Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Türkiye'nin çevre mevzuatı 1983 tarihli 2872 sayılı Çevre Kanunu'na dayanır ve kirleten öder ilkesini içerir; 1993'te ilk çevresel etki değerlendirmesi yönetmeliği çıkarıldı. Türkiye Paris Anlaşması'nı 2021'de onayladı ve 2053 için net sıfır hedefini açıkladı.
- Dünya Bankası verilerine göre Türkiye'nin toplam sera gazı salımı 1990'dan 2024'e yaklaşık 226'dan 580 milyon tona, yılda ortalama yüzde 2,8 büyüdü; kişi başına salım yaklaşık 2,8'den 5,4 tona çıktı ve Almanya ile Polonya'nın altında kaldı.
- İnce partikül maddeye ortalama maruziyet 2023'te metreküpte yaklaşık 26 mikrogramdı ve 1990'dan bu yana belirgin biçimde düşmedi; elektrik üretiminde kömürün payı yaklaşık yüzde 35'te kaldı. Bu tablo, yasalar ile sonuçlar arasındaki uygulama açığını gösterir.
- Cesur, Tekin ve Ülker, doğalgaz abonelik oranındaki bir puanlık artışın bebek ölüm oranını yüzde 4 azalttığını ve 2011'de yaklaşık 348 bebeğin hayatını kurtardığını buldu.
- Acar ile Yeldan, kömür sübvansiyonlarının kaldırılmasının milli gelirde önemli bir kayıp olmadan salımları yüzde 5'e kadar azaltabileceğini gösterdi. Sübvansiyonu kaldırmak ilk ve ucuz adımdır; ama bölüşüm etkileri telafi edilmeli ve bir karbon fiyatıyla tamamlanmalıdır; yurt içi karbon fiyatı, AB'nin sınırda düzenlemesine gidecek bedelin bir kısmını yurt içinde tutar.
Öğrenme çıktıları
- Hatırlama — Kirleten öder ilkesini, çevresel etki değerlendirmesini, fosil yakıt sübvansiyonunu, ulusal katkı beyanını, net sıfır hedefini ve uygulama açığını tanımlar.
- Anlama — Türkiye'nin çevre politikasının hangi yasal ve kurumsal temellere dayandığını ve bu kurstaki kuramsal araçların Türkiye'nin hava kirliliği, enerji ve iklim sorunlarına nasıl uygulanabileceğini açıklar.
- Uygulama — Dünya Bankası verileriyle Türkiye'nin sera gazı salımlarının büyüme hızını, kişi başına salımını ve hava kalitesini karşılaştırmalı olarak hesaplar; bir sübvansiyonun kaldırılmasının etkisini basit bir modelle değerlendirir.
- Değerlendirme — Cesur, Tekin ve Ulker'in doğalgaz ve bebek sağlığı bulgusunu ve Acar ile Yeldan'ın kömür sübvansiyonları analizini kullanarak Türkiye'de çevre politikasının öncelikleri hakkında gerekçeli bir yargıya varır.
Sezgi
Açılış
1980'lerin kış aylarında Ankara'da yaşayanlar, akşamüstü kentin üzerine çöken is kokulu bir sisi iyi hatırlar. Evlerin ve apartmanların sobaları ve kazanları çoğunlukla düşük kaliteli linyitle yanıyor, çanak biçimindeki kentin havası rüzgârsız günlerde bu dumanla doluyordu. Kentin hava kalitesi, kış boyunca gündemin başında yer alıyordu.
Aynı yıllarda Türkiye, konutlarda ve sanayide doğalgaz kullanımını yaygınlaştırmaya yönelik büyük bir altyapı yatırımına başladı. Önce büyük kentlere, sonra onlarca yıl içinde neredeyse bütün illere doğalgaz dağıtım şebekeleri kuruldu. Bu yatırımın amacı öncelikle enerji arzını çeşitlendirmek ve konforu artırmaktı; ama iktisatçılar sonradan, bu yatırımın beklenmedik bir sağlık kazancı da getirdiğini ölçecekti.
Bu kursun önceki derslerinde çevre iktisadının araçlarını genel olarak gördük. Bu son derste bu araçları Türkiye'ye uyguluyoruz: ülkenin çevre politikasının hangi yasal temellere dayandığını, salımlarının ve hava kalitesinin nasıl seyrettiğini ve iktisadi araştırmaların Türkiye'deki çevre politikaları hakkında ne söylediğini ele alıyoruz.
Hikâye — Bir kanundan net sıfır hedefine
Türkiye'nin çevre mevzuatının temel taşı, 1983'te kabul edilen 2872 sayılı Çevre Kanunu'dur. Kanun, çevre korumasının ilkelerini belirledi ve bunların arasında, kirliliğe yol açanın bu kirliliğin önlenmesi ve giderilmesi masraflarını üstlenmesi anlamına gelen kirleten öder ilkesine yer verdi. Bu ilke, bu kursta gördüğümüz Pigou fikrinin hukuki bir ifadesidir: kirletenin, başkalarına yüklediği maliyeti kendi hesabına katması.
1990'larda kanunun uygulanmasına yönelik ikincil düzenlemeler gelişti. 1993'te yürürlüğe giren ilk çevresel etki değerlendirmesi yönetmeliği, büyük yatırım projelerinin çevresel etkilerinin inşaattan önce değerlendirilmesini zorunlu kıldı. Sonraki on yıllarda bu yönetmelik defalarca yenilendi; madenler, termik santraller, barajlar ve otoyollar gibi projelerin çevresel etki değerlendirme süreçleri, Türkiye'de çevre tartışmalarının merkezine yerleşti.
İklim politikasında Türkiye uzun süre temkinli bir tutum izledi. Ülke, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne ve Kyoto Protokolü'ne taraf oldu; 2015'te imzalanan Paris Anlaşması'nı ise 2021'de onayladı. Aynı yıl Türkiye, 2053 yılına kadar net sıfır salıma ulaşma hedefini açıkladı. 2025'te kabul edilen İklim Kanunu ve kurulması öngörülen ulusal emisyon ticaret sistemi, önceki kurslarda ele aldığımız gibi, bu hedefe yönelik ilk kapsamlı yasal adımlar oldu.
Bu tarihçe, Türkiye'nin çevre politikasının bir kısmının iç sorunlara, özellikle hava ve su kirliliğine, bir kısmının ise uluslararası taahhütlere ve ticaret ilişkilerine, özellikle de Avrupa Birliği'nin sınırda karbon düzenlemesine yanıt olarak geliştiğini gösterir. Kanıt bölümü, bu iki yüzün her birine dair Türkiye'den bir iktisadi araştırmayı ele alıyor.
Kavram
Türkiye çevre mevzuatının temel ilkelerinden biri şudur.
Büyük projelerin çevresel etkilerini önceden değerlendiren süreç şudur.
Kirletici etkinlikleri ucuzlatan bir politika aracı şudur.
Paris Anlaşması'nın temel aracı şudur.
Uzun dönemli iklim hedeflerinin ortak biçimi şudur.
Politika ile sonuç arasındaki farkın adı şudur.
Veri ve kanıt
Bu çalışma, Türkiye'nin kendi deneyiminden, bu kursta gördüğümüz iki fikre bir kanıt sunar. Birincisi, hava kirliliğinin marjinal dış maliyeti büyüktür ve bu maliyetin önemli bir kısmı en savunmasız gruplara, yani bebeklere düşer. İkincisi, çevre politikaları her zaman «çevre politikası» adı altında yapılmaz: doğalgaz altyapısına yapılan yatırımın asıl amacı enerji arzıydı, ama sağlık kazancı çok büyük oldu. Kömürden doğalgaza geçişin iklim açısından bedeli, yani doğalgazın da bir fosil yakıt olması, bu kazancın yanında ayrıca değerlendirilmelidir.
Bu analiz, Pigou vergisinin ters yüzünü gösterir. Bir dış maliyeti olan etkinliği vergilendirmek yerine sübvanse etmek, piyasanın zaten fazla ürettiği bir malı daha da fazla üretmeye iter. Sübvansiyonu kaldırmak, yeni bir vergi koymadan salımları azaltmanın ve kamu bütçesine kaynak kazandırmanın bir yoludur. Ama sübvansiyonların bir kısmı, örneğin yoksul hanelere dağıtılan ayni kömür yardımı, bir sosyal politika işlevi görür; bu yüzden kaldırılmaları, öbür derslerde gördüğümüz bölüşüm kaygılarıyla birlikte ve alternatif destek mekanizmalarıyla tasarlanmalıdır. Genel denge modellerinin sonuçları da varsayımlarına bağlıdır ve bir aralık olarak okunmalıdır.
Yaygın yanlış«Türkiye'nin kişi başına salımı gelişmiş ülkelerden düşük olduğu için iklim politikası Türkiye için öncelikli değildir.»
Dünya Bankası verilerine göre Türkiye'nin kişi başına karbondioksit salımı 2024'te yaklaşık 5,4 ton ile Almanya'nın yaklaşık 6,9 ve Polonya'nın 7,6 tonunun altındadır; ama toplam sera gazı salımı 1990'dan bu yana iki buçuk katına çıkmıştır ve artmaya devam etmektedir. Ayrıca Türkiye'nin başlıca ihracat pazarı olan AB'nin sınırda karbon düzenlemesi, iklim politikasını bir ticaret ve rekabet sorunu hâline getirmiştir. Önceliğin nasıl belirleneceği bir değer yargısıdır, ama bu veriler ve ticari bağlar göz ardı edilemez.
Yaygın yanlış«Türkiye'de çevreyi koruyan yasalar olduğuna göre sorun çözülmüştür.»
Türkiye'de 1983'ten bu yana kapsamlı bir çevre mevzuatı vardır; ama yasaların varlığı, sonuçların gerçekleştiği anlamına gelmez. Dünya Bankası verilerine göre Türkiye'de ince partikül maddeye yıllık ortalama maruziyet 2023'te metreküpte yaklaşık 26 mikrogramdı; bu, 1990'daki düzeyden pek farklı değildi ve Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği yıllık sınırın çok üstündeydi. Denetim kapasitesi, cezaların caydırıcılığı ve politikalar arasındaki tutarlılık, yasaların etkisini belirler.
Neden önemli?
Türkiye, hızla büyüyen, sanayileşen ve kentleşen bir ekonomi olarak, bu kursta ele aldığımız çevre sorunlarının hemen hepsini aynı anda yaşar: kentlerde hava kirliliği, tarımda yeraltı suyu çekimi, kıyılarda aşırı avlanma, madencilik ve enerji projelerinin yerel etkileri ve küresel iklim değişikliğine katkı. Bu sorunlara hangi araçlarla ve hangi öncelikle yaklaşılacağı, ekonominin uzun dönemli refahını doğrudan etkiler.
Türkiye'nin dış ticaret yapısı, iklim politikasını ayrıca önemli kılar. Çelik, çimento, alüminyum ve gübre gibi karbon yoğun ürünlerin önemli bir kısmı AB'ye ihraç edilir; AB'nin sınırda karbon düzenlemesi, bu ürünlerin içerdiği karbon için bir bedel öder hâle gelmesi demektir. Yurt içinde işleyen bir karbon fiyatı, bu bedelin bir kısmını yurt içinde tutmanın ve sanayiyi daha az karbon yoğun üretime yöneltmenin bir yoludur.
Bu kurstaki araçlar, Türkiye'nin çevre politikasını tartışmak için ortak bir dil sunar. Bir politikanın marjinal dış maliyeti ne kadar düzelttiğini, kimlerin kazanıp kimlerin kaybettiğini ve daha düşük maliyetle aynı sonuca ulaşmanın mümkün olup olmadığını sormak, çevre tartışmalarını slogan düzeyinden ölçülebilir bir düzeye taşır.
Model
Çözümlü örnek — Salımların seyri
Dünya Bankası kalkınma göstergelerinin bu ders için indirilen sürümüne göre, arazi kullanımı hariç toplam sera gazı salımları Türkiye'de 1990'da yaklaşık 226 milyon ton karbondioksit eşdeğeriydi; 2024'te yaklaşık 580 milyon tona ulaştı. Aynı dönemde Almanya'nın salımları yaklaşık 1.236 milyon tondan 674 milyon tona, Polonya'nınki 513 milyon tondan 348 milyon tona indi.
Türkiye'nin salımları 34 yılda yaklaşık 2,56 katına çıktı. Bu, yıllık ortalama yüzde 2,8'lik bir büyüme hızı demektir: 2,56'nın 34. kökü alındığında yaklaşık 1,028 bulunur. Salımların bu hızla büyümesi, ekonominin ve nüfusun büyümesiyle, enerji talebinin artmasıyla ve elektrik üretiminde kömürün önemli payını korumasıyla ilişkilidir.
Aynı veriler, bir ülkenin salımlarının büyürken öbür ülkelerinkinin nasıl azalabildiğini de gösterir. Almanya ve Polonya'nın düşüşü, kısmen sanayi yapılarındaki değişimden, kısmen AB'nin emisyon ticaret sistemi gibi politikalardan, kısmen de enerji karışımındaki dönüşümden kaynaklanır. Türkiye'nin 2053 net sıfır hedefi, bu eğrinin yönünün önümüzdeki on yıllarda tersine çevrilmesini gerektirir.
Çözümlü örnek — Kişi başına ve toplam
Aynı veritabanına göre Türkiye'de kişi başına karbondioksit salımı 1990'da yaklaşık 2,8 ton, 2024'te yaklaşık 5,4 tondu. Almanya'da 2024'te yaklaşık 6,9, Polonya'da 7,6 tondu. Kişi başına bakıldığında Türkiye bu iki ülkenin altındadır.
Ama kişi başına salım 34 yılda yaklaşık iki katına çıkmıştır; yıllık ortalama artış hızı yaklaşık yüzde 2'dir. Almanya'da ise kişi başına salım 1990'daki yaklaşık 12,7 tondan 6,9 tona inmiştir. İki ülkenin kişi başına salımları giderek birbirine yaklaşmaktadır; bunun nedeni hem Türkiye'nin artışı hem de Almanya'nın düşüşüdür.
Hangi ölçünün öne çıkarılacağı bir politika tartışmasıdır. Kişi başına salım, bir ülkenin gelişmişlik düzeyine göre adil payını tartışmak için anlamlıdır; toplam salım ve büyüme hızı ise iklim üzerindeki etkiyi belirler. İklim müzakerelerinde gelişmekte olan ülkeler çoğu zaman birinci ölçüyü, gelişmiş ülkeler ikincisini vurgular. İki ölçü de doğrudur; ikisi de tek başına eksiktir.
Çözümlü örnek — Hava kalitesi
Dünya Bankası'nın ince partikül madde göstergesine göre, Türkiye'de nüfusun yıllık ortalama maruziyeti 1990'da metreküpte yaklaşık 25, 2023'te yaklaşık 26 mikrogramdı. Aynı dönemde Almanya'da maruziyet yaklaşık 22'den 9 mikrograma, Polonya'da yaklaşık 32'den 17 mikrograma indi.
Dünya Sağlık Örgütü'nün 2021'de yıllık ortalama için önerdiği düzey metreküpte 5 mikrogramdır. Türkiye'nin 2023 düzeyi bu önerinin yaklaşık beş katıdır; Almanya'nınki yaklaşık iki katıdır. Türkiye'de ortalama maruziyet otuz yılda belirgin biçimde düşmemiştir; bu, bir önceki bölümdeki uygulama açığının somut bir göstergesidir.
Bu tablo, doğalgaza geçişin sağladığı iyileşmeye rağmen, trafik, sanayi, termik santraller ve kış aylarında hâlâ katı yakıt kullanan yerleşimlerden kaynaklanan kirliliğin sürdüğünü düşündürür. Ulusal ortalama, iller arasındaki büyük farkları da gizler; bazı sanayi ve kömür bölgelerinde maruziyet ortalamanın çok üstündedir. Önceki derslerde gördüğümüz gibi, ince partikül madde tekdüze karışmayan bir kirleticidir ve politika yerel koşullara göre tasarlanmalıdır.
Çözümlü örnek — Elektrikte kömür ve yenilenebilir
Aynı veritabanına göre Türkiye'de elektrik üretiminin kömürden elde edilen payı 1990'da yaklaşık yüzde 35'ti; 2024'te yine yaklaşık yüzde 35'tir. Almanya'da bu pay yüzde 58'den yüzde 24'e, Polonya'da yüzde 96'dan yüzde 56'ya indi. Türkiye'de yenilenebilir kaynakların elektrik üretimindeki payı ise 2020'de yaklaşık yüzde 42, 2021'de yüzde 35'ti.
Yenilenebilir payının bir yıldan ötekine bu kadar değişmesi, Türkiye'de yenilenebilir elektriğin önemli bir kısmının hidroelektrikten geldiğini ve kurak yıllarda hidroelektrik üretiminin düştüğünü yansıtır. Rüzgâr ve güneş kapasitesi son on yılda hızla artmıştır, ama toplam elektrik talebi de artmıştır; kömürün payının yatay seyretmesi, yeni talebin bir kısmının yine kömürle karşılandığı anlamına gelir.
Bu veriler, bu kurstaki araçlarla nasıl yorumlanabilir? Kömürlü üretimin marjinal dış maliyeti, önceki derslerde gördüğümüz gibi, hava kirliliği ve iklim zararlarıyla büyüktür. Kömür sübvansiyonları bu dış maliyeti büyütürken, bir karbon fiyatı onu içselleştirir. Acar ile Yeldan'ın analizi, yalnızca sübvansiyonları kaldırmanın bile salımları anlamlı ölçüde azaltabileceğini gösteriyordu.
Çözümlü örnek — Net sıfıra giden yol
Türkiye'nin 2024'teki yaklaşık 580 milyon tonluk salımını 2053'e kadar, geri kalanı ormanlar ve başka yollarla dengelenecek bir düzeye, örneğin 58 milyon tona, yani onda birine indirmek istediğini varsayalım. Önümüzde 29 yıl vardır.
Salımlar her yıl aynı oranda azalacaksa, bu oran, onda birin 29. kökünden bulunur: yaklaşık 0,924, yani yılda yaklaşık yüzde 7,6'lık bir düşüş. Salımlar her yıl aynı miktarda azalacaksa, bu miktar yaklaşık (580 − 58) ÷ 29 ≈ 18 milyon ton olur. İki yol da, 1990'dan bu yana yılda ortalama yüzde 2,8 artmış bir salım eğrisinin yönünün hızla tersine çevrilmesini gerektirir.
Bu basit hesap, ara hedeflerin neden önemli olduğunu gösterir. Azaltım geciktirilirse, kalan yıllarda gereken yıllık düşüş hızı daha da artar; ayrıca karbondioksit atmosferde birikip yüzyıllarca kaldığından, geç azaltım yıllar boyunca birikmiş fazladan salım demektir. Önceki derslerde gördüğümüz güvenilirlik sorunu da burada geçerlidir: firmaların bugün uzun ömürlü yatırımlarını düşük karbonlu teknolojilere yöneltmesi, ara hedeflerin ve karbon fiyatının gelecekte gerçekten uygulanacağına inanmalarına bağlıdır. Sayılar varsayımdır.
Çözümlü örnek — Beklemenin değeri
Bir vadide bir maden projesi değerlendirilsin. Projenin bugünkü net getirisi 100 milyon lira olsun. Proje, vadideki bir yeraltı suyu havzasına ya zarar vermeyecek ya da havzayı kalıcı olarak kirletecek; iki olasılık da yüzde 50 olsun ve kirlenmenin değeri 150 milyon lira olsun. Beklenen zarar 75 milyon liradır ve projenin beklenen net değeri 25 milyon liraya düşer.
Beş yıl sürecek bir hidrojeolojik çalışma, havzanın gerçekten kirlenip kirlenmeyeceğini ortaya koyabilsin. Çalışma yapılıp proje yalnızca kirlenme riski yoksa uygulanırsa, beklenen değer yüzde 50 × 100 = 50 milyon liradır; beş yıllık gecikmenin maliyeti bu değerden düşülmelidir. Gecikme maliyeti 25 milyon liranın altındaysa, beklemek ve bilgi toplamak, projeyi hemen onaylamaktan daha iyidir.
Bu hesap, çevresel etki değerlendirmesinin iktisadi mantığının bir yüzünü gösterir. Geri dönüşsüz kayıpların söz konusu olduğu durumlarda, bilgi toplamanın ve kararı ertelemenin bir değeri vardır; iktisatçılar buna yarı opsiyon değeri der. İyi işleyen bir değerlendirme süreci, projeyi durdurmak için değil, geri dönüşsüz zararlar hakkında karar vermeden önce yeterli bilgiye sahip olmak için vardır. Sayılar varsayımdır.
Çözümlü örnek — Sübvansiyonun kaldırılması
Basit bir modelle, bir kömür sübvansiyonunun etkisini görelim. Bir bölgede kömürün talebi, fiyat P ve miktar Q olmak üzere Q = 100 − P ile verilsin; marjinal üretim maliyeti ton başına 40 lira ve kömür kullanımının marjinal dış maliyeti ton başına 20 lira olsun. Devlet ton başına 10 liralık bir sübvansiyon veriyor olsun. Tüketicinin karşılaştığı fiyat 30 liradır ve kullanılan kömür miktarı 100 − 30 = 70 birimdir.
Dış maliyet de hesaba katıldığında doğru fiyat, üretim maliyeti ile dış maliyetin toplamına, yani 60 liraya eşit olmalıdır; bu fiyatta kullanım 40 birimdir. Sübvansiyon, kullanımı bu düzeyin 30 birim üstüne çıkarmıştır. 40 ile 70 birim arasında her birimin sosyal maliyeti 60 lira, tüketiciye sağladığı değer ise 60 liradan 30 liraya kadar düşer; ortadaki üçgenin alanı 30 × 30 ÷ 2 = 450 liralık bir refah kaybıdır. Bunun üstüne devlet her yıl 70 × 10 = 700 lira sübvansiyon öder.
Sübvansiyon kaldırıldığında fiyat 40 liraya çıkar ve kullanım 60 birime iner. Kayıp üçgeni 20 × 20 ÷ 2 = 200 liraya küçülür ve devlet 700 lira tasarruf eder. Ton başına 20 liralık bir karbon ve kirlilik bedeli eklendiğinde fiyat 60 liraya çıkar, kullanım 40 birime iner ve kayıp tamamen ortadan kalkar. Bu basit hesap, sübvansiyonu kaldırmanın ilk ve en ucuz adım olduğunu, ama tek başına yeterli olmadığını gösterir. Sayılar varsayımdır.
Çözümlü örnek — Sübvansiyonun bölüşüm yüzü
Aynı sübvansiyonun bir kısmı, yoksul hanelere kış aylarında dağıtılan ayni kömür yardımı biçiminde olsun. Bu yardım, yüz bin haneye yılda birer ton kömür olarak dağıtılsın ve kömürün piyasa değeri ton başına 4 bin lira olsun. Devletin yıllık maliyeti 400 milyon liradır.
Bu yardımı kaldırmak, hem kömür tüketimini hem de kış aylarındaki hava kirliliğini azaltır; ama yardımı alan haneler için ısınma maliyetini artırır. Aynı 400 milyon lira, hanelere doğrudan nakit olarak verilirse, her hane 4 bin lira alır; bu parayı kömüre, doğalgaza, yalıtıma ya da başka bir ihtiyaca harcamakta serbesttir. Haneler bu parayla daha az kirleten bir ısınma yöntemini seçebilir, ya da ısınma yerine başka bir ihtiyacı öne alabilir.
Bu seçim, sosyal politika ile çevre politikası arasındaki bir ödünleşimi gösterir. Ayni yardım, hanenin ısınmasını güvence altına alır ama kirliliği teşvik eder; nakit yardım, esneklik sağlar ama bazı hanelerin ısınmadan fedakârlık etmesine yol açabilir. Yalıtım ve verimli soba gibi yatırımlara destek, iki amacı birlikte gözetmenin bir yolu olabilir. Sayılar varsayımdır.
Çözümlü örnek — Sınırda karbon bedeli
Türkiye'den AB'ye ihraç edilen bir ton çelik, üretimi sırasında yaklaşık 2 ton karbondioksit salsın. AB'deki izin fiyatı ton başına 80 avro olsun. AB'nin sınırda karbon düzenlemesi tam olarak uygulandığında, ithalatçı bu çelik için 2 × 80 = 160 avro ödemek zorundadır; ürünün üretildiği ülkede fiilen ödenmiş bir karbon fiyatı varsa, bu bedelden düşülebilir.
Türkiye'de ton başına 30 avroya denk gelen bir karbon fiyatı uygulanıyorsa, ihracatçı yurt içinde 2 × 30 = 60 avro öder ve AB'deki bedel 100 avroya iner. Toplam bedel yine 160 avrodur, ama 60 avrosu Türkiye'nin kamu gelirine kalır. Yurt içinde hiçbir karbon fiyatı yoksa, 160 avronun tamamı AB'ye gider.
Bu hesap, önceki derslerde gördüğümüz karbon kaçağı ve sınırda düzenleme tartışmasının Türkiye için somut sonucunu gösterir. Yurt içi bir karbon fiyatı, ihracatçının toplam bedelini değiştirmese de, gelirin nerede kalacağını belirler ve yerli üreticileri, AB pazarında rekabet edebilmek için daha az karbon yoğun üretime yöneltir. Sayılar varsayımdır.
Modelin sınırları
Bu dersteki veriler, Dünya Bankası'nın uluslararası karşılaştırmayı kolaylaştırmak için kullandığı yöntemlerle hesaplanmıştır ve Türkiye'nin resmî sera gazı envanterinden ya da ulusal hava kalitesi ölçümlerinden farklı olabilir. Ulusal ortalamalar, iller ve bölgeler arasındaki büyük farkları gizler. Bir politika değerlendirmesi, bu verileri TÜİK'in ve ilgili bakanlığın ayrıntılı verileriyle birlikte kullanmalıdır. Veriler ayrıca geriye dönük olarak revize edilebilir; bu dersteki sayılar, çekildikleri günün veri sürümünü yansıtır ve bir yıl sonra biraz farklı çıkabilir.
Ayrıca bu ders, çevre politikasının siyasi iktisadını, yani çıkar gruplarının, yerel toplulukların ve uluslararası ilişkilerin politika seçimlerini nasıl etkilediğini yalnızca kısaca ele aldı. Madencilik ve enerji projelerinin çevresel etki değerlendirme süreçleri etrafındaki tartışmalar, hukuki itirazlar ve yerel direnişler, çevre politikasının iktisadi araçlar kadar kurumlarla ve hukukla da şekillendiğini gösterir.
Uygulama
Özet kartı
- Türkiye'nin çevre mevzuatı 1983 tarihli 2872 sayılı Çevre Kanunu'na dayanır ve kirleten öder ilkesini içerir; 1993'te ilk çevresel etki değerlendirmesi yönetmeliği çıkarıldı. Türkiye Paris Anlaşması'nı 2021'de onayladı ve 2053 için net sıfır hedefini açıkladı.
- Dünya Bankası verilerine göre Türkiye'nin toplam sera gazı salımı 1990'dan 2024'e yaklaşık 226'dan 580 milyon tona, yılda ortalama yüzde 2,8 büyüdü; kişi başına salım yaklaşık 2,8'den 5,4 tona çıktı ve Almanya ile Polonya'nın altında kaldı.
- İnce partikül maddeye ortalama maruziyet 2023'te metreküpte yaklaşık 26 mikrogramdı ve 1990'dan bu yana belirgin biçimde düşmedi; elektrik üretiminde kömürün payı yaklaşık yüzde 35'te kaldı. Bu tablo, yasalar ile sonuçlar arasındaki uygulama açığını gösterir.
- Cesur, Tekin ve Ülker, doğalgaz abonelik oranındaki bir puanlık artışın bebek ölüm oranını yüzde 4 azalttığını ve 2011'de yaklaşık 348 bebeğin hayatını kurtardığını buldu.
- Acar ile Yeldan, kömür sübvansiyonlarının kaldırılmasının milli gelirde önemli bir kayıp olmadan salımları yüzde 5'e kadar azaltabileceğini gösterdi. Sübvansiyonu kaldırmak ilk ve ucuz adımdır; ama bölüşüm etkileri telafi edilmeli ve bir karbon fiyatıyla tamamlanmalıdır; yurt içi karbon fiyatı, AB'nin sınırda düzenlemesine gidecek bedelin bir kısmını yurt içinde tutar.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Kirleten öder ilkesi | Polluter pays principle | Kirliliğe yol açanın önleme ve giderme masraflarını karşılaması ilkesi |
| Çevresel etki değerlendirmesi | Environmental impact assessment | Projelerin çevresel etkilerinin uygulamadan önce değerlendirilmesi süreci |
| Fosil yakıt sübvansiyonu | Fossil fuel subsidy | Fosil yakıtların üretimini ya da tüketimini ucuzlatan kamu desteği |
| Ulusal katkı beyanı | Nationally determined contribution | Paris Anlaşması'na taraf ülkenin kendi belirlediği iklim hedefleri ve önlemleri |
| Net sıfır hedefi | Net zero target | Salımların belirli bir yıla kadar uzaklaştırılan miktara eşitlenmesi taahhüdü |
| Uygulama açığı | Implementation gap | Yasal hedefler ile uygulamada gerçekleşen sonuçlar arasındaki fark |
Kendini sına
- (Çıktı 1) Kirleten öder ilkesi ile Pigou vergisi arasındaki ilişkiyi açıkla. Bir ilkenin yasada yer alması, onun hangi araçla ve hangi düzeyde uygulanacağını belirler mi?
- (Çıktı 2) Türkiye'nin kişi başına salımı Almanya'nınkinden düşük, ama toplam salımı artarken Almanya'nınki azalıyor. Bu iki bilgiyi bir iklim politikası tartışmasında nasıl birlikte kullanırsın?
- (Çıktı 3) Bir ülkenin salımları 30 yılda 200 milyon tondan 450 milyon tona çıkmış. Yıllık ortalama büyüme hızını hesapla. Bu ülke salımlarını 25 yılda 450'den 45 milyon tona indirmek isterse, yılda ortalama yüzde kaç azaltması gerekir?
- (Çıktı 3) Bir bölgede kömürün ters talebi P = 120 − Q, üretim maliyeti ton başına 50 lira, marjinal dış maliyeti ton başına 30 lira ve devletin sübvansiyonu ton başına 20 liradır. Sübvansiyon varken kaç ton kullanıldığını, dış maliyet de fiyata girseydi kaç ton kullanılacağını ve aradaki refah kaybını bul.
- (Çıktı 4) Cesur, Tekin ve Ülker'in bulgusu, doğalgaz yatırımlarının bir iklim politikası olarak başarılı olduğunu mu gösterir? Bulgunun hangi dış maliyeti ölçtüğünü ve hangisini ölçmediğini açıkla.
- (Çıktı 4) Acar ile Yeldan'ın bulgusuna dayanarak kömür sübvansiyonlarının bütünüyle kaldırılmasını öneren bir politika notuna hangi itirazlar yöneltilebilir? Bu itirazları karşılayacak bir tasarım öner.
Cevaplar
- Kirleten öder ilkesi, kirliliğe yol açanın bu kirliliğin önlenmesi ve giderilmesi masraflarını karşılamasını ister; Pigou vergisi, kirletenin her ek birimine, başkalarına yüklediği zarar kadar bir fiyat ekleyerek bu ilkenin iktisadi olarak etkin bir biçimini sunar. Ama ilkenin yasada yer alması, onun hangi araçla, örneğin bir vergiyle, bir izin piyasasıyla, bir emisyon standardıyla ya da bir tazminat kuralıyla, ve hangi düzeyde uygulanacağını belirlemez. Bir ilke, uygulanmadıkça ya da düşük bir düzeyde uygulandıkça, dış maliyetin içselleştirilmesini sağlamaz.
- Kişi başına salım, bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ve geçmiş sorumluluğu göz önünde bulundurulduğunda adil payını tartışmak için anlamlıdır ve Türkiye'nin kişi başına salımının Almanya'nın altında olması bu tartışmada bir argümandır. Toplam salım ve büyüme hızı ise iklim üzerindeki etkiyi belirler; Türkiye'nin salımlarının artması, dünyanın iklim hedeflerine ulaşmasını zorlaştırır. İki bilgi birlikte, Türkiye'nin salımlarının artış hızının yavaşlatılıp tersine çevrilmesi gerektiğini, ama bu dönüşümün hızının ve maliyetinin paylaşımının gelişmişlik farklarını gözetmesi gerektiğini gösterir.
- Salımlar 30 yılda 450 ÷ 200 = 2,25 katına çıkmıştır; yıllık ortalama büyüme hızı 2,25'in 30. kökü eksi 1, yani yaklaşık yüzde 2,7'dir. 25 yılda onda birine inmek için yıllık oran, 0,1'in 25. kökü, yani yaklaşık 0,912 olmalıdır; bu, yılda yaklaşık yüzde 8,8'lik bir azalma demektir.
- Sübvansiyonla fiyat 50 − 20 = 30 lira, kullanım 120 − 30 = 90 birimdir. Toplum için en iyi fiyat 50 + 30 = 80 lira, en iyi kullanım 120 − 80 = 40 birimdir. 40 ile 90 birim arasında sosyal maliyet 80 lira, talep eğrisinin yüksekliği 80'den 30'a iner; ölü ağırlık kaybı 50 × 50 ÷ 2 = 1.250 liradır. Devlet ayrıca her yıl 90 × 20 = 1.800 lira sübvansiyon öder.
- Bulgu, doğalgazın kömürün yerini almasıyla yerel hava kirliliğinin azaldığını ve bunun bebek ölümlerini düşürdüğünü gösterir; yani ölçtüğü dış maliyet, yerel hava kirliliğinin sağlık zararıdır. İklim açısından ise doğalgaz da bir fosil yakıttır; kömürden daha az karbondioksit salar, ama salımı sıfır değildir ve üretim ile taşıma sırasındaki metan sızıntıları iklim üzerinde ek bir etki yaratır. Bu yüzden bulgu, doğalgaz yatırımlarının güçlü bir yerel sağlık politikası olduğunu gösterir, ama tek başına bir iklim politikası olarak başarılı olduğunu göstermez.
- İtirazlar arasında, sübvansiyonların bir kısmının yoksul hanelere ayni kömür yardımı biçiminde bir sosyal politika işlevi görmesi, kaldırılmaları hâlinde bu hanelerin ısınma maliyetinin artacağı, kömür madenciliğine bağımlı bölgelerde istihdamın ve yerel gelirin azalabileceği ve genel denge modelinin sonuçlarının varsayımlarına duyarlı olduğu sayılabilir. Bir tasarım önerisi, sübvansiyonların kademeli olarak kaldırılması, tasarruf edilen kaynağın bir kısmının yoksul hanelere nakit destek ve yalıtım ile verimli ısınma yatırımlarına aktarılması, madencilik bölgelerinde istihdam dönüşümüne destek verilmesi ve etkilerin bir hava kalitesi ve salım izleme sistemiyle düzenli olarak ölçülmesidir.
İleri okuma
- Resul Cesur, Erdal Tekin, Aydoğan Ülker (2017). «Air Pollution and Infant Mortality: Evidence from the Expansion of Natural Gas Infrastructure». Economic Journal 127(600). Türkiye'de doğalgaz yaygınlaşmasının sağlık etkisi.
- Sevil Acar, Erinç Yeldan (2016). «Environmental Impacts of Coal Subsidies in Turkey: A General Equilibrium Analysis». Energy Policy 90. Kömür sübvansiyonlarının kaldırılmasının salım ve büyüme etkileri.
- 2872 sayılı Çevre Kanunu (1983). Resmî Gazete ve mevzuat.gov.tr. Türkiye çevre mevzuatının temel metni.
- Dünya Bankası. World Development Indicators. Bu dersteki salım, hava kalitesi ve elektrik üretimi göstergelerinin kaynağı ve yöntem notları.
Sonraki derse köprü
Bu kursun son dersinde, Türkiye'de çevre politikasının yalnızca iktisadi araçlarla değil, kanunlarla, yönetmeliklerle, çevresel etki değerlendirme süreçleriyle ve mahkeme kararlarıyla şekillendiğini gördük. Coase teoremi dersinde de hakların nasıl tanımlandığının ve hangi kuralla korunduğunun kaynak kullanımını belirlediğini öğrenmiştik. Sıradaki kurs, bu gözlemi genelleştiriyor ve hukuk ile ekonominin kesişimine geçiyor. İlk dersi, hukukun ekonomik analizinin ne olduğunu soruyor: hukuk kurallarının insanların davranışlarını nasıl birer teşvik olarak etkilediğini, iktisadın mülkiyet, sözleşme ve haksız fiil hukukuna nasıl bir bakış getirdiğini ve bu bakışın sınırlarını göreceğiz.