Öğrenme hedefleri
- 1928'de küçük bir aşırı sağ parti olan Nasyonal Sosyalist hareketin, 1933'te nasıl iktidara geldiğini ve birkaç ay içinde nasıl bir tek parti diktatörlüğü kurduğunu açıklayabileceksin.
- Reichstag yangınından sonra çıkarılan kararnameyi, yetki kanununu ve memurluk yasasını karşılaştırarak, bir demokrasinin yasal görünümlü adımlarla nasıl ortadan kaldırıldığını değerlendirebileceksin.
- Hitler'in iktidara gelişinde seçmenlerin, seçkinlerin ve rastlantıların rolü üzerine tarihçilerin tartışmasını tartışabileceksin.
Okuma metni
Kanca — bir opera binasında son oylama
23 Mart 1933'te, Reichstag milletvekilleri, Berlin'deki bir opera binasında toplandı; meclis binası, bir ay önce çıkan bir yangında ağır hasar görmüştü. Salonun çevresinde ve koridorlarda, Nasyonal Sosyalist partinin üniformalı militanları dizilmişti. Gündemde tek bir madde vardı: hükümete, meclise danışmadan, hatta anayasaya aykırı yasalar çıkarma yetkisi veren bir kanun. Komünist milletvekillerinin bir bölümü tutuklanmış, bir bölümü saklanıyordu; sosyal demokratların da bir kısmı gözaltındaydı. Sosyal demokrat önder Otto Wels kürsüye çıktı ve partisinin kanuna karşı oy vereceğini açıkladı; konuşmasında, özgürlüklerinin ve hayatlarının ellerinden alınabileceğini, ama onurlarının alınamayacağını söyledi. Oylamada kanun, gereken üçte iki çoğunluğu rahatça aştı; yalnızca sosyal demokratlar karşı oy verdi. Bu oylamayla Weimar Cumhuriyeti'nin meclisi, kendi yetkisini kendi eliyle devretmiş oldu. Bu ders, 1928 seçimlerinde oyların yüzde üçünden azını alan bir partinin, beş yıl içinde nasıl iktidara geldiğini ve bu iktidarı nasıl birkaç ay içinde bir diktatörlüğe dönüştürdüğünü soruyor.
Bağlam — bunalımın siyasete dönüşü
Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi, 1920'lerin başında Münih'te kurulmuş küçük bir aşırı sağ partiydi. Önderi Adolf Hitler, 1923'teki başarısız darbe girişiminden sonra hapiste yazdığı kitapta, aşırı milliyetçi, ırkçı ve Yahudi düşmanı görüşlerini açıkça ortaya koymuştu. Darbe girişiminden sonra parti, iktidara seçimler yoluyla gelmeye karar verdi; ama Weimar'ın görece istikrarlı yıllarında seçmenlerden çok az destek aldı.
Büyük Bunalım, her şeyi değiştirdi. İşsizliğin hızla arttığı yıllarda, geleneksel partilerden umudunu kesen milyonlarca seçmen aşırı partilere yöneldi. Eylül 1930 seçimlerinde Nasyonal Sosyalistler, oyların yüzde on sekizini alarak meclisin ikinci büyük partisi oldu. Parti, modern propaganda tekniklerini ustalıkla kullandı: kitlesel mitingler, uçakla yapılan seçim gezileri, afişler, radyo ve gazeteler. Propaganda sorumlusu Joseph Goebbels, partiyi her kesime farklı vaatlerde bulunan bir «halk hareketi» olarak sundu: işsizlere iş, çiftçilere koruma, orta sınıfa düzen, milliyetçilere Versay'ın yıkılması.
Gelişme — meclissiz hükümetler
1930'dan itibaren Almanya'da meclis çoğunluğuna dayanan bir hükümet kurulamadı. Başbakan Heinrich Brüning, Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg'un anayasanın 48. maddesine dayanan olağanüstü kararnameleriyle yönetti. Meclis, giderek devre dışı kaldı: 1930'da meclisin çıkardığı yasa sayısı düşerken, cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin sayısı hızla arttı.
1932, seçimler yılıydı. Nisan'da yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde seksen dört yaşındaki Hindenburg, Hitler'e karşı yeniden seçildi; ilginç biçimde, onu cumhuriyeti savunan sosyal demokratlar ve merkez partiler destekledi. Mayıs'ta Hindenburg, Brüning'i görevden aldı ve yerine aristokrat bir siyasetçi olan Franz von Papen'i atadı. Temmuz 1932 seçimlerinde Nasyonal Sosyalistler, oyların yüzde otuz yedisini aldı; Reichstag'daki en kalabalık grup artık onlarındı. Sokaklarda, partilerin silahlı milisleri arasında çatışmalar yaşanıyordu. Hitler başbakanlık istedi; Hindenburg reddetti.
Kasım 1932'de yapılan yeni seçimlerde Nasyonal Sosyalistler oy kaybetti; parti mali sıkıntıya düştü, içinde bölünmeler başladı. Pek çok gözlemci, hareketin doruğu geçtiğini düşündü. Aralık'ta ordunun siyasi yönlerden sorumlu generali Kurt von Schleicher başbakan oldu; ama o da meclis çoğunluğu bulamadı.
Dönüş noktası — 30 Ocak 1933
Ocak 1933'te, görevden alınmaktan dolayı Schleicher'e kırgın olan Papen, Hitler ile gizli görüşmeler yaptı. Muhafazakâr seçkinler, cumhurbaşkanının çevresi, büyük toprak sahiplerinin ve bazı sanayicilerin temsilcileri, onu muhafazakârların çoğunlukta olduğu bir hükümetin başına getirerek hem onun kitle desteğinden yararlanabileceklerini hem de onu «kuşatıp» denetim altında tutabileceklerini düşündü. Papen'in, birkaç ay içinde Hitler'i «köşeye sıkıştıracakları» yolunda sözler söylediği aktarılır. 30 Ocak 1933 öğleden önce, cumhurbaşkanlığı sarayında yapılan kısa bir törenle Hitler başbakanlık yeminini etti. Yeni hükümette Nasyonal Sosyalistlerin yalnızca üç bakanı vardı; Papen başbakan yardımcısı, milliyetçi sağın önderi Alfred Hugenberg ekonomi bakanıydı.
Ama Hitler, hükümetteki konumunu hızla kullandı. Yeni seçimler ilan ettirdi. 27 Şubat gecesi Reichstag binası yandı; yangında yakalanan genç bir Hollandalı komünist suçlandı. Hükümet, ertesi gün, yangını bir komünist ayaklanmanın başlangıcı olarak sunarak olağanüstü bir kararname çıkarttı.
5 Mart 1933 seçimleri, baskı ve korku ortamında yapıldı. Nasyonal Sosyalistler oyların yüzde kırk dördünü aldı; tek başlarına çoğunluğa ulaşamadılar, ama milliyetçi müttefikleriyle birlikte meclis çoğunluğunu sağladılar. 21 Mart'ta Potsdam'da düzenlenen görkemli bir törenle, Hitler ile Hindenburg eski Prusya geleneği ile yeni hareketin birliğini sahneledi. İki gün sonra, yetki kanunu oylandı.
Yetki kanununun kabulünden iki hafta sonra, rejim ırkçı ideolojisini devletin kurumlarına yerleştiren ilk yasayı çıkardı.
Sol muhalefet, bu süreç boyunca derin biçimde bölünmüş kaldı. Moskova'dan yönlendirilen Komünist Parti, sosyal demokratları «sosyal faşistler» olarak nitelendiriyor ve onları asıl düşman olarak görüyordu; sosyal demokratlar ise komünistlerle işbirliğini reddediyordu. İki parti birlikte, 1932 seçimlerinde Nasyonal Sosyalistlerden daha fazla oy almıştı; ama ortak bir direniş örgütleyemedi. Sokaklarda partinin milis örgütü, muhaliflerin toplantılarını basıyor, seçim kampanyalarını şiddetle bastırıyordu. 1933 baharında binlerce sosyal demokrat ve komünist, mahkeme kararı olmadan tutuklandı.
Yaygın yanlış«Hitler, seçimleri kazanarak ve halkın çoğunluğunun oyuyla iktidara geldi.»
Nasyonal Sosyalistler, serbest seçimlerde hiçbir zaman oyların çoğunluğunu almadı; en yüksek oy oranları, Temmuz 1932'deki serbest seçimlerde yüzde otuz yediydi ve Kasım 1932'de bu oran düşmüştü. Hitler, bir seçim zaferiyle değil, Cumhurbaşkanı Hindenburg'un ve onun çevresindeki muhafazakâr seçkinlerin kararıyla başbakan olarak atandı. Diktatörlük ise, bu atamanın ardından olağanüstü kararnameler, yetki kanunu ve baskı yoluyla kuruldu.
Cevap — seçmenlerin, seçkinlerin ve bunalımın birleşimi
Hitler'in iktidara gelişi, birbirine bağlı üç etkenin birleşiminden doğdu. Birincisi, Büyük Bunalım'ın yarattığı umutsuzluk ve öfke, milyonlarca seçmeni aşırı partilere yöneltti; Nasyonal Sosyalistler, bu öfkeyi modern propaganda araçlarıyla ustalıkla topladılar. İkincisi, 1930'dan itibaren meclis devre dışı bırakıldı ve cumhurbaşkanının olağanüstü yetkileriyle yönetilen hükümetler, parlamenter demokrasiyi fiilen askıya aldı. Üçüncüsü, muhafazakâr seçkinler, Nasyonal Sosyalist önderi denetim altında tutabileceklerine inanarak onu iktidara taşıdı. Hitler, iktidara geldikten sonra anayasanın kendi araçlarını kullanarak birkaç ay içinde bütün muhalefeti ortadan kaldırdı.
Bugünle bağ — İstanbul'a gelen profesörler
Nasyonal Sosyalist rejimin ilk yasalarından biri, Türkiye'nin yükseköğretim tarihinde derin bir iz bıraktı. Nisan 1933'te çıkarılan memurluk yasası ve siyasi baskılar yüzünden görevlerinden uzaklaştırılan pek çok Alman bilim insanı, yurt dışında iş aramak zorunda kaldı. Aynı yıl Türkiye'de, eski İstanbul Darülfünunu kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu; hükümet, bu reform kapsamında Almanya'dan ayrılmak zorunda kalan onlarca profesörü davet etti. Tıptan hukuka, iktisattan kimyaya kadar pek çok alanda bu bilim insanları, yeni kürsüler kurdu, ders kitapları yazdı ve bir kuşak Türk bilim insanını yetiştirdi. Bazıları savaş yıllarını Türkiye'de geçirdi; bazıları ise sonradan ülkelerine döndü.
Birincil kaynak
23 Mart 1933'te Reichstag'ın kabul ettiği ve 24 Mart'ta yürürlüğe giren «Halkın ve Devletin Sıkıntısını Giderme Kanunu»ndan (Yetki Kanunu):
Artikel 1. Reichsgesetze können außer in dem in der Reichsverfassung vorgesehenen Verfahren auch durch die Reichsregierung beschlossen werden. […]
Artikel 2. Die von der Reichsregierung beschlossenen Reichsgesetze können von der Reichsverfassung abweichen, soweit sie nicht die Einrichtung des Reichstags und des Reichsrats als solche zum Gegenstand haben. Die Rechte des Reichspräsidenten bleiben unberührt.
Artikel 3. Die von der Reichsregierung beschlossenen Reichsgesetze werden vom Reichskanzler ausgefertigt und im Reichsgesetzblatt verkündet. […]
Artikel 5. Dieses Gesetz tritt mit dem Tage seiner Verkündung in Kraft. Es tritt mit dem 1. April 1937 außer Kraft; es tritt ferner außer Kraft, wenn die gegenwärtige Reichsregierung durch eine andere abgelöst wird.
Türkçesi: Madde 1. Reich yasaları, Reich Anayasası'nda öngörülen usulün dışında, Reich hükümeti tarafından da kabul edilebilir. […] Madde 2. Reich hükümetinin kabul ettiği Reich yasaları, Reichstag ve Reichsrat kurumlarının kendisini konu almadıkları sürece, Reich Anayasası'ndan ayrılabilir. Reich Başkanı'nın hakları saklıdır. Madde 3. Reich hükümetinin kabul ettiği Reich yasaları, Reich Şansölyesi tarafından imzalanır ve Reich Resmî Gazetesi'nde yayımlanır. […] Madde 5. Bu kanun, yayımlandığı gün yürürlüğe girer. 1 Nisan 1937'de yürürlükten kalkar; ayrıca şimdiki Reich hükümetinin yerine başka bir hükümet gelirse yürürlükten kalkar.
Kaynak: «Gesetz zur Behebung der Not von Volk und Reich», 24 Mart 1933, Reichsgesetzblatt 1933, I; Vikikaynak (Almanca). Türkçesi, Almancasından bizim.
- Kanun, yasama yetkisini kimden alıp kime verir? Bu değişiklik, kuvvetler ayrılığı ilkesini nasıl etkiler?
- İkinci madde, hükümetin yasalarının anayasadan «ayrılabileceğini» söyler. Bu ifade, anayasanın kendisi için ne anlama gelir?
- Beşinci madde kanunu dört yılla sınırlar. Bu sınırlama, kanunu destekleyen milletvekillerini nasıl ikna etmiş olabilir? Kanun 1937'de ne oldu sence?
Tarihçiler Tartışıyor
- Karl Dietrich Bracher (1955) — Weimar Cumhuriyeti'nin çöküşünü inceleyen öncü kitabında, cumhuriyetin yıkılışını bir «güç boşluğu» sürecine bağladı; 1930'dan itibaren cumhurbaşkanlığı kabinelerinin parlamenter demokrasiyi fiilen ortadan kaldırdığını ve Hitler'e yolu açtığını gösterdi.
- Thomas Childers (1983) — The Nazi Voter adlı kitabında, seçim sonuçlarını ayrıntılı olarak inceledi; Nasyonal Sosyalistlerin yalnızca alt orta sınıftan değil, farklı toplumsal kesimlerden oy alan bir «protesto partisi» olduğunu gösterdi.
- Henry Ashby Turner (1996) — Hitler's Thirty Days to Power adlı kitabında, Ocak 1933'ün son haftalarındaki gelişmeleri inceledi; Hitler'in iktidara gelişinin kaçınılmaz olmadığını, küçük bir grup seçkinin kişisel hesaplarının ve kararlarının belirleyici olduğunu savundu.
- Ian Kershaw (1998) — Hitler üzerine yazdığı biyografinin ilk cildinde, Hitler'in yükselişini, onun kişisel özelliklerinden çok, Alman toplumunun ondan beklediği «kurtarıcı önder» imgesiyle açıkladı; Hitler'in «karizmatik iktidarının» bu beklentilerden beslendiğini savundu.
Henry Ashby Turner'ın daha önceki bir çalışması ise, büyük sanayicilerin partiyi 1933'ten önce sanıldığı kadar finanse etmediğini göstererek, «büyük sermayenin Hitler'i iktidara taşıdığı» yolundaki yaygın görüşü sorgulamıştı. Bu tarihçiler, Hitler'in iktidara gelişini farklı düzeylerde açıklar. Bracher kurumların çöküşüne, Childers seçmenlerin davranışına, Turner seçkinlerin kararlarına, Kershaw ise toplumun beklentilerine odaklanır. Richard J. Evans gibi tarihçiler, bu açıklamaları birleştiren kapsamlı anlatılar yazmıştır. Tartışma, Hitler'in iktidara gelişinin derin yapısal nedenlerin kaçınılmaz bir sonucu mu, yoksa önlenebilir kararların ve rastlantıların bir ürünü mü olduğu sorusu etrafında döner.
Derine İn
Yetki kanununun ardından rejim, Almanya'nın bütün siyasi ve toplumsal kurumlarını hızla kendi denetimine aldı. Eyaletlerin özerkliği kaldırıldı; eyalet hükümetlerinin başına Nasyonal Sosyalist valiler getirildi. Mayıs 1933'te sendikalar kapatıldı; mal varlıklarına el konuldu ve işçiler rejimin kurduğu tek bir çalışma örgütüne katılmak zorunda bırakıldı. Sosyal demokrat parti Haziran'da yasaklandı; öteki partiler birer birer kendilerini feshetti. Temmuz 1933'te çıkarılan bir yasa, Nasyonal Sosyalist partiyi Almanya'nın tek yasal partisi ilan etti.
Seçim araştırmaları, Nasyonal Sosyalistlere kimlerin oy verdiğini ayrıntılı olarak ortaya koymuştur. Partinin desteği, Protestan bölgelerde, kırsal kesimde ve küçük kasabalarda çok daha güçlüydü; Katolik bölgelerde ve büyük sanayi kentlerinin işçi mahallelerinde ise görece zayıf kaldı. Katolik seçmenlerin önemli bir bölümü kendi partisine, sanayi işçilerinin büyük bölümü sosyal demokratlara ya da komünistlere sadık kaldı. Ama parti, çiftçilerden, esnaftan, memurlardan, emeklilerden, öğrencilerden ve ilk kez oy kullanan gençlerden, hatta işçilerin bir bölümünden de oy aldı. Bu geniş ve farklı kesimlerden gelen destek, onu Almanya'nın ilk gerçek anlamda sınıflar üstü «halk partisi» yapan bir protesto hareketine dönüştürdü.
Kiliselerin tutumu da karmaşıktı. Temmuz 1933'te rejim, Vatikan ile bir anlaşma imzaladı; bu anlaşma, Katolik Kilisesi'nin dinî faaliyetlerini güvenceye alırken din adamlarının siyasetten çekilmesini öngörüyordu. Protestan kiliselerin içinde ise rejimi destekleyen bir akım ile bağımsızlığını korumaya çalışan bir karşı akım arasında sert bir bölünme yaşandı.
Yurt dışında, yeni rejime karşı tepkiler başlangıçta sınırlı kaldı. Pek çok yabancı gözlemci, Hitler'in iktidarın sorumluluğunu taşıdıkça ılımlılaşacağını umdu. Almanya Ekim 1933'te Milletler Cemiyeti'nden ve silahsızlanma konferansından çekildiğinde bile, büyük güçler güçlü bir karşılık vermedi.
Kültür ve kamusal hayat da aynı hızla dönüştürüldü. Mart 1933'te Goebbels'in başına geçtiği bir propaganda bakanlığı kuruldu; radyo, basın, sinema ve tiyatro bu bakanlığın denetimine girdi. 1 Nisan 1933'te Yahudilere ait dükkânlara karşı ülke çapında bir boykot düzenlendi. Mayıs'ta pek çok üniversite kentinde, öğrenci örgütlerinin öncülüğünde, rejimin «Alman ruhuna aykırı» saydığı yazarların kitapları meydanlarda yakıldı. Yazarların, sanatçıların ve bilim insanlarının önemli bir bölümü ülkeyi terk etti; o sırada yurt dışında bulunan Albert Einstein da Almanya'ya dönmeme kararı aldı, ama göç edenlerin pek çoğunun adı bugün yalnızca uzmanlarca bilinir.
Rejim, 1934'te kendi saflarındaki muhalefeti de ortadan kaldırdı. Haziran sonunda, partinin milis örgütünün önderleri ve Schleicher gibi eski muhafazakâr rakipler, rejimin güvenlik birimleri tarafından öldürüldü. Ağustos 1934'te Hindenburg öldü; Hitler, cumhurbaşkanlığı ile başbakanlığı birleştirerek devletin tek başına önderi oldu ve ordu ona kişisel bağlılık yemini etti. Böylece Hitler'i «kuşatmayı» uman muhafazakâr seçkinlerin hesabı tamamen çökmüştü.
Uzman Notu
Temel literatür
- Karl Dietrich Bracher, Die Auflösung der Weimarer Republik (Stuttgart: Ring-Verlag, 1955).
- Thomas Childers, The Nazi Voter: The Social Foundations of Fascism in Germany, 1919–1933 (Chapel Hill: UNC Press, 1983).
- Jürgen W. Falter, Hitlers Wähler (München: C. H. Beck, 1991).
- Henry Ashby Turner Jr., Hitler's Thirty Days to Power: January 1933 (Reading, MA: Addison-Wesley, 1996).
- Ian Kershaw, Hitler, 1889–1936: Hubris (Londra: Allen Lane, 1998).
- Richard J. Evans, The Coming of the Third Reich (Londra: Allen Lane, 2003).
Arşiv ve kaynak
Hitler'in iktidara gelişinin kaynakları arasında meclis tutanakları, seçim istatistikleri, Reichsgesetzblatt'ta yayımlanan kararnameler ve yasalar, cumhurbaşkanlığının ve hükümetin belgeleri, siyasi partilerin yayınları ve afişleri, gazeteler, polis raporları, günlükler ve yabancı elçiliklerin Berlin'den gönderdiği yazışmalar bulunur. Seçim sonuçlarının bölge bölge incelenmesi, hangi toplumsal kesimlerin Nasyonal Sosyalistlere oy verdiğini anlamak için temel kaynaktır. Bu dersteki üç yasal metin Almanca Vikikaynak'ta bulunur.
Açık sorular
- Hindenburg Ocak 1933'te Hitler'i atamasaydı, Nasyonal Sosyalist hareket Kasım 1932'deki düşüşünü sürdürür müydü?
- Sosyal demokratlar ile komünistler 1932'de birlikte hareket etseydi, Hitler'in yükselişi durdurulabilir miydi?
- Weimar Anayasası'nın 48. maddesi olmasaydı, cumhurbaşkanlığı kabineleri kurulabilir miydi?
Mini sınav
- (Hedef 1) Nasyonal Sosyalistler serbest seçimlerde en yüksek oy oranına hangi seçimde ulaştı? A) 1928 B) Eylül 1930 C) Temmuz 1932 D) Kasım 1932
- (Hedef 1) Hitler'i 30 Ocak 1933'te başbakan olarak kim atadı? A) Franz von Papen B) Paul von Hindenburg C) Kurt von Schleicher D) Heinrich Brüning
- (Hedef 2) 28 Şubat 1933 kararnamesi neyi öngörüyordu? A) Yeni seçimlerin yapılmasını B) Anayasanın temel hakları güvence altına alan maddelerinin yürürlükten kaldırılmasını C) Sendikaların güçlendirilmesini D) Cumhurbaşkanının görevden alınmasını
- (Hedef 2) Yetki kanununa göre hükümetin çıkardığı yasalar neyden ayrılabilirdi? A) Medeni kanundan B) Anayasadan C) Uluslararası antlaşmalardan D) Eyalet yasalarından
- (Hedef 3) Ocak 1933'ün son haftalarındaki seçkin kararlarını inceleyerek bu gelişmenin önlenebilir olduğunu öne süren tarihçi kimdir? A) Karl Dietrich Bracher B) Thomas Childers C) Henry Ashby Turner D) Ian Kershaw
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Hitler'in iktidara gelişi, derin yapısal nedenlerin kaçınılmaz bir sonucu muydu, yoksa önlenebilir kararların bir ürünü mü? Cevabında 28 Şubat kararnamesini, yetki kanununu ve memurluk yasasını kullan; Bracher ile Turner'ın yaklaşımlarını karşılaştır.
Cevaplar
- C — Temmuz 1932'de, yüzde otuz yedi.
- B — Paul von Hindenburg.
- B — Temel hakları güvence altına alan maddelerin yürürlükten kaldırılmasını.
- B — Anayasadan.
- C — Henry Ashby Turner.
Kapsamlı bir cevap, Hitler'in iktidara gelişinin Büyük Bunalım'ın yarattığı öfke, 1930'dan itibaren parlamenter demokrasinin cumhurbaşkanlığı kabineleriyle fiilen askıya alınması ve muhafazakâr seçkinlerin Hitler'i kullanabileceklerine dair yanlış hesabının birleşiminden doğduğunu açıklar. 28 Şubat kararnamesini, temel hakların anayasanın kendi maddesine dayanılarak bir gecede askıya alındığını gösteren bir belge olarak; yetki kanununu, meclisin kendi yetkisini hükümete devrettiği ve diktatörlüğün yasal temelini oluşturan bir metin olarak; memurluk yasasını ise rejimin ırkçı ve siyasi ayıklamayı yasal bir biçime soktuğunu gösteren bir belge olarak ele alır. Güçlü bir yanıt, Bracher'in kurumların çöküşünü ve güç boşluğunu vurgulayan yaklaşımını, Turner'ın son haftalardaki kararların belirleyiciliğini savunan yaklaşımıyla karşılaştırır.
Sonraki bölüme köprü
1934'ün sonunda Almanya'da artık hiçbir muhalefet partisi, bağımsız sendika ya da özgür basın kalmamıştı. Ama rejim, yalnızca devleti değil, insanların gündelik hayatını da dönüştürmek istiyordu: gençlik örgütleri, tatil programları, radyo yayınları ve kitlesel törenlerle bir «halk topluluğu» yaratmayı hedefliyordu. Bu topluluktan dışlananlar için ise hayat giderek daralıyordu; Yahudilere yönelik ayrımcılık yasalarla sistemli hâle getiriliyordu. Sonraki bölüm bunu soruyor: Nazi Almanyası'nda sıradan insanlar nasıl yaşadı, rejimi kimler destekledi, kimler dışlandı?