Geri dönüş
Yeni modüle geçmeden önce Modül 1'in ana fikirlerini yokla. Önce kendi cevabını ver, sonra aşağıdaki paragrafla karşılaştır.
- "Yüzmeyi biliyorum" ile "Suyun yüz derecede kaynadığını biliyorum" cümleleri hangi bilgi türlerini iddia eder?
- Bir kişi bir önermeye yüzde yetmiş, değiline yüzde kırk inanıyor. Sorun nedir?
- Tutarlılık teorisi doğruluğun tanımı olarak neden zayıf, ölçütü olarak neden güçlüdür?
- Gettier durumlarının ortak iskeletini üç adımda yaz.
- Bir kişinin yüzde doksan dediği iddiaların yalnızca yüzde altmışı doğru çıkıyor. Bu kişi için hangi kavram kullanılır?
Cevaplar sırasıyla şöyle: ilki beceri bilgisi, ikincisi önermesel bilgidir. İkinci soruda dereceler tutarsızdır, çünkü bir önerme ile değiline verilen derecelerin toplamı yüz etmelidir. Üçüncüsünde tutarlı ama yanlış sistemler mümkün olduğu için tutarlılık doğruluğu tanımlayamaz; ama bir iddianın sağlam bildiklerimizle çelişmesi, yanlışlığın en iyi alarmlarından biridir. Dördüncüsünde iskelet şudur: gerekçeli ama yanlış bir inanç, ondan türetilen yeni bir inanç ve bu yeni inancın başka bir sebepten tesadüfen doğru çıkması. Beşincisinde kişi aşırı güvenlidir, yani kalibrasyonu kötüdür. Dördünü ya da beşini doğru verdiysen Modül 2'ye hazırsın.
Giriş
Bir aile sofrasında iki kardeş, yıllar önceki bir akşamı anlatıyor: babalarının eve ilk kez bir yavru köpekle geldiği akşam. Abla, babanın kapıda sırılsıklam durduğunu, dışarıda sağanak yağmur yağdığını anlatıyor. Kardeş itiraz ediyor: o akşam güneşliydi, köpeği bahçede, ışıklar yanmadan önce gördüklerini hatırlıyor. İkisi de emin. İkisi de oradaydı. İkisi de gördüğünü anlatıyor. Hangisi doğru hatırlıyor?
Bu modülün süregelen vakası bu iki kardeş ve modülün sorusu şu: bildiğimiz şeyleri nereden biliyoruz ve her kaynak bize ne kadar güvenilir bilgi verir? Kardeşlerin anlaşmazlığı birkaç kaynağın kesiştiği bir yerde duruyor: o akşam ne gördüklerini, bugün ne hatırladıklarını, birbirlerinin anlattıklarından ne duyduklarını. Bu derste ilk ve en temel kaynaktan başlayacağız: algı. Gördüğümüz şey dünya mıdır, yoksa zihnimizin dünyadan kurduğu bir resim mi? Ve algıya ne zaman güvenebiliriz?
Bu dersin kazanımları:
- İllüzyon ve halüsinasyon argümanlarını ve bunlara verilen başlıca cevapları açıklarsın. (anla)
- Bir algısal iddianın hangi koşullarda yapıldığını çözümler, güvenilirliğini düşüren koşulları işaretlersin. (analiz et)
- Bir görgü iddiasının, algı koşulları göz önüne alındığında ne kadar ağırlık taşıması gerektiğini tartarsın. (değerlendir)
Ana anlatım
Algı: en doğal kaynak
Bildiğimiz şeylerin büyük kısmı, doğrudan ya da dolaylı olarak algıdan gelir. Masadaki bardağın dolu olduğunu görerek, kapının çaldığını duyarak, sütün bozulduğunu koklayarak biliriz. Başkalarından öğrendiklerimiz bile, bir noktada birinin gördüğüne ya da duyduğuna dayanır. Algı, dünyayla aramızdaki ilk temastır ve gündelik hayatta ona neredeyse hiç kuşku duymadan güveniriz.
Bu güvenin arkasında sezgisel bir görüş yatar: algıladığımızda dünyayı olduğu gibi, doğrudan görürüz. Bardağı gördüğümde gördüğüm şey bardağın kendisidir; rengi, biçimi, yeri tam da göründüğü gibidir. Bu görüşe doğrudan gerçekçilik ya da daha gündelik adıyla saf gerçekçilik denir. Felsefe tarihi boyunca bu sezgisel görüşe yöneltilmiş en güçlü itirazlardan biri, algının bazen yanıldığı durumlardan hareket eder.
İllüzyon argümanı
Bir bardak suya bir kalem daldır. Kalem suyun yüzeyinde kırılmış gibi görünür. Kalemin kırık olmadığını biliyorsun; ışığın sudan havaya geçerken kırılmasından kaynaklanan bir görüntüdür bu. Ama şu soruyu düşün: kalemin kırık göründüğü anda, doğrudan farkında olduğun şey nedir? Kalemin kendisi olamaz, çünkü kalem kırık değildir. O hâlde farkında olduğun şey, kalemin kendisinden farklı bir şeydir: bir görüntü, bir izlenim.
Argüman buradan genişler. Kırık görünen kalemdeki görüntü ile düz görünen kalemdeki görüntü, deneyim olarak aynı türdendir; ikisinde de bir şey sana belirli bir biçimde görünür. Madem illüzyonda doğrudan farkında olduğumuz şey nesnenin kendisi değil bir görüntüdür, sıradan algıda da öyle olmalıdır. Bu durumda hiçbir zaman dünyayı doğrudan görmeyiz; yalnızca zihnimizdeki görüntüleri görürüz ve dünyayı bu görüntülerden çıkarırız. Yirminci yüzyılın ortasında İngiliz filozof A. J. Ayer bu argümanı 1940'ta yayımlanan bir kitabında sistemli biçimde işledi; felsefe literatüründe bu görüntülere duyu verileri adı verildi.
Halüsinasyon argümanı: daha güçlü versiyon
İllüzyonda en azından bir nesne vardır; kalem gerçekten oradadır, yalnızca olduğundan farklı görünür. Halüsinasyonda ise hiçbir nesne yoktur. Yüksek ateşli bir hasta odada olmayan bir kişiyi görebilir; bazı ilaçların etkisindeki biri duvarda olmayan desenler görebilir. Bu durumlarda da bir şeyin farkındadır, ama o şey dünyada değildir.
Halüsinasyon argümanı şöyle ilerler: ilkesel olarak, gerçek bir algıdan içeriden ayırt edilemeyen bir halüsinasyon mümkündür. Bir halüsinasyonda farkında olduğumuz şey zihinsel bir görüntüdür. İçeriden ayırt edilemeyen iki deneyimin nesnesi aynı türden olmalıdır. O hâlde gerçek algıda da farkında olduğumuz şey zihinsel bir görüntüdür. Bu argüman, bir sonraki modülde şüphecilikle tanışınca daha keskin bir biçim alacak: eğer algılarımız ile halüsinasyonlarımız içeriden ayırt edilemiyorsa, şu an bir halüsinasyon görmediğimizi nereden biliyoruz?
Üç cevap
İllüzyon ve halüsinasyon argümanlarına verilen cevaplar üç büyük gruba ayrılır. Birinci grup argümanı kabul eder ve dolaylı gerçekçiliği benimser: dış dünya vardır, ama onu doğrudan değil, zihnimizdeki temsiller aracılığıyla algılarız. John Locke'un görüşü bu çizgiye yakındır. Bu görüşün sorunu, temsillerin dünyaya benzediğini nereden bildiğimizdir; temsillerin dışına çıkıp onları dünyayla karşılaştıramayız.
İkinci grup daha radikal bir sonuç çıkarır: madem yalnızca görüntüleri algılıyoruz, belki görüntülerin arkasında ayrı bir dünya yoktur. Bu görüş, on sekizinci yüzyılın başında George Berkeley'in savunduğu idealizme yol açar; Tarih Hattı'nın empirizm dersinde ona döneceğiz. Üçüncü grup argümanın bir öncülünü reddeder. Bazı filozoflar, gerçek algı ile halüsinasyonun içeriden ayırt edilemese bile farklı türden durumlar olduğunu savunur: gerçek algıda nesnenin kendisiyle ilişki içindeyizdir, halüsinasyonda ise yalnızca öyleymiş gibi görünen bir durumdayızdır. Bu görüş, iki durumun ortak bir "görüntü" paylaştığı varsayımını reddeder.
Austin'in itirazı: "kırık görünmek" bir yanılsama mıdır?
İllüzyon argümanına yöneltilen en ünlü eleştirilerden biri, İngiliz filozof J. L. Austin'in ölümünden sonra 1962'de yayımlanan derslerinden gelir. Austin, argümanın gündelik dili çarpıttığını savundu. Suya daldırılmış bir kalemin kırık görünmesi, kimseyi kandırmaz; hepimiz suyun kalemi böyle gösterdiğini biliriz. Bu bir yanılgı değil, suyun içindeki bir nesnenin nasıl göründüğünün doğru bir algısıdır.
Austin'in itirazının epistemoloji açısından değeri şudur: algı, bağlamından koparılmış tek tek görüntülerden oluşmaz. Bir şeyin nasıl göründüğü ile nasıl olduğu arasındaki ilişkiyi, koşulları bilerek değerlendiririz. Kalemi sudan çıkarabilir, dokunabilir, başka açıdan bakabiliriz. Algının güvenilirliği tek bir anlık deneyimde değil, bu tür denetimleri yapabilme imkânımızda yatar. Bu fikir, bu dersin aracının temelini oluşturur.
Algı bir kurgudur: bilimin söyledikleri
Felsefi tartışmanın yanında, algının nasıl işlediğine dair bilimsel bulgular da doğrudan gerçekçiliğin sezgisel biçimini zorlar. On dokuzuncu yüzyılda Alman fizikçi ve fizyolog Hermann von Helmholtz, algının duyulardan gelen eksik verilerden hızlı ve bilinçdışı çıkarımlarla kurulduğunu öne sürdü. Bu fikir bugün algı biliminde geniş kabul görür: beyin, gelen sinyalleri beklentileriyle birleştirerek dünyanın bir modelini kurar.
Bunun çarpıcı bir gösterimi, görme bilimci Edward Adelson'ın 1995'te yayımladığı satranç tahtası gölgesi illüzyonudur. Bir silindirin gölgesine düşen açık renkli bir kare ile gölge dışındaki koyu renkli bir kare, aslında ekranda aynı renktedir; ama biz onları çok farklı görürüz, çünkü beyin gölgeyi hesaba katarak karelerin "gerçek" rengini tahmin eder. Bu tahmin gündelik hayatta işe yarar, çünkü gerçek dünyada gölgeler nesnelerin rengini değiştirmez. Ama bize şunu gösterir: gördüğümüz renk, gözümüze gelen ışık değil, beynimizin bu ışıktan kurduğu yorumdur.
Güvenilir ama yanılabilir
Bu bulgular algıya güvenmememiz gerektiğini mi gösteriyor? Hayır. İllüzyonlar algının genellikle nasıl işlediğini anlamamıza yardım eden istisnalardır. Beynin kurduğu model, çoğu gündelik koşulda son derece iyi çalışır; bu yüzden masanın kenarına çarpmadan yürüyebilir, bir yüzü kalabalıkta tanıyabiliriz. Algı, gerekçelendirme dersindeki yanılabilir ama güvenilir kaynak kavramının en iyi örneğidir.
Algının güvenilirliği ise koşullara bağlıdır. Işık yeterli mi? Nesne ne kadar uzakta? Ne kadar süre bakıldı? Algılayanın dikkati nerede? Ne görmeyi bekliyordu? Duyu organları sağlıklı mı? Yorgun mu, stres altında mı? Bu koşulların her biri algının isabetini değiştirir. 1999'da psikologlar Daniel Simons ve Christopher Chabris, izleyicilerden bir basketbol videosunda pas sayılarını saymalarını istedikleri bir deney yaptı. Videonun ortasında goril kostümlü bir kişi sahneden geçtiği hâlde izleyicilerin önemli bir kısmı onu fark etmedi. Bu deney dikkat körlüğü adıyla bilinir ve dikkatin, algının neyi kaydettiğini ne kadar güçlü biçimde belirlediğini gösterir.
Beklentinin rolü
Algıyı biçimlendiren koşulların belki en az fark edileni beklentidir. Ne görmeyi beklediğimiz, ne gördüğümüzü etkiler. Kalabalık bir istasyonda bir arkadaşını bekleyen biri, ona benzeyen birkaç kişiyi bir anlığına onun sanabilir. Karanlıkta yürürken yerde duran bir poşet, bir kedi gibi görünebilir; çünkü zihin belirsiz görüntüyü tanıdık bir şablona oturtmaya çalışır. Bu, algının bir kusuru değil, belirsizlik altında hızlı karar vermenin bedelidir.
Epistemoloji açısından bu durumun önemli bir sonucu var: bir kişi bir şeyi görmeyi ne kadar çok bekliyorsa, o şeyi gördüğüne dair tanıklığı o kadar dikkatle ele alınmalıdır. Bir olayda suçlu olduğundan şüphelenilen birini "gördüğünü" söyleyen bir tanığın ifadesi, önceden kimseden şüphelenmeyen bir tanığınkinden farklı değerlendirilmelidir. Beklenti gördüğümüzü yaratmaz, ama belirsiz olanı tamamlar ve bu tamamlama çoğu zaman beklentinin yönündedir.
Algısal gerekçe: görünmek bir sebep midir?
Tüm bu tartışmalardan sonra şu soru kalır: bir şeyin bana belirli bir biçimde görünmesi, ona inanmam için bir gerekçe midir? Epistemologların çoğu bu soruya temkinli bir evet der. Önümde kırmızı bir elma göründüğünde, aksini düşündürecek bir sebep olmadıkça, önümde kırmızı bir elma olduğuna inanmam gerekçelidir. Bu gerekçe ilk bakışta bir gerekçedir: bozucu bir bilgi gelirse, örneğin odanın kırmızı ışıkla aydınlatıldığını öğrenirsem, gerekçe zayıflar ya da çöker.
Bu görüş, Gettier dersinde tanıdığımız bozucu kavramını algıya uygular. Algı bize varsayılan bir gerekçe verir; bu gerekçeyi ne zaman ciddiye alacağımız ise koşullara ve bildiğimiz bozuculara bağlıdır. Bu dersin aracı tam olarak bu işi görür: algısal bir iddianın koşullarını ve olası bozucularını sistemli biçimde gözden geçirir.
Algısal gerekçeyi güçlendirmenin en pratik yolu, onu bağımsız bir ikinci algıyla karşılaştırmaktır. Suda kırık görünen kaleme dokunduğunda, dokunma duyusu görmeden bağımsız bir bilgi verir ve iki duyunun farklı şeyler söylemesi, birinin yanıldığını gösterir. Aynı ilke insanlar arasında da işler: aynı şeyi farklı açılardan, birbirinden habersiz iki kişinin görmesi, tek bir kişinin görmesinden çok daha güçlü bir gerekçedir. Ama "bağımsız" kelimesi burada kritik; birbirinin anlattığını duymuş iki tanık, iki ayrı algı değil, bir algının iki kopyasıdır.
Algı ve öteki kaynaklar
Algı nadiren tek başına çalışır. Gördüğümüz şeyi anlamlandırmak için daha önce öğrendiklerimizi, belleğimizi ve başkalarından duyduklarımızı kullanırız. Bir radyolog bir röntgen görüntüsünde bir gölge görür; o gölgenin ne anlama geldiğini bilmesi, yıllarca edindiği bilgi ve deneyime dayanır. Bir çocuk aynı gölgeyi görebilir ama hiçbir şey anlamaz. Algı, ham bir veri akışı değil, bildiklerimizle iç içe geçmiş bir yorumdur.
Bu iç içelik, bu modülün yapısını da açıklar. Sonraki derslerde akıl, bellek, içebakış, tanıklık, sezgi ve duyguyu ayrı ayrı inceleyeceğiz; ama gerçek hayatta bu kaynaklar sürekli birbirini besler ve birbirinin hatasını taşır. İki kardeşin anlaşmazlığında da bu iç içelik var: bugün hatırladıkları şey, o akşam gördükleri, sonradan duydukları ve yıllar içinde kendi kendilerine anlattıklarının bir karışımıdır. Bu derste karışımın ilk halkasına, o akşamki algıya bakacağız.
Örnekler
Basit örnek: yoldaki poşet
Akşam karanlığında eve yürürken kaldırımda bir kedinin kıvrılıp yattığını görüyorsun. Yaklaşınca bunun rüzgârda şişmiş bir poşet olduğunu fark ediyorsun. Algı Koşulları Kontrolü ile bakalım. Işık: zayıf. Mesafe: uzak. Süre: kısa bir bakış. Dikkat: yolda, telefonda ya da düşüncelerde. Beklenti: mahallede sık sık kedi gördüğün için belirsiz bir şekil kolayca kediye dönüşüyor. Beş koşulun beşi de algının isabetini düşürüyor. Bu durumda ilk algına verilecek doğru güven "orada bir şey var" düzeyindedir, "orada bir kedi var" değil. Yaklaşmak, yani mesafeyi ve süreyi değiştirmek, algıyı düzeltmenin en basit yoludur.
Orta örnek: hakemin ofsayt kararı
Bir futbol maçında yan hakem, bir oyuncunun top ona atıldığı anda son savunmacının gerisinde olduğuna karar verip bayrağını kaldırıyor. Tekrar görüntüler oyuncunun aslında savunmacıyla aynı hizada olduğunu gösteriyor. Algı Koşulları Kontrolü ile bakalım. Yan hakemin görevi, iki olayı aynı anda izlemektir: topun atıldığı an ve oyuncuların konumu. Bu, dikkatin iki yere bölünmesini gerektirir. Açı: hakem çizgiye tam dik değilse, derinlik algısı yanılabilir. Süre: karar bir saniyeden kısa sürede verilir. Hız: oyuncular koşarken konumları sürekli değişir. Bu koşullar, en deneyimli hakemin bile yakın pozisyonlarda yanılabileceğini gösterir. Görüntü teknolojisinin getirdiği şey, algı koşullarını değiştirmektir: yavaşlatılmış, dondurulmuş, farklı açılardan bir görüntü, aynı olayın çok daha iyi koşullarda algılanmasıdır.
Gerçek hayat örneği: vardiya sonundaki kalite kontrolü
Bir tekstil fabrikasında bir kalite kontrol çalışanı, üretim bandından geçen kumaşlarda dokuma hatalarını gözle arıyor. Vardiyanın ilk saatinde hatalı parçaların neredeyse hepsini yakalıyor. Vardiyanın sonuna doğru, aynı türden hataları daha sık kaçırmaya başlıyor. Algı Koşulları Kontrolü burada zamanla değişen bir koşulu gösterir: yorgunluk ve dikkatin azalması. Işık, mesafe ve kumaş aynı kalsa bile, algılayanın durumu değişmiştir. Pek çok işletme bu yüzden görsel muayene işlerinde düzenli molalar, dönüşümlü görev dağılımı ve belirli aralıklarla kontrol amaçlı hatalı örnekler koyma gibi yöntemler kullanır. Bu yöntemlerin hepsi aynı ilkeye dayanır: algının güvenilirliği sabit değildir ve koşulları izlemek, algının kendisine güvenmek kadar önemlidir.
Vakaya dönüş
İki kardeşin anlaşmazlığına Algı Koşulları Kontrolü ile, yalnızca o akşamki algıya odaklanarak bakalım. Bellek ve sonradan duyulan anlatımlar bu modülün sonraki derslerinin konusu olacak; şimdi soru şu: o akşam iki kardeş aynı koşullarda mı algıladı?
Yaş: abla o sırada on yaşında, kardeş beş yaşındaydı. Beş yaşındaki bir çocuğun dikkat ve anlamlandırma kapasitesi, on yaşındakinden farklıdır. Konum: abla kapının önündeydi ve babayı ilk o gördü; kardeş belki arkada, pencerenin önündeydi ya da ancak köpek içeri girdikten sonra geldi. Dikkat: beş yaşındaki bir çocuk için o akşamın merkezi büyük olasılıkla köpekti; babanın ıslak olup olmadığı dikkatinin dışında kalmış olabilir. Işık ve saat: "ışıklar yanmadan önce" ifadesi, akşamın erken bir saatine işaret ediyor; ama bir yaz akşamı güneş batarken yağmur yağması da mümkündür.
Bu kontrol, iki kardeşten birinin yanıldığını kanıtlamaz. Ama şunu gösterir: iki kişinin aynı olaya "tanık olması", aynı şeyi algıladıkları anlamına gelmez. Farklı konumlardan, farklı dikkat odaklarıyla, farklı yaşlarda algılanan bir olay, daha belleğe kaydedilmeden önce iki farklı olay hâline gelebilir. Bir sonraki adım, bu algıların yıllar içinde bellekte nasıl değiştiğini sormak olacak.
Araç kartı: Algı Koşulları Kontrolü
| Alan | Açıklama |
|---|---|
| Ne işe yarar | Bir algısal iddianın, algının isabetini etkileyen koşullar altında ne kadar güvenilir olduğunu gösterir |
| 5K kapısı | Kaynak |
| Adımlar | 1) Algılanan şeyi ve iddiayı yaz. 2) Fiziksel koşullar: ışık, mesafe, açı, süre, hareket. 3) Algılayanın durumu: dikkat nerede, yorgunluk, stres, duyu organları, yaş. 4) Beklenti: ne görmeyi bekliyordu, iddia beklentiyle uyumlu mu? 5) Denetim imkânı: başka açıdan bakıldı mı, dokunuldu mu, başka bir kaynakla karşılaştırıldı mı? |
| Ne zaman kullanılır | Bir görgü iddiası bir karara dayanak yapıldığında; kendi algına dayanarak emin olduğunu söylediğinde |
| Sık hata | Algıyı ya tamamen güvenilir ya tamamen güvenilmez saymak; koşulların değiştiğini hesaba katmamak |
Egzersiz
Bu egzersizin ikinci kısmı genellikle en şaşırtıcı olanıdır. Aynı olayı birlikte yaşamış iki kişi, çoğu zaman düşündüklerinden çok daha fazla ayrıntıda farklı şeyler anlatır ve bu farkların önemli bir kısmı daha olay anında, algı koşullarında başlar.
Mini test
- Doğrudan gerçekçilik nedir ve illüzyon argümanı ona nasıl meydan okur?
- Halüsinasyon argümanı, illüzyon argümanından neden daha güçlü kabul edilir?
- Austin'in illüzyon argümanına itirazının özü nedir?
- Bir tanık, gece yarısı, yüz metre uzaktan, iki saniye boyunca bir kişinin bir arabaya bindiğini gördüğünü söylüyor. Algı Koşulları Kontrolü'nün hangi adımları bu tanıklığın ağırlığını düşürür?
- Bir hastanede bir hemşire, hastanın solunum sayısını otuz saniye izleyip ikiyle çarparak kaydediyor. Gece nöbetinin sonunda yapılan ölçümlerin güvenilirliği hakkında ne söylersin ve hangi önlemi önerirsin?
Cevapları göster
- Doğrudan gerçekçilik, dış nesneleri aracısız algıladığımız görüşüdür. İllüzyon argümanı, illüzyonda farkında olduğumuz şeyin nesnenin kendisi olamayacağını ve deneyim olarak ayırt edilemeyen sıradan algıda da aynı türden bir görüntünün farkında olmamız gerektiğini savunur.
- Çünkü halüsinasyonda hiçbir nesne yoktur; illüzyonda en azından nesne oradadır ve yalnızca farklı görünür.
- Suya daldırılmış kalemin kırık görünmesi kimseyi kandırmaz; bu, koşulları bilen biri için doğru bir algıdır. Algının güvenilirliği, tek bir görüntüde değil, koşulları bilip denetleyebilmemizde yatar.
- Fiziksel koşullar adımı: karanlık, uzak mesafe ve çok kısa süre. Ayrıca beklenti ve denetim imkânı da sorulmalıdır: tanık ne görmeyi bekliyordu, başka bir kaynakla karşılaştırma var mı?
- Nöbet sonunda yorgunluk ve dikkatin azalması, ölçümün isabetini düşürebilir. Önlem olarak otuz saniye yerine tam bir dakika sayım, riskli hastalarda ikinci bir kişinin kontrolü ya da cihazla karşılaştırma önerilebilir. Bu bir klinik talimat değil, algı koşullarının analizidir.
Özet
- Doğrudan gerçekçilik, dış nesneleri aracısız algıladığımızı söyleyen sezgisel görüştür.
- İllüzyon argümanı ve daha güçlü biçimi halüsinasyon argümanı, algıda doğrudan farkında olduğumuz şeyin zihinsel bir görüntü olduğunu savunur.
- Başlıca cevaplar: dolaylı gerçekçilik, idealizm ve iki durumun ortak bir görüntü paylaştığı varsayımını reddeden görüş; Austin ise argümanın gündelik dili çarpıttığını savunur.
- Algı bilimi, algının duyusal veriler ve beklentilerden kurulan bir yorum olduğunu gösterir; ama bu yorum gündelik koşullarda güvenilirdir.
- Algının güvenilirliği koşullara bağlıdır: fiziksel koşullar, algılayanın durumu, dikkat ve beklenti.
- Bir şeyin belirli bir biçimde görünmesi ilk bakışta bir gerekçedir; bozucular onu zayıflatabilir.
Flashcard'lar
| Ön yüz | Arka yüz |
|---|---|
| Doğrudan gerçekçiliğin iddiası? | Dış nesneleri aracısız algılarız |
| İllüzyon argümanının örneği? | Suda kırık görünen kalem |
| Halüsinasyon argümanını güçlü kılan? | Hiçbir nesne olmadan da gerçek algıdan ayırt edilemeyen deneyim mümkündür |
| Dolaylı gerçekçiliğin sorunu? | Temsillerin dünyaya benzediğini nereden bildiğimiz |
| Helmholtz'un algı görüşü? | Algı, eksik verilerden bilinçdışı çıkarımlarla kurulur |
| Dikkat körlüğü? | Dikkat başka yerdeyken görüş alanındaki şeyi fark etmemek |
| Algıyı etkileyen beş koşul grubu? | Fiziksel koşullar, algılayanın durumu, dikkat, beklenti, denetim imkânı |
| Algısal gerekçenin niteliği? | İlk bakışta gerekçedir; bozucularla zayıflar |
Sonraki derse köprü
Algı bize dünyanın nasıl olduğunu söyler, ama bazı bilgilerimiz hiç algıdan gelmiyor gibi görünür. İki artı ikinin dört ettiğini, bütün bekârların evli olmadığını ya da bir üçgenin iç açılarının toplamını bilmek için dünyaya bakmamız gerekir mi? Bu tür bilgiye felsefede a priori denir ve algıya dayanan a posteriori bilgiden ayrılır. Ders 2.2 matematiği ve mantığı nereden bildiğimizi soracak, aklın bir bilgi kaynağı olup olmadığını tartışacak ve araç kutuna bir iddianın deneyimden bağımsız olarak mı, yoksa deneyime dayanarak mı bilinebileceğini ayıran bir aracı ekleyecek.
Günlük sorusu: Bugün "gözümle gördüm" dediğin bir şeyi düşün. Onu gördüğün koşulları bir yabancıya anlatsan, sana ne kadar inanırdı?
Tarihte bu tartışma
Algının yanılabilirliği antik şüphecilerin en sevdiği konulardan biriydi. Sextus Empiricus'un aktardığı şüpheci argümanlar, aynı nesnenin farklı koşullarda, farklı mesafelerden ve farklı canlılar için farklı göründüğünü ayrıntılı olarak sıralar; suya daldırılmış bir kürek de bu listelerde yer alır. On birinci yüzyılın başında Basra doğumlu bilgin İbnü'l-Heysem, Kitâbü'l-Menâzır adlı optik eserinde görme hatalarını sistemli biçimde inceledi ve bu hataların mesafe, ışık, süre, açı gibi koşullara bağlı olduğunu gösterdi; bu eser Latince çevirileriyle Avrupa'da da yüzyıllarca okundu. İbnü'l-Heysem'in koşul listesi, bu dersin aracına şaşırtıcı ölçüde yakındır. Yeni çağda Descartes, Locke ve Berkeley algının doğası üzerine birbirinden çok farklı sonuçlara vardı; bu tartışmayı Tarih Hattı'nın rasyonalizm ve empirizm derslerinde ayrıntılı ele alacağız.