Geri dönüş
Dinsel deneyimin bilgi değerine geçmeden önce Modül 7'nin beden, beceri ve duygu araçlarını yokla. Beş soruyu önce kendi başına cevapla; ardından cevap paragrafıyla karşılaştır.
- Polanyi'ye göre yardımcı farkındalıktaki bir ipucunu odağa çekmek bir beceriyi neden bozabilir?
- Clark ve Chalmers'ın eşitlik ilkesi, Otto'nun defteri hakkında ne söyler?
- Bir kişinin iç sinyallerine güveni ile bu sinyalleri algılamadaki isabeti neden ayrışabilir?
- Bir duygunun uygunluğunda biçim sorusu ile boyut sorusu nasıl ayrılır?
- Hogarth'ın hırçın öğrenme ortamında yıllarca çalışmak neden ustalık üretmeyebilir?
Cevaplar sırasıyla şöyle: beceri, dikkatin ipuçlarından geçip bir hedefe yönelmesiyle işler; ipucunu dikkatin merkezine almak bu geçişi durdurur ve piyanistin parmakları gibi akış takılır. Eşitlik ilkesine göre defter, kafanın içinde olsaydı bellek sayacağımız işi gördüğü için Otto'nun bilişsel sürecinin parçasıdır; ama bu, erişilebilirlik ve güven gibi koşullara bağlıdır. Garfinkel ve arkadaşlarının ayrımı, "bedenimi iyi dinlerim" diyen birinin kalp atışını sayma görevinde düşük isabet gösterebildiğini ortaya koydu; güven, isabeti izlemeyebilir. Biçim duygunun türünü sınar, kayba üzüntü mü yoksa öfke mi; boyut ise hissedilenin gücünün olayın ağırlığına denk düşüp düşmediğini. Son olarak hırçın ortamda sonuçlar gecikir, eksik ya da çarpık döner; kişi yıllar içinde daha emin olur ama daha isabetli olmayabilir. Beşinde de rahatsan, modülün yeni sorusuna geçebilirsin.
Giriş
Aşağıdaki metin, bu modül boyunca üzerinde çalışacağımız vakadır. Belirli bir kişiye ait değildir; yayımlanmış pek çok birinci ağız tanıklığında tekrar eden özellikleri taşıyacak biçimde bu modül için yazılmış anonim bir anlatıdır:
"Bir sonbahar akşamı sahilde yürüyordum. Hiçbir şey düşünmüyordum, özel bir dert de yoktu. Birden her şey durdu. Denizin sesi, rüzgâr, kendi adımlarım; hepsi yerindeydi ama başka bir şeyin içindeydi. Bir varlığın, sonsuz bir şefkatin beni kuşattığını hissettim. Korkmadım. Bunun bir duygu olmadığını, gerçek olduğunu biliyordum; hâlâ da biliyorum. Birkaç dakika sürdü belki. Anlatmaya çalıştıkça küçülüyor. Ama o akşamdan beri hiçbir şeye aynı gözle bakamıyorum."
Bu metni yazan kişi bir şey bildiğini söylüyor. Önceki modülde, sözle tam anlatılamayan iç deneyimlerin bazı koşullarda bir bilgi kaynağı olabileceğini gördük: cerrahın iç sesi, geri bildirimle eğitildiğinde güvenilir hâle gelebiliyordu. Bu modül, aynı soruyu en uç noktaya taşıyor. Tekrarlanamayan, başkalarınca gözlenemeyen ve sonucu bu dünyada doğrulanamayan bir deneyim, kanıt olabilir mi? Kimin için, neyin kanıtı?
Bu modül, dini iddiaların doğru ya da yanlış olduğuna karar vermez. Epistemolojinin sorusu farklıdır: bu tür deneyimlere dayanan inançların gerekçelendirme durumu nedir? Bu derste William James'in mistik deneyim incelemesini, Richard Swinburne'ün inanılırlık ilkesini, William Alston'ın Tanrı'yı algılama kuramını ve bu görüşlere yöneltilen başlıca itirazları inceleyeceksin.
Bu dersin kazanımları:
- James'in mistik deneyimin dört işaretini, Swinburne'ün inanılırlık ilkesini ve Alston'ın inanç pratiği kavramını açıklarsın. (anla)
- Bir deneyim anlatısında deneyimi, yorumu ve olası bozucuları ayırarak Deneyim–Kanıt Ayırıcı'yı uygularsın. (uygula)
- Dini deneyimin kimin için ve neyin kanıtı olabileceğini, çeşitlilik ve doğalcı açıklama itirazlarını tartarak değerlendirirsin. (değerlendir)
Ana anlatım
James: deneyimin çeşitleri
Psikolojinin kurucularından sayılan William James, 1901 ile 1902 arasında Edinburgh'da verdiği ve 1902'de Dinsel Deneyimin Çeşitleri adıyla yayımlanan konferanslarda, dini kurumlara ya da öğretilere değil, bireylerin kendi anlattıkları deneyimlere odaklandı. Mektuplardan, günlüklerden, otobiyografilerden yüzlerce tanıklık topladı. Aralarında Hıristiyan azizlerin, Hint geleneğinden anlatıların ve Gazâlî'nin kendi şüphe krizini anlattığı metinden uzun alıntılar da vardı; Gazâlî'ye iman ve akıl dersinde döneceğiz.
James, mistik hâlleri tanımlamak için dört işaret önerdi. Anlatılamazlık: deneyimi yaşayan, onu sözle aktaramayacağını söyler; tıpkı vakadaki "anlatmaya çalıştıkça küçülüyor" cümlesi gibi. Bilgi niteliği: deneyim, bir duygu gibi değil, bir bilgi gibi yaşanır; kişi bir şeyin farkına vardığını, bir hakikate eriştiğini hisseder. Geçicilik: deneyim genellikle kısa sürer. Edilginlik: kişi deneyimi kendisi yapmış gibi değil, başına gelmiş gibi yaşar.
Bu işaretlerden ikincisi, epistemoloji için en önemlisidir. Vakadaki kişi, "bunun bir duygu olmadığını, gerçek olduğunu biliyordum" diyor. Bu, bilgi niteliğinin tam bir örneğidir. Ama bir şeyin bilgi gibi yaşanması, onun bilgi olduğunu gösterir mi? İnteroseptif farkındalık dersinde, emin olmakla isabetli olmanın ayrışabildiğini görmüştük; duygu epistemolojisi dersinde de eminlik hissinin kendisinin bir duygu olduğunu.
James'in temkinli sonucu
James, incelemesinin sonunda üç dengeli sonuca vardı. Birincisi, mistik hâller, iyi gelişmiş olduklarında, onları yaşayanlar için genellikle yetkilidir ve yaşayanların onlara inanmasını kimse haklı olarak yasaklayamaz. İkincisi, bu hâller, onları yaşamamış olanlar için, kendi başına bir yükümlülük doğurmaz; bir başkasının mistik deneyimi, beni aynı şeye inanmaya zorlamaz. Üçüncüsü, bu deneyimler, yalnızca akla ve duyulara dayanan bilincin tek olası bilinç biçimi olduğu iddiasını zayıflatır; başka hakikat düzenlerinin olabileceğine dair bir olasılık açar.
James ayrıca, bir deneyimin değerini kaynağıyla değil meyveleriyle ölçmeyi önerdi: deneyimin kişinin hayatında yol açtığı değişiklikler, onun değerinin bir göstergesidir. Bu pragmatik ölçüt, epistemolojik açıdan dikkatle ele alınmalıdır. Bir deneyimin kişiyi daha şefkatli, daha cesur ya da daha huzurlu yapması, onun yararlı olduğunu gösterir; ama duygu epistemolojisinde gördüğümüz gibi, yararlılık ile isabet ayrı sorulardır. Bir inancın iyi sonuçları, onun doğru olduğunun kanıtı değildir.
Swinburne: göründüğü gibidir, aksine neden yoksa
İngiliz felsefeci Richard Swinburne, 1979'da yayımlanan Tanrı'nın Varlığı'nda, dini deneyimi savunmak için genel bir epistemik ilke önerdi. İnanılırlık ilkesine göre, bir kişiye bir şey mevcutmuş gibi görünüyorsa, özel bir aksi neden olmadıkça, o şey muhtemelen mevcuttur. Swinburne'e göre bu ilke, gündelik algı için vazgeçilmezdir: masayı görüyorsam, bir masa olduğuna inanmakta haklıyımdır; aksi hâlde, sezgi dersinde ve temelcilik dersinde gördüğümüz şüpheci gerilemeye düşerim. Bu ilke, sezgi dersinde tanıdığın Huemer'in fenomenal muhafazakârlığının akrabasıdır.
Swinburne, ilkenin bozulabileceği durumları da sıraladı. Birincisi, kişi güvenilmez bir durumdaysa; örneğin uyuşturucu etkisindeyse ya da benzer deneyimlerinin daha önce yanıltıcı çıktığı biliniyorsa. İkincisi, koşullar benzer deneyimlerin genellikle yanıltıcı olduğu koşullarsa. Üçüncüsü, arka plan bilgisi, söz konusu şeyin orada olmasını çok olanaksız kılıyorsa. Dördüncüsü, deneyim, o şey orada olmasa da ortaya çıkacak başka bir nedenle açıklanabiliyorsa. Swinburne'e göre, Tanrı'nın varlığının çok olanaksız olduğu gösterilmedikçe, dini deneyimler bu bozuculara takılmaz ve onları yaşayanlar için kanıt değeri taşır.
Swinburne buna bir ikinci ilke ekledi: tanıklık ilkesi. Aksine bir neden olmadıkça, başkalarının deneyimlerini bize anlattıkları gibi yaşadıklarını kabul etmeliyiz. Bu ilke, tanıklık dersinde gördüğümüz güven varsayımlı görüşe benzer ve dini deneyimin, onu yaşamamış olanlar için de bir ölçüde kanıt değeri taşıyabileceğini öne sürer. Burada Swinburne, James'ten daha ileri gider.
Alston: Tanrı'yı algılamak
Amerikalı felsefeci William Alston, 1991'de yayımlanan Tanrı'yı Algılamak'ta daha yapısal bir savunma geliştirdi. Alston'a göre bazı dini deneyimler, kelimenin tam anlamıyla bir algıdır: kişi, Tanrı'yı iyi, güçlü, sevgi dolu biri olarak doğrudan kendisine görünen biçimde kavrar. Bu algı duyu organlarıyla olmaz; ama yapısı duyu algısına benzer: bir şey kişiye bir biçimde görünür ve kişi bu görünüşe dayanarak bir inanç oluşturur.
Alston'ın asıl katkısı, inanç pratiği kavramıdır. Duyu algısı, bellek, akıl yürütme gibi, insanların inanç oluşturmak için kullandığı, toplumsal olarak yerleşmiş, kendi içinde tutarlı, kendi denetim ve düzeltme yolları olan pratikler vardır. Alston, bu pratiklerin hiçbirinin güvenilirliğinin, döngüye düşmeden kanıtlanamayacağını gösterdi: duyu algısının güvenilir olduğunu göstermek için yine duyu algısına başvurmak zorundayız. Kavanozdaki beyin dersinde bu sorunla karşılaşmıştık.
Alston'ın sonucu şudur: yerleşik bir inanç pratiğine katılmak, güvenilirliği döngüsüz kanıtlanamasa bile, ciddi bir iç çelişki üretmediği ve başka güvenilir pratiklerle çatışmadığı sürece akla uygundur. Hıristiyan mistik pratiği, onun incelediği örnekti; bu pratiğin de kendi denetim yolları vardır: deneyimin geleneğin öğretileriyle uyumu, kişinin hayatındaki meyveleri, ruhani rehberlerin değerlendirmesi. Duyu algısını döngüsel gerekçesine rağmen kabul ediyorsak, aynı yapıdaki bir dini pratiği yalnızca bu yüzden reddetmek tutarsız olur.
İtiraz: denetim yolları eşit mi?
Alston'a yöneltilen ilk büyük itiraz, benzetmenin zayıf olduğudur. Duyu algısı, başkalarıyla paylaşılır: masayı ben görüyorsam, odadaki herkes görür. Öngörü üretir: masaya elimi koyarsam bir direnç hissederim. Çapraz denetlenebilir: gözümle gördüğümü elimle yoklayabilirim. Dini algıda ise aynı ortamdaki herkes aynı şeyi yaşamaz, deneyim öngörülebilir biçimde tekrarlanamaz ve başka bir duyuyla sınanamaz.
Alston bu itiraza, farklı alanlara aynı ölçütleri dayatmanın bir tür epistemik emperyalizm olduğunu söyleyerek cevap verdi. Tanrı, kavramı gereği, bir masa gibi herkese ve her zaman görünmek zorunda değildir; tersine, kendini dilediği zaman ve dilediği kişiye gösteren bir varlık olarak düşünülür. Bu cevap, tartışmanın düğüm noktasıdır. Bir yanda, her alanın kendine özgü denetim yolları olabileceği makul bir gözlemdir. Öte yanda, denetim ölçütlerinin gevşetilmesi, her türlü iddianın bu yolla korunmasına kapı açabilir. Yankı odaları dersinde gördüğümüz, dış eleştiriye karşı önceden bağışıklık kazandırılmış inanç sistemleri, bu kaygının somut bir biçimidir.
İtiraz: çeşitlilik
Alston'ın kendisinin en ciddi saydığı itiraz dini çeşitliliktir. Hıristiyan mistik, Tanrı'yı kişisel ve sevgi dolu bir varlık olarak algılar; bazı Hindu gelenekleri nihai gerçekliği kişisel olmayan bir bütünlük olarak deneyimler; bazı Budist gelenekleri kalıcı bir benliğin ya da bir yaratıcının olmadığı bir boşluğu deneyimler. Müslüman bir sufi, Hıristiyan bir mistik, Budist bir rahip; her biri kendi deneyimini kendi geleneğinin diliyle yorumlar ve bu yorumlar birbirleriyle çelişir.
Duyu algısında böyle bir durum olsaydı, yani farklı toplumlar aynı nesneyi sistemli olarak birbiriyle çelişen biçimlerde görseydi, duyu algısının güvenilirliğinden kuşku duyardık. Alston bu sorunu kabul etti ve bir kişinin kendi geleneğinin pratiğine katılmaya devam etmesinin, diğer geleneklerin pratiklerinin yanlış olduğunu gösteremese de akla uygun kalabileceğini savundu. Eleştirmenler ise bu durumun, akran anlaşmazlığı dersinde gördüğümüz sorunun en keskin biçimi olduğunu belirtti: eşit derecede samimi ve deneyimli akranlar birbirleriyle çelişiyorsa, kendi görüşüme olan güvenimi azaltmam gerekmez mi? Çeşitlilik sorusunun bir başka yüzünü, mistik deneyimin evrenselliği dersinde, deneyim ile yorum arasındaki ilişki üzerinden ele alacağız.
İtiraz: doğalcı açıklamalar
Üçüncü itiraz, dini deneyimlerin doğal nedenlerle açıklanabileceğidir. 1980'ler ve 1990'larda Kanada'da çalışan nörobilimci Michael Persinger, beynin şakak loblarına zayıf manyetik alanlar uygulayan bir düzenekle, katılımcılarda odada bir varlığın bulunduğu hissini uyandırdığını bildirdi. Ama İsveçli psikolog Pehr Granqvist ve arkadaşlarının 2005'te yayımladığı çift kör bir yineleme, deneyimlerin manyetik alanla değil, katılımcıların kişilik özellikleri ve beklentileriyle ilişkili olduğunu buldu. 2006'da ise Johns Hopkins Üniversitesi'nde Roland Griffiths ve arkadaşları, kontrollü koşullarda psilosibin verilen katılımcıların önemli bir kısmının, mistik deneyim ölçeklerinde yüksek puan alan ve aylar sonra bile hayatlarının en anlamlı deneyimleri arasında saydıkları deneyimler bildirdiğini yayımladı.
Bu bulgular dini deneyimin kanıt değerini çürütür mü? Epistemolojik açıdan dikkatli olmak gerekir. Bir deneyimin beyinde bir karşılığı olması, onu yanıltıcı yapmaz; masayı görmemin de beyinde bir karşılığı vardır. Nedensel bir açıklamanın bir inancı boşa çıkarması için, o nedenin, inancın doğru olup olmamasından bağımsız işlediğinin gösterilmesi gerekir. Bir ilaç, gerçekte hiçbir şey olmadığı hâlde aynı deneyimi üretebiliyorsa, bu, Swinburne'ün dördüncü bozucusuna yakındır: deneyim, iddia edilen nesne olmasa da ortaya çıkabilir. Karşı taraf ise, ilacın algıyı engelleyen bir perdeyi kaldırıyor olabileceğini, tıpkı gözlüğün görmeyi bozmadan düzelttiği gibi, öne sürer. Bu tartışmanın sonucu, beyin bulgularından değil, hangi açıklamanın arka plan bilgimizle daha iyi uyuştuğundan belirlenecektir; ve arka plan bilgimiz, burada tam da tartışılan şeydir.
Kimin için, neyin kanıtı?
Bu tartışmalardan çıkan en işe yarar ayrım, deneyimin birinci kişi ve üçüncü kişi için farklı kanıt değeri taşıyabileceğidir. Vakadaki kişi, deneyimini doğrudan yaşamıştır; onun için deneyim, bir görünüştür ve James ile Swinburne'ün ilkelerine göre, aksine güçlü bir neden olmadıkça bir gerekçe sağlayabilir. Bu metni okuyan biz ise deneyime değil, bir tanıklığa sahibiz. Tanıklığın kanıt değeri, tanıklık dersinde gördüğümüz gibi, tanığın samimiyetine, yetkinliğine ve iddianın arka plan olasılığına bağlıdır.
İkinci ayrım, deneyimin neyin kanıtı olduğudur. Vakadaki kişinin deneyimi, en azından şunun güçlü bir kanıtıdır: o akşam bu kişi, kendisini bir varlığın şefkatle kuşattığı yönünde güçlü, sarsıcı ve hayatını değiştiren bir deneyim yaşamıştır. Bu deneyimin, belirli bir geleneğin Tanrı'sının varlığının kanıtı olup olmadığı ise ayrı ve çok daha tartışmalı bir sorudur. Deneyim ile yorum arasındaki boşluk, interosepsiyon dersinde sinyal ile yorum arasında gördüğümüz boşluğun en derin biçimidir. Bu modül, bu boşluğu katman katman inceleyecek.
Deneyim–Kanıt Ayırıcı
Bu dersin aracı, bir deneyim anlatısının kanıt değerini katmanlara ayırır. Önce deneyimi yorumsuz betimlersin: kişi ne hissetti, ne gördü, ne yaşadı; "her şey durdu, bir şefkat kuşattı". İkinci olarak yorumu ayırırsın: kişi bu deneyimi neyin varlığına ya da hangi gerçekliğe bağlıyor? Üçüncü olarak kimin için sorusunu sorarsın: deneyimi yaşayan için mi, yoksa tanıklığını dinleyen için mi değerlendiriyorsun? Dördüncü olarak bozucuları tararsın: Swinburne'ün dört bozucusu işliyor mu; kişinin durumu, koşullar, arka plan olasılığı, alternatif nedensel açıklama? Son olarak denetim yollarına bakarsın: bu deneyim, hangi yollarla sınanabilir ya da desteklenebilir; başkalarının deneyimleriyle uyum, kişinin hayatındaki değişiklikler, çelişen geleneklerin anlatıları?
Araç Kanıt kapısında işler: bir deneyimin hiçbir şeyin kanıtı olmadığını söyleyerek onu küçümsemez; ama deneyimin güçlü olmasını, yorumunun doğru olmasıyla da karıştırmaz. Sonuç çoğu zaman şu biçimde olur: bu deneyim şunun güçlü bir kanıtıdır, şunun zayıf bir kanıtıdır, şu konuda ise bir şey söylemez.
Örnekler
Basit örnek: buz dağlarında dördüncü yolcu
İrlanda doğumlu kaşif Ernest Shackleton, 1916'da iki arkadaşıyla birlikte Güney Georgia adasının buzlu dağlarını, günlerce süren bir yürüyüşle aşarak bir balina avcılığı istasyonuna ulaştı. 1919'da yayımladığı Güney adlı kitabında, bu yürüyüş sırasında üç değil dört kişi olduklarını hissettiğini yazdı; arkadaşlarından biri de sonradan aynı hissi yaşadığını söyledi. Deneyim–Kanıt Ayırıcı'yı uygulayalım. Deneyim: yanlarında görünmeyen bir yol arkadaşının bulunduğu hissi. Yorum: Shackleton bu deneyime ölçülü bir dini anlam yükledi. Kimin için: Shackleton ve arkadaşı için doğrudan bir görünüş; bizim için bir tanıklık. Bozucular: aşırı yorgunluk, soğuk, açlık ve yalnızlık; dağcılar ve kutup kaşifleri arasında benzer koşullarda sıkça anlatılan bir "varlık hissi" bilinir. Swinburne'ün birinci ve ikinci bozucusu güçlü biçimde işler: koşullar, bu tür hislerin nesnesi olmadan da ortaya çıkabildiği koşullardır. Denetim: aynı hissin başka birinde de ortaya çıkması ilginçtir, ama aynı koşulları paylaştıkları için bağımsız bir doğrulama sayılmaz. Sonuç: deneyim, aşırı zorlanma altındaki insan zihninin nasıl işlediğinin güçlü bir kanıtıdır; bir yol arkadaşının varlığının ise zayıf bir kanıtıdır.
Orta örnek: laboratuvardaki mistik deneyim
Kontrollü bir araştırmada, psilosibin verilen bir katılımcı, deney odasında yaşadığı birkaç saatlik deneyimi "hayatımın en anlamlı anı" olarak tanımlıyor; sınırsız bir birlik duygusu yaşadığını, her şeyin birbirine bağlı olduğunu "bildiğini" söylüyor. Deneyim–Kanıt Ayırıcı'yı uygulayalım. Deneyim: birlik, sınırsızlık, derin anlam hissi. Yorum: her şeyin bir olduğu, benliğin bir yanılsama olduğu. Kimin için: katılımcı için doğrudan bir görünüş; araştırmacılar için bir ölçek puanı ve bir tanıklık. Bozucular: dördüncü bozucu doğrudan işler; deneyim bilinen bir maddenin etkisiyle, belirli bir zamanda ve öngörülebilir biçimde ortaya çıktı. Ama bu bozucunun gücü tartışmalıdır: madde deneyimi üretiyor da olabilir, bir şeyi görünür kılıyor da olabilir. Denetim: deneyimin aylar sonra kişinin davranışlarında ve iyilik hâlinde bıraktığı değişiklikler ölçülebilir. Sonuç: bu deneyim, belirli beyin durumlarının derin bir anlam ve birlik hissi üretebildiğinin güçlü bir kanıtıdır; deneyimin kişinin hayatında kalıcı değişiklikler bırakabildiğinin de kanıtıdır. Ama her şeyin gerçekten bir olduğu metafizik iddiası için, deneyimin varlığı tek başına belirleyici değildir. Kişinin hayatındaki olumlu değişiklik ise, James'in "meyveler" ölçütünün yararlılığa işaret ettiğini, isabete değil, hatırlatır.
Gerçek hayat örneği: kaybedilen eşin varlığı
Galli hekim W. Dewi Rees, 1971'de yayımladığı bir araştırmada, eşini kaybetmiş kişilerle görüştü ve önemli bir kısmının, eşlerinin varlığını hissettiklerini, bazen onları gördüklerini ya da seslerini duyduklarını anlattığını buldu. Bu kişilerin çoğu bu deneyimi rahatlatıcı buluyor ve pek azı bunu hekimine anlatmıştı. Diyelim ki eşini bir yıl önce kaybetmiş bir kadın, bir sabah mutfakta kocasının her zamanki sandalyesinde oturduğunu kısa bir an için "hissettiğini" anlatıyor. Deneyim–Kanıt Ayırıcı'yı uygulayalım. Deneyim: bir anlık, güçlü bir varlık hissi. Yorum: kadın bunu, kocasının bir biçimde hâlâ yanında olduğuna bağlıyor. Kimin için: kadın için doğrudan bir görünüş; ailesi ve komşuları için bir tanıklık. Bozucular: yas, alışkanlıkların sürdüğü aynı mutfak, yıllarca aynı sandalyede oturan birinin beklentisi; bu koşullar, varlık hissinin nesnesi olmadan da ortaya çıkabildiği koşullardır. Denetim: böyle bir deneyimin yas tutanlar arasında yaygın olduğunu bilmek, onu hem sıradanlaştırır hem de kadının "delirdiği" kaygısını giderir. Sonuç: bu deneyim, sevgi ve kaybın insan zihninde bıraktığı derin izin güçlü bir kanıtıdır. Ölen eşin varlığının kanıtı olup olmadığı ise, kadının inanç çerçevesine ve arka plan bilgisine bağlı ayrı bir sorudur. Aracın bu vakadaki değeri, bir kanıt değerlendirmesinin bir insanın acısını küçümsemek zorunda olmadığını göstermesidir: deneyimi ciddiye almak ile yorumunu sorgulamak aynı anda yapılabilir.
Vakaya dönüş
Modülün vakasına, sahildeki akşamı anlatan metne, Deneyim–Kanıt Ayırıcı'yı uygulayalım. Deneyim: her şeyin durduğu, dünyanın "başka bir şeyin içinde" göründüğü, kuşatıcı bir şefkatin hissedildiği birkaç dakika. Metin, James'in dört işaretinin dördünü de taşır: anlatılamazlık ("anlatmaya çalıştıkça küçülüyor"), bilgi niteliği ("gerçek olduğunu biliyordum"), geçicilik ("birkaç dakika sürdü belki"), edilginlik (deneyim kişinin başına gelmiştir). Yorum: metin dikkat çekici biçimde ölçülüdür; "bir varlık" ve "sonsuz bir şefkat" der, ama bir geleneğin adını ya da tanrısını anmaz. Bu, deneyim ile yorumun burada henüz kısmen ayrı tutulduğunu gösterir.
Kimin için: yazar için, Swinburne'ün ilkesine göre, bu deneyim bir gerekçe sağlayabilir; Alston'a göre, eğer yazar yerleşik bir mistik pratiğin içindeyse, deneyimi o pratiğin içinde değerlendirmesi akla uygundur. Bizim için ise bu bir tanıklıktır; anonim olduğu için tanığın güvenilirliğini ve geçmişini de bilmiyoruz. Bozucular: metinde uyuşturucu, hastalık ya da aşırı yorgunluk izi yok; kişi "özel bir dert de yoktu" diyor. Ama arka plan olasılığı ve alternatif nedensel açıklama bozucuları, okurun kendi arka plan inançlarına göre farklı ağırlık kazanacak. Denetim: yazarın "o akşamdan beri hiçbir şeye aynı gözle bakamıyorum" cümlesi, James'in meyveler ölçütüne bir kapı açar; ama o meyvelerin ne olduğunu bilmiyoruz. Bu modülün geri kalanı, bu metne dört açıdan daha dönecek: temel inanç, deneyim ile yorumun ilişkisi, iman ve akıl, anlama ve bilgelik.
Araç kartı: Deneyim–Kanıt Ayırıcı
| Alan | Açıklama |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir deneyim anlatısını deneyim, yorum ve bozucular olarak katmanlara ayırır; deneyimin kimin için ve neyin kanıtı olabileceğini belirler |
| 5K kapısı | Kanıt |
| Adımlar | 1) Deneyimi yorumsuz betimle. 2) Yorumu ayır: deneyim neyin varlığına bağlanıyor? 3) Kimin için: yaşayan için mi, tanıklığı dinleyen için mi? 4) Bozucuları tara: kişinin durumu, koşullar, arka plan olasılığı, alternatif nedensel açıklama. 5) Denetim yollarına bak: başka deneyimlerle uyum, hayattaki değişiklikler, çelişen anlatılar. |
| Ne zaman kullanılır | Biri güçlü bir iç deneyime dayanarak bir şeyi bildiğini söylediğinde; kendi yaşadığın sarsıcı bir deneyimin ne anlama geldiğini düşünürken; farklı geleneklerden deneyim anlatılarını karşılaştırırken |
| Sık hata | Deneyimin gücünü yorumun doğruluğu saymak; ya da tersine, deneyimin doğal bir karşılığı olduğu için onu değersiz saymak; birinci kişi için geçerli olanı üçüncü kişiye aktarmak |
Egzersiz
Sonra, mümkünse, kendi hayatından ya da yakın birinden dinlediğin, sözle tam anlatılamayan güçlü bir deneyimi düşün; dini olması gerekmez: doğada, müzikte, bir doğumda ya da bir kayıpta yaşanmış olabilir. Aynı beş adımı ona da uygula. Günlüğüne, bu deneyimin senin için neyin kanıtı olduğunu ve neyin kanıtı olmadığını tek bir cümleyle yaz.
Mini test
- James'in mistik hâllere atfettiği dört işaret nelerdir ve hangisi epistemoloji için en önemlisidir?
- James, mistik deneyimin onu yaşayanlar ve yaşamayanlar için yetkisi hakkında hangi sonuca vardı?
- Swinburne'ün inanılırlık ilkesi nedir ve hangi dört durumda bozulur?
- Alston'a göre duyu algısı ile dini algı arasındaki benzerlik nedir ve dini çeşitlilik itirazı bu benzerliği nasıl zorlar?
- Bir arkadaşın, bir camide sabah namazından sonra "Tanrı'nın kendisini gördüğünü" hissettiğini ve artık hiçbir şüphesi kalmadığını söylüyor. Deneyim–Kanıt Ayırıcı ile değerlendir.
Cevapları göster
- Anlatılamazlık, bilgi niteliği, geçicilik ve edilginlik. Epistemoloji için en önemlisi bilgi niteliğidir: deneyim bir duygu gibi değil, bir hakikatin kavranması gibi yaşanır; ama bir şeyin bilgi gibi yaşanması onun bilgi olduğunu göstermez.
- Mistik hâller onları yaşayanlar için genellikle yetkilidir; yaşamayanlar için ise kendi başına bir yükümlülük doğurmaz. Ayrıca akla ve duyulara dayanan bilincin tek olası bilinç biçimi olduğu iddiasını zayıflatır.
- Bir kişiye bir şey mevcutmuş gibi görünüyorsa, özel bir aksi neden olmadıkça o şey muhtemelen mevcuttur. Kişi güvenilmez bir durumdaysa, koşullar benzer deneyimlerin genellikle yanıltıcı olduğu koşullarsa, arka plan bilgisi o şeyi çok olanaksız kılıyorsa ya da deneyim başka bir nedenle açıklanabiliyorsa ilke bozulur.
- İkisi de toplumsal olarak yerleşmiş inanç pratikleridir ve hiçbirinin güvenilirliği döngüye düşmeden kanıtlanamaz. Ama farklı toplumlar aynı nesneyi sistemli olarak çelişen biçimlerde görseydi duyu algısından kuşku duyardık; dini deneyimlerin geleneklere göre birbiriyle çelişen yorumlar üretmesi, benzetmeyi bu noktada zorlar.
- Deneyim: namaz sonrası güçlü bir huzur ve yakınlık hissi, bir varlığın açıkça kavranması. Yorum: Tanrı'nın kendisinin görüldüğü; arkadaşın kendi geleneğinin diliyle anlattığı bir yorum. Kimin için: arkadaşın için doğrudan bir görünüş; senin için bir tanıklık. Bozucular: arkadaşının durumu ve koşullar olağan görünüyor; arka plan olasılığı ve alternatif açıklama ise okurun kendi arka plan inançlarına göre farklı tartılacak. Denetim: benzer deneyimler geleneklerde yaygın, ama farklı geleneklerde farklı yorumlanıyor. Arkadaşının deneyimi onun için bir gerekçe olabilir; "hiçbir şüphem kalmadı" cümlesi ise bir kesinlik iddiasıdır ve deneyimin kendisinden daha fazlasını söyler. Kesinliğin derecesi, bu modülün iman ve akıl dersinde ayrıca ele alınacak.
Özet
- William James, Dinsel Deneyimin Çeşitleri'nde (1902) mistik hâllerin anlatılamazlık, bilgi niteliği, geçicilik ve edilginlik işaretlerini taşıdığını gösterdi; bu hâllerin yaşayanlar için yetkili, yaşamayanlar için bağlayıcı olmadığı sonucuna vardı.
- James'in meyveler ölçütü deneyimin yararlılığını gösterir; yararlılık isabetle aynı şey değildir.
- Swinburne'ün inanılırlık ilkesi, bir şeyin göründüğü gibi olduğunu aksine özel bir neden yoksa kabul etmeyi önerir; ilke dört bozucuyla sınırlanır ve tanıklık ilkesiyle tamamlanır.
- Alston, dini algının bir inanç pratiği olduğunu ve duyu algısı gibi döngüsüz kanıtlanamasa da akla uygun olabileceğini savundu.
- Başlıca itirazlar: denetim yollarının eşit olmaması, dini çeşitlilik ve doğalcı açıklamalar; bir deneyimin beyinde karşılığı olması onu tek başına yanıltıcı yapmaz.
- Deneyim–Kanıt Ayırıcı, bir deneyimin kimin için ve neyin kanıtı olduğunu, deneyim, yorum, bozucular ve denetim yolları katmanlarıyla belirler.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Dinsel Deneyimin Çeşitleri kimin, ne zaman? | William James, 1902 |
| Mistik hâllerin dört işareti? | Anlatılamazlık, bilgi niteliği, geçicilik, edilginlik |
| Bilgi niteliği? | Deneyimin bir hakikatin kavranması olarak yaşanması |
| İnanılırlık ilkesi kimin? | Richard Swinburne, Tanrı'nın Varlığı, 1979 |
| İnanç pratiği? | Belirli girdilerden inanç oluşturmanın toplumsal olarak yerleşik, kendi denetim yolları olan biçimi (Alston) |
| Tanrı'yı Algılamak kimin, ne zaman? | William Alston, 1991 |
| Alston'ın en ciddi saydığı itiraz? | Dini çeşitlilik: geleneklerin çelişen deneyim yorumları |
| Persinger bulgusunu sınayan 2005 çift kör çalışma? | Granqvist ve arkadaşları; etkiyi manyetik alan değil kişilik ve beklenti açıkladı |
Sonraki derse köprü
Bu derste Tanrı'ya olan inancı, bir kanıta, yani bir deneyime dayanıp dayanamayacağı açısından sorguladık. Ama ya bu inanç hiçbir kanıta dayanmak zorunda değilse? Başka zihinlerin var olduğuna, dünyanın beş dakika önce yaratılmadığına, geçmişin gerçek olduğuna inanırız; ama bu inançların hiçbirini kanıtlardan çıkarmayız. Amerikalı felsefeci Alvin Plantinga, Tanrı'ya olan inancın da, uygun koşullarda, böyle temel bir inanç olabileceğini savundu: başka inançlardan çıkarılmayan ama yine de akla uygun olan bir inanç. Temelcilik dersinde Plantinga'nın klasik temelciliğe yönelttiği itirazı görmüştük; şimdi bu itirazın din felsefesindeki sonucuna bakacağız. Ders 8.2 Plantinga'nın reformcu epistemolojisine ve uygun temel inanç fikrine odaklanacak, sana da Uygun Temellilik Sorusu'nu verecek.
Günlük sorusu: Kanıtlayamadığın ama inanmakta haklı olduğunu düşündüğün bir inancın var mı? Onu bir kanıta dayandırmadan savunabilir misin?
Tarihte bu tartışma
Dini deneyimin bilgi kaynağı olup olamayacağı sorusu, dinlerin kendileri kadar eskidir; mistik gelenekler, tasavvuftan Hıristiyan mistisizmine ve Hint düşüncesine kadar, deneyimin öğretiyle ve akılla ilişkisini uzun uzun tartıştı. Modern felsefede tartışma, Alman ilahiyatçı Friedrich Schleiermacher'in 1799'da dinin özünü bir sezgi ve duygu olarak tanımlamasıyla yeni bir biçim aldı. William James 1902'de mistik deneyimleri psikolojik ve felsefi açıdan inceledi; Alman ilahiyatçı Rudolf Otto 1917'de Kutsal'da, kutsalın ürperti ve cezbe uyandıran bir gizem olarak deneyimlendiğini savundu. İngiliz felsefeci Walter Stace 1960'ta mistik deneyimin kültürler arası ortak bir çekirdeği olduğunu öne sürdü. 1979'da Swinburne inanılırlık ilkesini, 1991'de Alston Tanrı'yı algılama kuramını ortaya koydu. 1980'lerden itibaren nörobilim, dini deneyimin beyindeki karşılıklarını incelemeye başladı; 2005'te Granqvist ve arkadaşları Persinger'in bulgularını sınadı, 2006'da Griffiths ve arkadaşları kontrollü koşullarda mistik tipte deneyimleri araştırdı. Bugün tartışma, din felsefesi, epistemoloji ve bilişsel din bilimi arasında sürmektedir.