Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Bir metnin anlamı üzerinde yazar, metin ve okur hak iddia eder; hiçbiri tek başına son sözü söylemez.
- Yazarın niyeti çoğu zaman bilinemez, bilindiğinde de metinle örtüşmeyebilir; Kafka yayımlanmamış eserlerinin yakılmasını istemişti.
- Wimsatt ve Beardsley (1946) niyeti anlam ve değer ölçütü saymayı «niyet yanılgısı» diye adlandırdı ve anlamı metne verdi.
- Barthes (1967/68) anlamın okumada kurulduğunu savundu; okurun doğuşunu yazarın ölümüne bağladı.
- Hafız'ın aynı beyti Şem'î'de ilahi, Sûdî'de beşerî aşk olarak okunur; ama metnin iskeleti bazı okumalara direnir.
Kazanımlar
- Bir metnin anlamı üzerinde hak iddia eden üç tarafı, yazarı, metni ve okuru, birer örnekle açıklayabilir.
- Niyet yanılgısı ve yazarın ölümü görüşlerini birbirinden ayırt edebilir.
- Aynı beytin farklı şerhlerinde anlamın nasıl değiştiğini ve nerede sabit kaldığını gösterebilir.
- Yazarın dileği ile okurun sorumluluğu arasındaki gerilimi Kafka ile Brod örneği üzerinden tartışabilir.
Video metni
Soğuk açılış
Haziran 1924. Franz Kafka kırk yaşında ölüyor. Arkadaşı Max Brod, kâğıtlarının arasında kendisine yazılmış iki not buluyor. Notlar açık: yayımlanmamış her şey, günlükler, müsveddeler, mektuplar, yakılacak. Hem de okunmadan.
Brod yakmıyor. Birkaç hafta sonra yayımladığı ilk metinler, tuhaf bir ironiyle, bu iki notun kendisi oluyor. Ertesi yıl Kafka'nın yarım bıraktığı bir roman basılıyor: Der Prozess, Türkçede Dava. Bugün Kafka'yı bir yazar olarak tanıyorsak, bunu bir yazarın son dileğinin çiğnenmesine borçluyuz.
Büyük soru
Peki anlamın sahibi kim? Onu yazan ve belki yakılmasını isteyen kişiye mi, kâğıt üzerindeki sözcüklere mi, yoksa o sözcükleri okuyup kendi hayatıyla birleştiren okura mı?
Bağlam
Bir önceki üniteyi siyah kaplı bir defterle kapattık. Raif Efendi ölürken defterin sobaya atılmasını istedi, anlatıcı ise bir gece için ödünç alıp sonuna kadar okudu. O bir romandı. Kafka ile Brod'un hikâyesi ise gerçek, ve edebiyat tarihinin çok tartışılan sadakatsizliklerinden biri.
Bu soru yalnızca yayımlama kararıyla ilgili değil. Yayımlanmış bir şiirin, bir romanın anlamını da kimin belirlediğini soruyor. Edebiyat düşüncesi yüz yıldır bu soru etrafında üç yere doğru çekiliyor: yazara, metne, okura. Hiçbiri tek başına kazanmış değil, ama her birinin güçlü bir kanıtı var.
Ana anlatı — yazarın hakkı
İlk cevap en sezgisel olanı. Metni yazan kişi ne demek istediyse, anlam odur. Bir arkadaşımız bize mektup yazdığında «bununla ne demek istedin?» diye ona sorarız ve cevabı son söz sayarız. Edebiyatta da uzun süre böyle okundu: şiir şairin hayatından, romanın anlamı romancının niyetinden çıkarıldı.
Ama bu cevap iki yerde tökezler. Birincisi, niyet çoğu zaman bilinemez. Hafız'a, Yunus Emre'ye, Dede Korkut'u anlatan ozana ne demek istediklerini soramayız. İkincisi, bilinse bile metnin söylediğiyle örtüşmeyebilir. Kafka'nın ikinci notunda şöyle bir cümle var: yayımlanmış kitaplarının bile tamamen kaybolması, onun asıl dileğine uygun olurdu. Yazarın niyeti bu kadar açıkken, bugün Kafka okuyan her okur o niyete karşı bir iş yapıyor.
1946'da iki Amerikalı eleştirmen, W. K. Wimsatt ile Monroe Beardsley, bu sorunu bir kavramla adlandırdı. Yazarın zihnindeki tasarı, bir edebi eserin başarısını ölçmek için ne elde edilebilir ne de istenir bir ölçüttü. Eser yayımlandığı anda yazardan ayrılır ve dilin ortak alanına geçer; onu yargılamak için yazarın ne istediğine değil, metnin ne yaptığına bakılmalıdır.
Yaygın yanlış«Yazarın niyetini bilirsek metni doğru anlamış oluruz» diye düşünülür.
Yazarlar kendi metinlerini de yorumlar ve bu yorumlar da metin karşısında sınanır. Bir şair şiirinin bir anlamını reddedebilir, ama dizeler o anlamı taşıyorsa okur onu görmeye devam eder.
Ana anlatı — okurun doğuşu
Yirmi yıl sonra Fransız eleştirmen Roland Barthes çok daha sert bir adım attı. «Yazarın Ölümü» başlıklı kısa denemesi önce 1967'de İngilizce, ertesi yıl Fransızca yayımlandı. Barthes'a göre bir metin, tek bir kişinin iç dünyasından çıkan bir mesaj değil, sayısız kültürel kaynaktan örülmüş bir dokuydu. Bu dokunun toplandığı yer yazar değil, okurdu. Denemenin ünlü son fikri, okurun doğuşunun bedelinin yazarın ölümü olmasıydı.
Wimsatt ile Beardsley'den farkı önemli. Onlar anlamı yazardan alıp metne veriyordu; metnin sözcükleri hâlâ bir disiplin getiriyordu. Barthes ise anlamı metinden de alıp okura veriyordu. Bu iki görüş sık sık karıştırılır, oysa biri metni merkeze, öbürü okumayı merkeze koyar.
Yaygın yanlış«Yazarın ölümü, yazarın önemsiz olduğu ya da her okumanın eşit derecede geçerli olduğu anlamına gelir» denir.
Barthes'ın iddiası anlamın nerede kurulduğuyla ilgilidir, her okumanın aynı değerde olduğuyla değil. Bir yorumun metinde dayanağı olup olmadığı sorusu yerinde durur ve ileride ayrı bir ünitede ele alınır.
Ana anlatı — metnin direnci
Okur bu kadar güçlüyse metin istediği her şeyi söyleyebilir mi? Burada Türk edebiyatının dört yüz yıllık bir tecrübesi işe yarıyor: şerh geleneği.
On altıncı yüzyılda İranlı şair Hafız'ın divanı Osmanlı'da en çok okunan kitaplardan biriydi ve üç ayrı âlim onu baştan sona şerh etti: Sürûrî, Şem'î ve Bosnalı Sûdî. Üçü de aynı Farsça sözcüklerin karşısındaydı. Ama Sürûrî ile Şem'î beyitlerdeki şarabı, meyhaneyi, sevgiliyi neredeyse her zaman tasavvufi bir dille okudu: şarap ilahi aşk, meyhanenin yaşlısı bir mürşit. Sûdî ise önceki şerhleri yetersiz buldu ve kelimelerin sözlük anlamına, cümle içindeki yerine döndü.
Metin anı
Divanın ilk beytine bakalım. İlk dizesi Arapça, ikincisi Farsça:
Elâ yâ eyyühe's-sâkî edir ke'sen ve nâvilhâ
Ki ışk âsân nümûd evvel velî üftâd müşkilhâ
Düz bir çeviriyle: «Hey sâki, kadehi dolaştır ve sun; çünkü aşk önce kolay göründü, sonra güçlükler çıktı.» Şimdi üç şârihin aynı ikinci dizeyi nasıl Türkçeleştirdiğine bakalım. Şem'î şöyle yazıyor:
Zîrâ aşk-ı İlâhî visâl-i ümmîd ile âlem-i ervâhda evvel âsân göründi ammâ ba'de'l-visâl anuñ müşkilleri zâhir oldı.
Farsça dizede ne «ilahi» sözcüğü var ne de «ruhlar âlemi». Şem'î onları kendisi ekliyor: aşk, ruhların henüz bedene girmediği ezelde kolay görünmüş, kavuşmadan sonra zorlaşmış. Sürûrî de aynı sözcüğü, «aşk-ı İlâhî»yi kullanıyor. Sûdî ise şöyle diyor:
Bu oldı ki ey sâkî baña bâde vir zîrâ aşk-ı cânân evvelde kolay göründi ammâ âhirde müşkiller vâkı' oldı.
Burada aşk bir sevgilinin, bir cânânın aşkı. Sûdî devamında bunu bir gözlemle açıklıyor: birine gönül verdiğinde o önce türlü yumuşaklıklar gösterir, sonra istiğnâya, yani ilgisizliğe başlar. Aynı iki dize, iki okurun elinde iki ayrı aşka dönüşüyor: biri ezelde başlayan ilahi bir yolculuk, öbürü bir ilişkinin gündelik seyri.
Ama dikkat edin, hiçbir şârih sâkiyi bir gemici, kadehi bir kılıç yapmıyor. «Kolay göründü, sonra güçleşti» düşüncesi üç şerhte de yerinde duruyor. Okur anlamı dönüştürüyor, ama metnin iskeleti ona direniyor. Metin her şeyi söyleyemez; bazı şeyleri söyleyemez.
Cevap ve bağlantı
Anlamın sahibi kim? Bu üniteden çıkan cevap bir sahiplik değil, bir üçgen. Yazarın niyeti bir başlangıçtır ama çoğu zaman bilinmez, bilindiğinde bile son söz değildir; Kafka'nın dileğine uyulsaydı bugün onun hakkında konuşmazdık. Okur anlamı kurar ve dönüştürür; Şem'î ile Sûdî aynı beyitten iki ayrı dünya çıkardı. Metin ise ikisinin arasında direnen şeydir; sözcükler bazı okumalara izin verir, bazılarına vermez.
Türk okur bu tartışmaya yabancı değil. Kuramcılar yirminci yüzyılda «yazar mı, okur mu» diye tartışırken, Osmanlı şârihleri dört yüz yıl önce aynı soruya sayfa sayfa cevap vermişti. Bir divan şerhini açmak, bir okurun metinle kavgasını ve uzlaşmasını izlemektir.
Kapanış kancası
Kafka'yı bugün «klasik» sayıyoruz. Oysa bu sıfat onun kararı değildi; yakılmayan kâğıtlar, onları basan yayıncılar, çeviren çevirmenler, okutan öğretmenler ve okumaya devam eden okurlar bu kararı verdi. Sıradaki ünite o kararı veren mekanizmaya bakıyor: klasikler listesini kim yapar ve bu liste neden değişir?
Özet kartı
- Bir metnin anlamı üzerinde yazar, metin ve okur hak iddia eder; hiçbiri tek başına son sözü söylemez.
- Yazarın niyeti çoğu zaman bilinemez, bilindiğinde de metinle örtüşmeyebilir; Kafka yayımlanmamış eserlerinin yakılmasını istemişti.
- Wimsatt ve Beardsley (1946) niyeti anlam ve değer ölçütü saymayı «niyet yanılgısı» diye adlandırdı ve anlamı metne verdi.
- Barthes (1967/68) anlamın okumada kurulduğunu savundu; okurun doğuşunu yazarın ölümüne bağladı.
- Hafız'ın aynı beyti Şem'î'de ilahi, Sûdî'de beşerî aşk olarak okunur; ama metnin iskeleti bazı okumalara direnir.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Yazar niyeti | Authorial intention | Yazarın bir metinle söylemek ya da yapmak istediği şey |
| Niyet yanılgısı | Intentional fallacy | Eserin anlamını ya da değerini yazarın niyetiyle ölçmenin yanlış olduğu ilkesi |
| Yazarın ölümü | Death of the author | Anlamın yazarda değil okumada kurulduğunu savunan görüş (Barthes) |
| Şerh | Commentary | Bir metni kelime kelime ve beyit beyit açıklayan yorum türü |
| Şârih | Commentator | Şerh yazan kişi |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Yazar, metin ve okur bir metnin anlamı üzerinde neden hak iddia edebilir? Her biri için bir cümle yaz.
- (Kazanım 2) Wimsatt ile Beardsley'nin görüşü Barthes'ınkinden hangi noktada ayrılır?
- (Kazanım 3) Şem'î ile Sûdî, Hafız'ın ilk beytinin ikinci dizesindeki aşkı nasıl farklı okur? Hangi düşünce iki şerhte de değişmeden kalır?
- (Kazanım 4) Max Brod'un Kafka'nın notlarına uymaması, yazarın dileği ile okurun sorumluluğu hakkında ne düşündürür?
- (Kazanım 2) «Yazarın ölümü, her yorumun eşit derecede geçerli olduğu anlamına gelir» cümlesi neden yanlıştır?
Cevaplar
- Yazar metni yazan ve bir şey söylemek isteyen kişi olduğu için; metin, sözcükleriyle bazı anlamlara izin verip bazılarına vermediği için; okur, anlamı okuma sırasında kendi bilgisi ve hayatıyla kurduğu için.
- Wimsatt ile Beardsley anlamı yazardan alıp metne verir; metnin sözcükleri yorumu sınırlar. Barthes anlamı metinden de alıp okura verir; metni sayısız kaynaktan örülmüş bir doku, okuru da bu dokunun toplandığı yer sayar.
- Şem'î «aşk-ı İlâhî» der ve ruhlar âlemiyle kavuşmayı ekler; aşk ezelde kolay görünmüş, kavuşmadan sonra zorlaşmıştır. Sûdî «aşk-ı cânân» der; aşk bir sevgilinin aşkıdır ve önce yumuşak, sonra ilgisiz davranan sevgiliyle açıklanır. «Önce kolay göründü, sonra güçleşti» düşüncesi ikisinde de kalır.
- Yazarın dileği açıktı ama uyulsaydı eserler kaybolacaktı; Brod okurların ve edebiyatın hakkını yazarın dileğinin önüne koydu. Bu, metin yazarın elinden çıktıktan sonra ona ait olmaya devam edip etmediği sorusunu gerçek bir karara dönüştürür.
- Barthes'ın iddiası anlamın nerede kurulduğuyla ilgilidir, her okumanın aynı değerde olduğuyla değil. Bir yorumun metinde dayanağı olup olmadığı sorusu yerinde durur; şârihlerin hiçbiri sâkiyi bir gemiciye çevirmez.
Okuma
- Franz Kafka, Dava (Der Prozess, 1925). Türkçede birçok çevirisi var; Brod'un 1925 sonsözünü de içeren bir baskı bulunursa o sonsöz bu ünitenin konusunun ta kendisidir.
- Roland Barthes, «Yazarın Ölümü» (1967/68). Kısa bir deneme; Barthes'ın Le Bruissement de la langue (1984) derlemesinde yer alır.
- Hafız Divanı'nın ilk gazeli ve bir şerhi. Sûdî şerhinin Türkçesi yayımlanmıştır; Yerdemir'in makalesi (Nüsha 51, 2020) üç şerhi aynı gazel üzerinde yan yana gösterir.