Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Sōtō Zen okulu 1992'de Meiji döneminden bu yana savaşın yürütülmesine işbirliği yaptığını kabul etti; Victoria'nın 1997 tarihli Zen at War kitabı bu geçmişi belgeledi ve başka okulların özürlerine vesile oldu.
- "Barış dinidir" cümlesi bir bilgi değil, bir temennidir; geleneğin ilkeleri ile kurumlarının siyasal davranışı ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
- Dīgha Nikāya 26, şiddeti yoksulluğa, yoksulluğu da kaynakları dağıtmayan hükümdarın ihmaline bağlayan bir toplumsal kuram sunar.
- Tambiah 1992'de Sri Lanka'da Budizm ile ulusal kimliğin birleşmesinin etnik şiddete nasıl katkıda bulunduğunu gösterdi; ihanetin dışarıdan değil, milliyetçiliğin yükselişinden geldiğini savundu.
- Benliksizlik ve boşluk gibi kavramlar şiddeti meşrulaştırmak için yeniden yorumlanabildi; aynı gelenekte barış hareketleri ve kurumsal özürler de vardır.
Açılış sahnesi
1992, Japonya. Ülkenin en büyük Zen okullarından biri olan Sōtō okulu, kamuoyuna bir pişmanlık bildirisi yayımlar. Bildirinin en ağır cümlelerinden biri şudur: Meiji döneminden bu yana mezhebimiz savaşın yürütülmesine işbirliği yaptı. Bu bir dış eleştirmenin suçlaması değil, bir dinî kurumun kendi geçmişine dair itirafıdır. Beş yıl sonra, aynı okulda keşiş olarak yetişmiş bir araştırmacı bu geçmişi ayrıntılarıyla belgeleyen bir kitap yayımlar. Kitap yayımlandıktan sonra başka Zen okulları da savaş dönemindeki tutumları için özür diler.
Victoria, 1868'deki Meiji Restorasyonu'ndan İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Japon Budist kurumlarının, Zen okulları dahil, ülkenin militarizmine büyük ölçüde sorgusuz destek verdiğini belgeler. Kitap, bazı okulların bu dönemi yeniden değerlendirmesine ve özür dilemesine vesile olmuştur. Sōtō okulu kitaptan önce, 1992'de yayımladığı bir bildiride, Meiji döneminden bu yana savaşın yürütülmesine işbirliği yaptığını kabul etmişti.
"Budizm barış dinidir" cümlesi sık duyulur ve dayanakları vardır: zarar vermeme ilkesi, şefkat vurgusu, çatışmadan kaçınma. Ama Sōtō'nun bildirisi başka bir olguyu kayda geçirir: belgelenmiş dönemlerde bu geleneğin kurumları savaşları desteklemiş, geleneğin adı anılarak şiddet savunulmuş, azınlıklar hedef alınmıştır. İki olgu da doğrudur. Bu yüzden "barış dinidir" cümlesi bir bilgi değil, bir temennidir. Dharma ve psikoloji dersinde bir uygulamanın bireyin iç dünyasında nasıl bir kaçış aracına dönüşebildiğini görmüştün. Bu ders aynı soruyu toplumun ölçeğinde soruyor: bir geleneğin ilkeleri ile o geleneğin kurumlarının siyasal davranışı arasındaki ilişkiyi doğru biçimde nasıl anlatırız?
Bu derste ne olacak
Önce bir meslek yemini ile o mesleğin kurumlarının tarihi üzerinden, bir ilkeyi taşıyanların her zaman o ilkeye uygun davranmadığını göreceksin. Sonra erken bir söylemin toplumdaki şiddetin kökenini nasıl açıkladığını ve hükümdara hangi görevi yüklediğini okuyacaksın. Ardından din ile ulusal kimliğin birleştiği bir ülkede siyasal şiddeti inceleyen bir antropoloğun çalışmasını göreceksin. En sonda öğretinin kavramlarının şiddeti meşrulaştırmak için nasıl kullanılabildiğini ve geleneğin içinden nasıl düzeltildiğini konuşacaksın.
Sıfır noktası
Hekimlerin uzun bir geçmişi olan bir yemini vardır: önce zarar verme. Bu ilke tıbbın ahlakının merkezindedir ve gerçekten pek çok hekimin davranışını yönlendirir. Ama tıp tarihine bakan biri, belirli dönemlerde ve belirli devletlerin baskısı altında bazı hekimlerin ve bazı tıp kurumlarının bu ilkeye aykırı uygulamalara katıldığını da görür. Bu tarih, "önce zarar verme" ilkesini yanlış yapmaz. Ama "hekimler zarar vermez" cümlesini de bir bilgi olmaktan çıkarır. Doğru cümle şudur: tıbbın ilkeleri zarara karşı güçlü araçlar içerir; tıp kurumları ise siyasal baskı altında bu araçları kullanabilir ya da bırakabilir.
Benzetmenin kırıldığı yer şudur. Tıbbın etik ilkeleri bugün yazılı kurallara, meslek odalarına ve lisans sistemlerine bağlıdır; ilkeyi çiğneyen bir hekim belirli bir kurumsal denetimle karşılaşabilir. Budist gelenekler ise tek bir merkezî otoriteye sahip değildir; bir ülkenin keşiş topluluğunun yaptığını başka bir ülkenin topluluğu denetleyemez. Üstelik tıpta "önce zarar verme" ilkesi yeniden yorumlanarak bir zararı meşrulaştırmak için nadiren kullanılır. Budist tarihte ise ilkenin kendisi, boşluk, benliksizlik, şefkatli eylem gibi kavramlar, şiddeti meşrulaştıracak biçimde yeniden yorumlanabilmiştir.
Mekanizma
Klasik model: hükümdarın görevi
Söylem, bir hükümdarlar soyunun hikâyesini anlatır. Bir kral, koruma ve güvenlik düzenini kurar, ama ihtiyaç içindekilere mülk vermez. Bunun sonucunda yoksulluk yayılır; yoksulluk yayılınca biri verilmeyeni alır ve hırsızlık doğar. Hırsızlık yayılınca silahlar yayılır; silahlar yayılınca öldürme yayılır; öldürme yayılınca insanların ömrü ve güzelliği azalır. Söylem, toplumsal çözülmeyi bir zincir olarak anlatır ve zincirin ilk halkasını, yoksullara vermeyen hükümdarın ihmaline bağlar.
Söylemin toplumsal kuramı dikkat çekicidir. Şiddet, kötü insanların doğasından değil, yoksulluktan doğar; yoksulluk ise hükümdarın kaynakları dağıtma görevini yerine getirmemesinden. Aśoka ve Dhamma dersinde Aśoka'nın yazıtlarında kendini halkının iyiliğinden sorumlu bir hükümdar olarak sunduğunu görmüştün; bu söylem aynı ideali kuramsal bir dille anlatır. Klasik modelde din ile siyaset ayrı değildir: hükümdar öğretinin koruyucusu, keşiş topluluğu ise hükümdarın meşruiyetinin kaynağıdır. Bu karşılıklı ilişki, barışı destekleyebileceği gibi, keşiş topluluğunu devletin projelerine bağlayabilir de.
Bu bağın üç yolu vardır ve üçü de tarih boyunca tekrar eder. Birincisi himayedir: manastırlar toprak, gelir ve korumayı devletten alır; Manastır üniversiteleri dersinde gördüğün Pāla bağışları buna bir örnektir. Himaye eden, karşılığında sadakat bekleyebilir. İkincisi meşruiyettir: hükümdar, keşiş topluluğunun onayıyla kendi gücünü kutsal bir düzenin parçası olarak sunar. Üçüncüsü kimliktir: öğreti bir ulusun ya da bir etnik topluluğun simgesi hâline gelir. İlk ikisi eskidir; üçüncüsü, modern ulus devletle birlikte en tehlikeli biçimini alır.
Kaynaklardan okuma
Din ile ulusal kimliğin birleştiği bir ülkede bu bağın ne ürettiğini bir antropolog ayrıntılı biçimde inceledi.
Tambiah, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda Sri Lanka'da benimsenen Budizmin ülkedeki etnik çatışmaya ve toplu şiddete nasıl katkıda bulunduğunu ve bu katkının Budizmi yaşanan bir gerçeklik olarak nasıl değiştirdiğini inceler. Kitabın adı, Tüm Seylan Budist Kongresi'nin 1956'da yayımladığı ve dış güçlerin öğretiyi zayıflattığını öne süren "Budizme İhanet" başlıklı rapordan gelir. Tambiah'ın anlattığı tarih ise ihanetin dışarıdan değil, keşiş topluluğunun içinden, Sinhala Budist milliyetçiliğinin yükselişinden geldiğini gösterir.
Sri Lanka dersinde Mahāvaṃsa'nın adayı öğretinin korunması gereken bir yer olarak anlattığını, Mahāyāna etik metinleri dersinde ise aynı vakayinamenin bir savaştan sonra öldürülen binlerce kişinin "bir buçuk insan" sayıldığı hikâyesini görmüştün. Tambiah bu eski anlatıların modern bir siyasal dilde nasıl yeniden kullanıldığını gösterir: ada bir öğretinin yurdu, öğreti bir ulusun kimliği, ulus ise korunması gereken bir topluluk olur. Bu zincirde öteki topluluklar, ilkenin değil kimliğin diliyle değerlendirilir. Myanmar dersinde gördüğün yirmi birinci yüzyıl milliyetçi hareketleri aynı örüntünün başka bir ülkedeki biçimidir.
Usta katmanı
Victoria'nın belgelediği Japon örneği, bu sürecin bir başka yüzünü gösterir: öğretinin kendi kavramlarının şiddet için yeniden yorumlanması. Savaş döneminde bazı Japon Zen öğretmenleri, benliksizlik ve boşluk öğretisini, ölüm korkusundan arınmış bir askerin ideali olarak sundu; "ben" yoksa, öldüren de ölen de gerçekten yoktur ve asker, kendi benliğini imparatora adayarak bir tür aydınlanmaya ulaşır. Mahāyāna etik metinleri dersinde, daha büyük bir zararı önlemek için şefkatle yapılan bir ihlalin istisnai durumlarda tartışıldığını görmüştün; savaş döneminin yorumları bu tür istisnaları kuralın yerine koydu.
Bu örüntünün karşısında geleneğin içinden gelen düzeltmeler de vardır. Sōtō'nun 1992 bildirisi ve sonraki özürler bunlardan biridir: bir kurum, kendi geçmişindeki yorumların ilkeye ihanet ettiğini kabul eder. Vietnam Budizmi dersinde Thích Nhất Hạnh'ın savaşın iki tarafının yaralılarına yardım eden gönüllülerini, Kamboçya ve Laos dersinde ise iç savaştan sonra barış yürüyüşleri düzenleyen Maha Ghosananda'yı görmüştün. Bu örnekler de aynı geleneğin içindedir.
O hâlde doğru cümle nedir? Şu olabilir: Budist ilkeler barışı destekleyecek güçlü araçlar içerir; zarar vermeme, şefkat, nefretin nefretle dinmediği öğretisi. Budist kurumlar ise öteki kurumlar gibi devlet, ulus ve çıkar ilişkileri içinde yaşar ve bu araçları kullanabilir, bırakabilir ya da tersine çevirebilir. Bu cümle "barış dinidir" kadar parlak değildir; ama doğrudur. Ve ilkeyi bir ölçüt olarak korur: bir kurumun davranışını, kendi geleneğinin ilkeleriyle yargılamayı mümkün kılar.
Yaygın hatalar
Yaygın yanlış"Budizm barış dinidir; Budistler şiddete katılmaz."
Belgelenmiş dönemlerde Budist kurumlar savaşları desteklemiş ve geleneğin adı anılarak şiddet savunulmuştur; Sōtō okulunun 1992 bildirisi bunu kendisi kabul eder.
Yaygın yanlış"Budist kurumların şiddete katılması öğretinin gerçek yüzünü gösterir."
Aynı gelenekte barış hareketleri, iç eleştiriler ve özürler de vardır; ilke ile kurum ayrımı, kurumların davranışını ilkenin kendisiyle yargılamayı mümkün kılar.
Yaygın yanlış"Erken metinler siyasetle ilgilenmez."
Dīgha Nikāya 26, toplumsal şiddetin yoksulluktan doğduğunu ve bu zincirin yoksullara vermeyen bir hükümdarın ihmaliyle başladığını anlatan açık bir toplumsal kuram sunar.
Uygulama
Kilit özet
- Sōtō Zen okulu 1992'de Meiji döneminden bu yana savaşın yürütülmesine işbirliği yaptığını kabul etti; Victoria'nın 1997 tarihli Zen at War kitabı bu geçmişi belgeledi ve başka okulların özürlerine vesile oldu.
- "Barış dinidir" cümlesi bir bilgi değil, bir temennidir; geleneğin ilkeleri ile kurumlarının siyasal davranışı ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
- Dīgha Nikāya 26, şiddeti yoksulluğa, yoksulluğu da kaynakları dağıtmayan hükümdarın ihmaline bağlayan bir toplumsal kuram sunar.
- Tambiah 1992'de Sri Lanka'da Budizm ile ulusal kimliğin birleşmesinin etnik şiddete nasıl katkıda bulunduğunu gösterdi; ihanetin dışarıdan değil, milliyetçiliğin yükselişinden geldiğini savundu.
- Benliksizlik ve boşluk gibi kavramlar şiddeti meşrulaştırmak için yeniden yorumlanabildi; aynı gelenekte barış hareketleri ve kurumsal özürler de vardır.
İlke bir ölçüttür; kurumu, kendi ilkesiyle yargılamayı mümkün kılar.
Sonraki derse köprü
Bu derste aynı gelenekte iki olgunun yan yana durduğunu gördün: barışı destekleyen ilkeler ve şiddete katılan kurumlar. Sonraki ders bu yan yanalığı başka bir alanda inceliyor. Erken külliyatta iki kayıt yan yana durur: biri kadınların da en yüksek hedefe ulaşabileceğini açıkça söyler ve ulaşmış kadınların adlarını ve şiirlerini kaydeder; öbürü kadın keşiş düzenini erkek düzenine bağımlı kılan bir dizi ek kural koyar. Sonraki ders şu soruyu soracak: bu iki kaydı bir çelişki sayıp birini seçmek yerine, ikisini birlikte nasıl okuyabiliriz?