İçeriğe geç

Bölüm TT-118.11 · Seviye 1 — Türk Tarihi OmurgasıSeviye 1

Atatürk ilkeleri

TT-118 Cumhuriyet I: Kuruluş Dönemi (1923–1938)

2.557 kelime · yaklaşık 12 dakika okuma · seslendirme 8 dk

Dönem
1927–1937
Bölge
Anadolu
Kişiler
Mustafa Kemal Atatürk · Recep Peker · Mahmut Esat Bozkurt · Suna Kili · Şerif Mardin · Taha Parla · M. Şükrü Hanioğlu
Yerler
Ankara · İstanbul
Sınav
YKS · KPSS konusu

Yapay zekâ desteğiyle yazıldı; tarih, rakam ve alıntılar kaynağından doğrulandı. Alan uzmanı denetimi henüz yapılmadı. Bir hata görürsen metnin ilgili yerini işaretleyip bildir.

Öğrenme hedefleri

  • Altı ilkenin, yani cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılığın, parti programından anayasaya uzanan resmîleşme sürecini tarihleriyle anlatabileceksin.
  • Her ilkenin 1920'lerin ve 1930'ların koşullarında hangi soruya cevap verdiğini, belgelerdeki tanımlarına dayanarak açıklayabileceksin.
  • İlkelerin sonraki dönemlerde nasıl farklı biçimlerde yorumlandığını ve bu yorum farklarının bugünkü tartışmalara nasıl yansıdığını değerlendirebileceksin.

Okuma metni

Kanca — bir yemin kelimesi

10 Nisan 1928'de Türkiye Büyük Millet Meclisi, dört yıl önce kabul ettiği anayasada birkaç küçük değişiklik yaptı. Bu değişikliklerden biri, milletvekillerinin ve cumhurbaşkanının meclise girerken ettiği yemindeydi. Eski metinde yemin «vallahi» diye bitiyordu; yeni metinde bu kelimenin yerini «namusum üzerine söz veririm» ifadesi aldı. Aynı gün anayasanın ikinci maddesinden «Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâmdır» cümlesi çıkarıldı.

Dokuz yıl sonra, 5 Şubat 1937'de, aynı madde yeniden değiştirildi. Bu kez maddeye altı sıfat eklendi: Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıydı. Bu altı kelime, bugün Türkiye'de «Atatürk ilkeleri» adıyla bilinen düşünce setinin anayasal ifadesiydi. Bu bölüm, bu ilkelerin nereden geldiğini, nasıl resmîleştiğini ve neden hâlâ tartışıldığını soruyor.

Bağlam — bir partinin programı

Atatürk ilkeleri, önce bir siyasi partinin programında ortaya çıktı. Cumhuriyet Halk Fırkası'nın 1927'deki kongresinde partinin temel nitelikleri olarak cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik ve laiklik sayıldı. 1931'deki kongrede bunlara devletçilik ve inkılapçılık eklendi ve altı ilke, partinin «altı ok» simgesiyle birlikte programın temeline yerleştirildi. Parti bayrağındaki altı ok, bu ilkeleri temsil ediyordu ve kısa sürede kamusal alanda sık görülen bir simgeye dönüştü.

1930'larda bu ilkeler bütününe, kurucusunun adından türetilen «Kemalizm» adı da verilmeye başlandı; hem Türkiye'de hem de yabancı gözlemciler arasında bu ad, yeni rejimin ideolojisini anlatmak için kullanıldı. Bu ilkeler, bir filozofun masa başında hazırladığı bir sistem değildi. Her biri, 1920'lerde yapılan köklü değişikliklerin, cumhuriyetin ilanının, halifeliğin kaldırılmasının, medeni kanunun kabulünün, harf devriminin, sonradan bir ad altında toplanmasıydı. İlkeler, bir bakıma, yapılmış olanın geriye dönük bir açıklaması ve yapılacak olanın yönünü gösteren bir pusulaydı. Bu yüzden her ilkenin arkasında, somut bir dizi yasa ve kurum bulunuyordu: cumhuriyetçiliğin arkasında 1923 kanunu, laikliğin arkasında 1924'te halifeliğin kaldırılması ve 1926 medeni kanunu, inkılapçılığın arkasında şapka ve harf değişiklikleri gibi reformlar.

Tek parti döneminde parti ile devlet arasındaki sınır giderek belirsizleşti. 1936'da parti genel sekreterinin aynı zamanda içişleri bakanı olması gibi uygulamalarla parti ve devlet örgütleri birbirine bağlandı. Bu ortamda partinin programındaki ilkelerin anayasaya taşınması, doğal bir adım olarak görüldü.

Gelişme — altı ilke, altı soru

Her ilke, dönemin belirli bir sorusuna cevap veriyordu. Cumhuriyetçilik, yönetim biçiminin ne olacağı sorusuna cevaptı: saltanat ve halifelik yerine, egemenliğin millete ait olduğu bir cumhuriyet. Tek parti döneminde bu ilke, çoğu zaman cumhuriyetin kazanımlarını korumak olarak anlaşıldı; cumhuriyetin demokratik bir rekabeti nasıl kapsayacağı sorusu ise 1946'dan sonra gündeme gelecekti. Milliyetçilik, yeni devletin kimlik temelini tanımlıyordu: Osmanlı'nın çok dinli ve çok etnili tebaası yerine, Türk milleti. Bu tanım, yeni devletin sınırları içinde yaşayanları ortak bir kimlik etrafında birleştirmeyi amaçlıyordu; ama bu kimliğin kimleri nasıl kapsayacağı, farklı dönemlerde farklı biçimlerde cevaplanacaktı. Halkçılık, toplumun sınıflar yerine meslek gruplarından oluşan dayanışmacı bir bütün olduğunu ve devletin halkın yararına çalışması gerektiğini söylüyordu. Bu anlayış, hem Osmanlı'nın ayrıcalıklı zümrelerine hem de sınıf mücadelesini esas alan sosyalist akımlara karşı bir konum tanımlıyordu; parti programı, Türk toplumunu birbirine zıt sınıflardan değil, birbirini tamamlayan meslek gruplarından oluşan bir bütün olarak tarif ediyordu.

Devletçilik, 1929'daki dünya ekonomik bunalımının ardından öne çıktı ve devletin ekonomide, özellikle sanayinin kurulmasında öncü bir rol üstlenmesi gerektiğini ifade ediyordu. Laiklik, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını, hukukun ve eğitimin dinî kurallar yerine akla ve bilime dayanmasını öngörüyordu. İnkılapçılık ise yapılan köklü değişikliklerin korunmasını ve gerektiğinde yeni değişikliklerle sürdürülmesini ifade ediyordu. Bu ilke, bir anlamda öbür beşinin koruyucusuydu: 1920'lerde yapılan değişikliklerin geri alınamaz olduğunu ve toplumun bu yönde ilerlemeye devam edeceğini ilan ediyordu. Resmî metinlerde «inkılap» kelimesi, ani bir devrimden çok, bilinçli ve kalıcı bir dönüşüm anlamında kullanılıyordu.

Bu ilkelerin anlamı, 1930'larda üniversitelerde ve halkevlerinde verilen derslerle ve yayımlanan kitaplarla açıklanmaya çalışıldı. 1934'te İstanbul Üniversitesi'nde başlayan inkılap tarihi derslerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Recep Peker ve Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt gibi isimler ilkeleri ve inkılapları anlatan dersler verdi. Bu dersler, ilkelerin resmî yorumunu kuran metinler olarak yayımlandı. Aynı dönemde açılan halkevleri, ilkeleri ve inkılapları kentlerden kasabalara taşımak için konferanslar, kurslar, tiyatro gösterileri ve yayınlar düzenledi; ilkeler böylece yalnızca bir parti programı değil, geniş bir eğitim ve propaganda faaliyetinin konusu oldu.

Yaygın yanlış«Atatürk ilkeleri Atatürk'ün bir kitapta yazıp sistemleştirdiği bir öğretidir» diye sık düşünülür.
Doğrusu

İlkeler, Atatürk'ün tek başına yazdığı bir metinden değil, partinin kongre kararlarından, programlarından, meclis tartışmalarından ve 1930'ların resmî derslerinden doğdu. Atatürk'ün konuşmaları ilkelerin en önemli kaynaklarındandır; ama ilkelerin tanımı, pek çok kişinin katkısıyla şekillendi.

Dönüş noktası — programdan anayasaya

5 Şubat 1937 tarihli kanunla altı ilke, anayasanın ikinci maddesine girdi. Bu, bir partinin programının devletin temel yasasının parçası hâline gelmesi demekti. Artık ilkeler yalnızca iktidar partisinin görüşleri değil, devletin kendi niteliği olarak tanımlanıyordu. Bu, ilerde başka partiler kurulduğunda, onların da bu ilkelere bağlı kalmak zorunda olduğu anlamına geliyordu; ilkeler böylece siyasi rekabetin sınırlarını da çizecekti.

Mecliste değişiklik tartışmaları uzun sürmedi; tek parti meclisinde ilkelerin anayasaya yazılmasına güçlü bir itiraz yükselmedi. Bu adım, 1928'deki değişikliğin devamı olarak okunabilir. 1928'de anayasadan din maddesinin çıkarılması, devletin laik niteliğini fiilen kurmuştu; 1937'de laiklik açıkça anayasanın bir ilkesi olarak yazıldı. Aynı şekilde devletçilik de, 1930'ların ekonomik politikalarının anayasal bir güvenceye kavuşturulmasıydı.

İlkelerin anayasaya girmesi, onları siyasi tartışmanın konusu olmaktan çıkarıp devletin sabit çerçevesi hâline getirme amacı taşıyordu. Atatürk'ün ölümünden yaklaşık bir yıl önce yapılan bu değişiklik, bir bakıma kurucu kuşağın bıraktığı mirasın hukuki güvencesi olarak da okunabilir. Ama bu, aynı zamanda, ilkelerin nasıl yorumlanacağı sorusunu da devletin kurumlarına taşıdı. Bir ilkenin anayasada yazılı olması, onun anlamının sabitlendiği anlamına gelmiyordu; tam tersine, her yeni dönemde ilkenin neyi gerektirdiği yeniden tartışılacaktı.

Cevap — bir ideoloji mi, bir yöntem mi?

Öyleyse Atatürk ilkeleri nedir? Bir yönüyle, 1920'lerin ve 1930'ların köklü değişikliklerini anlamlandıran ve yeni devletin kimliğini tanımlayan bir ideolojidir. Tek parti döneminde bu ideoloji, eğitimden basına, halkevlerinden ordusuna kadar devletin bütün kurumlarında yayıldı.

Bir başka yönüyle ise, ilkeler kesin bir öğretiden çok, belirli bir yönü gösteren genel ifadelerdir. Mustafa Kemal Atatürk'e atfedilen bazı sözlerde, ilkelerin değişmez dogmalar olarak görülmemesi gerektiği vurgulanır; ama bu sözlerin bir kısmının kaynağı tartışmalıdır ve dikkatle kullanılmalıdır. İlkelerin anlamı, onları yorumlayanların önceliklerine göre değişebildi: bazıları devletçiliği sosyal adaletin güvencesi olarak, bazıları yalnızca bir dönemin zorunluluğu olarak gördü; bazıları laikliği din ile devletin ayrılığı olarak, bazıları dinin devlet denetiminde tutulması olarak yorumladı.

Bugünle bağ — ilkelerin yorumları

Atatürk ilkeleri bugün de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın başlangıç bölümünde anılır ve okullarda ayrı bir ders olarak öğretilir. İlkeler, farklı siyasi görüşlerin ortak bir referans noktası olarak kullanılır; ama bu görüşler, ilkelere çoğu zaman farklı anlamlar yükler.

Bu farklılık, ilkelerin kendi doğasından kaynaklanıyor; tek bir kelimeyle ifade edilen bir ilke, kaçınılmaz olarak farklı içeriklerle doldurulabiliyor. Kısa, soyut ve kuşatıcı ifadeler olarak yazılan ilkeler, farklı dönemlerde farklı ihtiyaçlara cevap verecek biçimde yorumlanabildi. Tarihçinin işi, bir ilkenin «doğru» yorumunu belirlemek değil, bu yorumların hangi dönemde, kim tarafından ve hangi amaçla yapıldığını göstermektir.

Birincil kaynak

1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun ikinci maddesinin üç hâli ve 1928'de değiştirilen milletvekili yemini:

1924'teki ilk hâli: «Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır; resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.»
10 Nisan 1928 değişikliğiyle: «Türkiye Devletinin resmî dili Türkçedir, makarrı Ankara şehridir.»
5 Şubat 1937 değişikliğiyle: «Türkiye Devleti, Cümhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir.»
1928 değişikliğiyle milletvekili yemini: «Vatan ve milletin saadet ve selâmetine ve milletin bilâ kaydüşart hakimiyetine mugayir bir gaye takip etmiyeceğime ve Cümhuriyet esaslarına sadakattan ayrılmıyacağıma namusum üzerine söz veririm.»

Günümüz Türkçesiyle: 1924'te maddeye göre Türkiye Devleti'nin dini İslam, resmî dili Türkçe, başkenti Ankara'ydı. 1928'de din ifadesi çıkarıldı. 1937'de devletin cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçı olduğu maddeye yazıldı. 1928'den itibaren milletvekilleri, vatanın ve milletin mutluluğuna ve milletin kayıtsız şartsız egemenliğine aykırı bir amaç gütmeyeceklerine ve cumhuriyet esaslarına bağlılıktan ayrılmayacaklarına «vallahi» yerine «namusum üzerine» söz vermeye başladı.

Kaynak: «Teşkîlât-ı Esâsîye Kanunu (1924)», 10 Nisan 1928 ve 5 Şubat 1937 tarihli değişiklik kanunları ve notlardaki eski metinler, Vikikaynak. Günümüz Türkçesine aktarım bizim.

  1. Aynı maddenin 1924, 1928 ve 1937'deki üç hâli yan yana okunduğunda, devletin kendini tanımlama biçiminde nasıl bir değişim görülüyor?
  2. Yemindeki «vallahi» kelimesinin yerine «namusum üzerine» ifadesinin konması, laikliğin gündelik siyasi pratiğe nasıl yansıdığını gösteriyor?
  3. Bir partinin programındaki ilkelerin anayasaya yazılması, çok partili bir siyasi yaşam için hangi soruları doğurur?

Tarihçiler Tartışıyor

  • Suna Kili (1969) — Kemalism'de Atatürk ilkelerini, Türkiye'nin modernleşmesini yönlendiren tutarlı bir ideolojik bütün olarak inceledi; ilkelerin her birinin birbirini tamamladığını ve Batılılaşma hedefine hizmet ettiğini vurguladı.
  • Şerif Mardin (1981) — «Religion and Secularism in Turkey» makalesinde laiklik ilkesinin uygulanmasını, merkez ile çevre arasındaki gerilim üzerinden ele aldı; laik reformların şehirli seçkinler arasında hızla benimsenirken taşrada ve halk kültüründe derin bir karşılık bulmakta zorlandığını gösterdi.
  • Taha Parla (1992) — Kemalist Tek-Parti İdeolojisi ve CHP'nin Altı Ok'u'nda altı ilkeyi tek parti döneminin resmî metinleri üzerinden çözümledi; ilkelerin, özellikle halkçılık ve devletçiliğin, sınıf çatışmasını reddeden dayanışmacı ve otoriter bir toplum anlayışını yansıttığını savundu; bu yorum, ilkeleri eleştirel bir gözle okuyan sonraki çalışmaları derinden etkiledi.
  • M. Şükrü Hanioğlu (2011) — Atatürk: An Intellectual Biography'de ilkelerin düşünsel köklerini, geç Osmanlı döneminin bilimcilik, materyalizm ve Türkçülük akımlarında aradı; ilkelerin 1923'te birdenbire ortaya çıkmadığını, Jön Türk kuşağının düşünce dünyasının bir devamı olduğunu gösterdi.

Dört yazar, aynı ilkeleri farklı sorularla okuyor. Kili ilkelerin iç tutarlılığını, Mardin laikliğin toplumdaki, özellikle taşradaki karşılığını, Parla tek parti ideolojisinin yapısını, Hanioğlu ise düşünsel kökenleri öne çıkarıyor. Bu dört bakış, ilkelerin hem bir modernleşme programı hem de belirli bir dönemin iktidar ideolojisi olarak okunabileceğini gösteriyor; iki okuma birbirini dışlamıyor, aynı metnin iki yüzünü aydınlatıyor.

Derine İn

Atatürk ilkelerini anlamanın bir yolu, onları kendi döneminin dünyasıyla karşılaştırmaktır. 1930'lar, Avrupa'da ve dünyada tek partili rejimlerin, devletin ekonomiye müdahalesinin ve milliyetçiliğin güçlendiği bir dönemdi. Türkiye'nin ilkeleri, bu dönemin genel eğilimleriyle bazı benzerlikler taşıyordu; ama aynı zamanda önemli farklılıklara da sahipti. Türkiye, yayılmacı bir dış politika izlemedi, Milletler Cemiyeti'ne katıldı ve komşularıyla barış antlaşmaları imzaladı. İlkeleri, dönemin totaliter ideolojileriyle özdeşleştirmek de, onlardan tamamen yalıtılmış görmek de yanıltıcı olur. Karşılaştırmalı çalışmalar, Türkiye'nin tek parti rejimini, İtalya ve Almanya'daki rejimlerden çok, aynı dönemde başka ülkelerde görülen, modernleşmeyi yukarıdan yönlendiren otoriter reform rejimleriyle birlikte düşünmeyi öneriyor.

Laiklik ilkesi, en çok tartışılan ve en çok farklı biçimde uygulanan ilkelerden biri oldu. Türkiye'deki laiklik, Fransız modeline benzer biçimde din ile devleti ayırmayı hedefliyordu; ama aynı zamanda 1924'te kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla dinî hizmetleri devletin denetimi altına aldı. Bu yüzden bazı araştırmacılar, Türkiye'deki laikliği din ile devletin tam ayrılığından çok, dinin devlet tarafından düzenlenmesi olarak tanımlıyor. Bu tartışma, bugün de laikliğin anlamı üzerine yapılan tartışmaların merkezinde duruyor. Laik reformların toplumdaki karşılığı da bölgeden bölgeye, kentten köye ve kuşaktan kuşağa farklılık gösterdi; tarihçiler bu farklılıkları, yerel arşivler, anılar ve sözlü tarih çalışmalarıyla anlamaya çalışıyor.

Milliyetçilik ilkesi de dönemden döneme farklı biçimlerde yorumlandı. Resmî tanımlarda Türk milleti, ortak bir dil, kültür ve ülkü birliğine dayanan bir topluluk olarak tarif edildi; bu tanım, soy yerine kültürü ve aidiyet iradesini öne çıkarıyordu. Ama aynı dönemde yürütülen tarih ve dil tezleri gibi çalışmalar, milliyetçiliğin daha etnik bir yorumuna da kapı araladı. İlkenin kapsayıcı ve dışlayıcı yorumları arasındaki gerilim, sonraki on yıllarda da sürdü.

İlkelerin resmî yorumu, 1930'larda yayımlanan ders kitapları, parti yayınları ve konferans metinleriyle kuruldu. Bu metinler, ilkeleri çoğu zaman kesin ve tartışmasız doğrular olarak sunuyordu; ama kendi aralarında da vurgu farkları taşıyordu. Örneğin Recep Peker'in ders notları, devletin toplumu yönlendirmesine ve parti disiplinine güçlü bir vurgu yaparken, İktisat Vekili Celal Bayar'ın çevresi gibi başka kesimler, ekonomide özel girişime daha fazla alan tanınmasını savunuyordu; devletçiliğin sınırları, hükümetin içinde de tartışılıyordu. Resmî yorumun kendisi de tek sesli değildi.

Son olarak, ilkelerin 1938'den sonraki serüvenine bakmak gerekiyor. Çok partili döneme geçişle birlikte ilkeler, yalnızca bir partinin değil, bütün siyasi yelpazenin referans noktası hâline geldi. 1961 ve 1982 anayasaları, ilkeleri farklı biçimlerde anayasaya yerleştirdi. Her yeni dönem, ilkelere kendi sorunlarının ışığında yeni anlamlar yükledi. Bu süreç, bir ideolojinin kurucusundan sonra nasıl yaşadığını ve dönüştüğünü gösteren zengin bir örnek; ilkeler, hem darbe yönetimlerinin meşruiyet dilinde hem de sivil siyasetin tartışmalarında, birbirine zıt amaçlarla anılabildi.

Uzman Notu

Temel literatür

  • Suna Kili, Kemalism (İstanbul: Robert College, 1969).
  • Şerif Mardin, «Religion and Secularism in Turkey», Ali Kazancıgil ve Ergun Özbudun (ed.), Atatürk: Founder of a Modern State (Londra: C. Hurst, 1981) içinde.
  • Taha Parla, Türkiye'de Siyasal Kültürün Resmî Kaynakları, Cilt 3: Kemalist Tek-Parti İdeolojisi ve CHP'nin Altı Ok'u (İstanbul: İletişim Yayınları, 1992).
  • M. Şükrü Hanioğlu, Atatürk: An Intellectual Biography (Princeton: Princeton University Press, 2011).
  • Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması (1923–1931) (Ankara: Yurt Yayınları, 1981).
  • Recep Peker, İnkılâp Dersleri Notları (Ankara: Ulus Basımevi, 1936).

Arşiv ve kaynak

1924 anayasasının metni ve değişiklik kanunları Vikikaynak'ta ayrı sayfalar hâlinde yer alır. Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1927 ve 1931 kongre tutanakları ve programları yayımlanmıştır. Atatürk'ün konuşmaları, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri adıyla derlenmiştir.

Açık sorular

  • 1927 ve 1931 kongrelerinde ilkelerin seçimi ve sıralanması hangi tartışmalarla belirlendi?
  • İlkelerin 1937'de anayasaya yazılmasına mecliste itiraz eden ya da çekince koyan oldu mu?
  • Halkevleri ve inkılap tarihi dersleri aracılığıyla yayılan resmî yorum, taşrada nasıl algılandı?

Mini sınav

  1. (Hedef 1) Altı ilke hangi tarihte anayasaya girdi? A) 29 Ekim 1923 B) 10 Nisan 1928 C) 5 Şubat 1937 D) 20 Nisan 1924
  2. (Hedef 1) Devletçilik ve inkılapçılık ilkeleri parti programına hangi kongrede eklendi? A) 1923 B) 1927 C) 1931 D) 1938
  3. (Hedef 2) 10 Nisan 1928 değişikliğiyle anayasadan hangi ifade çıkarıldı? A) Resmî dilin Türkçe olduğu B) Devletin dininin İslam olduğu C) Başkentin Ankara olduğu D) Egemenliğin millete ait olduğu
  4. (Hedef 2) Halkçılık ilkesi dönemin resmî yorumunda neyi ifade ediyordu? A) Toplumun sınıflar yerine meslek gruplarından oluşan dayanışmacı bir bütün olduğunu ve devletin halkın yararına çalışması gerektiğini B) Özel mülkiyetin kaldırılmasını C) Yalnızca köylülerin haklarını D) Dinî eğitimin yaygınlaştırılmasını
  5. (Hedef 3) Türkiye'deki laikliğin yorumuna dair tartışmalardan biri hangisidir? A) Laikliğin hiç uygulanmadığı B) Din ile devletin tam ayrılığı mı, yoksa dinin Diyanet aracılığıyla devlet tarafından düzenlenmesi mi olduğu C) Laikliğin yalnızca eğitimle sınırlı olduğu D) Laikliğin 1990'larda kabul edildiği

Açık uçlu soru

(Hedef 3) Aynı ilkeyi, örneğin laikliği ya da devletçiliği, 1930'larda, 1960'larda ve bugün savunan üç farklı kişinin bu ilkeye nasıl farklı anlamlar yükleyebileceğini örnekle ve bir ilkenin anayasada yazılı olmasının onun anlamını neden sabitlemediğini açıkla.

Cevaplar

  1. C — Altı ilke, 5 Şubat 1937 tarihli kanunla anayasanın ikinci maddesine yazıldı.
  2. C — 1927'de dört ilke benimsendi; devletçilik ve inkılapçılık 1931 kongresinde eklendi.
  3. B — 1928 değişikliğiyle devletin dininin İslam olduğunu belirten ifade çıkarıldı.
  4. A — Halkçılık, sınıf çatışması yerine meslek gruplarına dayanan dayanışmacı bir toplum anlayışını ifade ediyordu.
  5. B — Laiklik tartışmalarının merkezinde, Diyanet'in varlığı da düşünülerek, din ile devlet ilişkisinin nasıl tanımlanacağı sorusu durur.

Güçlü bir cevap, 1930'larda devletçiliğin bir kalkınma zorunluluğu, 1960'larda planlı kalkınma ve sosyal adalet aracı, bugün ise farklı kesimler için ya bir miras ya da aşılmış bir dönem olarak görülebileceğini örnekler. Anayasadaki kısa ve soyut ifadelerin, her dönemin kendi sorunlarına göre yorumlanmaya açık olduğunu açıklar.

Sonraki bölüme köprü

1930'lar, Türkiye'nin yalnızca iç düzenini değil, dış ilişkilerini de yeniden kurduğu bir dönemdi. Sıradaki bölüm bu dış politikaya bakıyor: Balkan Antantı, Sadabat Paktı ve Montrö Sözleşmesi, Türkiye'nin savaş öncesi Avrupa'sında güvenliğini ve Boğazlar üzerindeki egemenliğini nasıl güçlendirdi?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Görsel plan ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Görsel plan

  • 0:00–1:10 Kanca: anayasa sayfası, «vallahi» kelimesinin silinip yerine «namusum üzerine» yazılması; 10 Nisan 1928 tarih kartı.
  • 1:10–3:00 Bağlam: 1927 ve 1931 kongre kartları; altı okun tek tek belirmesi ve her okun altında ilkenin adı.
  • 3:00–5:30 Gelişme: altı ilke altı soru olarak: «Yönetim biçimi ne?», «Kimlik ne?», «Toplum nasıl?», «Ekonomide devlet?», «Din ve devlet?», «Değişim nasıl korunur?».
  • 5:30–7:40 Dönüş noktası: anayasanın ikinci maddesinin üç hâli yan yana: 1924, 1928, 1937.
  • 7:40–9:40 Kapanış: bir ilke kartı etrafında farklı dönemlerin yorumları (1930'lar, 1960'lar, bugün) halkalar hâlinde.

Kişiler yüzsüz siluetle; belge görselleri çizimle.