İçeriğe geç

Ders EKO-211.09 · Seviye 2 — Orta

Post-Keynesyen iktisat

EKO-211 İktisadi Düşünce Tarihi II: Modern Okullar

4.336 kelime · yaklaşık 20 dakika okuma · seslendirme 10 dk · veriler Eylül 2026 itibarıyla

Katmanlar:SezgiModel

  • Cambridge sermaye tartışması
  • yeniden geçiş
  • temel belirsizlik
  • etkin talep ilkesi
  • Kalecki kâr denklemi
  • ücrete dayalı ve kâra dayalı talep rejimi
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Post-Keynesyenler, neoklasik sentezin Keynes'i fiyat yapışkanlığına indirgediğini savundu; onlara göre Keynes'in asıl mesajı, yatırımın temel belirsizlik altında yapıldığı ve ekonominin kendiliğinden tam istihdama yönelmediğiydi.
  2. Cambridge sermaye tartışmasında Joan Robinson, sermayenin nasıl ölçüleceğini sordu; Sraffa'nın çerçevesinden gösterilen yeniden geçiş olasılığını Samuelson 1966'da kabul etti, ama ana akım uygulamada toplu üretim fonksiyonlarını kullanmayı sürdürdü.
  3. Kalecki, Keynes'ten bağımsız olarak etkin talep ilkesine ulaştı ve ona gelir dağılımını ekledi; kâr denklemine göre yatırım ve kâr sahiplerinin tüketimi kârı belirler, maliyet artı fiyatlamada dağılımı piyasa gücü belirler.
  4. Onaran ile Galanis, Türkiye dahil birçok G20 ekonomisinde ücret payındaki düşüşün büyümeyi azalttığını ve bütün ülkelerde birlikte düşüşün küresel büyümeyi azalttığını buldu; Kiefer ile Rada ise 13 OECD ülkesinde ekonomik faaliyetin zayıf biçimde kâra dayalı olduğunu ve ülkelerin birim emek maliyetlerinde bir dibe doğru yarışa girdiğini gösterdi.
  5. Post-Keynesyen iktisat, finans, borç ve gelir dağılımı konularında ana akımın ihmal ettiği sorulara dikkat çekti; ama tek bir sınanabilir model etrafında birleşmediği için eleştirisi, alternatifinden daha etkili oldu.

Öğrenme çıktıları

  • Hatırlama — Cambridge sermaye tartışmasını, yeniden geçişi, temel belirsizliği, etkin talep ilkesini, Kalecki kâr denklemini ve ücrete dayalı ile kâra dayalı talep rejimlerini tanımlar.
  • Anlama — Post-Keynesyenlerin neoklasik sentezi ve Yeni Keynesyenleri neden Keynes'in yanlış bir okuması olarak gördüğünü ve ana akımdan belirsizlik, gelir dağılımı ve sermaye kuramı konularında nasıl ayrıldığını açıklar.
  • Uygulama — İki üretim tekniğinin maliyetini farklı faiz oranlarında karşılaştırarak yeniden geçişi, Kalecki kâr denklemiyle toplam kârı ve ücret payındaki bir değişimin toplam talebe etkisini hesaplar.
  • Değerlendirme — Onaran ile Galanis'in ve Kiefer ile Rada'nın ücret payı ile büyüme arasındaki ilişkiye dair farklı bulgularını kullanarak Post-Keynesyen dağılım–talep argümanının hangi koşullarda desteklendiğini tartışır.

Sezgi

Açılış

Neoklasik sentez ve Yeni Keynesyenler, Keynes'i ana akım iktisadın içine yerleştirdi. Keynes'in fikirleri, etiketlerin ve bordroların gecikmeyle güncellendiği bir dünyanın özel bir durumu olarak yorumlandı: fiyatlar esnek olduğunda ekonomi tam istihdama dönüyor, Keynes yalnızca bu dönüşün uzun sürebileceğini söylemiş oluyordu.

Keynes'in Cambridge'deki öğrencilerinin ve çalışma arkadaşlarının bir kısmı bu yorumu kabul etmedi. Onlara göre Keynes'in asıl söylediği, fiyatların yapışkan olduğu değil, geleceğin bilinemez olduğuydu. Yatırım kararları hesaplanabilir olasılıklara değil, alışkanlıklara, sezgilere ve güvene dayanıyordu; para, bu belirsizliğe karşı bir sığınaktı; ve piyasa ekonomisinin kendiliğinden tam istihdama yöneldiğine dair hiçbir güvence yoktu. Keynes'i esnek fiyatlı bir dengenin kısa dönemli sapmasına indirgeyen yorum, ona göre asıl devrimi kaçırıyordu.

Bu ders, kendilerine Post-Keynesyen adını veren bu geleneği izliyor: iki Cambridge arasında geçen bir kuram tartışmasını, Keynes'le aynı yıllarda benzer sonuçlara ulaşan Polonyalı bir iktisatçıyı ve gelir dağılımının toplam talebi nasıl etkilediğine dair bugün de süren bir ampirik tartışmayı.

Hikâye — İki Cambridge

1953'te Cambridge Üniversitesi'nden Joan Robinson, Review of Economic Studies'de «The Production Function and the Theory of Capital» başlıklı bir makale yayımladı. Soru basit görünüyordu: üretim fonksiyonunda emekle birlikte yer alan sermaye, hangi birimle ölçülüyordu? Emek saatle, toprak dönümle ölçülebilirdi. Ama sermaye, tornalardan kamyonlara, bilgisayarlardan binalara kadar birbirine benzemeyen mallardan oluşuyordu. Onları toplamanın tek yolu, değerlerini, yani fiyatlarını kullanmaktı. Oysa sermayenin fiyatı, faiz oranına bağlıydı; faiz oranı da, neoklasik kurama göre, sermayenin marjinal verimliliğiyle belirleniyordu. Robinson'a göre bu bir kısır döngüydü: faizi sermaye miktarıyla açıklamak için önce sermayeyi faizle ölçmek gerekiyordu.

Tartışma, Atlantik'in öbür yakasına, Massachusetts'teki Cambridge'e, Paul Samuelson ve Robert Solow'un çalıştığı MIT'ye taşındı. 1960'ta Piero Sraffa'nın «Production of Commodities by Means of Commodities», yani «Metalar Aracılığıyla Meta Üretimi» adlı kısa ve yoğun kitabı yayımlandı. Sraffa'nın çerçevesinden yola çıkan Cambridge'li iktisatçılar, şaşırtıcı bir olasılığı gösterdi: bir üretim tekniği, düşük faiz oranlarında en ucuz olabilir, orta faiz oranlarında başka bir teknik ondan ucuza gelebilir, yüksek faiz oranlarında ise ilk teknik yeniden en ucuz hâle gelebilir. Buna yeniden geçiş dendi.

Bu sonuç önemliydi, çünkü neoklasik kuramın bir sezgisini bozuyordu: faiz düştükçe firmaların daha sermaye yoğun tekniklere geçeceği fikri. Aynı teknik hem çok düşük hem de çok yüksek faizde seçiliyorsa, hangi tekniğin daha sermaye yoğun olduğunu faizden bağımsız olarak söylemek mümkün değildi. MIT'den genç bir iktisatçı, David Levhari, 1965'te yeniden geçişin belirli koşullarda imkânsız olduğunu gösteren bir teorem yayımladı. Ertesi yıl, Quarterly Journal of Economics'in Kasım 1966 sayısında «Paradoxes in Capital Theory», yani «Sermaye Kuramında Çelişkiler» başlıklı bir sempozyum yer aldı. Luigi Pasinetti ve başkaları, teoremin yanlış olduğunu gösterdi; Levhari ile Samuelson da aynı sayıda teoremin yanlış olduğunu kabul eden bir not yayımladı.

Sempozyumu Samuelson'un «A Summing Up», yani «Bir Toparlama» başlıklı yazısı kapattı. Samuelson, yeniden geçişin mantıksal bir olasılık olduğunu kabul etti ve yazısını şu cümlelerle bitirdi: «Bütün bunlar, neoklasik yazının eski kıssalarını özleyenlere baş ağrısı veriyorsa, kendimize araştırmacıların kolay bir yaşam sürmek için doğmadığını hatırlatmalıyız. Hayatın gerçeklerine saygı göstermeli ve onları değerlendirmeliyiz.»

Tartışma mantık düzeyinde İngiliz Cambridge'inin lehine kapandı. Ama ana akım iktisat, uygulamada toplu üretim fonksiyonlarını kullanmayı sürdürdü; yeniden geçişin gerçek ekonomilerde ne kadar önemli olduğu sorusu açık kaldı. Robinson ve arkadaşları için bu, ana akımın kendi kuramsal temellerindeki bir çatlağı görmezden geldiğinin kanıtıydı. Post-Keynesyen gelenek, kendi kimliğini büyük ölçüde bu tartışmanın içinde buldu.

Kavram

Hikâyedeki tartışmanın adı şudur.

Tartışmanın en çarpıcı sonucu şuydu.

Post-Keynesyenlerin Keynes okumasının merkezinde şu kavram vardır.

Post-Keynesyenler, Keynes'in şu ilkesini iktisadın merkezine yerleştirir.

Polonyalı iktisatçı Michał Kalecki, 1930'larda Keynes'ten bağımsız olarak benzer bir sonuca ulaştı ve ona gelir dağılımını ekledi.

Gelir dağılımı ile talep arasındaki bağ, bugünkü Post-Keynesyen araştırmanın merkezindeki kavrama dönüştü.

Veri ve kanıt

Bu bulgu, Post-Keynesyen argümanın iki katmanını ayırır. Tek bir ülke, ücretleri bastırarak ihracatını artırabilir ve bu, iç talepteki kaybı telafi edebilir; bu yüzden bazı ülkeler tek başına kâra dayalı görünür. Ama ücret baskısı her yerde birden uygulanırsa, birinin ihracat kazancı ötekinin ithalat kaybıdır ve bu kazanımlar birbirini götürür; geriye yalnızca zayıflayan tüketim kalır. Dünya bir bütün olarak kapalı bir ekonomidir.

İki çalışma aynı soruya farklı yöntemlerle bakıyor ve farklı cevaplar buluyor. Onaran ile Galanis, talebin bileşenlerini, yani tüketimi, yatırımı ve net ihracatı ayrı ayrı tahmin edip toplayarak çoğu büyük ekonominin ücrete dayalı olduğunu buldu. Kiefer ile Rada ise çevrimsel dinamiklere bakarak zayıf bir kâra dayalı ilişki buldu. Bu fark, Post-Keynesyen literatürün içinde de süren bir yöntem tartışmasıdır. Ama iki çalışma, ücret payının düşmesinin ülkeler arasında bir yarışa dönüşebileceği ve bu yarışın toplam faaliyeti azaltabileceği konusunda birleşiyor.

Yaygın yanlış«Post-Keynesyenler, Keynes'i sadık biçimde izleyen ve yeni bir şey söylemeyen bir gruptur.»
Doğrusu

Post-Keynesyen gelenek, Keynes'in yanı sıra Kalecki'nin gelir dağılımı ve fiyatlama analizinden, Sraffa'nın sermaye ve değer kuramından ve Minsky'nin borç ile kırılganlık üzerine düşüncelerinden beslenir. Keynes'in kendisinin ayrıntılı işlemediği konulara, örneğin gelir dağılımının talebe etkisine ve paranın bankalarca yaratılmasına, önemli katkılar yapmıştır.

Yaygın yanlış«Ücretleri artırmak her zaman büyümeyi artırır; Post-Keynesyenlerin söylediği budur.»
Doğrusu

Post-Keynesyen analiz, ücret payının artmasının tüketimi artırdığını, ama yatırımı ve ihracatı azaltabileceğini kabul eder; toplam etkinin yönü ampirik bir sorudur ve ülkeden ülkeye değişir. Onaran ile Galanis'in bulgusunda bile bazı ülkeler tek başlarına kâra dayalıydı. Argümanın güçlü biçimi, bütün ülkelerin aynı anda ücret bastırmasının küresel talebi azaltacağı yönündedir.

Neden önemli?

Post-Keynesyen iktisat, ana akımın kenarında kalmış olsa da, ana akımın zaman zaman ihmal ettiği sorulara dikkat çekti. 2008 krizinden önce, Minsky'nin uzun istikrar dönemlerinin kırılganlık biriktirdiği uyarısı, bankacılığın ve borcun makroekonomideki rolüne dair uyarıları, ana akım modellerin çoğunda yer almıyordu. Kriz sonrasında bu fikirler yeniden okundu ve bazıları ana akım modellere de girdi.

Gelir dağılımı ile talep arasındaki bağ da, emeğin milli gelirdeki payının birçok ülkede düşmesiyle birlikte daha çok tartışılır oldu. Ücret payındaki düşüşün tüketimi zayıflatıp zayıflatmadığı, hane borçlanmasının bu açığı ne ölçüde kapattığı ve bunun finansal kırılganlığı artırıp artırmadığı, bugün hem Post-Keynesyen hem de ana akım araştırmacıların üzerinde çalıştığı sorulardır.

Türkiye için bu tartışma doğrudan önemlidir. Onaran ile Galanis'in bulgusuna göre Türkiye, ücret payındaki bir düşüşün büyümeyi azalttığı ülkeler arasındadır. Bu sonuç doğruysa, düşük ücretle ihracat rekabetine dayanan bir büyüme stratejisinin, iç talep üzerindeki olumsuz etkisi yüzünden beklenen kazancı sağlamayabileceği anlamına gelir. Ama bu tahminler yönteme duyarlıdır ve farklı dönemler ile farklı yöntemler farklı sonuçlar verebilir.

Model

Çözümlü örnek — Yeniden geçişi hesaplamak

Samuelson'un da kullandığı türden basit bir örnekle yeniden geçişi görelim. Bir malı üretmenin iki tekniği olsun. A tekniği, ürün tamamlanmadan iki dönem önce 7 birim emek kullanır. B tekniği, üç dönem önce 2 birim ve bir dönem önce 6 birim emek kullanır. Ücret 1 olsun. Bir dönem önce harcanan emeğin maliyeti, faiz oranı r ise (1 + r) katına çıkar; iki dönem önce harcananınki (1 + r)² katına.

A'nın maliyeti 7 × (1 + r)², B'nin maliyeti 2 × (1 + r)³ + 6 × (1 + r)'dir. Faiz yüzde 20 ise A'nın maliyeti 7 × 1,44 = 10,08, B'ninki 2 × 1,728 + 6 × 1,2 = 3,456 + 7,2 = 10,656'dır; A daha ucuzdur. Faiz yüzde 75 ise A'nın maliyeti 7 × 3,0625 ≈ 21,44, B'ninki 2 × 5,359 + 6 × 1,75 ≈ 10,72 + 10,5 = 21,22'dir; B daha ucuzdur. Faiz yüzde 150 ise A'nın maliyeti 7 × 6,25 = 43,75, B'ninki 2 × 15,625 + 6 × 2,5 = 31,25 + 15 = 46,25'tir; A yeniden daha ucuzdur.

İki tekniğin maliyeti tam olarak faiz yüzde 50 ve yüzde 100 olduğunda eşitlenir. Düşük faizde A, orta faizde B, yüksek faizde yine A seçilir. Neoklasik sezgiye göre faiz düştükçe daha sermaye yoğun bir tekniğe geçilmeliydi. Ama burada aynı teknik hem düşük hem yüksek faizde seçiliyor; A'nın B'den daha çok mu, daha az mı sermaye yoğun olduğunu faizden bağımsız olarak söylemek mümkün değil. Bunun bir sonucu daha var: toplu üretim fonksiyonunda sermayeyi tek bir sayıyla ölçüp, faizi bu sayının marjinal verimliliğiyle açıklamak, bu örnekte işe yaramaz. Faiz yüzde 50'nin altından üstüne çıkarken ekonomi A'dan B'ye geçer; ama bunun sermaye miktarını azalttığını ya da artırdığını söyleyen tutarlı bir ölçü yoktur. Sayılar varsayımdır.

Çözümlü örnek — Kalecki kâr denklemi

Devletin olmadığı kapalı bir ekonomide milli gelir, ücretler ile kârların toplamıdır; aynı gelir tüketim ile yatırımın toplamı olarak harcanır. Tüketimi işçilerin ve kâr sahiplerinin tüketimi olarak ayıralım. Ücretler 600, işçilerin tüketimi 570, dolayısıyla işçilerin tasarrufu 30 olsun. Kâr sahipleri 150 tüketsin ve firmalar 280 yatırım yapsın.

Toplam harcama 570 + 150 + 280 = 1.000'dir. Gelir de 1.000 olduğuna göre kârlar 1.000 − 600 = 400'dür. Kalecki denklemiyle: kâr = yatırım + kâr sahiplerinin tüketimi − işçilerin tasarrufu = 280 + 150 − 30 = 400.

Şimdi firmalar yatırımı 280'den 330'a çıkarsın, diğer her şey aynı kalsın. Denklemden kâr 330 + 150 − 30 = 450'ye yükselir. Kâr, yatırımı finanse eden bir önkoşul değil, yatırımın sonucudur. Kalecki'nin ünlü özetiyle, işçiler kazandıklarını harcar, kapitalistler harcadıklarını kazanır. Bu bir muhasebe özdeşliğidir; nedenselliğin harcamadan kâra doğru işlediği, Kalecki'nin kuramsal yorumudur: kâr sahipleri ne kadar harcayacaklarına karar verebilir, ama ne kadar kazanacaklarına karar veremez. Sayılar varsayımdır.

Çözümlü örnek — Kâr sahipleri tutumlu olunca

Kalecki denklemi, Keynes'in tasarruf paradoksunun gelir dağılımı içindeki bir biçimini gösterir. Önceki örnekteki ekonomide kâr sahipleri, geleceğe dair kaygılandıkları için tüketimlerini 150'den 100'e indirsin ve bu tasarrufu artırarak zenginleşmeyi umsun. Yatırım 280'de ve işçilerin tasarrufu 30'da kalsın.

Kalecki denklemine göre kâr 280 + 100 − 30 = 350'ye düşer. Kâr sahipleri 50 birim daha az harcayarak 50 birim daha çok tasarruf edeceklerini düşünmüştü; ama harcamalarının bir başkasının geliri olduğunu hesaba katmamışlardı. Topluca daha tutumlu davrandıklarında, toplam kârları tam olarak harcamadaki düşüş kadar azalır ve tasarrufları artmaz: 400 − 150 = 250'lik tasarruf, 350 − 100 = 250 olarak aynı kalır.

Üstelik kârların düşmesi, firmaların ertesi yıl yatırımı azaltmasına yol açabilir; bu da kârları daha da düşürür. Kalecki'ye göre bu mekanizma, iş çevrimlerinin kendi kendini besleyen yapısının bir parçasıdır. Bireysel olarak akılcı olan tutumluluk, topluca bir gelir kaybına dönüşür. Sayılar varsayımdır.

Çözümlü örnek — Cambridge denklemi

Nicholas Kaldor ve Luigi Pasinetti, Cambridge'de büyüme ile dağılım arasında basit bir ilişki geliştirdi. Uzun dönemde dengeli büyüyen bir ekonomide yatırım, sermaye stokunun büyüme hızıyla orantılıdır; bu yatırımı finanse eden tasarruf ise, en basit durumda, kâr sahiplerinden gelir. Buradan kâr oranının, büyüme hızının kâr sahiplerinin tasarruf eğilimine bölümüne eşit olduğu sonucu çıkar.

Sermaye stoku her yıl yüzde 3 artan bir ekonomide kâr sahipleri kârlarının yüzde 60'ını tasarruf etsin. Kâr oranı 3 / 0,6 = yüzde 5'tir. Büyüme hızı yüzde 6'ya çıkarsa, aynı tasarruf eğilimiyle kâr oranı yüzde 10'a yükselir. Kâr sahipleri tutumluluklarını artırıp kârlarının yüzde 75'ini tasarruf ederse, yüzde 3'lük büyümede kâr oranı yüzde 4'e düşer.

Bu denklemde kâr oranını, sermayenin marjinal verimliliği değil, büyüme hızı ve kâr sahiplerinin harcama davranışı belirler. Neoklasik kuramda nedensellik verimlilikten faize, Cambridge denkleminde ise büyümeden ve harcamadan kâra doğru işler. İki Cambridge arasındaki tartışmanın bir boyutu da buydu: dağılım, üretim teknolojisinin mi, yoksa harcama ve güç ilişkilerinin mi sonucuydu? Sayılar varsayımdır.

Çözümlü örnek — Ücret payı değişince tüketim

Bir ekonomide milli gelir 1.000 ve ücret payı yüzde 60 olsun. İşçiler ücretlerinin yüzde 90'ını, kâr sahipleri kârlarının yüzde 40'ını tüketsin. Tüketim 0,9 × 600 + 0,4 × 400 = 540 + 160 = 700'dür.

Ücret payı yüzde 55'e düşsün. Ücretler 550, kârlar 450 olur. Tüketim 0,9 × 550 + 0,4 × 450 = 495 + 180 = 675'e iner. Gelirin 50 birimi, harcama eğilimi yüksek olan işçilerden düşük olan kâr sahiplerine geçtiği için tüketim 25 birim azalmıştır. Bu, ücret payı düşüşünün tüketim üzerindeki etkisidir: 50 × (0,9 − 0,4) = 25.

Bu hesap, talep rejiminin yalnızca bir parçasıdır. Kâr payı arttığında firmalar daha çok yatırım yapabilir; ücretler düştüğünde ihracat ucuzlar. Rejimin ücrete mi kâra mı dayalı olduğu, tüketimdeki 25 birimlik kaybın yatırım ve net ihracattaki kazançlarla karşılanıp karşılanmadığına bağlıdır. Sayılar varsayımdır.

Çözümlü örnek — Ücrete dayalı mı, kâra dayalı mı?

Önceki örneği sürdürelim. Ücret payı yüzde 60'tan yüzde 55'e düştüğünde tüketim 25 birim azaldı. Yatırım, kâr payındaki her 1 puanlık artışa 2 birimle tepki versin: kâr payı 5 puan arttığında yatırım 10 birim artar. Net ihracat, birim emek maliyetlerindeki düşüşle, 5 birim artsın.

Talebin toplam değişimi −25 + 10 + 5 = −10 birimdir. Bu ekonomi ücrete dayalıdır: ücret payındaki düşüş, toplam talebi azaltmıştır. Çarpan etkisiyle üretimdeki düşüş daha da büyük olabilir.

Şimdi aynı ekonominin çok dışa açık olduğunu ve net ihracatın ücret maliyetlerine güçlü tepki verdiğini varsayalım: net ihracat 5 değil 20 birim artsın. Toplam değişim −25 + 10 + 20 = +5 birim olur; ekonomi kâra dayalı hâle gelir. Ama ticaret ortakları da ücretlerini aynı anda bastırırsa, ihracat kazancı ortadan kalkar ve ekonomi yeniden ücrete dayalı davranır. Onaran ile Galanis'in bulgusundaki tek başına ve birlikte ücret düşüşü ayrımı budur. Sayılar varsayımdır.

Çözümlü örnek — Risk ile belirsizlik

İki yatırım kararı düşünelim. Birincisi, bir sigorta şirketinin binlerce konut için yangın sigortası satmasıdır. Geçmiş verilerden bir konutun bir yılda yanma olasılığının binde 2 olduğu biliniyorsa, şirket 10.000 poliçede yaklaşık 20 hasar bekler ve primini buna göre belirler. Bu bir risk durumudur: olasılıklar hesaplanabilir.

İkincisi, bir şirketin yeni bir teknolojiye dayanan ve on yıl sonra kâr getirecek bir fabrikaya yatırım yapmasıdır. On yıl sonraki talebi, rakip teknolojileri, düzenlemeleri ve fiyatları belirleyecek olayların çoğu bugün bilinmiyor; bazıları henüz hayal bile edilemez. Bir yöneticinin «başarı olasılığı yüzde 60» demesi, bir ölçümden çok bir kanaattir. Bu bir temel belirsizlik durumudur.

Post-Keynesyenlere göre yatırım kararlarının büyük kısmı ikinci türdendir. Böyle kararlar, olasılık hesabından çok, geleneklere, geçmişin bugüne benzeyeceği varsayımına ve iş dünyasının genel havasına dayanır. Bu genel hava değiştiğinde, ortada yeni bir bilgi olmadan bile, yatırımlar topluca azalabilir. Yatırımın istikrarsız olması ve ekonominin kendiliğinden tam istihdama dönmeyebilmesi, bu belirsizliğin sonucudur. Sayılar varsayımdır.

Çözümlü örnek — Maliyet artı fiyat ve dağılım

Kalecki'ye göre sanayide fiyatlar, arz ve talebin anlık dengesiyle değil, birim maliyetin üzerine eklenen bir kâr payıyla belirlenir. Kâr payının büyüklüğü, firmaların piyasa gücüne bağlıdır. Bir firmanın birim emek maliyeti 100, birim malzeme maliyeti 50 olsun ve firma toplam birim maliyetin yüzde 20'si kadar kâr payı eklesin. Fiyat 150 × 1,2 = 180'dir.

Bu fiyatlamada firmanın katma değeri, fiyattan malzeme maliyeti çıkarıldığında 180 − 50 = 130'dur. Bunun 100'ü ücret, 30'u kârdır; ücret payı 100 / 130 ≈ yüzde 77'dir. Sektörde yoğunlaşma arttığı için kâr payı yüzde 30'a çıksın. Fiyat 150 × 1,3 = 195, katma değer 145, kâr 45 olur; ücret payı 100 / 145 ≈ yüzde 69'a düşer.

Kalecki'nin çerçevesinde gelir dağılımını, emeğin ve sermayenin marjinal verimliliği değil, piyasa gücü, sendikaların pazarlık gücü ve malzeme fiyatları belirler. Bu, dağılımı iktisadın merkezine yerleştirir: piyasa gücündeki bir değişim, önceki örneklerde gördüğümüz gibi, toplam talebi de etkiler.

Kalecki bu çerçeveyi siyasete de taşıdı. 1943'te yayımladığı «Political Aspects of Full Employment», yani «Tam İstihdamın Siyasi Yönleri» başlıklı makalesinde, hükümetlerin harcama yoluyla tam istihdamı sağlayabileceğini, ama bunun sürekli kılınmasının siyasi dirençle karşılaşacağını savundu. Ona göre işsizlik tehdidi ortadan kalktığında işçilerin pazarlık gücü artar ve kâr payı üzerinde baskı oluşur; bu yüzden işverenlerin bir kısmı, kârlar yüksek olsa bile kalıcı tam istihdama karşı çıkabilir. Bu argüman, dağılımın yalnızca bir ekonomik sonuç değil, siyasi bir mücadele alanı olduğunu vurgular. Sayılar varsayımdır.

Modelin sınırları

Post-Keynesyen iktisat, tek bir model etrafında değil, ortak bir bakış açısı etrafında birleşir; bu hem gücü hem de zayıflığıdır. Farklı Post-Keynesyen akımlar, fiyatlamayı, parayı ve büyümeyi farklı biçimlerde modeller. Eleştirmenlere göre bu çeşitlilik, sınanabilir ve tutarlı bir alternatif model sunmayı zorlaştırmış, ana akımın eleştirisini alternatifin inşasından daha güçlü kılmıştır.

Ücrete dayalı ve kâra dayalı rejim tartışması da yöntem sorunlarından bağımsız değildir. Talebin bileşenlerini ayrı ayrı tahmin eden çalışmalar ile toplu dinamiklere bakan çalışmalar farklı sonuçlar verebiliyor; ücret payı ile üretim arasındaki ilişkide nedenselliğin yönünü belirlemek de zordur, çünkü durgunluklarda üretim düşerken ücret payı çoğunlukla geçici olarak yükselir. Cambridge sermaye tartışmasında ise yeniden geçişin mantıksal olasılığı kabul edildi, ama gerçek ekonomilerde ne kadar yaygın ve önemli olduğuna dair ikna edici ampirik kanıt sınırlı kaldı.

Uygulama

Özet kartı

  1. Post-Keynesyenler, neoklasik sentezin Keynes'i fiyat yapışkanlığına indirgediğini savundu; onlara göre Keynes'in asıl mesajı, yatırımın temel belirsizlik altında yapıldığı ve ekonominin kendiliğinden tam istihdama yönelmediğiydi.
  2. Cambridge sermaye tartışmasında Joan Robinson, sermayenin nasıl ölçüleceğini sordu; Sraffa'nın çerçevesinden gösterilen yeniden geçiş olasılığını Samuelson 1966'da kabul etti, ama ana akım uygulamada toplu üretim fonksiyonlarını kullanmayı sürdürdü.
  3. Kalecki, Keynes'ten bağımsız olarak etkin talep ilkesine ulaştı ve ona gelir dağılımını ekledi; kâr denklemine göre yatırım ve kâr sahiplerinin tüketimi kârı belirler, maliyet artı fiyatlamada dağılımı piyasa gücü belirler.
  4. Onaran ile Galanis, Türkiye dahil birçok G20 ekonomisinde ücret payındaki düşüşün büyümeyi azalttığını ve bütün ülkelerde birlikte düşüşün küresel büyümeyi azalttığını buldu; Kiefer ile Rada ise 13 OECD ülkesinde ekonomik faaliyetin zayıf biçimde kâra dayalı olduğunu ve ülkelerin birim emek maliyetlerinde bir dibe doğru yarışa girdiğini gösterdi.
  5. Post-Keynesyen iktisat, finans, borç ve gelir dağılımı konularında ana akımın ihmal ettiği sorulara dikkat çekti; ama tek bir sınanabilir model etrafında birleşmediği için eleştirisi, alternatifinden daha etkili oldu.

Kavram sözlüğü

TürkçeİngilizceKısa tanım
Cambridge sermaye tartışmasıCambridge capital controversyİki Cambridge arasında sermayenin ölçülmesi ve toplu üretim fonksiyonu üzerine tartışma
Yeniden geçişReswitchingBir tekniğin düşük ve yüksek faizde en ucuz, arada ise başka bir tekniğin en ucuz olması
Temel belirsizlikFundamental uncertaintySonuçların ve olasılıklarının güvenilir biçimde bilinemediği durum
Etkin talep ilkesiPrinciple of effective demandÜretimin ve istihdamın beklenen toplam talep tarafından belirlendiği ilke
Kalecki kâr denklemiKalecki's profit equationKârın yatırım ile kâr sahiplerinin tüketiminden işçi tasarrufunun çıkarılmasına eşitliği
Ücrete dayalı ve kâra dayalı talep rejimiWage-led and profit-led demand regimesÜcret payındaki artışın talebi artırdığı ya da azalttığı ekonomi türleri

Kendini sına

  1. (Çıktı 1) Risk ile temel belirsizlik arasındaki farkı açıkla. Post-Keynesyenler bu ayrımı yatırım kararları için neden önemli sayar?
  2. (Çıktı 2) Post-Keynesyenler, neoklasik sentezin ve Yeni Keynesyenlerin Keynes okumasına neden itiraz etti? Bu itiraz, ekonominin kendiliğinden tam istihdama dönüp dönmeyeceği sorusunda nasıl bir fark yaratır?
  3. (Çıktı 3) A tekniği iki dönem önce 7, B tekniği üç dönem önce 2 ve bir dönem önce 6 birim emek kullanıyor; ücret 1'dir. Faiz yüzde 10 ve yüzde 80 olduğunda hangi teknik daha ucuzdur?
  4. (Çıktı 3) Kapalı ve devletsiz bir ekonomide yatırım 250, kâr sahiplerinin tüketimi 120, işçilerin tasarrufu 20'dir. Toplam kâr nedir? Kâr sahipleri tüketimlerini 90'a indirirse ne olur?
  5. (Çıktı 3) Milli gelir 1.000, ücret payı yüzde 65'tir. İşçiler ücretlerinin yüzde 85'ini, kâr sahipleri kârlarının yüzde 35'ini tüketiyor. Ücret payı yüzde 60'a düşerse tüketim ne kadar değişir? Aynı anda yatırım 12, net ihracat 8 birim artarsa talep rejimi nedir?
  6. (Çıktı 4) Bir yorumcu, «Ücretleri düşük tutmak ihracatı ve büyümeyi artırır; Türkiye'nin rekabet gücü buna bağlıdır» diyor. Onaran ile Galanis'in ve Kiefer ile Rada'nın bulgularını ve talep rejimi ayrımından yararlanarak, bu iddianın hangi koşullarda doğru, hangi koşullarda yanıltıcı olacağını göster.

Cevaplar

  1. Risk, olası sonuçların ve olasılıklarının bilindiği ya da geçmiş verilerden güvenilir biçimde tahmin edilebildiği durumdur; yangın sigortası buna örnektir. Temel belirsizlik ise sonuçların bir kısmının bilinmediği ve bilinenlere bile güvenilir olasılık verilemediği durumdur. Post-Keynesyenlere göre uzun vadeli yatırım kararları çoğunlukla temel belirsizlik altında verilir; bu yüzden olasılık hesabından çok geleneklere ve güvene dayanır. Genel hava değiştiğinde yatırımlar yeni bir bilgi olmadan da topluca azalabilir; bu, yatırımın istikrarsızlığını ve ekonominin tam istihdama kendiliğinden dönmeyebilmesini açıklar.
  2. Neoklasik sentez ve Yeni Keynesyenler, Keynes'i, fiyat ve ücret ayarlamasının gecikmesine dayanan bir kuram olarak okudu; fiyatlar esnek olduğunda ekonomi tam istihdama dönüyordu. Post-Keynesyenlere göre Keynes'in asıl mesajı temel belirsizlik ve etkin talepti: toplam talep yetersizse, fiyatlar ve ücretler esnek olsa bile, hatta ücretlerin düşmesi talebi daha da zayıflatarak, ekonomi tam istihdama kendiliğinden dönmeyebilir. Bu fark, politika için de önemlidir: ilk görüşte sorun zamanla kendiliğinden çözülür, ikincisinde ise talebin sürekli desteklenmesi gerekebilir.
  3. Faiz yüzde 10 iken A'nın maliyeti 7 × 1,21 = 8,47, B'ninki 2 × 1,331 + 6 × 1,1 = 2,662 + 6,6 = 9,262'dir; A daha ucuzdur. Faiz yüzde 80 iken A'nın maliyeti 7 × 3,24 = 22,68, B'ninki 2 × 5,832 + 6 × 1,8 = 11,664 + 10,8 = 22,464'tür; B daha ucuzdur. Faiz yüzde 50 ile yüzde 100 arasında B, bu aralığın dışında A seçilir.
  4. Toplam kâr 250 + 120 − 20 = 350'dir. Kâr sahipleri tüketimlerini 90'a indirirse kâr 250 + 90 − 20 = 320'ye düşer. Kâr sahiplerinin tasarrufu 350 − 120 = 230 iken, 320 − 90 = 230 olarak aynı kalır; daha tutumlu davranmak tasarruflarını artırmaz, kârlarını azaltır.
  5. Başlangıçta tüketim 0,85 × 650 + 0,35 × 350 = 552,5 + 122,5 = 675'tir. Ücret payı yüzde 60'a düşünce tüketim 0,85 × 600 + 0,35 × 400 = 510 + 140 = 650'ye iner; 25 birim azalır. Yatırım 12, net ihracat 8 birim artarsa toplam talep değişimi −25 + 12 + 8 = −5'tir. Bu ekonomi ücrete dayalıdır.
  6. Görüşün bir dayanağı vardır: tek başına ücretlerini düşüren bir ülke, birim emek maliyetlerini azaltarak ihracatını artırabilir; Kiefer ile Rada da OECD ülkelerinde ekonomik faaliyetin zayıf biçimde kâra dayalı olduğunu buldu. Ama Onaran ile Galanis'e göre Türkiye, ücret payındaki bir düşüşün büyümeyi azalttığı ülkeler arasındadır: tüketimdeki kayıp, ihracat ve yatırımdaki kazançtan büyüktür. Ayrıca ticaret ortakları da ücretleri bastırıyorsa, ihracat kazançları birbirini götürür ve küresel büyüme azalır; Kiefer ile Rada da ülkelerin bir dibe doğru yarışa girdiğini ve bu yarışın ekonomik faaliyeti azaltabileceğini belirtti. Sonuç, ülkenin talep rejimine ve ticaret ortaklarının davranışına bağlıdır; görüş, bu koşulları hesaba katmadan genellenemez.

İleri okuma

  • Joan Robinson (1953). «The Production Function and the Theory of Capital». Review of Economic Studies 21(2). Cambridge sermaye tartışmasını başlatan makale.
  • Paul A. Samuelson (1966). «A Summing Up». Quarterly Journal of Economics 80(4). Yeniden geçiş tartışmasının kapanış yazısı.
  • Michał Kalecki (1943). «Political Aspects of Full Employment». Political Quarterly 14(4). Tam istihdamın siyasi sınırları.
  • Marc Lavoie (2014). Post-Keynesian Economics: New Foundations. Edward Elgar. Post-Keynesyen iktisadın kapsamlı bir anlatımı.

Sonraki derse köprü

Post-Keynesyenler, paranın bankalar kredi verirken yaratıldığını ve ekonominin talep eksikliğiyle kalıcı olarak düşük istihdamda kalabileceğini savundu. Bu fikirlerden yola çıkan bir grup iktisatçı, kendi parasını basan bir devletin harcamalarının neyle sınırlı olduğunu sordu. Sıradaki ders Modern Para Kuramını ele alıyor. Abba Lerner'in fonksiyonel finans fikri, devletin kendi para birimiyle borçlanmasının anlamı ve enflasyonun harcamaların gerçek sınırı olduğu iddiası neyi değiştiriyor? Bu yaklaşımın savunucuları ile eleştirmenleri, bütçe açıkları, borç ve iş garantisi konularında nerede ayrılıyor?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Video akışı

  • Açılış: iki kapaklı bir kitap; bir kapakta «fiyatlar yapışkan», öbüründe «gelecek bilinemez» yazıyor; kitap ikinci kapaktan açılıyor.
  • Hikâye: iki kampüs, biri İngiltere'de, biri Massachusetts'te; aralarında gidip gelen mektuplar ve dergi sayfaları. Bir tahtada «sermaye hangi birimle ölçülür?» sorusu.
  • Kavram: iki üretim tekniğinin maliyet eğrisi, faiz ekseninde iki kez kesişiyor; kesişme noktaları yüzde 50 ve yüzde 100.
  • Veri ve kanıt: G20 ülkelerinin haritası; ücret payı düştüğünde büyümesi azalan ülkeler bir renkte, artanlar başka bir renkte. Ardından bütün ülkeler aynı anda ücret düşürdüğünde haritanın tek renge dönmesi.
  • Model: işçilerin ve kâr sahiplerinin harcama akışları; gelir işçilerden kâr sahiplerine kaydıkça toplam harcama akışının incelmesi.
  • Neden önemli: bir asgari ücret tartışmasının manşetleri ve bir tüketim grafiği.

Seslendirme, Post-Keynesyen iktisadı ne yok sayılmış bir hakikat ne de bir sapkınlık olarak anlatır; ana akıma yönelttiği güçlü eleştirileri ve kendi alternatifinin sınırlarını birlikte gösterir. Samuelson'dan aktarılan cümle, yayımlanmış yazısından çevrilmiştir.

Kısa kesit

Dikey ve kısa, yarım dakikadan biraz uzun bir kesit. Seslendirme: «1966'da dünyanın en ünlü iktisatçılarından biri, bir tartışmayı kaybettiğini kabul etti.» Ekranda iki kez kesişen iki eğri. «Konu, sermayenin nasıl ölçüleceğiydi. Cevap bugün de tam verilmiş değil.» Kapanış: «Post-Keynesyen iktisat. Derste.»