Giriş
Karanlık bir odada, ışığı açmadan, yıllardır oturduğun evin koridorunda yürüyorsun. Kapı pervazına çarpmıyorsun, basamağın nerede başladığını ayağın biliyor, elin lamba düğmesini aramadan buluyor. Bu evin planını kâğıda çizmen istense belki kapıların yerini karıştırırsın; ama bedenin karıştırmıyor. Buradaki bilgi nerede duruyor? Kafanın içinde bir haritada mı, yoksa bu evde yürümeye alışmış bacaklarında, kollarında, adımlarının ritminde mi?
Önceki derste Polanyi, bilgimizin söze dökülemeyen bir katmanı olduğunu gösterdi. Bu ders bir adım öteye geçiyor: belki de beden, zihnin bilgi topladığı bir alet değildir; bilmenin kendisi bedenle yapılan bir iştir. Maurice Merleau-Ponty, bu fikri yirminci yüzyılın ortasında Paris'te sistemli biçimde savunan düşünürdü; sonraki elli yılda bilişsel bilim onu dört başlık altında yeniden kurdu ve 4E biliş adını verdi. Bu derste beden şemasını, algının eylemle ilişkisini, zihnin bedenin ve çevrenin dışına taşıp taşmadığı tartışmasını ve bütün bunların "kim biliyor?" sorusuna ne kattığını inceleyeceksin.
Bu dersin kazanımları:
- Merleau-Ponty'nin beden şeması fikrini ve 4E bilişin dört iddiasını açıklarsın. (anla)
- Bir yargıda bedenin, araçların ve ortamın payını ayırarak Beden–Bağlam Kontrolü uygularsın. (uygula)
- Genişlemiş zihin tezinin epistemoloji için ne kadar ileri götürülebileceğini, eleştirileriyle birlikte değerlendirirsin. (değerlendir)
Ana anlatım
Kaptan ve gemi resmi
Descartes'tan beri etkili olan bir resimde zihin, bedenin içinde oturan bir kaptana benzer. Duyular dış dünyadan veri getirir, zihin bu veriyi işleyip bir karar verir, beden de kararı uygular. Algı girdi, eylem çıktıdır; düşünme ikisinin arasında, kafanın içinde olur. İşin ilginç yanı, Descartes'ın kendisi Meditasyonlar'da zihnin bedende bir gemideki kaptan gibi durmadığını, onunla sıkıca kaynaştığını yazmıştı; ama sonraki kuşaklara kalan resim yine de kaptan ve gemi resmiydi. İngiliz felsefeci Susan Hurley, 1998'de bu resme sandviç modeli adını verdi: biliş, algı ile eylemin arasına sıkışmış bir dilimdir.
Bu resim epistemolojiye de sızdı. Bilgiyi "gerekçelendirilmiş doğru inanç" diye tanımlarken inancı zihnin içinde bir durum, gerekçeyi de o zihnin erişebildiği nedenler olarak düşündük. İçselcilik tartışmasında sorulan "gerekçe kafamın içinde mi?" sorusu, bu resmin sınırlarını yoklamaya başlamıştı. Bedenlenmiş biliş yaklaşımı ise sorunun kendisini sorgular: belki de "kafanın içi" diye ayrı bir bölge, sandığımız kadar net sınırlara sahip değildir.
Merleau-Ponty: "düşünüyorum"dan önce "yapabilirim"
Merleau-Ponty, 1945'te yayımlanan Algının Fenomenolojisi'nde algıyı, dünyayı karşıdan seyreden bir zihnin değil, dünyaya karışmış ve orada yol alan bir bedenin işi olarak ele aldı. Ona göre bedenimiz, uzayda yeri olan bir nesne olmanın ötesinde, dünyaya açıldığımız noktadır. Bir fincana uzanırken fincanın koordinatlarını hesaplamayız; elimiz fincanın yerini zaten "bilir". Merleau-Ponty bu ilişkiyi Descartes'ın "düşünüyorum"una karşı bir ifadeyle özetledi: bilincin temeli "düşünüyorum" değil, "yapabilirim"dir.
Merleau-Ponty'nin örnekleri gündelik hayattandır. Şapkasında uzun bir tüy taşıyan bir kadın, hiçbir hesap yapmadan kapılardan geçerken tüyü kırılmayacak bir mesafe bırakır; tüy, bedeninin sınırına katılmıştır. Deneyimli bir orgcu, hiç görmediği bir orgda kısa bir alıştırmayla çalabilir hâle gelir; klavyelerin ve pedalların yerini ezberlemez, bedenini yeni çalgının içine yerleştirir. Hızlı yazan biri, bir harfin klavyedeki yerini sorulduğunda söyleyemeyebilir, ama parmakları o harfe gider. Bu örneklerde bilgi, "şu şudur" biçiminde bir önerme olarak değil, bir eylem olanağı olarak vardır.
Schneider: tutmak ile göstermek
Merleau-Ponty'nin en çok tartışılan örneği, Birinci Dünya Savaşı'nda başının arka bölgesinden yaralanmış bir hastadır. Psikolog Adhémar Gelb ve nörolog Kurt Goldstein, Schneider adıyla anılan bu hastayı yıllarca inceledi. Schneider, gündelik işlerini yapabiliyordu: bir sivrisinek ısırdığında eli doğrudan kaşınan yere gidiyordu, cebinden mendilini çıkarabiliyordu. Ama gözleri kapalıyken kendisinden "burnunu göster" istendiğinde bunu yapmakta zorlanıyor, bir hareketi sırf istendiği için, somut bir amaç olmadan yapmakta güçlük çekiyordu.
Merleau-Ponty bu farkı somut ve soyut hareket ayrımıyla yorumladı. Tutmak, bir durumun içinden gelen, o durumun çağırdığı bir harekettir; göstermek ise bedeni ve dünyayı bir nesne gibi karşıya koymayı gerektirir. Schneider'da bozulan, ikincisiydi. Bu vakadan çıkan epistemolojik ders şudur: bedenin bir yeri "bilmesi" ile kişinin o yeri bir temsil olarak "bilmesi" farklı yeteneklerdir ve biri diğeri olmadan var olabilir. Vakanın ayrıntıları ve Merleau-Ponty'nin yorumu sonraki araştırmacılar tarafından tartışıldı; ama ayrımın kendisi, bugün nörolojide eylem için görme ile tanıma için görme arasında yapılan ayrımlarla akrabadır.
Algı hareketle öğrenilir
Algının eylemden ayrı olmadığı fikri deneysel olarak da sınandı. Amerikalı psikologlar Richard Held ve Alan Hein, 1963'te yayımlanan bir deneyde, karanlıkta büyütülmüş yavru kedileri çiftler hâlinde bir atlıkarınca düzeneğine yerleştirdi. Kedilerden biri kendi ayaklarıyla yürüyerek düzeneği döndürüyordu; diğeri bir sepete oturtulmuştu ve ilkinin hareketiyle aynı görüntüleri pasif olarak alıyordu. İki kedi de aynı görsel uyarıyı almıştı. Ama deney sonunda, görsel olarak yönlendirilen davranış testlerinde, örneğin bir yüzeye yaklaşırken patilerini uzatmakta ya da uçurum görünümlü bir kenardan kaçınmakta, pasif taşınan kediler geride kaldı.
Bu deney, görmenin yalnızca gözlere ışık düşmesi olmadığını, hareketle görüntü arasındaki düzenli ilişkinin öğrenilmesine dayandığını düşündürdü. Felsefeci Alva Noë, 2004 tarihli Algıda Eylem kitabında bu fikri genelleştirdi: algılamak, bir hareket yaptığımızda duyusal girdinin nasıl değişeceğine dair örtük bir bilgiye sahip olmaktır. Bir tabağı yuvarlak görürüz, çünkü etrafında dolaşsak görüntünün nasıl değişeceğini bedenimizle biliriz.
Gibson: dünya eylem olanakları sunar
Amerikalı psikolog James J. Gibson, 1979'da yayımlanan Görsel Algıya Ekolojik Yaklaşım'da, algının önce renkleri ve biçimleri, sonra onların anlamını yakaladığı düşüncesine karşı çıktı. Ona göre biz doğrudan eylem olanaklarını algılarız: bir basamak "çıkılabilir", bir sandalye "oturulabilir", bir dal "tutunulabilir" olarak görünür. Gibson bunlara affordans dedi.
Affordans kavramının epistemolojik sonucu önemlidir: ne algıladığımız, nasıl bir bedenimiz olduğuna bağlıdır. Bir yetişkin için oturulabilir olan alçak bir duvar, küçük bir çocuk için tırmanılacak bir engeldir. Aynı çevre, farklı bedenlere farklı bilgiler sunar. Bu, bilginin "bakış açısından bağımsız" bir kayıt olmadığını, bir bedenin ve onun yapabileceklerinin izini taşıdığını gösterir; konumlu bilgi dersinde toplumsal konum için söylenen şeyin bir benzeri, bu kez bedensel konum için geçerlidir.
4E: dört iddia
1990'lardan itibaren bilişsel bilimde ve zihin felsefesinde bu fikirler bir araya geldi ve bugün 4E biliş diye anılan bir aile oluşturdu. Dört E, İngilizce dört sözcüğün baş harfidir ve dört ayrı, birbirinden bağımsız savunulabilecek iddiayı adlandırır.
Bedenlenmiş: bilişin biçimi, bedenin yapısına bağlıdır. Dilbilimci George Lakoff ve felsefeci Mark Johnson, 1980'de yayımlanan Metaforlar Hayatımız'da, soyut kavramlarımızın büyük kısmını bedensel deneyimden gelen şemalarla kurduğumuzu savundu: "yüksek" bir fikir, "ağır" bir sorumluluk, "yakın" bir arkadaş. Türkçede de "kafası karışık", "içi rahat", "eli ağır" gibi ifadeler bu gözleme uyar.
Yerleşik: biliş, çevredeki düzenlilikleri kullanır; her şeyi içeride hesaplamaz. Beyzbolda havadaki topu yakalamaya koşan oyuncular üzerine 1995'te yayımlanan bir araştırmada Michael McBeath ve arkadaşları, oyuncuların topun düşeceği noktayı hesaplamak yerine, topa bakış açılarını belli bir düzende tutacak biçimde koştuklarını öne sürdü. Oyuncu, hesabın bir kısmını koşu yoluyla çevreye bırakır.
Genişlemiş: bilişsel süreçler, bazı durumlarda kafatasının dışındaki araçları da kapsar. Bu en tartışmalı iddiadır; aşağıda ayrıca ele alacağız.
Eyleme dönük: biliş, bir canlının çevresiyle kurduğu etkin ilişkiden doğar; dünya, zihne hazır verilmiş bir şey değil, eylemle ortaya çıkarılan bir şeydir. Bu iddia, Francisco Varela, Evan Thompson ve Eleanor Rosch'un 1991'de yayımlanan Bedenlenmiş Zihin kitabıyla sistemli bir biçim kazandı.
Otto'nun defteri
Andy Clark ve David Chalmers, 1998'de yayımlanan "Genişlemiş Zihin" makalesinde bir düşünce deneyi önerdi. Inga, bir sergiyi görmek istiyor; müzenin hangi caddede olduğunu hatırlıyor ve yola çıkıyor. Otto ise Alzheimer hastası ve bu yüzden yanından ayırmadığı bir deftere her şeyi yazıyor. O da sergiyi görmek istiyor, defterine bakıyor, adresi buluyor ve yola çıkıyor. Clark ve Chalmers'a göre Otto'nun defteri, onun için Inga'nın belleğiyle aynı işi görüyor. Öyleyse Otto, defterine bakmadan önce de müzenin nerede olduğuna inanıyordu; inancı, kısmen defterde duruyordu.
Makale bu sonucu bir eşitlik ilkesine dayandırır: dünyadaki bir parça, kafanın içinde olsaydı tereddütsüz bilişsel sayacağımız bir işi görüyorsa, o da bilişsel sürecin parçasıdır. Clark ve Chalmers, her aracı zihnin parçası saymamak için bazı koşullar da önerdi: araç kişi için sürekli erişilebilir olmalı, içindeki bilgi kişi tarafından kolayca kullanılabilmeli, kişi ona otomatik olarak güvenmeli ve bilgi daha önce kişi tarafından bilinçli olarak onaylanmış olmalı. Bir kütüphanedeki ansiklopedi bu koşulları sağlamaz; Otto'nun defteri sağlar.
Kafanın dışında düşünmek
Genişlemiş zihin tartışmasından bağımsız olarak, bedenimizi ve çevremizi düşünmek için kullandığımız açıktır. Bilişsel bilimciler David Kirsh ve Paul Maglio, 1994'te yayımlanan bir çalışmada, düşen blokları yerleştirmeye dayanan bir bilgisayar oyununu oynayan kişileri inceledi. Oyuncular, bir parçanın nereye sığacağını zihinlerinde döndürüp hesaplamak yerine, parçayı ekranda fiilen döndürerek bakıyordu. Kirsh ve Maglio bu hareketleri epistemik eylem diye adlandırdı: dünyayı amaca yaklaştırmak için değil, bilgi edinmeyi kolaylaştırmak için yapılan eylemler.
Gündelik hayat bu eylemlerle doludur. Kelime oyununda harfleri yeniden dizeriz, uzun bir hesabı kâğıt üzerinde basamak basamak yaparız, bir mobilyayı monte ederken parçaları sırayla yere dizeriz. Bu eylemler düşünmenin süsü değil, bir parçasıdır: onları yapmasak aynı sonuca ya hiç ya da çok daha zor ulaşırdık.
Eleştiriler: nerede duracağız?
4E biliş geniş bir destek bulduğu kadar güçlü eleştirilerle de karşılaştı. Felsefeciler Fred Adams ve Ken Aizawa, genişlemiş zihin tezine karşı en çok anılan itirazı geliştirdi: bir şeyin bilişsel bir süreçle nedensel olarak bağlantılı olması, onun o sürecin parçası olduğunu göstermez. Adams ve Aizawa bu hataya bağlantı-kurucu yanılgısı dediler. Otto'nun defteri, Otto'nun düşünmesine sıkı sıkıya bağlıdır; ama bu, defterin kendisinin düşündüğü ya da bir inanç taşıdığı anlamına gelmek zorunda değildir.
İkinci eleştiri, zihnin sınırsızca şişmesi kaygısıdır. Telefonumdaki her kişi, her not, internetin kendisi zihnimin parçası mı? Clark ve Chalmers'ın koşulları bu şişmeyi sınırlamaya çalışır, ama koşulların nerede çizileceği hâlâ tartışmalıdır.
Üçüncü eleştiri deneyseldir. Bedenin düşünmeyi etkilediğini gösterdiği ileri sürülen bazı çarpıcı bulgular yinelemede tutmadı. 1988'de yayımlanan bir çalışmada, katılımcılara dudakları arasında ya da dişleri arasında bir kalem tutturulmuş ve yüz ifadesinin karikatürleri ne kadar komik bulduklarını etkilediği bildirilmişti. 2016'da on yedi laboratuvarın katıldığı önceden kayıtlı bir yineleme, bu etkiyi bulamadı. Bu, bedenlenmiş biliş fikrinin yanlış olduğunu göstermez; ama bu alanın en şaşırtıcı iddialarının, replikasyon krizi dersinde gördüğümüz ölçütlerle tartılması gerektiğini gösterir.
Epistemoloji için ne değişir?
4E bilişin epistemolojiye katkısı üç soruda toplanabilir. Birincisi, bilgi kime aittir? Erdem epistemolojisinde bilgi, başarının kişinin yeteneğine atfedilebildiği doğru inançtı. Otto'nun defterine bakarak doğru adresi bulması, Otto'nun başarısı mıdır, yoksa defterin mi? Bazı erdem epistemologları, bir araç kişinin bilişsel karakterine yeterince bütünleşmişse, başarının kişiye atfedilebileceğini savundu. Bu, bir hesap makinesiyle yapılan bir hesabın da kişinin bilgisi sayılabileceği anlamına gelir; ama yalnızca kişi o aracı güvenilir biçimde kullanmayı öğrenmişse.
İkincisi, güvenilirlik bir süreç özelliğidir ve süreç bedeni ve ortamı da kapsar. Güvenilircilik dersinde bir inanç oluşturma sürecinin güvenilirliğini sorduk. 4E bakışı, bu sürecin sınırlarını genişletir: bir yargının güvenilirliği, yalnızca yargıyı verenin kafasının içine değil, kullandığı araçlara, ortamın düzenliliğine ve bedeninin durumuna da bağlıdır. Yorgun bir beden, alışık olmadığı bir alet ya da düzeni değişmiş bir ortam, içerideki hiçbir şey değişmeden yargıyı zayıflatabilir.
Üçüncüsü, bilgi taşınabilir mi? Bir beden ve bir ortam içinde güvenilir olan bir yargı, bağlam değişince güvenilirliğini yitirebilir. Karanlıkta evinin koridorunu bilen kişi, bir otel koridorunda aynı güvenle yürüyemez. Bedenle bilinen, belli bir bedenle ve belli bir çevreyle bilinir.
Beden–Bağlam Kontrolü
Bu dersin aracı, bir yargıda bedenin, araçların ve ortamın payını görünür kılar. Önce yargıyı ve onu kimin verdiğini yazarsın. İkinci olarak beden adımını uygularsın: yargıya hangi bedensel beceri, duruş ya da durum katkıda bulunuyor; yorgunluk, açlık, alışkanlık bir rol oynuyor mu? Üçüncü olarak araç ve ortam adımına geçersin: hangi aletler, notlar, ekranlar, diğer insanlar ya da çevresel ipuçları bu yargının oluşmasında iş görüyor? Dördüncü olarak taşınabilirlik sorusunu sorarsın: beden ya da ortam değişirse yargı hâlâ güvenilir mi, neyin değişmesi onu bozar? Son olarak bütünleşme adımını uygularsın: araçlar kişiye yeterince bütünleşmiş mi; erişilebilir, güvenilen ve daha önce sınanmış mı?
Kaynak kapısına ait bu kontrol, bir bilginin kaynağını "kişinin kafası" diye daraltmadan, kaynağın bedeni ve ortamı da kapsayan bir sistem olabileceğini hesaba katar ve o sistemin hangi parçasının kırılganlık taşıdığını gösterir.
Örnekler
Basit örnek: parmakların hatırladığı şifre
Bankamatiğin başında kartını takıyorsun ve şifreni tuşluyorsun. Bir gün arkadaşın telefonda sana şifreni sorsa, bir an duraksarsın; rakamları söylemek için tuş takımını kafanda canlandırman, belki parmağınla havada tuşlaman gerekir. Beden–Bağlam Kontrolü'nü uygulayalım. Yargı: "şifrem bu". Beden: parmakların, tuş takımındaki belli bir hareket örüntüsünü biliyor; bu bilgi rakam dizisi olarak değil, bir el hareketi olarak saklanmış. Araç ve ortam: tuş takımının düzeni, bilginin çağrılması için bir ipucu işlevi görüyor. Taşınabilirlik: tuş dizilimi farklı bir makinede, örneğin rakamları ters sırada dizilmiş bir klavyede, parmak bilgisi yanlış tuşlara gidebilir. Bütünleşme: kart ve tuş takımı yüzlerce kez kullanılmış; parmak bilgisi güvenilir, ama yalnızca alışık olduğu düzende. Bu küçük örnek, bir bilginin kişide olup olmadığı sorusunun "hangi koşullarda?" sorusundan ayrılamayacağını gösterir.
Orta örnek: trafiğin ters aktığı bir şehirde
Yıllardır sağdan akan trafikte araba kullanan biri, trafiğin soldan aktığı bir ülkede, direksiyonu sağda olan kiralık bir arabaya biniyor. Kuralları biliyor; havalimanında broşürü de okumuş. Yine de ilk kavşakta eli vitesi kapı tarafında arıyor, sinyal yerine silecek kolunu çalıştırıyor, dönüşlerde bedeni onu alışık olduğu şeride çekiyor. Yaya olarak da aynı sorunu yaşıyor: karşıya geçerken başı önce yanlış tarafa dönüyor. Bu tür şehirlerde yaya geçitlerinin önüne, hangi yöne bakılması gerektiğini söyleyen yazılar boyanmış olması boşuna değildir. Beden–Bağlam Kontrolü'nü uygulayalım. Yargı: "yol boş, geçebilirim" ya da "şeridimdeyim". Beden: yıllar içinde oturmuş bir bakış ve uzanma alışkanlığı; bu alışkanlık, yargıyı daha düşünce devreye girmeden veriyor. Araç ve ortam: evdeki trafik düzeni, bu alışkanlığın sessiz ortağıydı; alışkanlık ancak o düzen içinde doğru sonuç veriyordu. Taşınabilirlik: düzen tersine dönünce, bilinen kurallar değişmediği hâlde bedensel yargı yanıltıcı hâle geliyor. Bütünleşme: yeni ortamda henüz sınanmış bir alışkanlık yok; onun yerine yere boyanmış uyarılar, yani ortamın kendisine yerleştirilmiş bir hatırlatıcı geçiyor. Bu örnek, önerme olarak bilmenin ("burada trafik soldan akar") bedensel bilgiyi hemen düzeltmediğini, güvenilir bir bedensel yargının belli bir çevreyle birlikte ayarlandığını gösterir. Bilinçli olarak bildiğin kural ile bedeninin verdiği karar birbirinden ayrıldığında, ilk günlerde ikincisine değil birincisine yaslanmak gerekir.
Gerçek hayat örneği: annenin ilaç kutusu
Yetmişlerinde bir anne, günde birkaç kez farklı ilaçlar kullanıyor. Hangi ilacı ne zaman aldığını hatırlamakta zorlandığı için, haftanın günlerine ve öğünlere bölünmüş plastik bir kutu kullanıyor ve mutfaktaki bir deftere her ilaçtan sonra bir işaret koyuyor. Bir gün kızı "bugün tansiyon ilacını içtin mi?" diye soruyor; anne kutuya bakıyor, bölme boş, "içtim" diyor. Beden–Bağlam Kontrolü'nü uygulayalım. Yargı: "tansiyon ilacımı içtim". Beden: annenin kendi belleği bu konuda artık güvenilir değil. Araç ve ortam: kutu ve defter, belleğin yerine geçiyor; bölmenin boş olması bir kanıt işlevi görüyor. Taşınabilirlik: anne tatile gidip kutuyu evde bırakırsa bilgi kaynağı ortadan kalkar; biri kutuyu yanlış doldurursa anne bunu fark etmeyebilir. Bütünleşme: kutu erişilebilir, anne ona güveniyor ve düzeni kızıyla birlikte kurmuş. Bu, Clark ve Chalmers'ın Otto örneğine çok yakındır. Epistemolojik sonuç şudur: annenin bilgisi, kutu ve defterle birlikte güvenilirdir; ama sistemin zayıf noktası, kutunun kimin tarafından ve nasıl doldurulduğudur. Aileye düşen, annenin belleğini sınamak değil, sistemin bu zayıf halkasını korumaktır.
Vakaya dönüş
Modülün süregelen vakasındaki cerrahı hatırla: ameliyatın ortasında işlemi durduran ve gerekçe olarak yalnızca bir iç sesi gösterebilen deneyimli hekim. Önceki derste bu sesi, söze dökülemeyen bir tanıma becerisi olarak okumuştuk. Beden–Bağlam Kontrolü, bu sesin kaynağına yeni katmanlar ekler.
Beden adımında, cerrahın elindeki aletin, yıllar içinde beden şemasına katılmış olduğunu görürüz: tüylü şapkadaki kadın gibi, cerrah da aletin ucunda olup biteni kendi elinde hisseder. "Doku elimin altında alışılmadık davrandı" cümlesi, tam bu bütünleşmiş aletten gelen bir farkı anlatıyor olabilir. Araç ve ortam adımında, cerrahın yargısının yalnız ona ait olmadığını görürüz: monitörlerin sesi, hemşirenin uzattığı aletin hızı, anestezi uzmanının yüzündeki ifade, ameliyathanenin alışılmış ritmi. Bu ritimdeki küçük bir sapma bile, cerrahın dikkatine ulaşmadan onun "içindeki sese" katkıda bulunmuş olabilir.
Taşınabilirlik adımı ise önemli bir uyarı içerir. Açık cerrahide, cerrahın eli dokuya doğrudan ya da çok yakından dokunur. Kapalı, yani kamerayla ve uzun aletlerle yapılan ameliyatlarda ise dokunma geri bildirimi belirgin biçimde azalır. Açık cerrahide kalibre olmuş bir iç ses, kapalı bir ameliyatta aynı güvenilirlikle çalışmayabilir; tersine, farklı ipuçlarına dayanan yeni bir ses edinilmesi gerekebilir. Cerrahın sesine güvenip güvenmemek, yalnızca cerrahın deneyimine değil, bu deneyimin hangi beden-alet-ortam bütünü içinde edinildiğine de bağlıdır.
Araç kartı: Beden–Bağlam Kontrolü
| Alan | Açıklama |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir yargıda bedenin, araçların ve ortamın payını görünür kılar; yargının hangi koşullarda güvenilir kaldığını ve nerede kırılabileceğini gösterir |
| 5K kapısı | Kaynak |
| Adımlar | 1) Yargıyı ve onu kimin verdiğini yaz. 2) Beden: hangi beceri, duruş ya da bedensel durum yargıya katkıda bulunuyor? 3) Araç ve ortam: hangi aletler, notlar, kişiler ve çevresel ipuçları iş görüyor? 4) Taşınabilirlik: beden ya da ortam değişirse yargı güvenilir kalır mı? 5) Bütünleşme: araçlar erişilebilir, güvenilen ve önceden sınanmış mı? |
| Ne zaman kullanılır | Kendi yargın ya da bir uzmanınki yeni bir ortama, yeni bir alete ya da farklı bir bedensel duruma taşınacağı durumlarda; bir bilginin kaynağı bir kişi ile araçları arasında paylaşıldığında |
| Sık hata | Bilginin kaynağını yalnızca kişinin kafasında aramak ve araç ya da ortam değişince yargının da değişebileceğini görmemek; ya da tersine, kişiyle nedensel bağı olan her şeyi onun bilgisinin parçası saymak |
Egzersiz
Bu egzersiz çoğu zaman, "benim bilgim" dediğimiz şeyin önemli bir kısmının, üzerinde düşünmediğimiz bir ortam düzenine yaslandığını gösterir. Bir aşçı kendi mutfağında usta, başka bir mutfakta tedirgindir; bu, onun bilgisinin eksik olduğunu değil, bilgisinin bir kısmının mutfakta durduğunu gösterir.
Mini test
- Merleau-Ponty'nin "düşünüyorum"dan önce "yapabilirim" fikri ne anlama gelir ve orgcu örneği bunu nasıl gösterir?
- Held ve Hein'ın yavru kedi deneyi, algı ile eylem arasındaki ilişki hakkında ne düşündürdü?
- 4E bilişin dört iddiası nelerdir ve bunlar neden ayrı ayrı değerlendirilebilir?
- Adams ve Aizawa'nın bağlantı-kurucu yanılgısı itirazı, Otto örneğine nasıl uygulanır?
- Deneyimli bir kasiyer, sahte bir banknotu parmaklarının arasından geçirirken "bir tuhaflık var" diyor ve banknot gerçekten sahte çıkıyor. Beden–Bağlam Kontrolü ile değerlendir.
Cevapları göster
- Dünyayla ilk ilişkimizin, nesneleri zihinde temsil etmek değil, onlarla eylem olanakları üzerinden kurulan bedensel bir ilişki olduğu anlamına gelir. Orgcu, yeni bir orgun düzenini ezberlemeden, bedenini çalgının içine yerleştirerek kısa sürede çalabilir; bilgi bir önerme değil bir yapabilme biçimindedir.
- Aynı görüntüyü alan iki kediden yalnızca kendi hareketiyle görüntüyü değiştirenin görsel olarak yönlendirilen davranışı normal gelişti. Bu, görmenin, hareket ile duyusal değişim arasındaki düzenli ilişkinin öğrenilmesine dayandığını düşündürdü.
- Biliş bedenlenmiş (bedenin yapısına bağlı), yerleşik (çevredeki düzenlilikleri kullanan), genişlemiş (bazen kafatası dışındaki araçları kapsayan) ve eyleme dönük (etkin ilişkiden doğan) olabilir. Örneğin bilişin bedenlenmiş olduğunu kabul edip genişlemiş olduğunu reddetmek tutarlıdır; iddiaların her biri ayrı kanıta dayanır.
- Defter, Otto'nun düşünmesiyle sıkı nedensel bağ içindedir; ama bu bağ, defterin kendisinin bilişsel bir sürecin parçası olduğunu göstermez. Nedensel bağlantıdan kuruculuğa geçmek, ek bir argüman gerektirir.
- Yargı: "bu banknot sahte olabilir". Beden: yıllar içinde binlerce banknota dokunmuş parmakların kâğıt dokusundaki farkı tanıması. Araç ve ortam: kasa ışığı, bankanın sahte para uyarıları, kasiyerin alışkın olduğu banknot serileri. Taşınabilirlik: yeni basılmış bir seri ya da yabancı bir para biriminde parmak bilgisi yanılabilir. Bütünleşme: yargı güvenilir bir başarı kaydına dayanıyor olabilir, ama yine de bir kontrol cihazıyla ya da ışığa tutarak sınanmalıdır.
Özet
- Sandviç modeli, bilişi algı ile eylemin arasına sıkışmış, kafanın içinde olan bir işlem olarak görür; bedenlenmiş biliş bu resmi sorgular.
- Merleau-Ponty'ye göre algılayan, dünyayı karşıdan seyreden bir zihin değil, onun içinde davranan bir bedendir; beden şeması, bedenin eylem olanaklarını temsil gerektirmeden kavramasıdır.
- Schneider vakası, bedenin bir yeri "bilmesi" ile kişinin onu temsil olarak bilmesinin farklı yetenekler olduğunu düşündürür; Held ve Hein deneyi algının hareketle öğrenildiğini gösterir.
- Gibson'ın affordans kavramı, algıladığımızın bedenimizin yapabileceklerine bağlı olduğunu vurgular.
- 4E biliş dört ayrı iddiayı bir araya getirir: bedenin biçimi, çevrenin düzeni, dışsal araçlar ve etkin ilişki bilişe katılır; Clark ve Chalmers'ın Otto örneği genişlemiş zihin tezinin merkezindedir, Adams ve Aizawa ise nedensel bağlantının kuruculuk olmadığını savunur.
- Kirsh ve Maglio'nun epistemik eylemleri, düşünmek için dünyayı kullandığımızı gösterir. Beden–Bağlam Kontrolü, bir yargının beden, araç ve ortam bileşenlerini ve taşınabilirliğini değerlendirir.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Algının Fenomenolojisi kimin, ne zaman? | Maurice Merleau-Ponty, 1945 |
| Beden şeması? | Bedenin kendi eylem olanaklarını temsil gerektirmeden kavraması |
| Sandviç modeli adını kim verdi? | Susan Hurley, 1998 |
| Affordans? | Çevrenin belirli bir bedene sunduğu eylem olanağı (Gibson, 1979) |
| 4E bilişin dört iddiası? | Bedenlenmiş, yerleşik, genişlemiş, eyleme dönük |
| Genişlemiş zihin makalesi? | Clark ve Chalmers, 1998; Otto'nun defteri |
| Bağlantı-kurucu yanılgısı? | Nedensel bağlantıdan bir sürecin parçası olmaya geçmek (Adams ve Aizawa) |
| Epistemik eylem? | Dünyayı değiştirmek için değil, bilgi edinmeyi kolaylaştırmak için yapılan eylem |
Sonraki derse köprü
Bu derste beden, dünyaya uzanan bir bilgi aracı olarak göründü: el, alet, adım, göz hareketi. Ama bedenin bir de içeriye dönük yüzü var: kalbin hızlanması, midede bir düğüm, nefesin daralması. Bu iç sinyaller bize bir şey mi söylüyor, yoksa onlara anlamı biz mi yüklüyoruz? Çarpan bir kalp korkudan da gelebilir, merdivenden de, fazla kahveden de; sinyal aynıyken yorumu farklıdır. Ders 7.3, bedenin iç durumunu algılama yeteneğini, yani interosepsiyonu inceleyecek ve bir bedensel sinyal ile ona verilen yorumu birbirinden ayırmak için araç kutuna Sinyal/Yorum Ayırıcı'yı ekleyecek.
Günlük sorusu: Bildiğini sandığın bir şeyi, alışık olduğun aletten ya da ortamdan uzaklaştığında yapamadığın oldu mu? O bilgi sende miydi, yoksa ortamda mı?
Tarihte bu tartışma
Zihni bedenden ayrı bir töz olarak düşünen resim, en keskin biçimini Descartes'ın 1641'de yayımlanan Meditasyonlar'ında buldu. Yirminci yüzyılın başında fenomenoloji bu resmi sorgulamaya başladı: Martin Heidegger, 1927'de yayımlanan Varlık ve Zaman'da, bir çekiçle çalışırken onu bir nesne olarak değil, işin bir parçası olarak deneyimlediğimizi anlattı. Merleau-Ponty 1945'te Algının Fenomenolojisi'ni yayımladı. 1963'te Held ve Hein'ın deneyi algı ile hareketin bağını deneysel olarak sınadı; 1979'da Gibson ekolojik yaklaşımını sistemleştirdi; 1980'de Lakoff ve Johnson metaforların bedensel köklerine dikkat çekti. 1991'de Varela, Thompson ve Rosch Bedenlenmiş Zihin'i yayımladı; 1994'te Kirsh ve Maglio epistemik eylem kavramını ortaya koydu; 1998'de Clark ve Chalmers genişlemiş zihin tezini ortaya attı. 2000'li yıllarda Adams ve Aizawa bu teze karşı en sistemli eleştiriyi geliştirdi. Bugün 4E biliş, zihin felsefesinde, bilişsel bilimde ve robotikte canlı bir araştırma alanıdır; alanın en çarpıcı deneysel iddialarından bazıları ise yineleme çalışmalarıyla yeniden tartılmaktadır.