İçeriğe geç

Ders EKO-107.01 · Seviye 1 — Temel

Osmanlı'dan devralınan ekonomik miras

EKO-107 Türkiye Ekonomisine Giriş

4.175 kelime · yaklaşık 19 dakika okuma · seslendirme 8 dk · veriler Eylül 2026 itibarıyla

Katmanlar:SezgiModel

  • kapitülasyonlar
  • aşar
  • iltizam
  • Düyun-u Umumiye
  • kilometre garantisi
  • sanayisizleşme
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Cumhuriyet, 1913'te GSYH'sinin neredeyse yarısı tarımdan gelen, kişi başına geliri Fransa ve Almanya'nın üçte biri düzeyinde olan bir ekonomiyi devraldı; devlet gelirlerinin dörtte birinden fazlası tek bir vergiden, aşardan geliyordu.
  2. 1854'te başlayan dış borçlanma 1875'te ödeme durdurmayla sonuçlandı; 1881'de kurulan Düyun-u Umumiye devlet gelirlerinin yaklaşık beşte birini alacaklılar adına topladı ve Türkiye'nin payına düşen borcun son taksiti 1954'te ödendi.
  3. 1838 Balta Limanı Antlaşması ile düşük gümrük vergileri, kapitülasyonlar ve kilometre garantili demiryolları, Osmanlı'yı dünya ekonomisine hammadde ihracatçısı olarak bağladı; sanayisizleşmenin çöküş mü uyum mu olduğu tartışmalıdır.
  4. 1912–1922 savaş on yılında bugünkü sınırlar içindeki nüfus 17 milyona yakın bir düzeyden 13 milyona indi, kişi başına gelir yüzde 40 ya da daha fazla düştü; toplam üretim yaklaşık yarıya indi.
  5. Ticaret ve kredi ağlarının kaybı, düşük okuryazarlık ve Lozan'ın gümrük sınırlaması başlangıç koşullarını zorlaştırdı; bürokrasi, bankalar ve demiryolları gibi süreklilikler ise yeni devlete bir temel sağladı.

Öğrenme çıktıları

  • Hatırlama — Kapitülasyonları, aşarı, iltizamı, Düyun-u Umumiye'yi, kilometre garantisini ve sanayisizleşmeyi tanımlar.
  • Anlama — 1923'te kurulan cumhuriyetin devraldığı ekonominin tarım ağırlıklı yapısını, dış borç yükünü, dünya piyasalarına bağlanma biçimini ve savaş yıllarının bıraktığı nüfus ve üretim kayıplarını açıklar.
  • Uygulama — Nüfus ve kişi başına gelirdeki kayıplardan toplam üretimin ne kadar küçüldüğünü ve eski düzeye dönmek için gereken yıllık büyüme hızını hesaplar.
  • Değerlendirme — On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı imalatının dış rekabet karşısında çöktüğünü savunan görüş ile uyum sağlayarak yaşadığını savunan görüşü, dayandıkları bulgularla tartar.

Sezgi

Açılış

Bir şirketi devralan yeni bir yönetim, işe önce bilançoyu okuyarak başlar. Kasada ne kaldı, kime ne kadar borç var, makineler çalışıyor mu, çalışanların kaçı hâlâ yerinde? Bu soruların cevabı, yeni yönetimin ne yapabileceğini, en azından ilk yıllarda, büyük ölçüde belirler. Yeni yönetim ne kadar iddialı olursa olsun, devraldığı kasayla ve devraldığı insanlarla yola çıkar.

1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti de böyle bir devir teslimle işe başladı. Yeni devlet siyasal olarak bir kopuşu temsil ediyordu, ama ekonomisi bir gecede değişmedi. Tarlalar, demiryolları, limanlar, vergi alışkanlıkları, borçlar ve en önemlisi bir on yıllık savaşın ardından hayatta kalan insanlar, Osmanlı'dan devralındı.

Bu ders, Türkiye ekonomisi kursunun ilk dersi olarak o devir teslimin bilançosunu çıkarıyor. Sonraki derslerde göreceğimiz her dönem, liberal yıllar, devletçilik, planlı kalkınma ve dışa açılma, bu başlangıç koşullarına verilmiş bir cevap olarak da okunabilir. Başlangıç koşullarını bilmeden, sonraki tercihlerin neden öyle yapıldığını anlamak zordur.

Hikâye — Alacaklıların sarayı

İstanbul'un Cağaloğlu semtinde, Sultanahmet'e birkaç dakika yürüme mesafesinde, bugün İstanbul Erkek Lisesi olarak bilinen görkemli bir bina durur. Kemerleri, geniş saçakları ve çini süslemeleriyle ilk bakışta bir saray ya da bir devlet dairesi sanılır. Binayı İtalyan kökenli mimar Alexandre Vallaury tasarladı ve yapı 1897'de tamamlandı. Ama bina ne bir sarayın ne de bir Osmanlı bakanlığınındı. Burası, Osmanlı Devleti'nin yabancı alacaklılarının kurduğu bir idarenin, Düyun-u Umumiye'nin merkeziydi.

Hikâye 1854'te başladı. Kırım Savaşı'nın masraflarını karşılamakta zorlanan Osmanlı hükümeti, ilk kez Avrupa piyasalarından borç aldı. Sonraki yirmi yılda borçlanma hızlandı; yeni borçlar çoğu zaman eski borçların faizini ödemek için alınıyordu. 1875'te hükümet ödemeleri durdurdu. Uzun pazarlıkların ardından 1881'de çıkarılan Muharrem Kararnamesi ile alacaklıların temsilcilerinden oluşan bir idare kuruldu. Devlet, tuz, tütün, damga ve alkollü içki gibi en güvenilir gelir kaynaklarından bazılarının toplanmasını bu idareye bıraktı.

Düyun-u Umumiye zamanla binlerce memuru olan, imparatorluğun dört bir yanında şubeleri bulunan bir kurum hâline geldi. Vergi topluyor, tütün tarımını denetliyor, toplanan gelirleri alacaklılara aktarıyordu. Cağaloğlu'ndaki bina, bu gücün mimarideki ifadesiydi: bir devletin içinde, o devletin bazı gelirlerini onun adına ama onun alacaklıları için toplayan ikinci bir yapı.

Cumhuriyet kurulduktan on yıl sonra, 1933'te, bina İstanbul Erkek Lisesi'ne verildi. Alacaklıların sarayında artık öğrenciler ders çalışıyordu. Ama borcun kendisi ortadan kalkmamıştı: Lozan'da paylaştırılan Osmanlı borçlarının Türkiye'ye düşen kısmının son taksiti 1954'te ödendi. İlk borçlanmadan son ödemeye tam bir asır geçmişti.

Binanın hikâyesi, cumhuriyetin devraldığı mirası özetler. Miras yalnızca taştan binalar ve demir raylardan oluşmuyordu; bir borç, bir kurumsal hafıza ve dış dünyayla kurulmuş bir ilişki biçimi de devralınmıştı.

Kavram

Veri ve kanıt

Pamuk'un rakamları, cumhuriyetin devraldığı ekonomiyi ölçülebilir kılar. Ama bu rakamların arkasında, on dokuzuncu yüzyılın ekonomik hikâyesinin nasıl anlatılacağına dair bir tartışma durur. Osmanlı imalatına ne oldu?

İki çalışma aynı olgunun farklı yüzlerine bakar. Pamuk ve Williamson'ın çerçevesinde asıl soru, geleneksel imalatın ne kadar büyük bir şokla karşılaştığı ve bu şokun kaynaklarının ne olduğudur; cevap, kaybın gerçek ve büyük olduğu, ama bunun yalnızca bir ticaret antlaşmasına değil dünya çapında fiyatları değiştiren güçlere bağlandığıdır. Quataert'in çerçevesinde ise soru, üreticilerin bu şoka nasıl cevap verdiğidir; cevap, çöküşün yaygın anlatıldığı kadar topyekûn olmadığı, özellikle kadın emeğine dayalı ev üretiminin uyum sağlayarak sürdüğüdür. İki görüş birbirini tamamen dışlamaz: büyük ölçekli ve ihracata dönük imalat geriledi, küçük ölçekli ve düşük ücretli üretim ise çoğu yerde yaşamaya devam etti. Tartışma, «çöküş» ile «uyum» kelimelerinden hangisinin genel tabloyu daha doğru anlattığı üzerinedir.

Yaygın yanlış«Osmanlı'nın bütün borçlarını Türkiye tek başına ödedi ve bu borçlar ancak yakın zamanda kapandı.»
Doğrusu

Lozan Antlaşması ile Osmanlı borçları, imparatorluktan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye en büyük payı üstlendi; 1928'de Paris'te yapılan anlaşmayla ödeme koşulları belirlendi, ödemeler 1929'da başladı ve son taksit 1954'te ödendi.

Yaygın yanlış«1838'den sonra Osmanlı'da el imalatı tamamen yok oldu.»
Doğrusu

İhracata dönük ve büyük ölçekli dokumacılık ağır bir kayıp yaşadı; ama ev ve atölye üretimi, düşük ücretler ve yeni ürünlere yönelme gibi stratejilerle birçok bölgede sürdü. Kayıp gerçekti, ama topyekûn değildi.

Neden önemli?

Türkiye ekonomisi üzerine bugün yapılan tartışmaların bir kısmının kökleri bu mirasa uzanır. Dış borca karşı duyulan kuşku, ekonomik bağımsızlık vurgusu, devletin sanayileşmede öncü rol üstlenmesi gerektiği fikri ve tarımın uzun süre ekonomideki ağırlığı, Osmanlı'nın son yüzyılındaki deneyimlerle yakından ilgilidir. Cumhuriyetin kurucu kuşağı, Düyun-u Umumiye'yi ve kapitülasyonları egemenliğin sınırlandırılması olarak yaşamıştı; sonraki on yıllarda alınan birçok karar bu hafızayla alındı.

Mirası bilmek, iki kolay anlatıdan da kaçınmayı sağlar. Birincisi, cumhuriyetin her şeye sıfırdan başladığı anlatısıdır; oysa demiryollarından bürokrasiye, bankacılıktan vergi alışkanlıklarına kadar birçok şey devralındı. İkincisi, bütün sorunların dış güçlerin eseri olduğu anlatısıdır; oysa vergi toplama kapasitesinin zayıflığı ve kurumların yavaş değişimi gibi iç etkenler de en az dış etkenler kadar belirleyiciydi.

Model

Bir imparatorluktan bir ulus devlete

1913'teki Osmanlı İmparatorluğu, Balkan Savaşları'nda Avrupa'daki topraklarının çoğunu kaybetmiş olsa da hâlâ Arap yarımadasını dışarıda bıraksak bile 1,7 milyon kilometrekareyi aşan bir alana yayılıyordu. 1923'te kurulan Türkiye ise bu alanın yarısından azını kapsıyordu. Bu yüzden «Osmanlı ekonomisi» ile «cumhuriyetin devraldığı ekonomi» aynı şey değildir. İktisat tarihçileri bu sorunu, Osmanlı verilerini bugünkü Türkiye sınırları içinde kalan bölgelere göre yeniden hesaplayarak aşmaya çalışır. Bu derste verilen rakamların bir kısmı imparatorluğun tamamına, bir kısmı bugünkü sınırlara aittir; ikisini ayırt etmek önemlidir.

1913'te ekonominin boyutu

Pamuk'un tahminine göre 1913'te imparatorluğun GSYH'si yaklaşık 240 milyon Osmanlı lirası, kişi başına geliri ise o günkü kurla yaklaşık 10 sterlindi. Satın alma gücü paritesiyle karşılaştırıldığında bu, Mısır ve İran'dan yüksek, ama Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan'dan düşük bir düzeydi. Savaştan önceki otuz yılda nüfus yılda yaklaşık yüzde 1 büyümüş, kişi başına gelir de yılda yüzde 1'in biraz altında artmıştı. Yani ekonomi yerinde saymıyordu, ama Batı Avrupa ile arasındaki farkı kapatacak hızda da büyümüyordu.

Tarım ağırlıklı bir yapı

GSYH'nin neredeyse yarısı tarım ve madencilikten geliyordu; sanayinin payı yüzde 12 civarındaydı. Nüfusun büyük çoğunluğu köylerde yaşıyor ve küçük aile işletmelerinde çalışıyordu. Buğday ve arpa gibi temel ürünlerin yanında, tütün, üzüm, incir, fındık, pamuk ve ipek gibi ihracata dönük ürünler özellikle Batı Anadolu'da ve kıyı bölgelerinde ağırlık kazanmıştı. Tarımın bu ticarileşmesi, köylüyü dünya fiyatlarına bağladı: bir ürünün Avrupa'daki fiyatı düştüğünde, Ege'deki bir üreticinin geliri de düşüyordu.

Devletin geliri nereden geliyordu?

Savaştan önce devletin vergi gelirleri GSYH'nin yaklaşık yüzde 12'si kadardı ve bu gelirlerin üçte ikisinden fazlası tarımdan toplanıyordu. En önemli kalem aşardı: devlet gelirlerinin dörtte birinden fazlası bu tek vergiden geliyordu. Aşar ürünün kendisi olarak, harman yerinde alınırdı. Bu yüzden devletin geliri, hasadın iyi ya da kötü geçmesine ve ürün fiyatlarına doğrudan bağlıydı. Kuraklık yılında hem köylü hem hazine birlikte fakirleşirdi.

Vergiyi kim topluyordu?

Aşarı toplayan çoğu zaman devletin kendi memuru değil, bir mültezimdi. İltizam düzeninde devlet, bir kazanın ya da köyün aşarını toplama hakkını açık artırmaya çıkarır, en yüksek bedeli önerene verirdi. Bu düzen, memur ağı kurmak için yeterli kaynağı olmayan bir devlete peşin gelir sağlıyordu. Ama bedeli ödeyen mültezim, olabildiğince fazla toplamak isterdi: ürünü yüksek tahmin etmek, harmanı geciktirmek ve köylüyü pazarlığa zorlamak, onun kârını artırırdı. Yük, sonunda köylüye düşerdi.

Çözümlü örnek — Bir kazanın aşarı

Bir kazada bir yılın buğday hasadının değerinin 50.000 kuruş olduğunu varsayalım. Onda bir oranındaki aşar, 5.000 kuruş eder. Devlet bu kazanın aşarını açık artırmaya çıkarır ve bir mültezim 4.000 kuruşa hakkı alır. Devletin eline geçen 4.000 kuruştur; 1.000 kuruşluk fark, mültezimin toplama masraflarını ve kârını karşılar.

Şimdi mültezimin hasadı olduğundan yüksek, 55.000 kuruş olarak tahmin ettiğini ve köylüleri buna göre ödemeye zorladığını düşünelim. Toplanan aşar 5.500 kuruşa çıkar. Devletin geliri değişmez, yine 4.000 kuruştur; mültezimin payı ise 1.500 kuruşa yükselir. Köylü, yasanın öngördüğünden 500 kuruş fazla ödemiştir ve bu fazla hazineye değil aracıya gitmiştir.

Savaş yıllarında aşar oranı yüzde 12,5'e ve bazı bölgelerde daha yukarıya çıkarıldı. Aynı 50.000 kuruşluk hasatta oran yüzde 12,5 olunca yasal aşar 6.250 kuruşa çıkar. Ama Pamuk'un belirttiği gibi, savaşın yıkımı ve artan vergi kaçırma yüzünden aşar gelirleri, fiyatlar hızla yükselirken bile cari lirayla savaş öncesi düzeyde kaldı. Oranı yükseltmek, gelirin reel değerini korumaya yetmedi.

Bu örnek, iltizamın iki temel sorununu gösterir: devlet toplanan verginin bir kısmını aracıya bırakır ve köylünün gerçekte ne ödediğini denetleyemez. Cumhuriyetin ilk yıllarında aşarın kaldırılması, bu yüzden hem bir maliye hem de bir siyaset kararı olarak görülecekti.

Dünya ekonomisine açılma: 1838

1838'de İngiltere ile imzalanan Balta Limanı Ticaret Antlaşması, Osmanlı'nın dünya ekonomisine bağlanmasında bir dönemeç sayılır. Antlaşmayla ithalattan yüzde 5, ihracattan yüzde 12 gümrük vergisi alınması kararlaştırıldı ve belirli malların alım satımını tek elde toplayan tekel düzeni kaldırıldı. Ardından başka Avrupa devletleriyle de benzer antlaşmalar yapıldı. Düşük ve sabit gümrük vergileri, Osmanlı'nın dış ticaret politikasını uzun süre dış antlaşmalara bağladı; devlet, yerli üreticiyi gümrük vergisiyle koruma aracını büyük ölçüde kaybetti.

Ucuz dokuma ve pahalı hammadde

Sanayisizleşmenin mekanizması, ticaret hadleri kavramıyla anlaşılabilir. Avrupa'da fabrikalar dokumanın maliyetini hızla düşürürken, aynı fabrikalar pamuk, ipek ve yün gibi hammaddelere daha fazla ihtiyaç duyuyordu. Sonuçta Osmanlı'nın ihraç ettiği tarım ürünlerinin fiyatı, ithal ettiği mamul malların fiyatına göre yükseldi. Bu, Osmanlı'nın ticaret hadlerinin iyileşmesi demekti ve kısa vadede ihracatçı bölgeler için iyi bir haberdi. Ama aynı fiyat hareketi, emeği ve sermayeyi imalattan tarıma kaydırdı. Pamuk ve Williamson'ın bulgusu tam da budur: sanayisizleşmenin önemli bir kısmı, karşılaştırmalı üstünlüğün dünya fiyatlarıyla tarım lehine kaymasının sonucuydu.

Borçlanmanın yüz yılı

İlk dış borç 1854'te alındı. Sonraki yirmi yılda borçlar, çoğu zaman yüksek faizle ve nominal değerin çok altında bir fiyatla ihraç edildi; yani devlet, kâğıt üzerinde yazan tutarın ancak bir kısmını eline alıyordu. Bütçe açıkları, savaşlar ve modernleşme harcamaları borç ihtiyacını sürekli canlı tuttu. 1875'teki ödeme durdurma, bu sürecin kaçınılmaz sonucu gibiydi. Önceki bir derste gördüğümüz egemen borç krizinin tipik izlerini taşıyordu: borç ödemek için borç almak, sonunda güvenin çökmesi.

1881 ve sonrası

Düyun-u Umumiye'nin kuruluşu, devleti ödeme düzenine geri döndürdü. Pamuk'a göre on dokuzuncu yüzyılın son yirmi yılında devlet bütçe fazlası vermeyi ve borç ödemelerini düzenli sürdürmeyi başardı. Ama bunun bedeli, devlet gelirlerinin yaklaşık beşte birinin alacaklıların denetimine girmesiydi. Yüzyılın başından ve özellikle 1908'den sonra artan askerî harcamalar borçlanmayı yeniden hızlandırdı. 1914'te borcun yarıdan fazlası Fransız, yüzde 20'den fazlası Alman yatırımcıların elindeydi; İngilizlerin payı yüzde 15'in altındaydı.

Çözümlü örnek — 1914 öncesinde bütçenin sıkışması

Pamuk'un oranlarını tek bir hesapta birleştirelim. GSYH yaklaşık 240 milyon lira, vergi gelirleri GSYH'nin yaklaşık yüzde 12'si olsun. Vergi geliri 240 × 0,12 = 28,8 milyon lira eder. Borç ödemeleri gelirlerin yüzde 40'ına yaklaştığına göre, 28,8 × 0,40 ≈ 11,5 milyon lira borç servisine gider. Ordu, yönetim, okullar ve bayındırlık için kalan, 28,8 − 11,5 ≈ 17,3 milyon liradır. Kişi başına düşünüldüğünde bu kaynak son derece sınırlıdır.

Bu hesap bir tahmindir, ama devletin neden hem vergi toplama kapasitesini artırmaya hem de yeni borç bulmaya çalıştığını açıklar: gelirin kabaca beşte ikisi, geçmişte harcanmış paraların karşılığıydı.

Demiryolları ve kilometre garantisi

Osmanlı demiryolları büyük ölçüde yabancı sermayeyle, imtiyaz yoluyla yapıldı. 1888'de Deutsche Bank önderliğindeki bir gruba verilen Anadolu demiryolu imtiyazı, Haydarpaşa–İzmit hattını Ankara'ya uzattı; İzmit'ten Ankara'ya ilk tren 1893 başında ulaştı. Devlet, şirkete kilometre başına yıllık 15.000 franklık bir gelir güvencesi verdi ve bu güvenceye karşılık bazı bölgelerin aşar gelirlerini gösterdi. Böylece köylünün ödediği vergi, dolaylı olarak yabancı bir demiryolu şirketinin gelirini güvenceye alıyordu. Demiryolları tarımın ticarileşmesini hızlandırdı ve iç bölgeleri limanlara bağladı; ama Pamuk'a göre savaşın başında toplam ağ 6.000 kilometreyi bulmuyordu ve Doğu Anadolu'da, Rusya ile yapılan bir anlaşma yüzünden, hiç demiryolu yoktu.

Kapitülasyonların sonu

Kapitülasyonlar yüzyıllar önce, güçlü bir imparatorluğun yabancı tüccarlara tanıdığı ayrıcalıklar olarak başlamıştı. On dokuzuncu yüzyılda ise yabancı uyrukluların ve onların himayesine giren yerli tüccarların vergi ve yargı ayrıcalıkları, rekabeti yerli tüccarın aleyhine bozan bir düzene dönüştü. Osmanlı hükümeti Birinci Dünya Savaşı'nın başında, 1 Ekim 1914'te kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırdığını ilan etti; ama bu karar, müttefik Almanya ve Avusturya tarafından bile tanınmadı. Kaldırılmanın uluslararası kabulü, 1923'teki Lozan Antlaşması ile geldi.

Savaş on yılı

1912'den 1922'ye kadar Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı neredeyse kesintisiz sürdü. Birinci Dünya Savaşı boyunca yaklaşık 2,8 milyon erkek askere alındı. 1918'e gelindiğinde çift hayvanlarının sayısı yarıdan fazla, koyun ve keçi sayısı yaklaşık yüzde 40 azalmıştı. Buğday üretimi savaş öncesine göre yüzde 40'a yakın, tütün, üzüm, fındık ve pamuk üretimi yüzde 50'den fazla düştü. Pamuk'a göre 1918'de imparatorluğun GSYH'si savaş öncesi düzeyinin en az yüzde 30, belki yüzde 40 ya da daha fazla altındaydı. Savaşın finansmanı için basılan kâğıt paranın yarattığı enflasyonu, kaimelerin hikâyesini anlatan önceki derste görmüştük; İstanbul'da fiyatlar savaş boyunca yirmi kattan fazla arttı.

Nüfus: kayıp, göç ve mübadele

Bugünkü Türkiye sınırları içindeki nüfus 1913'te 17 milyona yakındı. Pamuk'a göre savaş on yılında Müslüman Türk ve Kürtlerin askerî ve sivil kayıpları 2 milyona yaklaştı. Anadolu'daki Ermeni nüfusu, 1915'te hükümetin Ermenilerin çoğunu Suriye çölüne sürmesiyle, 1,5 milyona yakın bir düzeyden 100 binin altına indi; sürgün sırasında çok sayıda insan öldürüldü, daha fazlası açlık ve hastalıktan öldü. 1923'te Yunanistan ile imzalanan nüfus mübadelesi anlaşmasıyla birlikte, 1922'de ayrılanlar da dahil yaklaşık 1,2 milyon Rum Anadolu'dan ayrıldı; karşılığında yaklaşık yarım milyon Müslüman Yunanistan ve Balkanlar'dan geldi. 1924 sonunda nüfus 13 milyon civarındaydı; on yıl önceye göre yaklaşık yüzde 20'lik düşüşün yarıdan fazlası ölümlerden, kalanı kaçış ve göçten kaynaklanıyordu.

Kaybolan ağlar

Nüfus kaybı yalnızca bir sayı değildi. Pamuk'un vurguladığı gibi, Batı Anadolu'nun ihracata dönük çiftçilerinin, zanaatkârların, büyük tüccarların ve kırsal bölgeleri liman kentlerine ve Avrupa ticaret evlerine bağlayan kredi verenlerin önemli bir kısmı Rum ve Ermenilerdi ve bu insanlar artık yoktu. Bir ekonominin üretim kapasitesi yalnızca toprak ve makinelerden değil, kimin kimi tanıdığından, kimin kime kredi verdiğinden ve kimin hangi pazarı bildiğinden de oluşur. Bu bilgi ve güven ağları, bir savaşta kaybedilen köprülerden çok daha yavaş yeniden kurulur. Cumhuriyetin özel sektörüne, savaş yıllarının milliyetçi iktisat politikalarından yararlanmış ve ayrılanların mülklerini edinmiş yeni bir Müslüman burjuvazi önderlik edecekti; ama bu kesimin sermayesi ve deneyimi sınırlıydı.

Çözümlü örnek — Kaybı ölçmek ve toparlanmayı hesaplamak

Sumru Altuğ, Alpay Filiztekin ve Şevket Pamuk'un uzun dönemli büyüme çalışmasına göre, bugünkü Türkiye sınırları içinde savaş yılları nüfusta yaklaşık yüzde 18'lik bir kayba ve kişi başına GSYH'de yüzde 40 ya da daha fazla bir düşüşe yol açtı; kişi başına GSYH savaş öncesi düzeyine ilk kez 1929'da yeniden ulaştı.

Savaş öncesinde nüfusu 100, kişi başına geliri 100 kabul edelim; toplam üretim 100 × 100 = 10.000 birimdir. Savaş sonunda nüfus 82'ye, kişi başına gelir 60'a iner. Toplam üretim 82 × 60 = 4.920 birim olur, yani savaş öncesinin yaklaşık yarısı. Nüfustaki yüzde 18'lik ve kişi başına gelirdeki yüzde 40'lık kayıplar toplanmaz, çarpılır: 0,82 × 0,60 ≈ 0,49.

Kişi başına gelirin 60'tan 100'e dönmesi, 100 / 60 ≈ 1,67 katlık bir artış gerektirir. Bu artışın 1923'ten 1929'a altı yılda gerçekleştiğini varsayarsak, gereken yıllık büyüme hızı g için (1 + g)⁶ = 1,67 olmalıdır. Her iki tarafın logaritmasını alırsak 6 × ln(1 + g) = ln 1,67 ≈ 0,51, yani ln(1 + g) ≈ 0,085 ve g ≈ yüzde 8,9 bulunur.

Bu, çok yüksek bir hızdır. Ama böyle hızlı bir toparlanma, savaştan çıkan ekonomilerde görülen bir örüntüdür: tarlalar yeniden ekilir, hayvan sürüleri çoğalır, kapanan yollar açılır. Sıfırdan büyümek ile kaybedileni yeniden kazanmak aynı şey değildir; toparlanmanın ardından büyüme hızı genellikle yavaşlar.

Lozan'ın ekonomik hükümleri

1923'te imzalanan Lozan Antlaşması, cumhuriyetin ekonomik başlangıç koşullarını da belirledi. Kapitülasyonlar kesin olarak kaldırıldı. Osmanlı borçları imparatorluktan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı ve Türkiye üçte ikiye yakın bir payı üstlendi; ödeme koşulları 1928'de Paris'te yapılan anlaşmayla belirlendi. Buna karşılık Türkiye, gümrük vergilerini beş yıl boyunca Osmanlı'nın 1916 tarifesine bağlı tutmayı kabul etti. Büyük Buhran dersinde gördüğümüz gibi, bu sınırlamanın sona ermesi ile borç taksitlerinin başlaması aynı yıla, 1929'a denk geldi.

İnsan sermayesi

Mirasın en az konuşulan ama belki en belirleyici kalemi insan sermayesiydi. Altuğ, Filiztekin ve Pamuk'a göre cumhuriyetin kuruluşunda okuryazarlık oranı son derece düşüktü; resmî tahmin olmamakla birlikte, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce ve 1920'lerde yetişkin okuryazarlığının yüzde 10'u aşmadığı güvenle varsayılabilir. Okuma yazma bilmeyen bir iş gücüyle yeni teknolojileri benimsemek, fabrikalar kurmak ve modern bir vergi idaresi işletmek zordur. Sonraki on yıllarda eğitime yapılan yatırımların önemini anlamak için bu başlangıç noktasını hatırlamak gerekir.

Süreklilikler

Miras yalnızca kayıplardan ve borçlardan oluşmuyordu. Cumhuriyet, Osmanlı'dan yetişmiş bir bürokrasi, bir maliye geleneği, 1888'de kurulan Ziraat Bankası gibi kurumlar, bir demiryolu ağı ve limanlar devraldı. Önceki bir derste gördüğümüz iaşecilik anlayışı, yani şehirlerin ve ordunun ihtiyaçlarını önceleyen politika geleneği de devletin ekonomiye bakışında izlerini sürdürdü. Yeni devletin ilk kadroları, Osmanlı'nın son döneminde yetişmiş ve onun sorunlarını içeriden tanıyan insanlardı.

Mirası okumanın sınırları

Bu dönemin verileri, sonraki dönemlerinkine göre çok daha zayıftır. 1913 GSYH'si ve savaş yıllarının kayıpları, iktisat tarihçilerinin dağınık kaynaklardan yaptığı tahminlere dayanır ve farklı araştırmacılar farklı rakamlara ulaşabilir. Pamuk'un kendisi de resmî üretim istatistiklerinin, köylülerin savaş vergilerinden kaçmak için üretimlerini gizlemesi yüzünden kayıpları abartmış olabileceğini not eder. Nüfus kayıpları gibi siyasal açıdan hassas konularda ise rakamlar, tarihsel tartışmaların da konusudur. Bu derste verilen sayılar, kesin ölçümler olarak değil, mirasın büyüklüğüne dair en iyi tahminler olarak okunmalıdır.

Uygulama

Özet kartı

  1. Cumhuriyet, 1913'te GSYH'sinin neredeyse yarısı tarımdan gelen, kişi başına geliri Fransa ve Almanya'nın üçte biri düzeyinde olan bir ekonomiyi devraldı; devlet gelirlerinin dörtte birinden fazlası tek bir vergiden, aşardan geliyordu.
  2. 1854'te başlayan dış borçlanma 1875'te ödeme durdurmayla sonuçlandı; 1881'de kurulan Düyun-u Umumiye devlet gelirlerinin yaklaşık beşte birini alacaklılar adına topladı ve Türkiye'nin payına düşen borcun son taksiti 1954'te ödendi.
  3. 1838 Balta Limanı Antlaşması ile düşük gümrük vergileri, kapitülasyonlar ve kilometre garantili demiryolları, Osmanlı'yı dünya ekonomisine hammadde ihracatçısı olarak bağladı; sanayisizleşmenin çöküş mü uyum mu olduğu tartışmalıdır.
  4. 1912–1922 savaş on yılında bugünkü sınırlar içindeki nüfus 17 milyona yakın bir düzeyden 13 milyona indi, kişi başına gelir yüzde 40 ya da daha fazla düştü; toplam üretim yaklaşık yarıya indi.
  5. Ticaret ve kredi ağlarının kaybı, düşük okuryazarlık ve Lozan'ın gümrük sınırlaması başlangıç koşullarını zorlaştırdı; bürokrasi, bankalar ve demiryolları gibi süreklilikler ise yeni devlete bir temel sağladı.

Kavram sözlüğü

TürkçeİngilizceKısa tanım
KapitülasyonlarCapitulationsYabancı tüccarlara tanınan ticari, hukuki ve vergisel ayrıcalıklar
AşarTitheTarım ürünlerinden ayni olarak alınan onda bir vergi
İltizamTax farmingVergi toplama hakkının açık artırmayla özel kişilere devri
Düyun-u UmumiyeOttoman Public Debt AdministrationAlacaklılarca yönetilen ve devlet gelirlerini toplayan borç idaresi
Kilometre garantisiKilometric guaranteeDemiryolu şirketine kilometre başına verilen gelir güvencesi
SanayisizleşmeDeindustrializationİmalatın ekonomideki payının kalıcı olarak küçülmesi

Kendini sına

  1. (Çıktı 1) İltizam düzeninde devlet ile mültezim arasındaki ilişkiyi açıkla. Bu düzen devlete ne sağlıyordu, köylüye ne maliyet yüklüyordu?
  2. (Çıktı 2) Düyun-u Umumiye neden kuruldu ve Osmanlı Devleti'nin maliye politikası üzerinde nasıl bir etki yarattı?
  3. (Çıktı 3) Bir ülkenin nüfusu savaş sırasında yüzde 10 azalsa ve kişi başına geliri yüzde 25 düşse, toplam üretimi yüzde kaç azalmış olur?
  4. (Çıktı 3) Kişi başına gelirin savaş öncesi düzeyin yüzde 60'ına indiği bir ekonomide, eski düzeye on yılda dönülecekse yıllık büyüme hızı yaklaşık kaç olmalıdır? Altı yıllık toparlanmayla karşılaştır.
  5. (Çıktı 2) Ticaret hadlerinin Osmanlı lehine iyileşmesi, sanayisizleşmeyi nasıl hızlandırmış olabilir?
  6. (Çıktı 4) Bir öğrenci, «On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı imalatı Avrupa rekabeti karşısında çöktü» diyor. Bir başkası, «Hayır, üreticiler uyum sağladı ve üretim sürdü» diyor. İki görüşü kanıtlarıyla değerlendir.

Cevaplar

  1. Devlet, bir bölgenin vergisini toplama hakkını açık artırmayla mültezime devreder ve ondan peşin ya da taksitli bir bedel alırdı. Bu düzen, yaygın bir memur ağı olmayan devlete öngörülebilir ve erken bir gelir sağlıyordu. Mültezim ise ödediğinden fazlasını toplamak için ürünü yüksek tahmin etmeye ve köylüyü zorlamaya yönelirdi; yasal oranın üstünde ödenen fark hazineye değil aracıya gittiği için yük köylüye kalırdı.
  2. 1875'teki ödeme durdurmanın ardından alacaklılarla yapılan pazarlıklar sonucunda, 1881'de Muharrem Kararnamesi ile kuruldu. Devlet, tuz, tütün ve damga gibi bazı gelir kaynaklarının toplanmasını bu idareye bıraktı ve böylece gelirlerinin yaklaşık beşte biri alacaklıların denetimine girdi. Ödemeler düzene girdi, ama devlet maliye politikasında bağımsızlığının bir kısmını yitirdi.
  3. Toplam üretim, nüfus ile kişi başına gelirin çarpımıdır. Yeni düzey 0,90 × 0,75 = 0,675 olur; yani toplam üretim yaklaşık yüzde 32,5 azalmıştır. Kayıplar toplanarak (yüzde 35) değil, çarpılarak hesaplanır.
  4. Gereken artış 100 / 60 ≈ 1,67 kattır. On yılda (1 + g)¹⁰ = 1,67 olmalıdır; ln 1,67 ≈ 0,51 olduğundan ln(1 + g) ≈ 0,051 ve g ≈ yüzde 5,2 bulunur. Altı yıllık toparlanmada gereken hız yaklaşık yüzde 8,9'dur; toparlanma süresi uzadıkça gereken yıllık hız düşer.
  5. Avrupa fabrikaları dokumanın maliyetini düşürürken hammaddeye talebi artırdı; Osmanlı'nın ihraç ettiği tarım ürünlerinin fiyatı ithal ettiği mamul mallara göre yükseldi. Bu, tarımı daha kârlı, imalatı daha az kârlı hâle getirdi ve emek ile sermayeyi imalattan tarıma kaydırdı. Kısa vadede ihracatçılar kazanırken imalat küçüldü.
  6. Birinci görüş, Pamuk ve Williamson'ın bulgularıyla desteklenir: Doğu Akdeniz bölgeleri on dokuzuncu yüzyılın ortasına kadar ihraç pazarlarının çoğunu ve iç pazarın hatırı sayılır bir kısmını yitirdi. İkinci görüş, Quataert'in ev ve atölye üretimi üzerine bulgularıyla desteklenir: üreticiler düşük ücret ve basit teknoloji gibi stratejilerle rekabete karşı koydu ve üretim birçok yerde sürdü. İki görüş farklı kesimlere bakar: büyük ölçekli ve ihracata dönük imalat geriledi, küçük ölçekli üretim uyum sağladı. Hangi kelimenin genel tabloyu daha iyi anlattığı, hangi kesime ve hangi döneme odaklanıldığına bağlıdır.

İleri okuma

  • Şevket Pamuk (2014). Türkiye'nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi: Büyüme, Kurumlar ve Bölüşüm. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Osmanlı'nın son yüzyılından bugüne Türkiye ekonomisinin uzun dönemli bir incelemesi.
  • Şevket Pamuk (2005). «The Ottoman economy in World War I», Stephen Broadberry ve Mark Harrison (ed.), The Economics of World War I, Cambridge University Press. Savaş yıllarının üretim, maliye ve nüfus kayıplarının ayrıntılı bir dökümü.
  • Donald Quataert (1993). Ottoman Manufacturing in the Age of the Industrial Revolution. Cambridge University Press. Osmanlı ev ve atölye üretiminin Avrupa rekabetine verdiği cevap.
  • Sumru Altuğ, Alpay Filiztekin ve Şevket Pamuk (2008). «Sources of long-term economic growth for Turkey, 1880–2005», European Review of Economic History 12, s. 393–430. Osmanlı'dan cumhuriyete büyümenin kaynakları.

Sonraki derse köprü

Cumhuriyet 1923'te yarıya inmiş bir üretim, azalmış ve değişmiş bir nüfus, paylaştırılmayı bekleyen bir borç ve beş yıl boyunca serbestçe değiştirilemeyecek bir gümrük tarifesiyle yola çıktı. Devletin elinde sanayiye yatırım yapacak sermaye yoktu, özel kesimin sermayesi ise sınırlıydı. Bu koşullarda ilk tercih, özel girişimi teşvik eden ve dış ticarete görece açık bir politika oldu. Sıradaki ders, 1923–1929 arasındaki liberal dönemi ele alıyor: bu tercihin gerekçeleri neydi, savaş sonrası toparlanma ne kadar hızlıydı ve dönem neden 1929'da kapandı?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Video akışı

  • Açılış: bir masaya bırakılan kalın bir devir teslim dosyası; kapağında «1923» yazıyor. Dosya açıldıkça sayfalardan tarlalar, raylar, borç senetleri ve insan siluetleri çıkar.
  • Hikâye: Cağaloğlu'nda kemerli bir bina; 1897'de alacaklıların memurları kapıdan girip çıkar, tütün balyaları tartılır. Zaman ilerler, 1933'te aynı kapıdan okul çantalı öğrenciler geçer. Ekranın köşesinde 1854'ten 1954'e ilerleyen bir sayaç.
  • Kavram: harman yerinde onda bir oranında ayrılan buğday yığını; yığının yanında bir mültezim, arkada bir devlet kasası. Mültezimin payı büyürken kasaya giden pay sabit kalır.
  • Veri ve kanıt: iki kefeli bir tartı; bir kefede Avrupa fabrikasından gelen kumaş topları, öbüründe Anadolu'dan giden pamuk balyaları. Fiyat etiketleri yer değiştirir; tezgâh başındaki bir dokumacı yavaşlar ama durmaz.
  • Model: iki çubuk; nüfus 100'den 82'ye, kişi başına gelir 100'den 60'a iner, çarpımları olan üçüncü çubuk yarıya düşer. Ardından kişi başına gelir çubuğu altı yılda 100'e geri tırmanır.
  • Neden önemli: bir tren istasyonu, bir liman ve bir banka tabelası; eski ve yeni tabelalar üst üste bindirilir, süreklilik gösterilir.

Seslendirme mirası ne bir felaket anlatısı ne de bir sıfırdan başlama destanı olarak sunar; kayıpları ve süreklilikleri birlikte aktarır. Nüfus kayıplarını anlatırken kaynağı adıyla anar, sayıları tahmin olarak verir ve hiçbir topluluğun acısını öbürüne karşı kullanmaz. Sanayisizleşme tartışmasında çöküş ve uyum görüşlerinden birini öbürüne üstün tutmaz.

Kısa kesit

Dikey, elli saniyelik. Seslendirme: «Bir borcu ödemek ne kadar sürer?» Ekranda 1854'te imzalanan bir borç senedi; takvim yaprakları hızla akar, bir savaş, bir imparatorluğun sonu, yeni bir devlet. Kapanışta Cağaloğlu'ndaki binanın önünde öğrenciler ve tek bir cümle: «İlk borçtan son taksite: yüz yıl.»