yazdı. Dördüncü itiraz ise sonsuzluk hesabının kendisine yöneltildi: sonsuz bir değerle yapılan beklenen değer hesapları, küçük olasılıkları da sonsuz büyütür; en ufak bir olasılıkla inanan biri de, karma bir strateji izleyen biri de aynı sonsuz beklenen değeri elde eder. Hesap, bir seçeneği diğerinden ayırma gücünü yitirir.

Bu son itiraz, bugün beklenmedik bir yerde yeniden karşımıza çıkar. İsveçli felsefeci Nick Bostrom, 2009'da yayımlanan kısa bir makalede, Pascal'ın soygunu diye adlandırdığı bir düşünce deneyi kurdu: sokakta biri sana yaklaşıp, cüzdanını verirsen ertesi gün sana akıl almaz büyüklükte bir ödül vereceğini söylüyor. Olasılık çok küçük, ama ödül o kadar büyük ki beklenen değer hesabı cüzdanı vermeni öneriyor. Bu deney, çok küçük olasılıklarla çok büyük sonuçları çarpan akıl yürütmenin, dolandırıcılara karşı ne kadar savunmasız olabileceğini gösterir.

Kalbin nedenleri

Pascal'ı yalnızca bu hesapla anmak, onun düşüncesinin önemli bir yanını eksik bırakır. Düşünceler'deki en ünlü cümlelerinden biri, kalbin, aklın bilmediği nedenleri olduğunu söyler. Pascal'a göre ilk ilkeleri, yani uzay, zaman, hareket ve sayı gibi temel kavramları, akıl yürütmeyle değil, doğrudan bir kavrayışla, "kalple" biliriz; akıl, bu ilkeleri kanıtlayamaz, ancak onlara dayanarak ilerler. Bu, reformcu epistemoloji dersinde gördüğümüz temel inanç fikrine şaşırtıcı biçimde yakındır.

Pascal'ın kendi hayatında da bahis hesabından çok daha fazlası vardı. Öldükten sonra ceketinin astarına dikili bulunan kısa bir notta, 1654'te bir gece yaşadığı yoğun bir dini deneyimi kaydetmişti; notta, tarih ve saatin hemen ardından tek bir kelime yazılıdır: "Ateş". Bu not, Pascal'ın imanının bir hesaptan değil, bir deneyimden beslendiğini, bahsin ise henüz inanmayan birini ikna etmek için kurulmuş bir araç olduğunu düşündürür. Modülün vakasındaki kişinin sahildeki akşamı gibi, Pascal'ın da bir gecesi vardı.

Kierkegaard: nesnel belirsizlik ve tutku

Danimarkalı düşünür Søren Kierkegaard, Pascal'dan yaklaşık iki yüzyıl sonra, imanın akılla ilişkisine çok farklı bir yoldan yaklaştı. Kierkegaard, kitaplarının önemli bir kısmını takma adlarla yazdı ve bu takma adların görüşlerini kendisininkiyle özdeşleştirmek konusunda okuru uyardı; bu yüzden aşağıdaki görüşler, genellikle takma adlı yazarlara atfedilir.

1846'da yayımlanan Felsefi Parçalara Son Bilimsel Olmayan Ek Yazı'da, Johannes Climacus takma adıyla yazan Kierkegaard, imanı şöyle tanımlar: nesnel belirsizliğin, en tutkulu içsellikle sıkıca tutulması. Kierkegaard'a göre iman, kanıt eksikliğine rağmen değil, bir anlamda onun sayesinde mümkündür. Eğer Tanrı'nın varlığı nesnel olarak kanıtlanabilseydi, iman gereksiz olurdu; kişi yalnızca bir olguyu kabul ederdi. İman, riskin olduğu yerde başlar.

Kierkegaard bu fikri, tarihsel bilginin doğasına dair bir argümanla destekledi. Tarihsel bilgi her zaman yaklaşıktır: yeni belgeler bulunabilir, eski tanıklıklar sorgulanabilir. Oysa iman, kişinin sonsuz kaderini ilgilendiren, yaklaşık olamayacak kadar önemli bir meseledir. Alman düşünür Gotthold Lessing, 1777'de yazdığı bir denemede, tarihsel olgular ile ebedi hakikatler arasında aşılması güç "çirkin, geniş bir hendek" olduğunu yazmıştı. Kierkegaard'a göre bu hendek bir kanıtla değil, ancak bir sıçramayla aşılabilir.

Kierkegaard'ın görüşü genellikle fideizm olarak adlandırılır: imanın akıldan bağımsız, hatta akla karşı olabileceği görüşü. 1843'te Johannes de silentio takma adıyla yayımlanan Korku ve Titreme'de, İbrahim'in oğlunu kurban etmeye hazırlanması üzerine düşünür ve imanın, evrensel ahlaki yargının bile askıya alınabildiği, akılla açıklanamayan bir ilişki olduğunu anlatır. Kierkegaard, bu hikâyeyi bir örnek olarak değil, bir sorun olarak sunar: anlatıcı, İbrahim'i anlayamadığını tekrar tekrar söyler.

Kierkegaard'ın epistemolojik bedeli

Kierkegaard'ın yaklaşımı güçlü bir içgörü taşır: bazı meseleler, kişinin varoluşunu o kadar derinden ilgilendirir ki, tarafsız bir gözlemci gibi kanıt biriktirmek, meseleyi yanlış anlamak olabilir. Bir insanı sevip sevmediğine, onun hakkındaki kanıtları tartarak karar veren biri, sevginin ne olduğunu kaçırmış olabilir.

Ama bu yaklaşımın epistemolojik bedeli de ağırdır. Eğer iman, kanıta karşı değerliyse, bir inancın ne kadar tutkuyla tutulduğu, onun ne kadar doğru olduğundan daha önemli hâle gelir. Bu, interoseptif farkındalık dersinde ve duygu epistemolojisi dersinde gördüğümüz sorunun en uç biçimidir: yoğun bir eminlik hissi, isabetin göstergesi değildir. Farklı geleneklerden, birbiriyle çelişen şeylere aynı tutkuyla bağlanan insanlar varsa, tutku hangisinin doğru olduğunu gösteremez. Kierkegaard'ı savunanlar, onun zaten doğruluk iddiasını bir kanıt sorusu olarak değil, bir yaşama biçimi sorusu olarak ele aldığını söyler. Eleştirenler ise, bir şeyin hakikat olduğunu iddia etmenin, kanıt sorusundan tamamen kaçamayacağını hatırlatır.

Gazâlî: aklın sınırında bir ışık

Gazâlî'nin bu tartışmadaki yeri, ne Pascal'ın hesabına ne de Kierkegaard'ın paradoksuna benzer. On birinci yüzyılda yaşamış bu düşünür, el-Munkız min ed-Dalâl'de, hem duyuların hem aklın güvenilirliğinden şüphe ettiği, aylarca süren bir krizi anlatır. Gazâlî'nin anlatımına göre bu krizden bir argümanla değil, Tanrı'nın kalbine attığı bir ışıkla çıkmıştır. Şüphe yolculuğunun ayrıntılarını ve yakîn kavramını Tarih Hattı'nın Gazâlî dersinde ayrıntılı inceleyeceğiz; burada yalnızca iman ile aklın ilişkisine dair önerdiği modele bakacağız.

Gazâlî aklı reddetmedi; tersine, mantık üzerine eserler yazdı ve mantığın dini ilimlerde kullanılmasını savundu. Ama aklın her alanda aynı güçte olmadığını da düşündü: metafizik ve ilahi konularda, filozofların akıl yürütmelerinin kesinlik iddiasının haklı olmadığını Filozofların Tutarsızlığı'nda göstermeye çalıştı. Aklın bittiği yerde Gazâlî'nin önerdiği şey, kör bir sıçrama değil, yaşayarak bilmekti: tasavvufun zevk dediği, "tatma" yoluyla bilme. Gazâlî bu farkı bir benzetmeyle anlatır: sarhoşluğun tanımını, nedenlerini ve belirtilerini bilmek ile sarhoş olmak aynı şey değildir. Sağlığın tanımını bilen hasta bir hekim, sağlıklı olmanın ne olduğunu bilmez.

Epistemolojik açıdan bu model, bilgi türleri dersinde önermesel bilgiyi tanışıklık bilgisinden ayıran çizgiye dayanır. Gazâlî'ye göre en yüksek kesinlik, bir önermenin kanıtlanmasından değil, bir hakikatle doğrudan tanışıklıktan gelir. Bu, Kierkegaard'ın paradoksundan farklıdır: Gazâlî için iman akla karşı değil, aklın ulaşabileceği noktanın ötesindedir. Ve Pascal'ın bahsinden de farklıdır: Gazâlî, bir kâr hesabı değil, bir dönüşüm önerir. Zevk yolu, bir yaşama biçimi, bir disiplin gerektirir; kesinlik, bu disiplinin sonunda gelir.

Bu modelin sınırı da, Modül 8'in ilk derslerinde gördüğümüz sorunlarla aynıdır. Zevk yoluyla edinilen kesinlik, onu yaşamayan biri için bir tanıklıktır; James'in deyişiyle, yaşayan için yetkili olabilir, ama yaşamayanı bağlamaz. Ve farklı geleneklerin farklı zevk yolları, farklı kesinliklere ulaşmışsa, bu kesinliklerin hangisinin isabetli olduğu, zevkin kendisiyle çözülemez.

James'in ölçütleri: seçenek ne zaman zorunludur?

James'in "İnanma İstenci" makalesi, bu üç yaklaşımı değerlendirmek için kullanışlı bir çerçeve sunar. James'e göre, bir seçenekte kanıtın ötesine geçmek ancak üç koşul birlikte sağlandığında akla uygun olabilir. Seçenek canlı olmalıdır: iki seçenek de kişi için gerçek birer olasılık gibi görünmelidir. Seçenek zorunlu olmalıdır: karar vermekten kaçınmak, fiilen seçeneklerden birini seçmek anlamına gelmelidir. Seçenek önemli olmalıdır: karar hayatı derinden etkilemeli, tekrarı olmayan bir fırsat sunmalıdır. Bu üç koşul sağlandığında ve kanıt meseleyi çözmediğinde, James'e göre tutkularımızın karar vermesi hem kaçınılmaz hem de meşrudur.

Bu çerçeve, iman meselesini din dışındaki kararlara da açar. Bir evlilik, bir meslek seçimi, ülke değiştirmek, bir çocuk sahibi olmak; bunların hepsi canlı, zorunlu ve önemli seçeneklerdir ve hiçbiri kanıtın tam olarak çözebileceği kararlar değildir. İman ve akıl sorusu, yalnızca dini inananların değil, önemli bir karar veren herkesin sorusudur.

Bahis ve Sıçrama Analizi

Bu dersin aracı, kanıtın ötesine geçen bir bağlılık kararını adım adım çözümler. Önce güven derecesini yazarsın: kanıtlar, bu önermenin doğru olduğuna ne ölçüde işaret ediyor? İkinci olarak karar yapısını çıkarırsın: seçenekler neler, her birinin olası sonuçları ne; seçenek James'in anlamında canlı, zorunlu ve önemli mi? Üçüncü olarak gerekçe türlerini ayırırsın: bu karar için sunduğun gerekçelerin hangileri önermenin doğruluğuna dair kanıttır, hangileri sonuçların yararına dair pratik gerekçedir? Dördüncü olarak sıçrama mesafesini ölçersin: bağlılık derecen, güven derecenin ne kadar ötesinde; bu mesafeyi kendine açıkça kabul ediyor musun? Son olarak gözden geçirme koşulunu belirlersin: hangi yeni kanıt ya da durum karşısında bu bağlılığı yeniden düşünürsün?

Araç Kesinlik kapısında işler: kanıtın ötesine geçen bir bağlılığı ne otomatik olarak akla aykırı sayar ne de onu kanıtla aynı şeymiş gibi sunar. Güven ile bağlılık arasındaki mesafeyi görünür kılar ve kişinin bu mesafeyi bilinçli olarak üstlenip üstlenmediğini sorar.

Örnekler

Basit örnek: bir arkadaşa borç vermek

Uzun süredir tanıdığın bir arkadaşın, yeni kurduğu küçük işletmesi için senden borç istiyor. Parayı ne zaman geri ödeyebileceğinden emin değil. Bahis ve Sıçrama Analizi'ni uygulayalım. Güven derecesi: arkadaşının geçmişte sözünü tuttuğunu biliyorsun, ama yeni işletmelerin önemli bir kısmının ilk yıllarında zorlandığını da biliyorsun; paranın zamanında döneceğine olan güvenin orta düzeyde. Karar yapısı: borç verirsen, para dönerse arkadaşlık güçlenir, dönmezse hem para hem belki arkadaşlık zarar görür; vermezsen para güvende kalır, ama arkadaşlık zedelenebilir. Seçenek canlı ve bir ölçüde zorunlu; önemi ise miktara bağlı. Gerekçe türleri: "arkadaşım güvenilir biri" bir kanıttır; "ona güvenmezsem arkadaşlığımız zarar görür" bir pratik gerekçedir. Sıçrama mesafesi: borç vermek, paranın geri geleceğine yüzde yüz güvenmeyi gerektirmez; kaybetmeyi göze alabileceğin bir miktar verirsen, sıçrama küçük olur. Gözden geçirme koşulu: arkadaşın işletmenin durumu hakkında seninle açık konuşmayı bırakırsa. Sonuç: arkadaşa güvenmek bir tür küçük imandır; akla uygun olması, güvenin yüksekliğinden çok, sıçramanın boyunun kaybı göze alınabilir olmasından gelir.

Orta örnek: telefondaki büyük vaat

Bir gün bir telefon alıyorsun: arayan kişi bir yatırım fırsatından söz ediyor. Olasılığın çok düşük olduğunu kendisi de kabul ediyor, ama kazanç o kadar büyük ki, "küçük bir miktarla bile kaçırmaman gereken bir şans" diyor. Bahis ve Sıçrama Analizi'ni uygulayalım. Güven derecesi: bu tür aramaların çok büyük kısmının dolandırıcılık olduğunu biliyorsun; vaadin gerçek olma olasılığı çok düşük. Karar yapısı: arayan kişi, Pascal'ın bahsine benzer bir yapı kuruyor; kazancı o kadar büyük gösteriyor ki olasılığın küçüklüğü önemsizleşiyor gibi. Ama seçenek zorunlu değil; aramayı kapatmak, gerçekten tarafsız bir seçenek. Gerekçe türleri: arayan hiçbir kanıt sunmuyor, yalnızca sonucun büyüklüğünü vurguluyor. Sıçrama mesafesi: güven derecen neredeyse sıfır; bağlılık istemek, bu mesafeyi yalnızca vaadin büyüklüğüyle kapatmaya çalışıyor. Gözden geçirme koşulu: bağımsız bir kaynaktan doğrulanabilecek somut bilgi sunulması. Sonuç: Bostrom'un Pascal'ın soygunu deneyinin gündelik bir biçimi. Bu örnek, Pascal'ın bahsinin yapısının, yalnızca olasılıklar ve değerler doğru tartıldığında akla uygun olduğunu, dolandırıcıların bu yapıyı sonucun büyüklüğünü şişirerek kötüye kullanabildiğini gösterir.

Gerçek hayat örneği: işini bırakıp bir atölye açmak

Otuzlarının ortasında bir muhasebeci, yıllardır hobi olarak yaptığı seramik işini meslek hâline getirmek için işini bırakmayı düşünüyor. Eşi ve arkadaşları, "başarılı olacağından emin misin?" diye soruyor. Bahis ve Sıçrama Analizi'ni uygulayalım. Güven derecesi: küçük el sanatları atölyelerinin önemli bir kısmının ilk birkaç yılda kapandığını, kendisinin ise yeteneğinin satış için yeterli olup olmadığını henüz tam bilmediğini kabul ediyor. Karar yapısı: seçenek James'in anlamında canlı, zorunlu ve önemli; yıllarca "belki bir gün" diye ertelemek, fiilen denememeyi seçmek anlamına geliyor. Gerekçe türleri: birikiminin bir yıl yetmesi ve düzenli müşterisi olan birkaç dükkânın ilgisi kanıta dayalı gerekçeler; "bu işi yapmazsam ömür boyu pişman olurum" ise pratik ve varoluşsal bir gerekçe. Sıçrama mesafesi: başarıya olan güveni orta düzeyde, bağlılığı ise tam; bu mesafeyi eşiyle açıkça konuşuyor. Gözden geçirme koşulu: bir yılın sonunda gelir belirli bir düzeyin altındaysa, yarı zamanlı muhasebeye dönmek. Sonuç: bu karar, Kierkegaard'ın sıçramasından çok, Buchak'ın tanımladığı imana yakındır: ek kanıt beklemeden harekete geçmek, ama gözden geçirme koşulunu açık tutmak. Sıçramanın akla uygunluğu, onun körlüğünden değil, bilinçli olarak üstlenilmesinden ve bir dönüş yolunun düşünülmüş olmasından gelir.

Vakaya dönüş

Modülün vakasındaki kişi, sahildeki akşamdan sonra yaşadığının gerçek olduğunu hâlâ bildiğini söylüyor ve dünyaya artık başka bir gözle baktığını ekliyor. Önceki üç derste bu metnin kanıt değerini, temel bir inanç olarak durumunu ve yorum katmanlarını inceledik. Bu ders, metnin söylemediği bir soruyu sorar: bu kişi, bu deneyime hayatını ne ölçüde bağlamalı?

Bahis ve Sıçrama Analizi'ni uygulayalım. Güven derecesi: önceki derslerin analizlerine göre, deneyim yazarın kendisi için güçlü bir görünüş sunuyor, ama doğalcı açıklamalar ve yorum katmanları, onu yaşamamış biri için güveni sınırlıyor. Yazarın kendi güveni ise çok yüksek: "biliyorum" diyor. Karar yapısı: yazar, bu deneyim ışığında hayatını değiştirebilir; bir dini geleneğe katılabilir, bir manevi disipline başlayabilir ya da deneyimi değerli bir anı olarak saklayıp hayatını olduğu gibi sürdürebilir. Seçenek canlı ve önemli; ama zorunlu olup olmadığı tartışmalı, çünkü karar ertelenebilir.

Üç düşünür burada üç farklı yol önerir. Pascal'ın yolu: deneyimi bir işaret olarak al, inananlar gibi yaşamaya başla ve zamanla inancın yerleşmesine izin ver. Kierkegaard'ın yolu: deneyimin nesnel olarak belirsiz kaldığını kabul et ve tam bu belirsizlik içinde tutkuyla bağlan. Gazâlî'nin yolu: tek bir akşamın ışığını bir başlangıç say ve onun yaşayarak derinleşmesi için bir disiplin, bir yol ara. Epistemoloji bu yollardan birini seçemez. Ama şunu gösterebilir: "hâlâ da biliyorum" cümlesi, belki de en doğru biçimde bir bilgi iddiası olarak değil, bir bağlılık ifadesi olarak okunmalıdır. Güven ile bağlılık arasındaki mesafeyi görmek, yazarın deneyimine saygısızlık değil, onu daha dürüst anlatmanın bir yoludur.

Araç kartı: Bahis ve Sıçrama Analizi

AlanAçıklama
Ne işe yararKanıtın ötesine geçen bir bağlılık kararında güven derecesi ile bağlılık derecesi arasındaki mesafeyi, gerekçe türlerini ve gözden geçirme koşullarını görünür kılar
5K kapısıKesinlik
Adımlar1) Güven derecesini yaz: kanıt ne ölçüde destekliyor? 2) Karar yapısını çıkar: seçenekler, sonuçlar; seçenek canlı, zorunlu, önemli mi? 3) Gerekçe türlerini ayır: kanıt mı, pratik gerekçe mi? 4) Sıçrama mesafesini ölç: bağlılık güvenin ne kadar ötesinde, bunu açıkça kabul ediyor musun? 5) Gözden geçirme koşulunu belirle: hangi durumda bağlılığı yeniden düşünürsün?
Ne zaman kullanılırKanıtın meseleyi çözmediği önemli bir kararda; bir inancı ya da yaşam yolunu "emin olmadan" benimserken; büyük bir vaatle birlikte düşük olasılıklı bir teklifle karşılaştığında
Sık hataPratik gerekçeyi kanıt gibi sunmak; bağlılığın yüksekliğini güvenin yüksekliği sanmak; gözden geçirme koşulu olmayan bir sıçramayı cesaret, her gözden geçirme koşulunu da imansızlık saymak

Egzersiz

Sonra kendi hayatına dön. Kanıtın tam olarak çözmediği ama hayatını bağladığın bir karar düşün: bir ilişki, bir meslek, bir inanç, bir şehir. Beş adımı bu karar için uygula. Günlüğüne iki şey yaz: güven derecen ile bağlılık derecen arasındaki mesafe ne kadar ve bu mesafeyi bugüne kadar kendine açıkça kabul etmiş miydin?

Mini test

  1. Güven ile bağlılık arasındaki ayrım nedir ve Buchak imanı bu ayrım üzerinden nasıl tanımlar?
  2. Pascal'ın bahsinin yapısı nedir ve bahis neden bir kanıt değil, pratik bir gerekçe sunar?
  3. Çok tanrı itirazı ve isteyerek inanamama itirazı bahsi nasıl zorlar; Pascal ikincisine nasıl cevap verir?
  4. Kierkegaard'a göre iman neden nesnel belirsizliği gerektirir ve bu görüşün epistemolojik bedeli nedir?
  5. Gazâlî'nin zevk kavramı, aklın ve imanın ilişkisine dair nasıl bir model sunar ve bu model Pascal'dan ve Kierkegaard'dan nasıl ayrılır?
Cevapları göster
  1. Güven, bir önermenin doğru olduğuna kanıt ölçüsünde ne kadar inandığımızdır; bağlılık, onu doğru varsayarak hayatımızı ne ölçüde ona göre düzenlediğimizdir. Buchak'a göre iman, bir şeyi doğru varsayarak hareket etmeye ek kanıt aramadan karar vermektir.
  2. Tanrı'ya inanmanın olası sonsuz kazancı ile sınırlı kaybı karşılaştırılır; Tanrı'nın var olma olasılığı sıfır değilse, beklenen değer inanmayı gösterir. Bahis Tanrı'nın varlığına dair bir kanıt sunmaz; inanmanın yararına dair bir gerekçe sunar.
  3. Çok tanrı itirazı, sonsuz kazanç vaat eden birden çok seçenek olduğunda hesabın tek bir seçeneği göstermediğini söyler. İsteyerek inanamama itirazı, inancın iradeyle doğrudan oluşturulamayacağını söyler. Pascal, inananlar gibi davranmayı ve alışkanlıkların zamanla inancı getirmesini önerir.
  4. Tanrı'nın varlığı nesnel olarak kanıtlanabilseydi, iman gereksiz olur, yalnızca bir olgu kabulü kalırdı; iman riskin olduğu yerde başlar. Bedeli: bir inancın ne kadar tutkuyla tutulduğu, ne kadar doğru olduğundan önemli hâle gelir; ama çelişen şeylere aynı tutkuyla bağlananlar varsa, tutku hangisinin doğru olduğunu gösteremez.
  5. Aklın metafizik konularda kesinlik sağlayamadığı yerde, yaşayarak, tadarak bilme yolu önerir; sarhoşluğun tanımını bilmek ile sarhoş olmak farklıdır. Pascal'dan farkı, bir kâr hesabı değil bir dönüşüm önermesidir; Kierkegaard'dan farkı, imanın akla karşı değil, aklın ulaşabildiği noktanın ötesinde olmasıdır.

Özet

  • Güven ile bağlılık ayrıdır; Buchak'a göre iman, ek kanıt aramadan harekete geçme kararıdır.
  • Pascal'ın bahsi, kanıt değil pratik bir gerekçe sunar; Hacking onu karar kuramının ilk uygulaması sayar. Çok tanrı, isteyerek inanamama, hesap temelli iman ve sonsuzluk itirazlarıyla karşılaşır; Pascal'ın soygunu yapının kötüye kullanılabileceğini gösterir.
  • Pascal için kalbin nedenleri ilk ilkeleri doğrudan kavrar; bahis, bir deneyimden beslenen imanın ikna aracıdır.
  • Kierkegaard'a göre iman, nesnel belirsizliğin tutkuyla tutulmasıdır; tarihsel bilgi yaklaşıktır ve ebedi hakikate ancak bir sıçramayla ulaşılır. Bu yaklaşımın bedeli, tutkunun doğruluğun yerine geçme tehlikesidir.
  • Gazâlî, aklı reddetmeden onun sınırını gösterir ve zevk yoluyla, yaşayarak bilmeyi önerir.
  • James'in canlı, zorunlu ve önemli seçenek ölçütleri iman sorusunu önemli hayat kararlarına açar. Bahis ve Sıçrama Analizi, güven ile bağlılık arasındaki mesafeyi ve gözden geçirme koşullarını görünür kılar.

Flashcard'lar

Ön yüzArka yüz
Güven ile bağlılık farkı?İnanma derecesi ile hayatı o inanca göre düzenleme derecesi
Düşünceler kimin, ne zaman yayımlandı?Blaise Pascal, ölümünden sonra 1670
Pascal'ın bahsi neye dayanır?Kanıta değil, beklenen değere
Çok tanrı itirazını erken dile getiren?Denis Diderot, 1746
"İnanmaya Karar Vermek" kimin?Bernard Williams, 1970
Kierkegaard'ın iman tanımı?Nesnel belirsizliğin en tutkulu içsellikle tutulması
Lessing'in "çirkin, geniş hendek"i?Tarihsel olgular ile ebedi hakikatler arasındaki aralık (1777)
Zevk?Bir hakikatin tanımı ya da kanıtıyla değil, yaşanarak bilinmesi

Sonraki derse köprü

Bu modül boyunca sahildeki akşamı anlatan metne dört kez döndük ve her seferinde bir "bilgi" sorusu sorduk: bu bir kanıt mı, temel bir inanç mı, hangi katmanda yorum, ne kadar kesinlik? Ama belki de yazarın o akşam kazandığı şey, bir önermenin bilgisi değildi. Yazarın dünyaya artık başka türlü baktığını söylemesi, yeni bir bilgi edinmekten çok, bir şeyi anlamaya ya da hayatın bütününe farklı bakabilmeye işaret ediyor olabilir. Menon problemi dersinde, anlamanın bilginin ötesinde bir değeri olabileceğini görmüştük. Ders 8.5 anlama ve bilgeliğe, yani bilginin ötesindeki bu epistemik hedeflere bakacak; modülün projesi de orada son katmanını alacak ve araç olarak Anlama Derinliği Testi gelecek.

Günlük sorusu: Hayatında kanıtın tam olarak desteklemediği ama arkasında durduğun bir bağlılığın var mı? Onu bir bilgi olarak mı, yoksa bir karar olarak mı anlatıyorsun?

Tarihte bu tartışma

İman ile akıl arasındaki ilişki, bütün büyük dinlerin düşünce tarihinde merkezî bir yer tuttu. Erken Hıristiyan yazar Tertullianus'a atfedilen, imanı akla meydan okuma olarak gören tutum ile Augustinus'un "anlamak için inan" öğüdü, iki farklı yolu temsil etti. İslam düşüncesinde kelamcılar ve filozoflar aklın dini hakikatlerdeki yerini tartıştı; Gazâlî on birinci yüzyılın sonunda Filozofların Tutarsızlığı'nda filozofların metafizik kesinlik iddialarını eleştirdi, el-Munkız'da kendi şüphe yolculuğunu anlattı. İbn Rüşd, on ikinci yüzyılda Gazâlî'ye cevap vererek aklın ve vahyin uyumunu savundu. On üçüncü yüzyılda Aquinas, akılla bilinebilen hakikatler ile yalnızca vahiyle bilinebilenleri ayırdı. 1670'te Pascal'ın Düşünceler'i yayımlandı, 1746'da Diderot bahse itiraz etti. 1777'de Lessing tarih ile ebedi hakikat arasındaki hendekten söz etti; Kierkegaard 1843 ile 1846 arasında imanın paradoksunu işledi. 1877'de Clifford kanıtçılığı, 1896'da James inanma istencini savundu. Yirminci yüzyılda Williams 1970'te istemli inanmanın olanaksızlığını tartıştı; Hacking 1975'te bahsin karar kuramındaki yerini gösterdi; 2012'de Buchak imanı karar kuramı açısından yeniden tanımladı.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.