Geri dönüş
Bilime geçmeden önce Modül 4'ün gerekçelendirme haritalarını yokla. Soruları önce kendin cevapla, ardından alttaki paragrafa bak.
- Temelcilik ve bağdaşımcılık, Agrippa'nın üçleminin hangi kollarına sahip çıkar?
- Yeni kötü cin sorunu hangi görüşe karşı bir itirazdır ve neyi gösterir?
- Güvenilirciliğin genellik problemi nedir?
- Sosa'nın modelinde bir inancın "yerinde" olması ne demektir?
- Boğulma problemi bilginin değeri konusunda neyi zorlaştırır?
Cevaplar sırasıyla şöyle: temelcilik zinciri keyfi olmayan temel inançlarda durdurur, bağdaşımcılık ise geniş bir ağdaki karşılıklı desteğin kısır bir döngü olmadığını savunur. Yeni kötü cin dışsalcılığı, özellikle güvenilirciliği hedef alır: iç dünyası bizimkinin kopyası olan ama sistemli biçimde aldatılan birini gerekçesiz saymak sezgiye aykırı düşer. Genellik problemi, aynı inancı üreten sürecin dar ya da geniş tanımlanabilmesi ve bu tanımlar arasında keyfi olmayan bir seçim yapmanın zorluğudur. Yerindelik, inancın doğruluğunun kişinin yetkinliğinden kaynaklanmasıdır. Boğulma problemi, inanç zaten doğruysa güvenilir bir kaynaktan gelmesinin ona ek değer katmıyor görünmesidir; bilgiyi doğru inançtan üstün kılan şeyi göstermeyi bu yüzden zorlaştırır. Dört ya da beş cevapta takılmadıysan, bilimin bilgiyi nasıl ürettiği sorusuna hazırsın.
Giriş
1998'de Amerikalı psikolog Roy Baumeister ve arkadaşları, bir deneyin sonuçlarını yayımladı. Katılımcılar, taze pişmiş kurabiyelerin kokusunun yayıldığı bir odaya alındı. Bir gruptan kurabiyelere dokunmadan turp yemeleri istendi; bir başka grup kurabiye yiyebildi. Ardından iki gruba da aslında çözümsüz olan bir bulmaca verildi. Kurabiyeye direnmek zorunda kalanlar, bulmacadan daha çabuk vazgeçti. Araştırmacılar sonucu şöyle yorumladı: irade, bir kas gibi yorulabilen sınırlı bir kaynaktır; bir işte harcandığında sonraki işe daha az kalır. Buna ego tükenmesi adı verildi.
Sonraki yıllarda bu fikir, onlarca çalışmayla desteklendi, ders kitaplarına girdi, popüler kitaplarda ve iş dünyasının eğitimlerinde anlatıldı. 2016'da ise yirmi üç laboratuvarın ortak yürüttüğü, önceden kayıt altına alınmış bir tekrar çalışması, iki bini aşkın katılımcıyla, etkinin neredeyse sıfır olduğunu buldu. Bu hikâye, bu modülün süregelen vakasıdır ve bizi ilk bir soruya götürür: bilim bu kadar sağlam görünen bir bulguya nasıl vardı ve sonra onu nasıl sorgulamaya başladı? Okulda öğrendiğimiz "gözlem, hipotez, deney, sonuç" sırası bu hikâyeyi açıklamaya yeter mi? Bu derste bilimin ders kitaplarındaki resmini, bilimin gerçekte nasıl işlediğiyle karşılaştıracaksın.
Bu dersin kazanımları:
- Ders kitabı "bilimsel yöntem" şemasını ve onun bilimin gerçek işleyişini neden eksik yansıttığını açıklarsın. (anla)
- "Bilimsel olarak kanıtlandı" türü bir iddianın hangi tür çalışmaya, hangi aşamaya ve hangi denetim mekanizmalarına dayandığını çözümlersin. (analiz et)
- Bir bilimsel bulgunun gücünü, tek bir yöntem şemasına uyup uymadığına göre değil, hata ayıklama süreçlerinden geçip geçmediğine göre değerlendirirsin. (değerlendir)
Ana anlatım
Ders kitabındaki şema
Pek çok okulda bilimsel yöntem, adım adım ilerleyen bir tarif olarak öğretilir: bir gözlem yap, bir soru sor, bir hipotez kur, bir deney tasarla, verileri topla, sonuca var. Bu şema düzenlidir, öğretmesi kolaydır ve bilimin keyfi bir fikir yürütme olmadığını anlatmak için işe yarar. Ama bilim tarihçileri ve felsefeciler, bu şemanın bilimin gerçek işleyişini ciddi biçimde çarpıttığını uzun zamandır vurgular.
Bu şemanın arkasında, İngiliz filozof Francis Bacon'ın on yedinci yüzyılda savunduğu bir ideal vardır: bilim, önyargısız gözlemlerden başlar ve bu gözlemlerden sistemli bir tümevarımla genel yasalara yükselir. Tümdengelim, tümevarım ve en iyi açıklamaya çıkarım dersinde Bacon'ın olumsuz örnekleri aramayı önerdiğini görmüştük. Bu ideal, bilimin kanıta dayanması gerektiği fikrini güçlü biçimde dile getirir. Ama bilimin nasıl ilerlediğini betimlemek için bir dizi sorunla karşılaşır.
Birinci sorun: gözlem kuramdan bağımsız değildir
Şemanın ilk adımı, önyargısız bir gözlemdir. Ama bilim insanları neyi gözlemleyeceklerini nasıl seçer? Bir mikroskoptan bakan bir öğrenci, deneyimli bir hücre biyoloğunun gördüğü yapıları çoğu zaman göremez; ne araması gerektiğini bilmez. Amerikalı bilim felsefecisi Norwood Russell Hanson, 1958'de yayımlanan Keşfin Örüntüleri kitabında, gözlemin kuram yüklü olduğunu savundu: ne gördüğümüz, kısmen ne bildiğimize ve ne beklediğimize bağlıdır. Algı dersinde beklentinin algıyı nasıl biçimlendirdiğini görmüştük; bilimde bu etki, eğitimle ve kuramla sistemli hâle gelir.
Bu, gözlemin öznel ya da keyfi olduğu anlamına gelmez. Ama "saf veri"den başlanıp kurama gidildiği resmini bozar. Bir termometre okuması bile, termometrenin nasıl çalıştığına dair bir kurama dayanır. Ego tükenmesi deneylerinde "irade" doğrudan gözlemlenmedi; bir bulmacada ne kadar süre uğraşıldığı ölçüldü ve bu süre irade gücünün bir göstergesi sayıldı. Bu gösterge seçimi, deneyin içinde gizli bir kuramsal karardır.
İkinci sorun: keşif ile gerekçelendirme
Şemanın ikinci adımı, gözlemlerden bir hipoteze geçiştir. Ama hipotezler nereden gelir? Tarih, bu sorunun tek bir cevabı olmadığını gösterir. Bazı hipotezler uzun sistemli çalışmaların, bazıları tesadüflerin, bazıları başka alanlardan ödünç alınan benzetmelerin, bazıları ise bir bilim insanının inatçı sezgisinin ürünüdür.
Alman felsefeci Hans Reichenbach, 1938'de yayımlanan Deneyim ve Öngörü kitabında, bu karmaşayı anlamak için bir ayrım önerdi: keşif bağlamı ile gerekçelendirme bağlamı. Bir hipotezin nasıl akla geldiği, onun doğru olup olmadığından bağımsızdır. Bir fikir rüyada da gelebilir, laboratuvar kazasında da. Bilimin epistemik gücü, fikirlerin nereden geldiğinde değil, nasıl sınandığındadır. Bu ayrım sonraki yıllarda eleştirildi, çünkü keşif ile sınama gerçek bilimde iç içe geçer; ama bir fikrin kaynağının onun değerini belirlemediği sezgisi hâlâ güçlüdür.
Üçüncü sorun: tek bir yöntem yoktur
Şemanın merkezinde kontrollü bir deney vardır. Ama pek çok bilim dalı, bu tür deneyleri hiç ya da neredeyse hiç yapamaz. Bir astronom, bir yıldızın patlamasını laboratuvarda yeniden üretemez. Bir jeolog, dağların oluşumunu deneyle sınayamaz. Bir paleontolog, milyonlarca yıl önceki bir türün evrimini tekrar başlatamaz. Bir epidemiyolog, insanları sigara içme ve içmeme gruplarına rastgele atayamaz. Bu alanlar, gözlem, karşılaştırma, doğal deneyler, modeller ve farklı kanıt türlerinin birleştirilmesiyle çalışır.
Bu yüzden felsefeciler bugün, "bilimsel yöntem"den tekil olarak değil, bilimsel yöntemlerden çoğul olarak söz etmeyi tercih eder. Kontrollü deney, tarihsel bilimlerdeki iz sürme, matematiksel modelleme, bilgisayar benzetimleri, büyük veri analizleri ve keşifsel deneyler, farklı alanlarda farklı ağırlıklarla kullanılır. Tümdengelim, tümevarım ve en iyi açıklamaya çıkarım, hepsinde farklı oranlarda iş başındadır.
Hipotez sınamanın mantığı ve yardımcı varsayımlar
Yirminci yüzyılın ortasında bilim felsefecileri, Bacon'ın tümevarımcı resminin yerine daha gerçekçi bir model önerdi. Alman doğumlu felsefeci Carl Hempel'in adıyla anılan hipotetik-tümdengelimsel modele göre bilim insanı önce bir hipotez kurar, bu hipotezden gözlemlenebilir bir sonuç türetir ve sonra bu sonucun gerçekleşip gerçekleşmediğine bakar. Hipotezin nereden geldiği önemli değildir; önemli olan, ondan sınanabilir bir öngörü çıkarılabilmesidir. Bu model, keşif ile gerekçelendirme ayrımını doğal olarak içerir.
Ama model hemen bir güçlükle karşılaşır. Bir hipotezden tek başına hiçbir gözlem sonucu türetilemez; türetmek için pek çok yardımcı varsayıma ihtiyaç vardır: ölçüm aracının doğru çalıştığı, deney koşullarının kontrol altında olduğu, göstergenin ölçülmek istenen şeyi yansıttığı. Öngörü gerçekleşmezse, hipotez mi yanlıştır, yoksa yardımcı varsayımlardan biri mi? Fransız fizikçi Pierre Duhem, yirminci yüzyılın başında, bir deneyin tek bir hipotezi değil, her zaman bir hipotezler bütününü sınadığını vurguladı; Bağdaşımcılık dersinde tanıdığımız Quine bu fikri bütün bilgimize genişletti.
Bu sorun, ego tükenmesi hikâyesinde de iş başındadır. Tekrar çalışmaları etkiyi bulamadığında, bazı araştırmacılar hipotezin değil, kullanılan görevin, katılımcıların ya da deney koşullarının sorunlu olduğunu savundu. Bu savunma bazen haklı olabilir; ama her olumsuz sonuç bir yardımcı varsayıma yüklenebiliyorsa, hipotez hiçbir zaman sınanmış olmaz. Popper'ın bir sonraki derste göreceğimiz önerisi, tam bu tehlikeye bir cevap olarak okunabilir.
Dördüncü sorun: bilim bir kurumdur
Şema, bilimi tek bir kişinin zihninde olup biten bir süreç gibi gösterir: bir bilim insanı gözlem yapar, hipotez kurar, deney yapar, sonuca varır. Oysa bilimin güvenilirliği, büyük ölçüde onu yürüten kurumlardan gelir: hakem değerlendirmesi, dergilerin yayın kuralları, bağımsız ekiplerin tekrar çalışmaları, bilimsel toplantılardaki eleştiriler, eğitim ve uzmanlaşma.
Amerikalı sosyolog Robert Merton, 1942'de yayımlanan bir makalesinde, bilim topluluğunu bir arada tutan normları dört başlıkta topladı: bulguların ortak mülk olması, iddiaların kişiden bağımsız ölçütlerle değerlendirilmesi, kişisel çıkardan uzak durulması ve örgütlü kuşkuculuk, yani her iddianın topluluk tarafından sistemli biçimde sorgulanması. Merton bu normların her zaman uygulandığını söylemedi; bilimin ideal olarak nasıl işlemesi gerektiğini betimledi. Ego tükenmesi hikâyesi, bu normların nasıl zorlanabildiğini ve sonunda nasıl yeniden devreye girdiğini gösterir.
Bilimi bilim yapan nedir?
Bu dört sorun, bilimin keyfi olduğunu değil, ders kitabı şemasının bilimin gücünü yanlış yerde aradığını gösterir. Bilimin gücü, tek bir adım dizisini izlemesinde değil, hata ayıklama mekanizmalarının çokluğunda ve birbirini denetlemesindedir. Bir bulgu, farklı yöntemlerle, farklı ekiplerce, farklı koşullarda sınandıkça güçlenir. Bir iddia, onu çürütmeye çalışan girişimlerden sağ çıktıkça güven kazanır. Hatalar, tek tek bilim insanlarının erdemleriyle değil, topluluğun yapısıyla yakalanır.
Bu bakış, Modül 4'teki gerekçelendirme tartışmalarını bilimin ölçeğine taşır. Tek bir çalışma, bir temel inanç gibi değil, bir ağın düğümü gibidir: gücü, ötekilerle bağlarından gelir. Bilimsel kurumlar ise erdem epistemolojisinin dilinde, bireylerin kusurlarını telafi eden kolektif bir karakter gibidir. Bu yüzden "bilimsel olarak kanıtlandı" ifadesi, tek başına çok az şey söyler. Sorulması gereken, hangi hata ayıklama süreçlerinden geçildiğidir.
Bu resmin bir sonucu da yanılabilirciliktir: bilimsel bilgi, en sağlam hâlinde bile düzeltmeye açık kalır. Bu, bilimin zayıflığı değil, çalışma biçimidir. Kesinlik termometresi dersindeki dille söylersek, iyi kurulmuş bir bilimsel sonuç termometrenin çok yüksek bir derecesinde durur ama en uçtaki kesinlik çizgisine dokunmaz. Bir bulgunun sonradan sarsılması, bu yüzden bilimin çöktüğünü değil, işlediğini gösterebilir.
Vakanın ilk dersi
Ego tükenmesi hikâyesine bu gözle bakalım. İlk deney, yaratıcı bir fikri sınadı; bu, keşif bağlamının iyi bir örneğiydi. Sonraki yıllarda yapılan çalışmaların çoğu, farklı laboratuvarlarda, farklı görevlerle etkiyi yeniden buldu. 2010'da yayımlanan bir meta-analiz, bu çalışmaları bir araya getirerek orta büyüklükte bir etki olduğunu bildirdi. Ders kitabı şemasına göre her şey doğru ilerliyordu: gözlem, hipotez, deney, tekrar, sonuç.
Ama bu şemanın göremediği şeyler vardı. Hangi çalışmaların yayımlandığı, sonuç bulamayan çalışmaların çekmecelerde kalıp kalmadığı, araştırmacıların verileri analiz ederken ne kadar esnek davrandıkları, "irade"nin hangi görevle ölçüleceğinin ne kadar serbestçe seçildiği. Sonraki meta-analizler, yayımlanmış literatürde bir yanlılık olabileceğine dikkat çekti. 2016'daki çok merkezli tekrar çalışması, önceden kayıt altına alınmış tek bir protokolle yürütüldü ve etkinin, varsa bile, çok küçük olduğunu gösterdi. Bu hikâyenin ayrıntılarını, Popper'dan Bayesçi epistemolojiye uzanan araçlarla modülün sonunda, replikasyon krizi dersinde ayrıntılı işleyeceğiz.
Yöntem Gerçekçiliği Kontrolü
Bu dersin aracı, "bilim kanıtladı" türü bir iddiayı, ders kitabı şeması yerine bilimin gerçek işleyişine göre değerlendirir. Beş soru sorarsın. Birincisi: hangi bilim dalı ve hangi tür çalışma söz konusu; kontrollü bir deney mi, gözlemsel bir çalışma mı, bir model mi, bir meta-analiz mi? İkincisi: bulgu hangi aşamada; ilk kez mi bulundu, yoksa bağımsız ekiplerce tekrar edildi mi? Üçüncüsü: ölçülen şey, iddia edilen şeyin doğrudan kendisi mi, yoksa onun bir göstergesi mi; bu gösterge hangi kuramsal varsayımlara dayanıyor? Dördüncüsü: bulgu hangi kurumsal denetimlerden geçti; hakem değerlendirmesi, önceden kayıt, açık veri, bağımsız tekrar? Beşincisi: iddia, çalışmanın gerçekte gösterdiğiyle orantılı mı, yoksa haberde ya da özette büyütüldü mü?
Kanıt kapısında bu araç, bilimsel bir iddianın ağırlığını tartmaya yarar. Amacı bilime güvensizlik aşılamak değil, güveni doğru yere yerleştirmektir: tek bir çalışmaya değil, bir kanıt birikimine; bir yöntem şemasına değil, hata ayıklama süreçlerine.
Örnekler
Basit örnek: hafıza takviyesi haberi
Bir haber sitesinde başlık: "Bilim insanları kanıtladı: bu bitki özü hafızayı güçlendiriyor." Yöntem Gerçekçiliği Kontrolü'nü uygulayalım. Çalışma türü: haberin ayrıntısında, çalışmanın küçük bir katılımcı grubuyla yapılmış tek bir deney olduğu anlaşılıyor. Aşama: bulgu ilk kez bildiriliyor; bağımsız bir tekrar yok. Ölçülen şey: "hafıza" değil, belirli bir kelime listesini hatırlama testindeki puan; bu bir gösterge ve günlük hayattaki hafızayla ilişkisi belirsiz. Kurumsal denetim: çalışma hakemli bir dergide yayımlanmış, ama önceden kayıt altına alınmamış ve finansmanı takviyeyi üreten şirketten geliyor. Orantı: "kanıtladı" ifadesi, tek bir küçük çalışmanın gösterebileceğinin çok ötesinde. Sonuç: bulgu ilginç bir ilk işaret olabilir, ama "kanıtlanmış" bir bilgi değildir. Doğru ifade: "Küçük bir ilk çalışma, bir hafıza testinde iyileşme bildirdi; bulgunun tekrarlanması gerekiyor."
Orta örnek: kıtaların kayması
Alman bilim insanı Alfred Wegener, yirminci yüzyılın başında kıtaların bir zamanlar birleşik olduğunu ve zamanla birbirinden uzaklaştığını öne sürdü. Kanıtları arasında Güney Amerika ile Afrika kıyılarının şekil uyumu ve okyanusun iki yakasında bulunan benzer fosiller vardı. Fikri onlarca yıl boyunca jeologların çoğunca reddedildi; bunun başlıca sebeplerinden biri, kıtaları hareket ettirecek inandırıcı bir mekanizma önerememesiydi. Yöntem Gerçekçiliği Kontrolü'nü uygulayalım. Çalışma türü: kontrollü deney yok; tarihsel bir bilim, izlerden geçmişi çıkarıyor. Aşama: ilk önerildiğinde bağımsız ve farklı türde kanıtlar sınırlıydı. Ölçülen şey: kıyı şekilleri ve fosiller, hareketin kendisi değil, onun dolaylı izleri. Kurumsal denetim: topluluk, mekanizma eksikliği yüzünden kuşkucu davrandı. 1950'ler ve 1960'larda okyanus tabanının incelenmesiyle yeni ve bağımsız kanıt türleri ortaya çıktı ve levha tektoniği kuramı kabul gördü. Bu örnek, ders kitabı şemasının öngörmediği bir şeyi gösterir: deney yapılmadan da güçlü bilgi üretilebilir; ve topluluğun kuşkuculuğu, bir fikri geciktirse bile, sonunda farklı kanıt türlerinin birleşmesiyle aşılabilir.
Gerçek hayat örneği: penisilinin hikâyesi
İskoç bakteriyolog Alexander Fleming, 1928'de laboratuvarında bıraktığı bir bakteri kültürünün bir küf tarafından kirlendiğini ve küfün çevresindeki bakterilerin çoğalmadığını fark etti. Bu gözlem, penisilinin keşfinin başlangıcı olarak anlatılır. Yöntem Gerçekçiliği Kontrolü'nü uygulayalım. Keşif bağlamı: bir tesadüf ve onu fark eden eğitimli bir göz; ders kitabı şemasındaki planlı bir hipotez değil. Gerekçelendirme bağlamı: Fleming'in gözleminden sonra, penisilinin saflaştırılması, hayvan deneyleri ve hastalarda kullanılması, Howard Florey ve Ernst Chain'in yönettiği ekiplerin 1940'lardaki çalışmalarıyla gerçekleşti. Aradan geçen yıllar, bir gözlemin tek başına bir bilgi olmadığını, onu sınanmış bir tedaviye dönüştürmenin uzun bir kurumsal emek gerektirdiğini gösterir. Bu hikâye, "tesadüfen keşfedildi" diye anlatıldığında yarım kalır: keşif tesadüfle başlamış olabilir, ama gerekçelendirme tesadüf değildi.
Vakaya dönüş
Ego tükenmesi iddiasına Yöntem Gerçekçiliği Kontrolü'nü uygulayalım. Çalışma türü: kontrollü laboratuvar deneyleri; ilk bakışta en güçlü kanıt türlerinden biri. Aşama: bulgu tekrar tekrar bildirildi; ama tekrarların çoğu, farklı görevler ve farklı ölçümlerle yapılan kavramsal tekrarlardı, aynı protokolün birebir tekrarı değil. Ölçülen şey: "irade kaynağının tükenmesi" doğrudan ölçülmedi; bir görevde gösterilen sebat, bir başka görevdeki performans gibi göstergeler kullanıldı ve hangi göstergenin kullanılacağı çalışmadan çalışmaya değişti.
Kurumsal denetim: çalışmalar hakemli dergilerde yayımlandı, ama o dönemde önceden kayıt yaygın değildi ve sonuç bulamayan çalışmaların yayımlanma olasılığı daha düşüktü. Orantı: popüler anlatımlar, bulguyu diyet, iş verimliliği ve karar verme konusunda geniş tavsiyelere dönüştürdü. Bu kontrol, ders kitabı şemasının adımlarının hepsinin atılmış göründüğü bir durumda bile, hata ayıklama süreçlerinin eksik kalabileceğini gösterir. Bulgunun sarsılması ise bilimin başarısızlığı değil, örgütlü kuşkuculuğun geç de olsa işlemesidir.
Araç kartı: Yöntem Gerçekçiliği Kontrolü
| Alan | Açıklama |
|---|---|
| Ne işe yarar | "Bilim kanıtladı" türü bir iddiayı, ders kitabı şeması yerine bilimin gerçek işleyişine göre değerlendirir ve güveni doğru yere yerleştirir |
| 5K kapısı | Kanıt |
| Adımlar | 1) Bilim dalını ve çalışma türünü belirle: deney, gözlem, model, meta-analiz. 2) Aşamayı belirle: ilk bulgu mu, bağımsız tekrar mı? 3) Ölçülen şeyin iddianın kendisi mi, bir göstergesi mi olduğunu ve hangi varsayımlara dayandığını yaz. 4) Kurumsal denetimleri kontrol et: hakem, önceden kayıt, açık veri, bağımsız tekrar. 5) İddianın çalışmanın gösterdiğiyle orantılı olup olmadığını değerlendir |
| Ne zaman kullanılır | Bir bilim haberini okurken ya da paylaşmadan önce; bir sağlık, beslenme ya da psikoloji iddiasına göre davranışını değiştirmeden önce |
| Sık hata | Tek bir çalışmayı "bilim"in kendisi saymak; ya da tersine, deney yapılamayan alanlardaki bilgiyi kontrollü deney yok diye küçümsemek |
Egzersiz
Bu egzersizde çoğu zaman, iddia ile çalışma arasındaki en büyük kaymanın bilim insanlarında değil, habere dönüşme sürecinde olduğu görülür. Ama bu her zaman böyle değildir; ego tükenmesi hikâyesi, kaymanın bilimsel literatürün kendi içinde de gerçekleşebileceğini gösterir.
Mini test
- Ders kitabı "bilimsel yöntem" şemasının dört temel sorunu nedir?
- Gözlemin kuram yüklü olması ne anlama gelir ve gözlemin keyfi olduğu anlamına gelir mi?
- Reichenbach'ın keşif bağlamı ile gerekçelendirme bağlamı ayrımı neyi vurgular?
- Merton'ın örgütlü kuşkuculuk normu nedir ve bilimin güvenilirliğine nasıl katkıda bulunur?
- Bir reklamda "klinik olarak kanıtlanmış" ifadesi kullanılıyor ve dipnotta "otuz kişi üzerinde yapılan bir çalışmada katılımcıların çoğu cildinin daha nemli hissettiğini bildirdi" yazıyor. Yöntem Gerçekçiliği Kontrolü ile değerlendir.
Cevapları göster
- Gözlemin kuramdan bağımsız olmaması, hipotezlerin kaynağının tek bir yol izlememesi (keşif ve gerekçelendirme ayrımı), pek çok bilim dalında kontrollü deney yapılamaması yüzünden tek bir yöntemin olmaması ve bilimin güvenilirliğinin bireyden çok kurumlardan gelmesi.
- Neyin gözlem sayılacağının ve nasıl yorumlanacağının, gözlemcinin kuramlarına, kavramlarına ve ölçüm araçlarının varsayımlarına kısmen bağlı olmasıdır. Gözlemin keyfi olduğu anlamına gelmez; yalnızca saf veriden kurama gidildiği resmini bozar.
- Bir hipotezin nasıl akla geldiğinin, onun doğru olup olmadığından bağımsız olduğunu vurgular; bilimin epistemik gücü fikirlerin nasıl sınandığındadır.
- Bilimsel iddiaların, kimin ileri sürdüğüne bakılmaksızın, topluluğun kurumsal mekanizmalarıyla sistemli biçimde sorgulanmasıdır. Hataları tek tek bilim insanlarının değil, topluluğun yapısının yakalamasını sağlar.
- Çalışma türü: küçük bir örneklem, kontrol grubu olup olmadığı belirsiz. Aşama: tek bir çalışma, tekrar yok. Ölçülen şey: cildin nemi değil, katılımcıların öznel bildirimi; beklenti etkisine açık. Kurumsal denetim: çalışmanın hakemli bir dergide yayımlanıp yayımlanmadığı ve kimin finanse ettiği belirsiz. Orantı: "klinik olarak kanıtlanmış" ifadesi, bu çalışmanın gösterebileceğinin çok ötesinde. Daha doğru ifade: "Küçük bir çalışmada kullanıcıların çoğu cildinin daha nemli hissettiğini bildirdi."
Özet
- Ders kitabındaki "bilimsel yöntem" şeması, bilimin kanıta dayandığını anlatmak için yararlıdır, ama bilimin gerçek işleyişini ciddi biçimde basitleştirir.
- Gözlem kuram yüklüdür: neyin gözlem sayılacağı ve nasıl yorumlanacağı, kuramlara ve ölçüm araçlarına bağlıdır.
- Keşif bağlamı ile gerekçelendirme bağlamı ayrıdır: bir fikrin nereden geldiği, doğru olup olmadığını belirlemez.
- Tek bir bilimsel yöntem yoktur; deney, gözlem, iz sürme, modelleme ve farklı kanıt türlerinin birleştirilmesi alanlara göre değişir.
- Bilimin güvenilirliği büyük ölçüde kurumlardan ve Merton'ın örgütlü kuşkuculuk normundan gelir; bilimin gücü, hata ayıklama mekanizmalarının çokluğundadır.
- Yöntem Gerçekçiliği Kontrolü, bir bilimsel iddianın çalışma türünü, aşamasını, göstergesini, kurumsal denetimini ve orantısını sorar.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Ego tükenmesi deneyi hangi yıl yayımlandı? | 1998, Baumeister ve arkadaşları |
| 2016 çok merkezli tekrar çalışması neyi buldu? | Yirmi üç laboratuvarda etkinin neredeyse sıfır olduğunu |
| Kuram yüklü gözlem kavramını kim yaygınlaştırdı? | Norwood Russell Hanson, 1958 |
| Keşif ve gerekçelendirme bağlamı kime ait? | Hans Reichenbach, 1938 |
| Kontrollü deney yapamayan bilimlere örnek? | Astronomi, jeoloji, paleontoloji, epidemiyoloji |
| Merton'ın dört normu? | Ortak mülkiyet, evrensellik, çıkar gözetmeme, örgütlü kuşkuculuk |
| Bilimi bilim yapan asıl şey? | Birbirini denetleyen hata ayıklama mekanizmaları |
| Kavramsal tekrar ile birebir tekrar farkı? | Farklı görev ve ölçümlerle sınamak ile aynı protokolü tekrarlamak |
Sonraki derse köprü
Ders kitabı şeması bilimi doğrulamalar üzerine kurdu: hipotez kur, onu destekleyen gözlemleri topla, sonuca var. Ego tükenmesi hikâyesi, bir fikri destekleyen çalışmaların birikmesinin onu sağlam yapmaya yetmediğini gösterdi. Avusturya doğumlu felsefeci Karl Popper, yirminci yüzyılın ilk yarısında bu soruna çok farklı bir yerden yaklaştı: ona göre bir kuramı bilimsel yapan şey doğrulanabilmesi değil, hangi gözlemin onu çürüteceğini açıkça söyleyebilmesiydi. Ders 5.2, Popper'ın yanlışlanabilirlik ölçütünü ve bilimi bilim olmayandan ayırma sorununu inceleyecek ve araç kutuna Yanlışlanabilirlik Testi'ni ekleyecek.
Günlük sorusu: "Bilimsel olarak kanıtlanmış" diye bildiğin ve davranışını ona göre ayarladığın bir şey var mı? Onun dayandığı çalışmayı hiç gördün mü?
Tarihte bu tartışma
Bilimin tek ve genel bir yöntemi olup olmadığı sorusu, modern bilimle yaşıttır. Descartes akıl yürütmenin kurallarını, Bacon gözlemden yükselen sistemli bir tümevarımı bilimin yöntemi olarak önerdi. On dokuzuncu yüzyılda İngiliz düşünürler William Whewell ve John Stuart Mill, bilimin tümevarımla mı yoksa cesur hipotezlerin sınanmasıyla mı ilerlediğini tartıştı. Yirminci yüzyılın başında mantıkçı pozitivistler, bilimin mantıksal yapısını belirlemeye çalıştı; Reichenbach'ın keşif ve gerekçelendirme ayrımı bu dönemin ürünüdür. Aynı yıllarda Merton, bilimi bir sosyolojik kurum olarak incelemeye başladı. 1950'ler ve 1960'larda Hanson ve daha sonra Kuhn, bilimin tarihini yakından inceleyerek bu mantıksal resmin bilimin gerçek pratiğini yansıtmadığını gösterdi. Bugün bilim felsefesi, bilimin tek bir yöntemi olduğu fikrinden büyük ölçüde vazgeçmiş, ama bilimi özel kılan şeyin ne olduğu sorusunu sormaya devam etmektedir.