Giriş
Doğum tarihini biliyor musun? Büyük olasılıkla hemen söyleyebilirsin. Peki bunu nereden biliyorsun? Doğduğun anı hatırlamıyorsun; o gün bir takvime bakıp kendin not almadın. Doğum tarihini ailen söyledi, nüfus kaydında yazıyor, belgelerinde tekrarlanıyor. Yani hayatındaki en temel bilgilerden birini tamamen başkalarının sözüne dayanarak biliyorsun. Aynı şey dünyanın yuvarlak olduğu, Güneş'in bir yıldız olduğu, İstanbul'un bir zamanlar Bizans'ın başkenti olduğu ya da bir ilacın hangi hastalığa iyi geldiği için de geçerli. Bunların neredeyse hiçbirini kendin doğrulamadın.
Başkalarının söylediklerinden edindiğimiz bilgiye felsefede tanıklık denir ve bildiklerimizin çok büyük bir kısmı bu yoldan gelir. Bu modülün vakasındaki iki kardeş de yıllar boyunca o akşamı yalnızca hatırlamadı; birbirlerinden, anne babalarından ve akrabalarından defalarca dinledi. Bu derste başkalarının sözüne ne zaman ve neden güvenebileceğimizi, bu güvenin felsefi temellerini ve bir bilginin bize ulaşana kadar geçtiği halkaları nasıl görünür kılabileceğimizi öğreneceksin.
Bu dersin kazanımları:
- İndirgemeci ve indirgemeci olmayan tanıklık görüşlerini ve tanıklığın iki temel erdemini açıklarsın. (anla)
- Bir bilginin sana ulaşana kadar geçtiği tanıklık zincirini çizer, zayıf halkaları ve bağımsız olmayan kaynakları işaretlersin. (analiz et)
- Bir tanıklığa verilecek güveni, tanığın yetkinliği, samimiyeti ve zincirin yapısı açısından tartarsın. (değerlendir)
Ana anlatım
Bilgimizin büyük kısmı tanıklıktan gelir
Bir günü düşün. Sabah haberleri okuyorsun, bir arkadaşının mesajından bir toplantının saatini öğreniyorsun, bir ilacın prospektüsünü okuyorsun, bir yol tarifine uyuyorsun, bir ders kitabından bir bilgi ediniyorsun. Bu sıradan günde edindiğin bilgilerin ne kadarı doğrudan kendi algından, ne kadarı başkalarının sözünden geliyor? Pek çok insan bu soruyu sorduğunda şaşırır: kendi gözüyle gördüğü şeyler, bildiklerinin küçük bir parçasıdır.
Bu bağımlılık bir zayıflık değildir. Hiç kimse her şeyi kendisi doğrulayamaz; bir toplumun bildikleri, insanların birbirine güvenebilmesi sayesinde tek bir insanın bilebileceğinden çok daha fazlasına ulaşır. Bir cerrah ameliyatı yaparken anatomi kitaplarına, bir pilot uçarken mühendislerin hesaplarına, bir bilim insanı deney tasarlarken önceki araştırmacıların raporlarına güvenir. Tanıklık, bilginin bir insandan ötekine geçtiği kanaldır. Epistemolojinin sorusu, bu kanala neden ve ne zaman güvenebileceğimizdir.
Hume: tanıklığa güveni gözlemle hak etmek
İskoç filozof David Hume, 1748'de yayımlanan İnsan Anlığı Üzerine Bir Soruşturma'nın mucizeler üzerine yazdığı bölümünde tanıklık hakkında etkili bir görüş savundu. Hume'a göre tanıklığa güvenmemizin tek meşru dayanağı, geçmişteki deneyimimizdir: insanların söylediklerinin çoğunlukla gerçekle örtüştüğünü gözlemlediğimiz için onlara güveniriz. Tanıklığa özel bir ayrıcalık tanımaya gerek yoktur; o, algı, bellek ve tümevarımdan türetilen bir güvendir.
Bu görüşe indirgemecilik denir, çünkü tanıklığın gerekçesini öteki kaynaklara indirger. İndirgemeciliğin çekici bir yanı vardır: tanıklığa körü körüne güvenmememizi, her kaynağın güvenilirliğini kanıta dayandırmamızı ister. Hume bu ilkeyi mucize anlatılarına uyguladı ve bir mucize tanıklığının, doğa yasalarına dair bütün deneyimimize karşı ağır basmasının son derece zor olduğunu savundu. Bu tartışmanın dinî boyutunu din epistemolojisi modülünde ele alacağız; bu dersi ilgilendiren kısım, Hume'un tanıklığa verilecek güveni tanığın geçmiş güvenilirliğine bağlamasıdır.
Reid: güven varsayılandır
Hume'un çağdaşı ve eleştirmeni olan İskoç filozof Thomas Reid, 1764'te yayımlanan İnsan Zihni Üzerine Bir Soruşturma'da farklı bir görüş savundu. Reid'e göre insan doğasında iki ilke birbirini tamamlar: doğruyu söyleme eğilimi ve başkalarının söylediklerine inanma eğilimi. Çocuklar öğretmenlerine ve ebeveynlerine, bu kişilerin güvenilirliğini gözlemleyip hesaplamadan önce güvenir ve bu güven olmadan dil öğrenmek bile mümkün olmazdı.
Reid'in görüşü tanıklığı algıya benzetir. Algı dersinde, bir şeyin görünmesinin, bir bozucu çıkana kadar ona inanmak için ilk bakışta bir gerekçe olduğunu söylemiştik. Reid'e göre tanıklık da böyledir: birinin bir şey söylemesi, aksine bir sebep olmadıkça, ona inanmak için bir gerekçedir. Güven varsayılandır; güvensizlik gerekçe ister.
İndirgemecilik neden zorlanır?
Avustralyalı filozof C. A. J. Coady, 1992'de yayımlanan Tanıklık kitabında indirgemeciliğe güçlü bir itiraz yöneltti. Hume'un istediği şekilde tanıklığın güvenilirliğini kendi gözlemlerimizle doğrulamaya kalkarsak, bunu ancak çok küçük bir alan için yapabiliriz. Hiç kimse ders kitaplarındaki, ansiklopedilerdeki, haritalardaki bilgilerin büyük kısmını kendisi kontrol etmemiştir. Üstelik tanıklığın güvenilirliğini sınamak için kullandığımız bilgilerin çoğu da zaten tanıklıktan gelir: bir tarih kitabının doğru olup olmadığını başka tarih kitaplarıyla karşılaştırırız.
Coady'nin itirazının bir sonucu, tanıklığa küresel bir indirgeme yapmanın, yani bütün tanıklığın güvenilirliğini bağımsız gözlemle kanıtlamanın imkânsız olduğudur. Ama bu, tek tek tanıklıkları değerlendirmeyi bırakmamız gerektiği anlamına gelmez. Bugün pek çok epistemolog iki görüşün arasında bir yerde durur: tanıklığa varsayılan bir güven veririz, ama bu güven, tanığın ve durumun özelliklerine göre artar ya da azalır. Bu dersin aracı, güveni artıran ya da azaltan bu özellikleri sistemli biçimde gözden geçirmek için vardır.
Tanıklık bilgiyi aktarır mı, üretir mi?
Tanıklık hakkında bir başka soru, bellek dersinde sorduğumuza benzer: tanıklık yalnızca bir kişideki bilgiyi ötekine aktarır mı, yoksa kendi başına bilgi üretebilir mi? Aktarım görüşüne göre ben bir şeyi senden öğreniyorsam, sen onu bilmiyorsan ben de bilemem; bilgi, kaynağında yoksa zincir boyunca oluşamaz.
Amerikalı filozof Jennifer Lackey, 2008'de yayımlanan Kelimelerden Öğrenmek kitabında bu görüşe ilginç bir karşı-örnek kurdu. Kişisel inançları nedeniyle evrim teorisine inanmayan bir biyoloji öğretmeni düşün. Öğretmen görevini dürüstçe yapar ve öğrencilerine evrim teorisini, dayandığı kanıtlarla birlikte doğru biçimde öğretir. Öğretmen evrime inanmadığı için onu bilmiyor sayılabilir; ama öğrencileri, öğretmenin güvenilir aktarımı sayesinde evrim hakkında bilgi edinir gibi görünür. Lackey'e göre bu, tanıklığın değerinin konuşanın zihinsel durumunda değil, söylediği şeyin güvenilirliğinde yattığını gösterir. Bu tartışma sürüyor, ama pratik sonucu önemlidir: bir kaynağın güvenilirliğini değerlendirirken, kişinin ne kadar emin olduğuna değil, söylediğinin nasıl üretildiğine bakmak gerekir.
Tanıklığın iki erdemi
Bir tanıklığa ne zaman güvenebiliriz? Hangi görüşü benimsersek benimseyelim, iki soru öne çıkar. Birincisi yetkinliktir: tanık, söylediği şeyi bilecek konumda mı? Olayı gerçekten gördü mü, konuyu anlayacak bilgisi var mı, algı koşulları uygun muydu? İkincisi samimiyettir: tanık, bildiğini dürüstçe mi aktarıyor? Yalan söylemek, abartmak ya da bir şeyi gizlemek için bir çıkarı var mı?
Bu iki erdem birbirinden bağımsızdır ve ikisinin de sağlanması gerekir. Çok dürüst ama olay yerinde olmayan bir tanık, iyi niyetle yanlış bilgi aktarabilir. Olayı mükemmel görmüş ama bir çıkarı olan bir tanık, bildiğini çarpıtabilir. Önceki derslerde bu iki erdemin iç yapısını zaten inceledik: yetkinlik, algı ve bellek derslerindeki koşullarla; samimiyet ise içebakış dersinde gördüğümüz gibi, bazen tanığın kendisinin bile tam bilemediği güdülerle ilgilidir. Bir tanık, samimi olduğunu içtenlikle düşünürken bile, farkında olmadığı bir çıkarın etkisinde olabilir.
Zincirler: kulaktan kulağa
Tanıklık çoğu zaman tek bir halkadan oluşmaz. Bir bilgi, olayı gören kişiden bana ulaşana kadar birkaç kişiden geçebilir: olayı gören kişi bir arkadaşına anlatır, o arkadaş bir başkasına, o da bana. Çocukların oynadığı kulaktan kulağa oyunu, bu zincirlerin nasıl bozulabileceğinin eğlenceli bir gösterimidir: ilk kişinin söylediği cümle, on kişi sonra çoğu zaman tanınmaz hâle gelir.
Zincir yapısının epistemolojik sonucu şudur: bir tanıklık zinciri, en zayıf halkası kadar güçlüdür ve her halka bir bozulma ihtimali ekler. Bir zincirdeki her halkanın yetkinlik ve samimiyeti yüksek olsa bile, halka sayısı arttıkça toplam güvenilirlik azalır. Bu yüzden bir bilgiyi değerlendirirken sorulacak ilk sorulardan biri şudur: bu bilgi olayın kaynağından bana kaç halkada ulaştı ve her halkada ne değişmiş olabilir? Bu soruyu sosyal epistemoloji modülünde, kurumların ve medyanın oluşturduğu uzun zincirlerde ayrıntılı olarak tekrar soracağız.
Bağımsızlık: kaç kaynak gerçekten kaç kaynak?
Algı dersinde, bağımsız ikinci bir algının gerekçeyi güçlendirdiğini söylemiştik. Tanıklık için de aynısı geçerlidir: birbirinden habersiz iki kişinin aynı şeyi söylemesi, tek bir kişinin söylemesinden çok daha güçlü bir kanıttır. Ama bu güç yalnızca kaynaklar gerçekten bağımsızsa ortaya çıkar. Beş farklı haber sitesinin aynı haberi vermesi, beş bağımsız kaynak olduğu anlamına gelmeyebilir; beşi de aynı haber ajansının bültenini yayımlamış olabilir. O zaman elimizde beş değil, bir kaynak vardır.
Bağımsızlığı bozan şey her zaman bu kadar görünür değildir. İki tanık olaydan sonra birbirleriyle konuşmuşsa, anlatımları birbirine yaklaşır ve bu yakınlık, olayın öyle olduğunun değil, konuştuklarının kanıtıdır. Bellek dersinde gördüğümüz yanlış bilgi etkisi burada da işler: bir tanığın anlatımı ötekinin anısına karışabilir. Bu yüzden mahkemelerde tanıklar birbirinden ayrı dinlenir ve iyi gazetecilik, bir iddiayı gerçekten bağımsız iki kaynaktan doğrulamayı ister. Bağımsız görünen kaynakların ortak bir kökene dayanıp dayanmadığını sormak, tanıklık zincirini çizmenin en önemli adımıdır.
Güven ne zaman askıya alınır?
Varsayılan güven fikrini benimsesek bile, dinleyenin pasif kalmadığını hatırlamak gerekir. İngiliz filozof Elizabeth Fricker 1994'te yayımladığı bir makalede, iyi bir dinleyicinin tanığa güvenirken onu sessizce izlediğini savundu: tereddüt, tutarsızlık, aşırı kesinlik, bir çıkar ipucu gibi işaretlere karşı tetikte kalır. Güven burada körü körüne verilmez; işaretler çıkmadığı sürece sürdürülür. Bu izlemenin çoğu farkında olmadan yapılır, ama bilinçli hâle getirilebilir ve bu dersin aracı tam olarak bunu yapar. Yine de bazı durumlarda güveni tamamen askıya almak gerekir ve bu durumlarda dört tür bozucu öne çıkar. Algı dersindeki bozucular kavramı burada da işler. Birinci bozucu türü tanığın çıkarıdır: söylediği şeyden bir kazanç sağlıyorsa, samimiyet sorusu önem kazanır. İkincisi tutarsızlıktır: tanığın anlatımı kendi içinde ya da bildiğimiz başka şeylerle çelişiyorsa. Üçüncüsü alan dışılıktır: tanık, yetkinliğinin dışında bir konuda konuşuyorsa, örneğin bir ekonomistin tıp hakkında ya da bir doktorun ekonomi hakkında kesin konuşması gibi.
Dördüncü bozucu, iddianın kendisinin olağandışılığıdır. Hume'un mucizeler hakkındaki argümanının genel dersi buradadır: bir iddia, bildiğimiz her şeyle ne kadar çelişiyorsa, onu kabul etmek için o kadar güçlü bir tanıklık gerekir. Bir arkadaşının "Bugün otobüs geç geldi" demesine kolayca inanırız; "Bugün otobüste uçan bir inek gördüm" demesine inanmak için çok daha fazlasına ihtiyacımız olur. Olağandışı iddialar için tanıklığın yetkinlik ve samimiyet çıtası yükselir.
Örnekler
Basit örnek: yol tarifi
Bilmediğin bir şehirde bir yayaya müzenin yolunu soruyorsun. "İki sokak ileride, sağda" diyor. Buna güvenmeli misin? Tanıklık Zinciri Çizimi ile bakalım. Zincir tek halkalı: yaya ve sen. Yetkinlik: yaya bu şehirde yaşıyor gibi görünüyor mu, yoksa o da turist mi? Samimiyet: seni yanıltmak için bir sebebi yok gibi görünüyor. Olağandışılık: iddia sıradan. Bu koşullarda varsayılan güven makuldür ve yanılmanın bedeli küçüktür, en fazla birkaç dakika kaybedersin. Ama yayanın tereddütle "Sanırım sağda" demesi yetkinlik konusunda bir uyarıdır; ikinci bir kişiye sormak, bağımsız bir kaynak eklemenin en ucuz yoludur.
Orta örnek: beş sitede aynı haber
Bir sabah telefonunda, beş ayrı haber sitesinde aynı haberi görüyorsun: bir şirketin büyük bir yatırımı iptal ettiği. Beş kaynak, haberin doğru olduğunu gösteriyor mu? Zinciri çizelim. Beş haberin metnine yakından baktığında, hepsinin aynı cümlelerle başladığını ve aynı ajansı kaynak gösterdiğini fark ediyorsun. Ajans ise haberi "şirkete yakın kaynaklara" dayandırmış. Zincirin yapısı şu: isimsiz bir kaynak, bir ajans, beş site. Görünürde beş kaynak var ama aslında tek bir isimsiz halka üzerine kurulmuş bir yapı. Bu, haberin yanlış olduğunu göstermez, ama güvenin beşe değil bire göre ayarlanması gerektiğini gösterir. Şirketin resmî açıklamasını ya da bağımsız bir ikinci kaynağı beklemek, güveni artırmanın yoludur.
Gerçek hayat örneği: "Doktor dedi ki"
Bir aile mesajlaşma grubunda bir mesaj dolaşıyor: "Teyzemin kızının doktoru dedi ki bu tansiyon ilacını akşam alırsan daha etkili oluyor." Zinciri çizelim. Doktor bir şey söyledi; teyzenin kızı bunu dinledi ve teyzeye anlattı; teyze gruba yazdı; sen okudun. Dört halka. Her halkada neler değişmiş olabilir? Doktor belki yalnızca o hastaya özel bir öneri yaptı ve bunu genel bir kural olarak söylemedi. Teyzenin kızı öneriyi kendi anladığı gibi aktardı. Teyze bunu "daha etkili" diye genelleştirdi. Zincirin ucundaki mesaj, doktorun söylediği şeyin bir yorumunun yorumu olabilir. Bu mesaja dayanarak ilaç saatini değiştirmek, zincirin en zayıf halkasına güvenmek demektir. Doğru adım, kaynağa, yani kendi doktoruna ya da eczacına sormaktır. Bu örnek bir tıbbi öneri değil, bir tanıklık zincirinin analizidir.
Vakaya dönüş
İki kardeşin anlatımlarının tanıklık zincirlerini çizelim. Ablanın anlatımı iki kaynaktan beslenmiş olabilir: o akşamki kendi algısı ve yıllar içinde anne babasının anlattıkları. Kardeşin anlatımı üç kaynaktan beslenmiş olabilir: beş yaşındaki kendi algısı, ablasının anlattıkları ve aile sohbetleri. Burada önemli bir nokta ortaya çıkıyor: iki kardeşin anlatımları birbirinden bağımsız değildir. Yıllarca aynı sofrada aynı hikâyeyi dinlediler ve bellek dersinde gördüğümüz gibi, dinledikleri şey hatırladıklarına karışmış olabilir.
Bu zincir çizimi bir soruyu da görünür kılıyor: şimdiye kadar hiç sorulmamış ama en iyi konumda olan bir tanık var mı? Evet: babanın kendisi. O akşam yağmurda ıslanıp ıslanmadığını en iyi bilecek kişi odur. Ama onun anlatımı da bellekten geçer ve yıllar içinde çocuklarının anlatımlarıyla karışmış olabilir. Daha bağımsız bir kaynak, o akşam çekilmiş bir fotoğraf, bir komşunun hatırası ya da o tarihe ait bir hava durumu kaydı olabilir.
Tanıklık Zinciri Çizimi, iki kardeşin anlaşmazlığının aslında iki bağımsız tanıklığın çatışması olmadığını, aynı aile anlatısından farklı yönlere kaymış iki versiyon olabileceğini gösteriyor. Çözüm, iki versiyondan birini seçmek değil, zincirin dışına çıkıp bağımsız bir halka aramaktır.
Araç kartı: Tanıklık Zinciri Çizimi
| Alan | Açıklama |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir bilginin kaynağından sana ulaşana kadar geçtiği halkaları görünür kılar; zayıf halkaları ve bağımsız görünüp aslında ortak kökene dayanan kaynakları ortaya çıkarır |
| 5K kapısı | Kaynak |
| Adımlar | 1) Bilgiyi yaz ve sana kimden geldiğini işaretle. 2) Geriye doğru her halkayı yaz: o kişi bunu kimden duydu, olayın kendisine kaç halka uzakta? 3) Her halka için yetkinlik ve samimiyet sor. 4) Birden çok kaynak varsa ortak bir kökleri var mı, birbirleriyle konuşmuşlar mı? 5) İddia olağandışıysa, zincirin taşıyabileceği güveni buna göre düşür ve zincirin dışında bağımsız bir halka ara. |
| Ne zaman kullanılır | Bir bilgi "duydum ki", "kaynaklara göre", "biri dedi ki" ile geldiğinde; birçok kaynağın aynı şeyi söylemesi seni ikna ettiğinde |
| Sık hata | Tekrarı bağımsız doğrulama sanmak; zincirin yalnızca son halkasına bakmak |
Egzersiz
Bu egzersizin sürpriz noktası genellikle zincirin ne kadar çabuk koptuğudur: pek çok bilgi için ikinci ya da üçüncü halkadan sonra kaynağın kim olduğunu bilmeyiz. Zincirin kopuk olması bilginin yanlış olduğunu göstermez, ama onu taşıyabileceği güveni belirler.
Mini test
- Hume'un indirgemeci görüşü ile Reid'in görüşü arasındaki temel fark nedir?
- Coady'nin indirgemeciliğe itirazının özü nedir?
- Lackey'nin biyoloji öğretmeni örneği neyi göstermeyi amaçlar?
- Bir tanıklığın iki temel erdemi nedir ve biri eksikken öteki neden tanıklığı kurtarmaz?
- Bir iddia, birbirini takip eden altı hesap tarafından paylaşılıyor ve hepsi aynı cümleyi kullanıyor. Bu iddianın kaç bağımsız kaynağı olduğunu nasıl değerlendirirsin?
Cevapları göster
- Hume'a göre tanıklığa güven, tanıkların geçmişteki güvenilirliğinin gözlemlenmesinden türetilmelidir; Reid'e göre ise güven varsayılandır ve aksine sebep olmadıkça başkalarının sözüne inanmak meşrudur.
- Tanıklığın güvenilirliğini bağımsız gözlemle doğrulamak ancak çok küçük bir alan için mümkündür ve bu doğrulamada kullandığımız bilgilerin çoğu da zaten tanıklıktan gelir.
- Tanığın kendisi bilmese bile, güvenilir bir aktarım yoluyla dinleyenin bilgi edinebileceğini, yani tanıklığın değerinin söylenenin güvenilirliğinde yattığını.
- Yetkinlik ve samimiyet. Dürüst ama olayı bilmeyen bir tanık iyi niyetle yanlış aktarabilir; olayı bilen ama çıkarı olan bir tanık bildiğini çarpıtabilir.
- Hesapların birbirini takip etmesi ve aynı cümleyi kullanması, iddianın tek bir kökten yayıldığını düşündürür; bu durumda bağımsız kaynak sayısı altı değil, büyük olasılıkla bir tanedir. Kökeni bulmak için zinciri geriye doğru izlemek gerekir.
Özet
- Bildiklerimizin büyük kısmı tanıklıktan, yani başkalarının söylediklerinden gelir; bu bir zayıflık değil, bilginin toplumda büyümesinin koşuludur.
- Hume tanıklığa güveni geçmiş gözlemlerden türetmeyi ister; Reid güvenin varsayılan olduğunu, güvensizliğin gerekçe istediğini savunur.
- Coady, tanıklığın küresel olarak başka kaynaklara indirgenemeyeceğini gösterdi; bugün pek çok görüş, varsayılan güveni koşullara göre ayarlamayı önerir.
- Tanıklığın iki erdemi yetkinlik ve samimiyettir; ikisinin de sağlanması gerekir.
- Zincirler en zayıf halkaları kadar güçlüdür; halka sayısı arttıkça güvenilirlik azalır.
- Birden çok kaynak ancak bağımsızsa gerekçeyi güçlendirir; ortak kökene dayanan tekrar, doğrulama değildir.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Tanıklık nedir? | Bilgi aktarmak amacıyla yapılan bildirim ve ondan edinilen bilgi |
| İndirgemeciliğin iddiası? | Tanıklığa güven, algı, bellek ve tümevarımdan türetilmelidir |
| Reid'in iki ilkesi? | Doğruyu söyleme eğilimi ve başkalarına inanma eğilimi |
| Coady'nin itirazı? | Tanıklığın güvenilirliğini sınarken bile tanıklığa dayanırız |
| Lackey'nin öğretmen örneği? | Tanık bilmese de dinleyen, güvenilir aktarımla bilgi edinebilir |
| Tanıklığın iki erdemi? | Yetkinlik ve samimiyet |
| Beş sitede aynı ajans haberi kaç kaynaktır? | Bir |
| Olağandışı iddialar için tanıklık çıtası? | Yükselir |
Sonraki derse köprü
Bu modülde algı, akıl, bellek, içebakış ve tanıklığı inceledik. Ama felsefeciler bu kaynakların yanında sık kullandıkları ama nadiren adını koydukları bir kaynağa daha güvenir: sezgi. Gettier dersinde, Smith'in bilmediğine dair okurun sezgisi bütün bir tanımı yıkmaya yetmişti. Bir şeyin "doğru görünmesi" bir kanıt mıdır? Sezgiler güvenilir midir, kültüre ya da kişiye göre değişir mi? Ders 2.6 sezgiyi felsefenin gizli veri kaynağı olarak inceleyecek ve araç kutuna sezgilerinin ne kadar güvenilir olduğunu sınamak için bir soru seti ekleyecek.
Günlük sorusu: Hayatındaki en önemli bilgilerden birini düşün. Onu ilk kimden duydun ve o kişi nereden biliyordu?
Tarihte bu tartışma
Tanıklığın güvenilirliği, felsefenin yanı sıra pek çok bilgi geleneğinin merkezinde durdu. İslam düşüncesinde hadis ilmi, bir rivayetin Peygamber'e ulaşan ravi zincirini, yani isnad'ı, sistemli biçimde inceleyen bir yöntem geliştirdi. Her ravi iki açıdan değerlendirildi: dürüstlüğü ve güvenilir karakteri (adâlet) ile duyduğunu doğru koruyup aktarma yeteneği (zabt). Bu iki ölçüt, bu dersteki samimiyet ve yetkinlik ayrımına şaşırtıcı ölçüde yakındır. Aynı gelenek, birbirinden bağımsız çok sayıda kişi tarafından aktarılan mütevâtir haberi, tek ya da az sayıda zincirle gelen âhâd haberden ayırdı; bu da bağımsız kaynak sayısının güveni nasıl etkilediğine dair erken bir kavrayıştır. Hint felsefesinde Nyāya okulu, güvenilir bir kişinin sözünü (śabda) ayrı bir bilgi aracı olarak kabul etti. Batı'da ise Hume ile Reid arasındaki tartışma, yirminci yüzyılın sonunda Coady'nin kitabıyla yeniden canlandı. Bu gelenekleri Tarih Hattı'nın Doğu ve İslam epistemolojileri modülünde ayrıntılı ele alacağız.