Giriş
Cebindeki telefonun konum hizmeti, uydulardan gelen sinyallerin ulaşma sürelerini hesaplayarak nerede olduğunu birkaç metre hassasiyetle bulur. Bu hesap, Einstein'ın görelilik kuramının öngördüğü küçük zaman farklarını hesaba katmadan yapılsaydı, konum tahmini gün geçtikçe büyüyen bir hatayla sapardı. Görelilik kuramı, hızla hareket eden ve yerçekiminin daha zayıf olduğu yükseklikte dolaşan saatlerin, yerdeki saatlerden farklı hızla ilerlediğini söyler. Mühendisler bu farkı hesaplarına katar ve telefonun sana gösterdiği mavi nokta doğru yerde durur.
Bu başarı karşısında doğal bir soru sorulur: kuram bu kadar iyi çalışıyorsa, doğru olmalı değil mi? Uzay ve zaman, kuramın söylediği gibi olmalı değil mi? Bir önceki derste Lakatos'un programları öngörü başarısıyla değerlendirdiğini gördük. Ama başarılı bir programın bize dünya hakkında ne söylediği ayrı bir sorudur. Telefonundaki mavi noktayı konumlandıran hesabın içinde, Newton'ın hâlâ iş gören denklemleri de vardır; oysa Newton'ın uzay ve zaman hakkındaki resmi bugün terk edilmiştir. Bu derste bilim felsefesinin en köklü tartışmalarından birini, bilimsel gerçekçilik tartışmasını inceleyeceksin: bilimsel kuramlar, özellikle doğrudan gözlemleyemediğimiz şeyler hakkında söyledikleri, gerçekten dünyayı mı betimler, yoksa yalnızca işe yarayan araçlar mıdır?
Bu dersin kazanımları:
- Bilimsel gerçekçiliği, "mucize yok" argümanını ve ona karşı geliştirilen başlıca görüşleri açıklarsın. (anla)
- Bir modelin hangi kısımlarının gerçekliği betimleme iddiası taşıdığını, hangilerinin bilinçli basitleştirme olduğunu çözümlersin. (analiz et)
- Bir bilimsel kuramın farklı bileşenlerine farklı derecelerde güven vermeyi, tarihsel örneklerle gerekçelendirerek değerlendirirsin. (değerlendir)
Ana anlatım
Gerçekçilik ne iddia eder?
Bilimsel gerçekçilik, olgun ve başarılı bilimsel kuramların, gözlemlenebilir olanlar kadar gözlemlenemeyen varlıklar hakkında da yaklaşık olarak doğru olduğunu savunur. Elektronlar, genler, kara delikler, bu kuramlara göre, yalnızca hesaplarımızı kolaylaştıran kurgular değil, gerçekten var olan şeylerdir. Kuramlarımız onları tam olarak doğru betimlemeyebilir, ama yaklaşık olarak betimler; ve bilim ilerledikçe betimleme daha iyi hâle gelir.
Gerçekçiliğin karşısında çeşitli gerçekçilik karşıtı görüşler vardır. Bunların en eskisi araççılıktır: kuramlar, gözlemleri öngörmek ve düzenlemek için kullanılan araçlardır; doğru ya da yanlış olmaları değil, işe yarayıp yaramamaları önemlidir. Bu görüşe göre "elektron vardır" demek, "elektron kavramını kullanan hesaplar işe yarar" demekten fazlası değildir. Doğruluk teorileri dersinde gördüğümüz pragmatik doğruluk anlayışı, bu görüşle akrabadır.
"Mucize yok" argümanı
Gerçekçiliğin en güçlü argümanını Amerikalı felsefeci Hilary Putnam, 1975'te kısa bir cümleyle dile getirdi: gerçekçilik, bilimin başarısını bir mucize hâline getirmeyen tek felsefedir. Bu argüman, Modül 0'da gördüğümüz en iyi açıklamaya çıkarımın bilimin kendisine uygulanmasıdır. Açıklanacak olgu şudur: bilimsel kuramlar, hiç beklemediğimiz olguları şaşırtıcı bir kesinlikle öngörür. Bu olgunun en iyi açıklaması nedir? Kuramların, dünyanın gerçekte nasıl olduğunu yaklaşık olarak doğru betimlemesi.
Gerçekçilik karşıtı biri bu başarıyı nasıl açıklayabilir? Kuramlar gerçekliği betimlemiyorsa, uyduların saatlerini doğru düzeltmeleri, yeni gezegenleri doğru yerde göstermeleri, hiç görülmemiş parçacıkların özelliklerini önceden söylemeleri, olağanüstü bir tesadüf gibi görünür. Gerçekçiye göre bu tesadüfü kabul etmek, bir mucizeye inanmakla eşdeğerdir.
Kötümser tümevarım
Gerçekçiliğe yöneltilen en güçlü itiraz, bilim tarihinden gelir. Larry Laudan, 1981'de yayımlanan bir makalesinde, geçmişte son derece başarılı olmuş ama bugün yanlış kabul edilen kuramların uzun bir listesini çıkardı. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda ısı, kalorik denen görünmez bir akışkanla açıklanıyordu ve bu kuram, ısı iletimine dair pek çok başarılı öngörü üretti. Işığın, evreni dolduran esir denen bir ortamda yayılan dalgalar olduğu düşünülüyordu; bu kuram da ışığın pek çok özelliğini başarıyla öngördü. Kuhn dersinde gördüğümüz flojiston da böyle bir kuramdı. Bugün ne kalorik, ne esir, ne de flojiston var sayılıyor.
Laudan'ın sonucu bir tümevarımdır: geçmişin başarılı kuramlarının büyük çoğunluğu, gözlemlenemeyen varlıklar hakkında yanlış çıktıysa, bugünün başarılı kuramlarının da büyük olasılıkla yanlış çıkacağını beklemeliyiz. Buna kötümser tümevarım denir. Bu argüman, "mucize yok" argümanının temel dayanağını sarsar: başarı, yaklaşık doğruluğun güvenilir bir işareti değildir; çünkü tarih, yanlış kuramların da başarılı olabildiğini gösterir.
Yapısal gerçekçilik
Gerçekçiler bu itiraza çeşitli cevaplar verdi. En etkili cevaplardan biri, İngiliz felsefeci John Worrall'ın 1989'da önerdiği yapısal gerçekçiliktir. Worrall, esir kuramından elektromanyetik kurama geçişi inceledi. On dokuzuncu yüzyılın başında Fransız fizikçi Augustin Fresnel, ışığı esirdeki titreşimler olarak düşündü ve ışığın yansıma ve kırılmasını betimleyen denklemler geliştirdi. Esir kavramı daha sonra terk edildi; ama Fresnel'in denklemleri, Maxwell'in elektromanyetik kuramında da korundu.
Worrall'ın sonucu şudur: kuram değişimlerinde korunan şey, kuramın dünyada ne olduğunu söyleyen kısmı değil, olgular arasındaki yapıyı, yani matematiksel ilişkileri betimleyen kısmıdır. Esir yanlış çıktı, ama ışığın davranışının yapısı doğru yakalanmıştı. Öyleyse gerçekçi olmamız gereken şey, kuramların varlıklar hakkındaki iddiaları değil, yapı hakkındaki iddialarıdır. Bu görüş, hem "mucize yok" argümanını hem de kötümser tümevarımı ciddiye alır: başarı, yapının yakalandığını gösterir; ama varlıkların doğasını her zaman doğru yakaladığımızı göstermez.
Seçici gerçekçilik: iş gören varsayımlar
Yapısal gerçekçiliğin yanında, kötümser tümevarıma verilen bir başka cevap, gerçekçiliği daha seçici hâle getirmektir. Amerikalı felsefeci Philip Kitcher ve Yunan asıllı felsefeci Stathis Psillos gibi gerçekçiler, geçmişin başarılı kuramlarını daha dikkatli incelemeyi önerdi. Onlara göre bir kuramın her varsayımı, başarısına aynı ölçüde katkıda bulunmaz. Bazı varsayımlar, başarılı öngörülerin türetilmesinde gerçekten iş görür; bazıları ise kuramın çevresinde duran, öngörülere hiçbir katkısı olmayan boşta kalan eklentilerdir.
Seçici gerçekçiye göre, terk edilen kuramlarda yanlış çıkan şeyler çoğu zaman bu boşta kalan eklentilerdi; iş gören kısımlar ise sonraki kuramlarda korundu. Gerçekçiliğin savunması, başarılı bir kuramın bütününe değil, başarıyı gerçekten üreten kısımlarına yöneliktir. Bu cevabın güçlüğü, hangi kısmın iş gördüğünü ancak geriye dönüp bakınca bilebilmemizdir; ama yine de bugünkü kuramlarımıza bakarken sormamız gereken soruyu netleştirir.
Taban oranı itirazı
"Mucize yok" argümanına yöneltilen daha yeni bir itiraz, onun biçimine değil, hesabına yönelir. P. D. Magnus ve Craig Callender, 2004'te yayımlanan bir makalede, argümanın bir taban oranı yanılgısı içerdiğini öne sürdü. Başarılı bir kuramın doğru olma olasılığını bilmek için, yalnızca doğru kuramların genellikle başarılı olduğunu bilmek yetmez; akla gelebilecek bütün kuramlar arasında doğru olanların ne kadar yaygın olduğunu da bilmek gerekir. Doğru kuramlar çok nadirse, başarılı kuramların çoğu yine de yanlış olabilir. Bu itirazın ne kadar güçlü olduğunu değerlendirmek için olasılık hesabının bir aracına ihtiyacımız var; onu bir sonraki derste gerçek sayılarla kuracağız.
Varlık gerçekçiliği
Kanadalı felsefeci Ian Hacking, 1983'te yayımlanan Temsil Etmek ve Müdahale Etmek kitabında farklı bir yol önerdi. Hacking'e göre bir varlığın gerçekliğine inanmamızın en iyi sebebi, onu kuramlarla betimleyebilmemiz değil, onu kullanabilmemizdir. Bir laboratuvarda elektronları bir hedefe yöneltmek, onları başka şeyleri incelemek için bir araç olarak kullanmak mümkünse, elektronların varlığından şüphe etmek için bir sebep kalmaz. Hacking bunu, fizikçilerin bir deneyde elektronları bir cisme "püskürtmesi" üzerinden anlattı: püskürtebiliyorsan, gerçektir.
Bu görüşe varlık gerçekçiliği denir. Varlık gerçekçisi, elektronlar hakkındaki her kuramsal iddianın doğru olduğunu savunmaz; kuramlar değişebilir. Ama elektronların varlığı, onları bir alet gibi kullanabildiğimiz için, kuramlarımızdan bağımsız bir güvenceye sahiptir. Bu görüş, bilimin gerçekçiliğini masadaki kuramlarda değil, laboratuvardaki müdahalelerde arar.
Yapıcı deneycilik
Gerçekçilik karşıtı cephenin en gelişmiş görüşünü, Hollanda asıllı Amerikalı felsefeci Bas van Fraassen, 1980'de yayımlanan Bilimsel İmge kitabında ortaya koydu. Van Fraassen'e göre bilimin amacı doğru kuramlar değil, deneysel olarak yeterli kuramlar üretmektir: gözlemlenebilir olan her şey hakkında doğru olan kuramlar. Bir bilim insanı bir kuramı kabul ettiğinde, onun gözlemlenemeyen varlıklar hakkında da doğru olduğuna inanmak zorunda değildir; yalnızca gözlemlenebilir sonuçlarının doğru olduğuna inanır.
Van Fraassen, "mucize yok" argümanına bir Darwinci cevap verdi. Başarılı kuramların varlığı mucize değildir, çünkü başarısız kuramlar zaten elenmiştir. Bir türün çevresine uyumlu olması, onun çevresini "anladığını" göstermez; yalnızca uyumsuzların hayatta kalmadığını gösterir. Bilimsel kuramlar da böyledir: bugün elimizde kalanlar, gözlemlerle uyuşanlardır; bu, onların gözlemlenemeyen dünyayı doğru betimlediğini göstermez. Kuhn'un bilimin bir hedefe doğru değil, geride bıraktığı sorunlardan uzaklaşarak ilerlediği fikri, bu cevabı destekler. Van Fraassen'in görüşüne yöneltilen başlıca itiraz ise gözlemlenebilir ile gözlemlenemez arasındaki sınırın keyfi olmasıdır: çıplak gözle, gözlükle, büyüteçle, ışık mikroskobuyla ve elektron mikroskobuyla görmek arasında kesin bir çizgi nerede çekilecek?
Modeller ve bilinçli basitleştirmeler
Gerçekçilik tartışması, bugünkü bilimin büyük kısmının kuramlardan çok modellerle yürüdüğü düşünüldüğünde yeni bir biçim alır. İngiliz istatistikçi George Box'un ünlü sözüyle, bütün modeller yanlıştır, ama bazıları yararlıdır. Bir fizik modeli sürtünmeyi yok sayar, bir ekonomi modeli insanların her zaman çıkarlarını hesapladığını varsayar, bir iklim modeli dünyayı ızgara hücrelerine böler. Bu basitleştirmeler, modelin kusurları değil, işe yaramasının koşullarıdır.
Bu gözlem, gerçekçilik sorusunu tek bir "evet ya da hayır" sorusu olmaktan çıkarır. Bir modelin bazı kısımları, bildiğimiz hâlde yanlış olan bilinçli basitleştirmelerdir; bazı kısımları dünyanın yapısını yakaladığını düşündüğümüz iddialardır; bazı kısımları ise gerçek olup olmadığını henüz bilmediğimiz varlıklardır. Olgun bir bilimsel tutum, bir modelin tüm bileşenlerine aynı güveni vermek yerine, her birine farklı derecede güven vermeyi gerektirir. Bu, gerçekçilik tartışmasının gündelik hayat için en önemli dersidir.
Model–Gerçeklik Mesafesi
Bu dersin aracı, bir modelin ya da kuramın hangi kısımlarına ne derecede güveneceğini belirlemeye yardım eder. Önce modelin iddiasını yazarsın. Sonra bileşenlerini dört gruba ayırırsın. Gözlemlenebilir öngörüler: modelin doğrudan sınanabilen sonuçları. Yapısal iddialar: olgular arasındaki ilişkileri betimleyen kısımlar. Varsayılan varlıklar: modelin gözlemlenemeyen ama var saydığı şeyler. Bilinçli basitleştirmeler: modelin bilerek yanlış kabul ettiği varsayımlar.
Ardından her grup için bir soru sorarsın: gözlemlenebilir öngörüler ne kadar ve ne kadar bağımsız biçimde doğrulandı? Yapısal iddialar, kuram değişimlerinde korunan türden mi? Varsayılan varlıklar, Hacking'in ölçütüyle, müdahalede kullanılabiliyor mu? Bilinçli basitleştirmeler, modelin kullanıldığı durumda kabul edilebilir mi? Araç 5K'nın Kavram kapısında çalışır: bir modelin kavramlarının dünyadaki neye karşılık geldiğini, hangilerinin gerçek, hangilerinin araç olduğunu netleştirir.
Örnekler
Basit örnek: metro haritası
Büyük bir şehrin metro haritası, hatları düz çizgiler ve düzenli açılarla gösterir; istasyonlar arasındaki mesafeler eşit görünür, şehrin gerçek coğrafyası büyük ölçüde yok sayılır. Model–Gerçeklik Mesafesi'ni uygulayalım. Gözlemlenebilir öngörüler: "Bu hattan binersen şu istasyonlardan geçip şuraya varırsın." Bu öngörüler her gün milyonlarca yolculukla doğrulanır. Yapısal iddialar: istasyonların sırası ve hatların nerede kesiştiği; harita bunları doğru yakalar. Bilinçli basitleştirmeler: mesafeler, açılar, hatların şekli; harita bunları bilerek bozar. Bir turist, haritada birbirine yakın görünen iki istasyon arasında yürümeye karar verip kilometrelerce yol yürüyebilir; çünkü haritanın basitleştirmesini gerçekliğin betimlemesi sanmıştır. Metro haritası, yapısal gerçekçiliğin gündelik bir örneğidir: yapı konusunda güvenilir, varlıkların gerçek biçimi konusunda değil.
Orta örnek: Bohr'un atomu
1913'te Danimarkalı fizikçi Niels Bohr, elektronların atom çekirdeği etrafında belirli yörüngelerde döndüğü ve bir yörüngeden ötekine sıçrarken belirli miktarda ışık yaydığı bir atom modeli önerdi. Model, hidrojen atomunun yaydığı ışığın renklerini, yani spektrum çizgilerini şaşırtıcı bir kesinlikle öngördü. Ama birkaç on yıl içinde kuantum mekaniğinin gelişmesiyle, elektronların gezegenler gibi belirli yörüngelerde döndüğü resmi terk edildi. Model–Gerçeklik Mesafesi'ni uygulayalım. Gözlemlenebilir öngörüler: hidrojenin spektrum çizgileri; bunlar doğrulandı ve bugün de geçerli. Yapısal iddialar: atomun enerji düzeylerinin kesikli olduğu; bu, kuantum mekaniğinde korundu. Varsayılan varlıklar: elektronun belirli bir yörüngede dönmesi; bu resim terk edildi. Bu örnek hem "mucize yok" argümanını hem de kötümser tümevarımı aynı anda gösterir: model başarılıydı ve bu başarı tesadüf değildi, çünkü yapıyı yakalamıştı; ama varlıklar hakkındaki resmi yanlıştı. Bugün lise kitaplarında Bohr modeli hâlâ öğretilir; çünkü bilinçli bir basitleştirme olarak işe yarar.
Gerçek hayat örneği: kredi puanı
Bir banka, müşterilerinin kredi başvurularını bir puanlama modeliyle değerlendiriyor. Model, geçmiş ödeme davranışı, gelir, borç oranı gibi verilerden her müşteriye bir "kredi riski puanı" veriyor. Model–Gerçeklik Mesafesi'ni uygulayalım. Gözlemlenebilir öngörüler: puanı düşük müşterilerin ortalamada daha sık ödeme güçlüğüne düştüğü; bu, geçmiş verilerle sınanabilir. Yapısal iddialar: puanı oluşturan etkenler ile ödeme davranışı arasındaki istatistiksel ilişkiler. Varsayılan varlık: "kredi riski" denen, kişinin içinde bulunan sabit bir özellik. İşte kritik nokta buradadır: puan, istatistiksel bir ilişkinin özetidir, kişinin karakterinin ölçümü değil. Bir müşterinin puanı düşük diye onun "güvenilmez bir insan" olduğunu düşünmek, modelin bir kurgusunu gerçek bir varlık sanmaktır. Bilinçli basitleştirmeler: model, bir kişinin hayatındaki ani değişiklikleri, örneğin yeni bir iş bulmasını, hemen yansıtmaz. Kurumlar bu mesafeyi gözden kaçırdığında, bir hesap aracı, insanlar hakkında bir yargıya dönüşebilir.
Vakaya dönüş
Ego tükenmesi kuramı, gözlemlenemeyen bir varlık varsaydı: öz denetim için harcanan ve tükenebilen bir "kaynak". Model–Gerçeklik Mesafesi'ni uygulayalım. Gözlemlenebilir öngörüler: bir öz denetim görevinden sonra ikinci bir görevdeki performansın düşmesi. Bu öngörüler, önceki derslerde gördüğümüz gibi, büyük ölçekli ve önceden kayıtlı bir sınamada tutarlı biçimde doğrulanamadı. Varsayılan varlık: tükenen kaynak; kuramın ilk dönemlerinde bu kaynak kan şekeriyle ilişkilendirildi, ama bu bağlantı da tutarlı biçimde desteklenmedi.
Psikoloji, fizikten farklı olarak, varsaydığı varlıkların çoğunu doğrudan ölçemez; "irade", "zekâ", "kaygı" gibi kavramlar, gözlemlenebilir davranışlardan çıkarılan yapılardır. Bu durum, gerçekçilik sorusunu psikolojide özellikle önemli kılar. Hacking'in ölçütüyle sorarsak: tükenen kaynağı, bir alet gibi kullanabiliyor muyuz; onu bilinçli olarak artırıp azaltarak başka şeyleri güvenilir biçimde değiştirebiliyor muyuz? Kanıtlar bu soruya olumlu bir cevap vermedi. Vaka, bir kavramın, onu kullanan deneylerin sayısı arttıkça gerçek bir varlık gibi algılanmaya başlayabileceğini, ama bu algının kendi başına bir kanıt olmadığını gösterir.
Araç kartı: Model–Gerçeklik Mesafesi
| Alan | Açıklama |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir modelin ya da kuramın bileşenlerini ayırarak hangi kısımlarına ne derecede güvenileceğini ve hangi kavramların gerçek, hangilerinin araç olduğunu belirler |
| 5K kapısı | Kavram |
| Adımlar | 1) Modelin iddiasını yaz. 2) Bileşenlerini ayır: gözlemlenebilir öngörüler, yapısal iddialar, varsayılan varlıklar, bilinçli basitleştirmeler. 3) Öngörülerin ne kadar ve ne kadar bağımsız doğrulandığını değerlendir. 4) Varsayılan varlıkların müdahalede kullanılıp kullanılamadığını sor. 5) Basitleştirmelerin kullanıldığı durumda kabul edilebilir olup olmadığını ve her bileşene ne kadar güven vereceğini yaz |
| Ne zaman kullanılır | Bir bilimsel model, istatistiksel puan ya da kurumsal bir sınıflandırma kararlarını ya da insanlar hakkındaki yargıları etkilediğinde |
| Sık hata | Başarılı bir modelin her bileşenini gerçek saymak; ya da tersine, bir modelin basitleştirmelerini görüp tamamını keyfi saymak |
Egzersiz
Bu egzersizde çoğu kişi, en sık kullandığı modellerin bazı kavramlarını, farkında olmadan, dünyadaki sabit şeyler gibi düşündüğünü fark eder. Bir kişilik testinin sonucunu bir kimliğe, bir performans puanını bir değere dönüştürmek kolaydır; model ile gerçeklik arasındaki mesafeyi hatırlamak ise bilinçli bir çaba ister.
Mini test
- Bilimsel gerçekçilik ile araççılık arasındaki temel fark nedir?
- "Mucize yok" argümanı hangi çıkarım türüne dayanır ve neyi açıklamaya çalışır?
- Kötümser tümevarım, "mucize yok" argümanının hangi dayanağını sarsar?
- Yapısal gerçekçilik ile varlık gerçekçiliği, kötümser tümevarıma nasıl farklı cevaplar verir?
- Bir insan kaynakları departmanı, çalışanları bir kişilik testine göre dört "tip"e ayırıyor ve terfi kararlarında bu tipleri kullanıyor. Model–Gerçeklik Mesafesi ile değerlendir.
Cevapları göster
- Gerçekçilik, başarılı kuramların gözlemlenemeyen varlıklar dahil dünyayı yaklaşık olarak doğru betimlediğini savunur. Araççılık ise kuramları gözlemleri öngörmek ve düzenlemek için kullanılan araçlar olarak görür; doğru olup olmamaları değil, işe yarayıp yaramamaları önemlidir.
- En iyi açıklamaya çıkarıma dayanır. Bilimin şaşırtıcı öngörü başarısını açıklamaya çalışır ve en iyi açıklamanın kuramların yaklaşık olarak doğru olması olduğunu savunur.
- Başarının yaklaşık doğruluğun güvenilir bir işareti olduğu dayanağını sarsar; çünkü tarih, kalorik ve esir gibi başarılı ama yanlış kuramlarla doludur.
- Yapısal gerçekçilik, kuram değişimlerinde matematiksel yapının korunduğunu söyler ve gerçekçiliği yapıyla sınırlar. Varlık gerçekçiliği ise kuramlar değişse de müdahalede kullanılabilen varlıkların gerçekliğine güvenilebileceğini söyler.
- Gözlemlenebilir öngörüler: "tipler" iş performansını ya da terfi sonrası başarıyı gerçekten öngörüyor mu, bağımsız verilerle sınandı mı? Varsayılan varlık: "kişilik tipi", bir kişinin içinde sabit bir özellik olarak kabul ediliyor; oysa bu, test cevaplarından çıkarılan bir yapıdır. Bilinçli basitleştirme: insanları dört kategoriye ayırmak, aradaki sürekliliği ve değişimi yok sayar. Terfi gibi önemli bir kararda, modelin kurgusunu gerçek bir varlık sanmak ciddi haksızlıklara yol açabilir; model en fazla tartışmaya bir girdi olarak kullanılmalıdır.
Özet
- Bilimsel gerçekçilik, başarılı kuramların gözlemlenemeyen varlıklar dahil dünyayı yaklaşık olarak doğru betimlediğini savunur; araççılık ise kuramları öngörü araçları olarak görür.
- "Mucize yok" argümanı, bilimin öngörü başarısının en iyi açıklamasının kuramların yaklaşık doğruluğu olduğunu savunur.
- Kötümser tümevarım, kalorik, esir ve flojiston gibi başarılı ama yanlış kuramları göstererek başarı ile doğruluk arasındaki bağı sorgular.
- Yapısal gerçekçilik gerçekçiliği matematiksel yapıyla, varlık gerçekçiliği ise müdahalede kullanılabilen varlıklarla sınırlar.
- Yapıcı deneycilik, bilimin amacının deneysel yeterlilik olduğunu savunur ve başarıyı Darwinci bir seçilimle açıklar.
- Model–Gerçeklik Mesafesi, bir modelin öngörülerini, yapısını, varsayılan varlıklarını ve bilinçli basitleştirmelerini ayırarak her birine uygun derecede güven vermeyi sağlar.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| "Mucize yok" argümanını kim, hangi yıl dile getirdi? | Hilary Putnam, 1975 |
| Kötümser tümevarımı kim geliştirdi? | Larry Laudan, 1981 |
| Başarılı ama terk edilmiş üç kuram? | Kalorik, esir, flojiston |
| Yapısal gerçekçiliğin örneği? | Fresnel'in esir denklemlerinin Maxwell kuramında korunması |
| Hacking'in varlık gerçekçiliği ölçütü? | Bir varlığı müdahalede kullanabiliyorsak gerçektir |
| Van Fraassen'e göre bilimin amacı? | Deneysel yeterlilik |
| George Box'un model sözü? | Bütün modeller yanlıştır, ama bazıları yararlıdır |
| Bohr modeli neyi doğru yakaladı? | Hidrojen spektrum çizgilerini ve kesikli enerji düzeylerini |
Sonraki derse köprü
Gerçekçilik tartışması, sonunda bir güven sorusuna varır: bir kurama, bir modele ya da bir bileşenine ne kadar güvenmeliyiz? Taban oranı itirazı, bu soruyu sayılarla sormamız gerektiğini gösterdi: bir ipucunun bir iddiayı ne kadar desteklediği, o iddianın başlangıçta ne kadar olası olduğundan ayrı düşünülemez. Aynı hesap, bir tıbbi testin sonucunu yorumlarken de, bir tanığın sözünü tartarken de karşımıza çıkar. Ders 5.6, bu ve benzeri güven sorularını gerçek sayılarla çalışarak ele alacak; Bayesçi epistemolojinin temel fikrini, yeni kanıt geldiğinde güvenin nasıl güncellenmesi gerektiğini gösterecek ve araç kutuna Bayes Güncellemesi ve Taban Oranı'nı ekleyecek.
Günlük sorusu: Her gün kullandığın bir modelin ya da ölçümün, gerçek bir şeyi mi ölçtüğünü yoksa yalnızca işe yarayan bir özet mi olduğunu hiç sorguladın mı?
Tarihte bu tartışma
Gerçekçilik ile araççılık arasındaki gerilim, bilim tarihi kadar eskidir. Antik gökbilimciler, gezegenlerin hareketini açıklamak için karmaşık çember sistemleri kurdu ve bu sistemlerin gerçek olup olmadığı sorusunu çoğu zaman bir kenara bırakarak "görünüşleri kurtarmayı" amaç edindi. 1543'te Kopernik'in kitabı yayımlandığında, kitaba kendi adını koymadan bir önsöz ekleyen ilahiyatçı Andreas Osiander, Güneş merkezli sistemin gerçeği değil yalnızca hesaplamayı kolaylaştıran bir varsayımı temsil ettiğini yazdı. On dokuzuncu yüzyılın sonunda Avusturyalı fizikçi Ernst Mach, atomların gerçekliğine karşı çıktı; Fransız fizikçi Jean Perrin'in yirminci yüzyılın başında Brown hareketi üzerine yaptığı deneyler ise pek çok bilim insanını atomların gerçekliğine ikna etti. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Putnam, van Fraassen, Laudan, Hacking ve Worrall'ın çalışmaları, bu eski tartışmayı çağdaş bilim felsefesinin merkezine yerleştirdi.