İçeriğe geç

Ders 1.3 · Modül 1: Bilgi Nedir?

İnanç: derece, istemsizlik, inanç–kabul ayrımı

Araç: İnanç Derecesi Ölçeği (0–100) · 5K: Kesinlik · 2.803 kelime · yaklaşık 13 dakika okuma

Bu ders programın önceki sürümündendir (v1) ve yeni program tamamlanana kadar arşivde okunur kalır. Yeni programa geç

Giriş

Evden çıktın, otobüs durağına yürüyorsun. Birden aklına bir soru takılıyor: ocağı kapattım mı? Kapattığını düşünüyorsun; her sabah yaptığın bir hareket bu. Ama ne kadar eminsin? Yüzde doksan mı, yüzde yetmiş mi? Bu sayı önemli, çünkü ona göre ya yürümeye devam edeceksin ya da geri döneceksin. Şimdi biri sana şunu teklif etsin: "Ocağı kapattığına tam olarak inanırsan sana bin lira veririm." Ne kadar istersen iste, sırf para için tam olarak inanamazsın; ya zaten inanıyorsundur ya da inanmıyorsundur.

Bu küçük sahne inancın üç özelliğini birden gösterir. İnanç derecelidir: bir şeye az ya da çok inanabilirsin. İnanç büyük ölçüde istemsizdir: inanmaya karar veremezsin. Ve inanç, bir şeyi doğruymuş gibi kabul ederek davranmaktan farklıdır: geri dönmeden yoluna devam etmen, ocağın kapalı olduğuna kesin inandığın anlamına gelmez. Bu ders bilginin ilk bileşeni olan inancı bu üç açıdan inceleyecek ve araç kutuna inançlarını sayıyla ifade etmeni sağlayan bir ölçek ekleyecek.

Bu dersin kazanımları:

  • İnancın derece, istemsizlik ve kabul ile ilişkisini tanımlarsın. (anla)
  • Kendi inançlarını sıfırdan yüze bir ölçekte derecelendirir ve dereceler arasındaki tutarsızlıkları bulursun. (uygula)
  • Bir durumda bir iddiaya inanmanın mı, onu kabul ederek çalışmanın mı uygun olduğuna gerekçeli karar verirsin. (değerlendir)

Ana anlatım

İnanç: bir önermeye karşı tutum

İnanç, bir önermeyi doğru sayma tutumudur. "Yarın yağmur yağacağına inanıyorum" dediğimde, "Yarın yağmur yağacak" önermesine karşı belirli bir tutum içindeyim: onu dünyanın nasıl olduğunun bir betimi olarak kabul ediyorum. Aynı önermeye başka tutumlar da takınabilirim. Yağmur yağmasını umabilirim, ondan korkabilirim, onu isteyebilirim. Felsefede bu tutumların hepsine önermesel tutum denir, çünkü hepsi bir önermeye yönelir.

İnancı öteki tutumlardan ayıran şey, doğrulukla özel bir ilişkisinin olmasıdır. Umudum gerçekleşmediğinde umudum yanlış çıkmaz, yalnızca boşa çıkar. Ama inancım gerçekleşmediğinde, yani önerme yanlışsa, inancım da yanlıştır. İnanç, doğruyu hedefleyen bir tutumdur. Bu yüzden bir inancı yalnızca hoşumuza gittiği için sürdürmek garip bir şeydir, oysa bir umudu hoşumuza gittiği için sürdürmek garip değildir. Epistemolojinin inançla uğraşmasının sebebi budur: inanç, dünyaya dair yanılabileceğimiz yerdir.

İnanç derece alır

Günlük dilde inancı çoğunlukla ya hep ya hiç diye konuşuruz: bir şeye inanırız ya da inanmayız. Ama iç deneyimimiz daha ince bir yapı gösterir. "Galiba", "sanırım", "büyük ihtimalle", "neredeyse eminim", "kesinlikle" ifadeleri inancın farklı güçlerini anlatır. Ocağı kapattığına inanıyorsun, ama iki artı ikinin dört ettiğine inandığın kadar değil.

İnancı derecelendirmek neden yararlı? Çünkü kararlarımızın çoğu, bir şeye inanıp inanmadığımıza değil, ne kadar inandığımıza bağlıdır. İlk derste gördüğümüz gibi aynı güven düzeyi, düşük riskli bir kararda yeterli, yüksek riskli bir kararda yetersiz olabilir. Ocak örneğinde yüzde doksan güven, yangın riski düşünüldüğünde geri dönmek için yetebilir. İnancı yalnızca "var" ya da "yok" diye düşünen biri bu hesabı yapamaz.

Dereceler birbirine bağlıdır

İnanç dereceleri birbirinden bağımsız değildir. Bir önermeye yüzde seksen inanıyorsan, onun değiline, yani yanlış olduğuna yüzde yirmi inanmalısın. Yarın yağmur yağacağına yüzde seksen, yağmayacağına da yüzde seksen inanmak tutarsızdır. Aynı şekilde "Ali ve Ayşe partiye gelecek" önermesine, "Ali partiye gelecek" önermesinden daha fazla inanmak da tutarsızdır; iki şeyin birlikte olması, birinin tek başına olmasından daha olası olamaz.

Bu kurallar olasılık hesabının kurallarıdır ve inanç derecelerinin olasılık gibi davranması gerektiği fikri felsefede uzun bir geçmişe sahiptir. İngiliz filozof ve matematikçi Frank Ramsey, 1926'da yazdığı "Doğruluk ve Olasılık" adlı makalesinde inanç derecesini ölçmek için bir yol önerdi: bir kişinin bir önermeye hangi oranlarda bahse girmeye razı olduğuna bakmak. Dereceleri tutarsız olan biri, her birini ayrı ayrı makul bulduğu bir dizi bahiste, sonuç ne olursa olsun para kaybedebilir. Bu bahis düşüncesi bize pratik bir test verir: bir inanca gerçekten ne kadar güvendiğini öğrenmek istiyorsan, ona ne kadar yatırmaya razı olduğunu kendine sor.

Tam inanç ile derece nasıl bağlanır?

Derece düşüncesi bir soru doğurur: "inanıyorum" demek ne zaman yerindedir? Akla ilk gelen cevap bir eşik koymaktır: bir önermeye inanç derecen, örneğin doksanı geçtiyse ona inanıyorsun demektir. Bu görüşe, John Locke'un düşüncelerine dayandığı için Lockeçu tez denir ve sezgisel olarak çekicidir.

Ama bu görüşün ünlü bir sorunu var. Amerikalı filozof Henry Kyburg 1961'de şu durumu tartıştı: bin biletlik adil bir piyangoda her bir biletin kaybedeceğine yüzde doksan dokuz virgül dokuz güvenle inanabilirsin; eşiği ne kadar yüksek koyarsan koy, her bilet için bu inanç eşiği geçer. O hâlde her bilet için "bu bilet kaybedecek" diye inanmalısın. Ama bu inançların hepsini birleştirdiğinde "hiçbir bilet kazanmayacak" sonucuna varırsın ve bunun yanlış olduğunu biliyorsun, çünkü bir bilet mutlaka kazanacak. Buna piyango paradoksu denir. Tartışma bugün de sürüyor. Pratik dersi şudur: çok sayıda yüksek olasılıklı inancı birleştirmek, tek tek hepsinden çok daha düşük olasılıklı bir sonuç verir. Uzun bir tahmin zincirinin her halkasına güvenmek, zincirin bütününe aynı güveni duymayı haklı çıkarmaz.

İnanmaya karar verebilir misin?

Açılıştaki bin liralık teklif bir felsefe sorusunu somutlaştırır. Bir inancı irademizle seçebilir miyiz? Çoğu filozof bu soruya hayır der ve bu görüşe inancın istemsizliği adı verilir. İngiliz filozof Bernard Williams 1973'te yayımladığı "İnanmaya Karar Vermek" makalesinde bunun bir tesadüf olmadığını savundu. İnanç doğruyu hedefleyen bir tutumsa, bir şeye doğru olduğu için değil de istediğim için inandığımı bildiğim anda, ona gerçekten inanmam zorlaşır. "Bunu doğru olduğu için değil, bana para verildiği için doğru sayıyorum" diye düşünen biri, aslında o şeyin doğru olduğuna inanmıyordur.

Bu, inançlarımız üzerinde hiç kontrolümüz olmadığı anlamına gelmez. Bir anda "şimdi buna inanacağım" diyemeyiz ama inançlarımızı dolaylı yollarla şekillendiririz. Hangi kaynaklara bakacağımızı, hangi soruları soracağımızı, neye dikkat edeceğimizi seçeriz. Yalnızca bir taraftan haber okuyan biri, zamanla o tarafın inançlarına kayar ve bu kaymayı iradesiyle değil, alışkanlıklarıyla üretmiştir. Bu yüzden epistemolojik sorumluluk çoğu zaman tek tek inançlarda değil, inanç üreten alışkanlıklardadır.

Dolaylı kontrol ve inanç sorumluluğu

İnançlarımız doğrudan seçilemiyorsa, bir inanç yüzünden birini suçlamak adil midir? Soru ilk bakışta tuhaf görünür, ama gündelik hayatta sık sorarız: "Bunu nasıl olur da düşünmedin?", "Buna inanmakla sorumsuzluk ettin." Bu suçlamaların çoğu aslında inancın kendisine değil, ona varılan yola yöneliktir. Bir hastanın ilaç dozunu yanlış hatırlayan bir hemşire, yanlış inanç yüzünden değil, dozu kontrol etmediği için sorumlu tutulur.

Bu ayrım bize pratik bir ilke verir. Kendi inançlarımızı düzeltmek istiyorsak doğrudan onlara müdahale edemeyiz, ama onları besleyen süreçleri değiştirebiliriz: farklı görüşleri okumak, bir iddiayı paylaşmadan önce kaynağına bakmak, emin olduğumuz şeyler için de kanıt aramak. Bu modülde ve sonrakilerde öğreneceğin araçların hepsi bu türden alışkanlıklardır. İnançlarını seçemezsin, ama inançlarının nasıl oluştuğunu seçebilirsin.

İnanç ile kabul arasındaki fark

Bir avukat, müvekkilinin masum olduğunu varsayarak savunma hazırlar. Bir bilim insanı, doğruluğundan emin olmadığı bir hipotezi deney tasarlamak için doğruymuş gibi kullanır. Bir mühendis, bir köprüyü hesaplarken en kötü deprem senaryosunun gerçekleşeceğini varsayar, oysa bunun gerçekleşmesini beklemez. Bu üç kişinin tutumu inanç değildir; ama önermeyi bir amaç için doğruymuş gibi ele alırlar. İngiliz filozof L. Jonathan Cohen 1992'de yayımlanan İnanç ve Kabul Üzerine Bir Deneme'de bu tutuma kabul adını verdi ve onu inançtan ayırdı.

İki tutum arasındaki farklar önemlidir. Kabul istemlidir: avukat, müvekkilinin masumiyetini kabul etmeye karar verebilir; ama ona inanmaya karar veremez. Kabul bağlama bağlıdır: avukat mahkeme salonunda masumiyeti kabul eder, evde eşine "Emin değilim" diyebilir. Kabul derece almaz: bir önermeyi ya bir amaç için kullanırsın ya da kullanmazsın. İnanç ise tam tersidir: istemsizdir, bağlamdan bağımsızdır ve derecelidir.

Kabulün meşru ve tehlikeli kullanımları

Kabul, düşünce hayatımızın vazgeçilmez bir aracıdır. Bir hipotezi kabul ederek sınamak bilimin temel hamlesidir; bir senaryoyu kabul ederek plan yapmak her kurumun işidir; bir karşı görüşü kabul ederek onu en güçlü hâliyle kurmak, Modül 0'da öğrendiğin çelik adam yönteminin kendisidir. Bütün bu durumlarda kabul, inançla karıştırılmadığı sürece bize düşünme alanı açar.

Tehlike, kabulün sessizce inanca dönüşmesidir. Bir şirket yönetimi "Gelecek yıl satışlar yüzde on artacak" varsayımını bütçe hazırlamak için kabul eder; birkaç ay sonra herkes bu varsayımı bir bilgi gibi konuşmaya başlar ve varsayımı sınayan veriler görmezden gelinir. Bir hekim ilk teşhisini sınamak için kabul eder; sonra o teşhise uymayan bulguları göremez hâle gelir. Bu kayma, bir kabulün amacını ve sınırını yazılı olarak kayda geçirmenin neden değerli olduğunu gösterir: "Bunu şu amaç için, şu tarihe kadar doğru sayıyoruz ve şu veri gelirse bırakacağız."

Kendi inancını nasıl bilirsin?

Son bir güçlük: kendi inancımızın derecesini doğrudan bilebilir miyiz? Sezgisel olarak evet, çünkü kendi zihnimize herkesten yakınızdır. Ama deneyim başka bir şey söyler. İnsanlar çoğu zaman bir şeye inandıklarını söyler ama davranışları başka bir şey gösterir: uçakların güvenli olduğuna inandığını söyleyip her uçuşta vasiyet yazan biri gibi. Ya da tersine, bir şeye inanmadığını söyleyip ona göre davranan biri gibi.

Bu yüzden kendi inanç derecemizi öğrenmenin en güvenilir yollarından biri, sözlerimize değil davranışlarımıza, özellikle de Ramsey'in bahis sorusuna bakmaktır: bu iddiaya ne kadar yatırmaya razıyım? Kendi zihnimize erişimin sınırlarını bir sonraki modülde içebakış dersinde ayrıntılı inceleyeceğiz. Şimdilik şu kadarı yeterli: "inanıyorum" demek ile bir şeye gerçekten o derecede inanmak her zaman aynı şey değildir ve ölçek bu farkı görünür kılmak için vardır.

Ölçeği kullanmak: sayılara anlam vermek

İnancı sıfırdan yüze bir sayıyla ifade etmek ilk başta yapay gelebilir. Sayıları anlamlı kılmak için birkaç sabit nokta işe yarar. Elli, yazı tura atmak kadar kararsız olmaktır. Yetmiş beş, dört benzer durumda üçünde haklı çıkmayı beklemektir. Doksan, on benzer iddiadan birinde yanılmayı kabul etmektir. Doksan dokuz, yüzde birinde yanılmaya razı olmaktır. Yüz ise hiçbir kanıtın fikrini değiştiremeyeceğini söylemektir ve bu yüzden çok az şeye verilmelidir.

Bu sabit noktalar ölçeği bir hissin etiketi olmaktan çıkarıp sınanabilir bir iddiaya çevirir. "Buna doksan inanıyorum" diyen biri, kendine şunu da söylemiş olur: "Doksan dediğim on iddiadan yaklaşık dokuzu doğru çıkmalı." Bu sözün tutulup tutulmadığı zamanla kontrol edilebilir. İlk derste bahsettiğimiz kalibrasyon tam da bu kontroldür ve modülün son dersinde ona bir termometreyle döneceğiz.

Örnekler

Basit örnek: anahtarlar çantada mı?

Kapıdan çıkmak üzeresin ve anahtarlarını çantana koyup koymadığını hatırlamıyorsun. Ölçeğe dökelim: çantaya koyduğuna inanç derecen yetmiş. Değiline, yani çantada olmadığına, otuz. Bu iki sayının toplamı yüz ediyor, yani dereceler tutarlı. Şimdi bahis sorusunu sor: çantaya bakmadan kapıyı çekmeye razı mısın? Kapı kendiliğinden kilitleniyorsa ve yedek anahtar yoksa yanılmanın bedeli yüksek; yetmişlik bir güven bakmadan çıkmak için yetmez. Çantaya bakmak birkaç saniye sürer ve inancını yüze yakın bir sayıya ya da sıfıra çevirir. Bu örnekte ölçeğin asıl işi sayıyı söylemek değil, sayı ile bedel arasındaki uyumsuzluğu fark ettirmektir.

Orta örnek: sistemin ayakta kalacağını kabul etmek

Bir yazılım ekibi, yeni bir güncellemeyi cuma akşamı yayına almaya hazırlanıyor. Ekip lideri toplantıda "Sistem hafta sonu ayakta kalacak" diyor ve plan bu varsayım üzerine kuruluyor. Ama aynı lider, hafta sonu için bir nöbet listesi hazırlıyor ve geri alma prosedürünü test ettiriyor. Bu tutarsızlık değil, kabul ile inancın farkıdır. Lider sistemin ayakta kalacağını planlama amacıyla kabul ediyor; ona inanç derecesi belki seksen. Kalan yirmi, nöbet listesinin gerekçesidir. Tehlikeli olan, toplantıdan çıkan başka bir çalışanın "Lider sistem ayakta kalacak dedi" diye nöbeti gereksiz sayması olurdu: o zaman bir kabul, bir kulaktan kulağa inanca dönüşmüş olur.

Gerçek hayat örneği: haberi yayımlamak

Bir gazeteci, bir belediyenin ihale sürecinde usulsüzlük yapıldığına dair belgeler elde etmiş. Belgelerin gerçek olduğuna inanç derecesi seksen beş. Haberi yayımlamalı mı? Burada iki soru ayrı ayrı sorulmalı. Birincisi inanç sorusu: kanıtlar ne kadar güçlü, belgelerin sahte olma ihtimali ne? İkincisi kabul sorusu: gazetecilik standartları, bir iddiayı haber olarak yayımlamak, yani kamuoyu önünde doğru diye sunmak için hangi eşiği istiyor? Pek çok yayın kuruluşu böyle bir iddia için en az iki bağımsız kaynak ve ilgili kurumun cevap hakkını ister. Gazetecinin yapması gereken, seksen beşlik inancını yüksek bulup yayımlamak değil, bu eşiği karşılayana kadar kanıt toplamaktır. İnanç derecesi yayın kararının yalnızca bir girdisidir; karar, yanılmanın kamusal bedelini de hesaba katar.

Vakaya dönüş

Seçim yorumcusu "biliyorum" demişti. Bu dersin araçlarıyla bu kelimenin arkasındaki tutumu inceleyelim. İlk soru, yorumcunun inanç derecesinin gerçekten ne olduğudur. "Biliyorum" kelimesi yüze yakın bir derece iddia eder. Ramsey'in bahis sorusunu sorabiliriz: yorumcu bu tahmine bir yıllık maaşını yatırmaya razı mıydı? Seçimler son haftada değişebilen, anketlerin hata payı taşıdığı olaylardır; bu koşullarda yüze yakın bir güven, kanıtın taşıyabileceğinden fazladır.

İkinci soru, yorumcunun tutumunun bir inanç mı, yoksa bir performans mı olduğudur. Televizyon ortamı kesin konuşanı ödüllendirir; "Muhtemelen X kazanır, ama emin değilim" diyen yorumcu, "Biliyorum" diyen kadar ilgi görmez. Yorumcu belki gerçek inanç derecesi yetmiş olan bir tahmini, ekran için kesinlik diliyle sunmuştu. Bu bir kabul biçimidir ve izleyici bunu inanç sanır.

Üçüncü soru, izleyicinin kendi inancıdır. Yorumcunun haklı çıkması, onun bir sonraki tahminine ne kadar inanmamız gerektiği hakkında bir şey söyler mi? Tek bir doğru tahmin, inanç derecemizi biraz yükseltebilir; ama yorumcunun bütün geçmiş tahminlerini görmeden bu güveni doksanlara taşımak, piyango paradoksundaki hatanın tersini yapmak olur: tek bir olaydan bütün bir geçmişe güven üretmek.

Araç kartı: İnanç Derecesi Ölçeği (0–100)

AlanAçıklama
Ne işe yararİnançları sayıyla ifade ederek dereceler arasındaki tutarsızlıkları ve güven ile yanılma bedeli arasındaki uyumsuzluğu gösterir
5K kapısıKesinlik
Adımlar1) Önermeyi düz bir cümleyle yaz. 2) Sabit noktalara bakarak sıfırdan yüze bir sayı ver: elli yazı tura, doksan ondan birinde yanılmak. 3) Değiline verdiğin sayının toplamı yüz ediyor mu, kontrol et. 4) Bahis sorusunu sor: buna ne yatırırdın? 5) Bu bir inanç mı, yoksa bir amaç için kabul mü? Yaz.
Ne zaman kullanılır"Biliyorum" ya da "eminim" demeden önce; bir plan bir varsayıma dayandığında; bir karar yüksek riskli olduğunda
Sık hataHer şeye ya yüz ya sıfır vermek; bir kabulü, zamanla fark etmeden inanç derecesine dönüştürmek

Egzersiz

Bakacağın yer şu: ilk envanterdeki sayılardan hangisi, sabit noktalarla karşılaştırıldığında fazla yüksek kaldı? Yüz verdiğin inanç için değiştirebilecek bir gözlem bulabildiysen, belki o sayı yüz değil doksan dokuzdur.

Mini test

  1. İnancı umut ve korkudan ayıran temel özellik nedir?
  2. Birisi yarın yağmur yağacağına yüzde yetmiş, yağmayacağına yüzde elli inandığını söylüyor. Bu inanç derecelerinin sorunu nedir?
  3. Piyango paradoksu, Lockeçu tez için neden bir sorundur?
  4. Bir bilim insanı, test etmek istediği bir hipotezi deney tasarımında doğruymuş gibi kullanıyor. Bu inanç mı, kabul mü? Aradaki üç farkı söyle.
  5. Bir şirket, yıllık planını "Pazar büyümeye devam edecek" varsayımına dayandırıyor. Bu kabulün inanca dönüşmesini önlemek için ne önerirsin?
Cevapları göster
  1. Doğrulukla ilişkisi. İnanç dünyanın nasıl olduğunu betimleme iddiası taşır ve önerme yanlışsa inanç da yanlış çıkar; umut ya da korku yanlış çıkmaz, yalnızca gerçekleşir ya da gerçekleşmez.
  2. Tutarsızdır. Bir önerme ile değiline verilen dereceler toplamda yüz etmeli; yetmiş ile elli yüz yirmi eder.
  3. Bir eşik ne kadar yüksek konursa konsun, her biletin kaybedeceği inancı eşiği geçer; bunları birleştirmek ise "hiçbir bilet kazanmayacak" gibi bildiğimiz bir yanlışa götürür. Tek tek makul inançların toplamı makul olmayabilir.
  4. Kabul. Farklar: kabul istemlidir (karar verilebilir), bağlama bağlıdır (laboratuvarda geçerli, dışarıda değil) ve derece almaz; inanç ise istemsiz, bağlamdan bağımsız ve derecelidir.
  5. Örneğin: varsayımı amacı, geçerlilik süresi ve bırakma koşuluyla yazılı olarak kayda geçirmek; belirli aralıklarla verilerle karşılaştırmak ve varsayımı sınayan göstergeleri ayrıca izlemek.

Özet

  • İnanç, bir önermeyi doğru sayma tutumudur; doğruyu hedeflediği için yanlış çıkabilir.
  • İnanç derecelidir; dereceler olasılık gibi davranmalıdır ve Ramsey'in bahis sorusu gerçek derecemizi ortaya çıkarmanın pratik bir yoludur.
  • Tam inancı bir eşikle tanımlamak çekicidir ama piyango paradoksu, tek tek makul inançların birlikte makul olmayabileceğini gösterir.
  • İnanç büyük ölçüde istemsizdir; ama inanç üreten alışkanlıklarımızı seçebiliriz ve sorumluluğumuz çoğu zaman oradadır.
  • Kabul, bir önermeyi bir amaç için doğruymuş gibi kullanmaktır; istemli, bağlama bağlı ve derecesizdir. Tehlikesi, sessizce inanca dönüşmesidir.
  • İnanç Derecesi Ölçeği sabit noktalarla kullanıldığında sınanabilir bir iddiaya dönüşür: doksan diyorsan on iddiadan yaklaşık dokuzu doğru çıkmalı.

Flashcard'lar

Ön yüzArka yüz
İnanç nedir?Bir önermeyi doğru sayma tutumu
İnanç derecesi nedir?Bir önermeye ne kadar güvendiğimizin sıfırdan yüze ölçüsü
Bir önerme ile değiline verilen dereceler neye eşit olmalı?Toplam yüze
Ramsey'in inanç derecesini ölçme yolu?Kişinin hangi oranlarda bahse girmeye razı olduğuna bakmak
Piyango paradoksu neyi gösterir?Tek tek makul inançların birleşimi makul olmayabilir
İnancın istemsizliği ne demek?İnanmaya doğrudan karar veremeyiz
Kabul nedir?Bir önermeyi belirli bir amaç için doğruymuş gibi kullanma kararı
Kabul ile inancın üç farkı?Kabul istemli, bağlama bağlı ve derecesiz; inanç istemsiz, bağlamdan bağımsız ve dereceli

Sonraki derse köprü

İnanç doğruyu hedefler, ama "doğru" tam olarak ne demektir? Seçim yorumcusunun tahmini doğru çıktı dediğimizde, tahmin ile dünya arasında nasıl bir ilişkiden söz ediyoruz? Bir iddianın dünyadaki olgulara uyması mı, öteki inançlarımızla tutarlı olması mı, işe yaraması mı, yoksa "doğru" kelimesinin hiçbir ek içerik taşımaması mı? Ders 1.4 bu dört cevabı, yani tekabül, tutarlılık, pragmatik ve deflasyoncu doğruluk teorilerini karşılaştıracak ve araç kutuna her iddiaya "Bu neyle doğru?" diye sordurup doğruluğun hangi ölçütle sınandığını açığa çıkaran bir soru ekleyecek.

Günlük sorusu: Yüz verdiğin tek bir inancını seç. Onu doksan dokuza indirecek kadar küçük bir kuşku bulabiliyor musun?

Tarihte bu tartışma

İnancın istemli olup olmadığı sorusu yeni çağ felsefesinde keskin bir ayrılık yarattı. René Descartes, Meditasyonlar'ın dördüncüsünde yargıyı akıl ile iradenin ortak işi olarak gördü: akıl bir düşünceyi sunar, irade onu onaylar ya da reddeder. Descartes'a göre yanılgılarımız, iradenin aklın açıkça kavramadığı şeyleri de onaylamasından doğar; bu yüzden yargıyı askıya almak elimizdedir. David Hume ise inancın bir irade işi olmadığını savundu: İnsan Anlığı Üzerine Bir Soruşturma'da inancı, bir fikrin zihnimizde taşıdığı canlılık ve güç olarak betimledi ve bu duyguyu isteyerek üretemeyeceğimizi söyledi. Yirminci yüzyılda Ramsey'in bahis düşüncesi inanç derecelerine matematiksel bir çerçeve verdi ve bu çizgi bugünkü Bayesçi epistemolojinin temelini oluşturdu; bilim epistemolojisi modülünde bu çerçeveyi gerçek sayılarla kullanacağız.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.