Öğrenme hedefleri
- Ulus ve milliyetçilik kavramlarının Fransız Devrimi'nden on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar nasıl ortaya çıktığını ve siyasal bir güce dönüştüğünü açıklayabileceksin.
- Grégoire'ın dil raporunu, Mill'in milliyet bölümünü ve Renan'ın konferansını karşılaştırarak, ulusu dil, soy, tarih ve irade üzerinden tanımlayan farklı yaklaşımları değerlendirebileceksin.
- «Uluslar binlerce yıldır değişmeden var olan doğal topluluklardır» görüşünü, ulusun modern bir yapı olup olmadığına ilişkin tarihçi tartışmasıyla sınayabileceksin.
Okuma metni
Kanca — Sorbonne'da bir konferans
11 Mart 1882'de, Paris'teki Sorbonne Üniversitesi'nin salonunda, dönemin en tanınmış Fransız bilginlerinden Ernest Renan, dinleyicilerine basit görünen bir soru sordu: Ulus nedir? Soru, o salondaki herkes için acı bir güncelliğe sahipti. On bir yıl önce, 1871'de, Prusya önderliğindeki Almanya, Fransa'yı savaşta yenmiş ve Alsace ile Lorraine'in bir bölümünü ilhak etmişti. Alman bilginleri, bu bölgelerin halkının Almanca konuşan ya da Almanca kökenli lehçeler kullanan insanlar olduğunu, bu yüzden Alman ulusuna ait olduklarını savunuyordu. Renan ise, bir ulusu ne dilin, ne soyun, ne dinin, ne de coğrafyanın tek başına belirleyemeyeceğini söyledi. Ona göre ulus, ortak bir geçmişin hatırası ile birlikte yaşamaya devam etme isteğinden oluşan bir ruhtu. Bu konferans, ulus kavramının tanımı üzerine bugün de en çok alıntılanan metinlerden biri oldu. Bu ders, on dokuzuncu yüzyılda Avrupa'nın ve dünyanın siyasetini biçimlendiren ulus düşüncesinin nereden geldiğini, insanların neden kendilerini bir ulusun parçası olarak görmeye başladığını ve «ulus nedir?» sorusuna verilen farklı cevapları soruyor.
Bağlam — hanedandan ulusa
On sekizinci yüzyılın sonuna kadar Avrupa'da çoğu insanın bağlılığı, bir hanedana, bir dine, bir bölgeye ya da bir köye yönelikti. Devletler, hükümdarların mülkü gibi görülüyordu; evlilikler ve savaşlarla el değiştiren topraklarda yaşayan halkların hangi dili konuştuğu, pek önemsenmiyordu. Bir Fransız köylüsü, kendisini önce köyünün ya da bölgesinin insanı olarak görüyor, Paris'teki kralın tebaası olduğunu belki biliyor ama «Fransız ulusu» diye bir şeyin üyesi olduğunu pek düşünmüyordu.
Fransız Devrimi bu durumu değiştirdi. 1789'da egemenliğin kralda değil, ulusta olduğu ilan edildi; ulus, eşit yurttaşlardan oluşan bir siyasal topluluk olarak tanımlandı. Devrim savaşlarında, «vatan tehlikede» çağrısıyla yüz binlerce yurttaş orduya katıldı. Ama devrimciler, yurttaşlarının önemli bir bölümünün ulusun dilini bile konuşmadığını keşfettiler.
Gelişme — dil, soy, irade
On dokuzuncu yüzyılın başında, özellikle Alman dünyasında, ulusu farklı bir biçimde tanımlayan bir düşünce gelişti. Johann Gottfried Herder gibi düşünürler, her halkın kendine özgü bir dili, şarkıları, masalları ve bir «ruhu» olduğunu savunmuştu. Napolyon'un işgaline karşı yazan Alman düşünürler, bu düşünceden yola çıkarak, ulusun sınırlarını devletlerin değil, dilin çizdiğini ileri sürdüler. Böylece ulusu yurttaşların siyasal birliği olarak gören anlayışın yanında, onu ortak dil ve kültürle, hatta ortak soyla tanımlayan bir anlayış güçlendi.
Yüzyılın ortasında İngiliz düşünür John Stuart Mill, bu tartışmaya bir liberalin gözüyle katıldı.
Ulus düşüncesi, yalnızca düşünürlerin kitaplarında değil, gündelik hayatın araçlarıyla da yayıldı. Gazeteler ve romanlar, ulusal dilde basılarak geniş okur kitlelerine ulaştı. Ulusal tarihler yazıldı; okul kitapları çocuklara ortak bir geçmiş anlattı. Ulusal marşlar, bayraklar, anıtlar, müzeler ve bayramlar, insanlara ortak bir kimliği her gün hatırlattı. Zorunlu askerlik, farklı bölgelerden gelen gençleri aynı kışlada, aynı dilde bir araya getirdi. Demiryolları ve posta, ülkenin uzak köşelerini birbirine bağladı.
Dönüş noktası — ilhak edilen bir bölge
1870–1871 savaşı, ulusun tanımı üzerindeki tartışmayı somut bir sınır sorununa dönüştürdü. Savaşın ortasında, Alman ilahiyatçı ve yazar David Friedrich Strauss ile Renan arasında açık mektuplarla bir tartışma yaşandı. Alman tarafının önde gelen bilginleri, Alsace ve Lorraine'in dil ve kültür bakımından Alman olduğunu, bu yüzden Almanya'ya ait olması gerektiğini savundu. Fransız tarafı ise, bu bölgelerin halkının kendini Fransız hissettiğini ve bir halkın, isteği sorulmadan bir devletten ötekine geçirilemeyeceğini ileri sürdü. 1871'de Almanya, bu bölgeleri ilhak etti. On bir yıl sonra Renan'ın Sorbonne konferansı, bu tartışmaya verilmiş en ünlü cevap oldu.
Aynı yıllarda, ulus düşüncesi çok dilli ve çok dinli imparatorlukları, Habsburg İmparatorluğu'nu, Rus İmparatorluğu'nu ve Osmanlı Devleti'ni de derinden sarsmaya başlamıştı. Bu imparatorluklarda, farklı topluluklar kendi dillerinde okullar, kendi yönetimleri ve sonunda kendi devletleri için örgütleniyordu. İmparatorluklar ise, kendi tebaalarını ortak bir yurttaşlık etrafında birleştirmeye çalıştı.
Yaygın yanlış«Uluslar, binlerce yıldır değişmeden var olan doğal topluluklardır.»
Pek çok topluluk, kendi dilini, geleneklerini ve tarih anlatısını yüzyıllardır taşıyordu; bu mirasın önemi yadsınamaz. Ama bugün anladığımız anlamda uluslar, yani ortak bir dili konuşan, ortak bir tarih anlatısını paylaşan ve kendi devletinde egemenliği talep eden kitlesel topluluklar, büyük ölçüde son iki yüzyılın ürünüdür. Grégoire'ın 1794 raporu, Fransa'da bile yurttaşların yarısından fazlasının ulusal dili düzgün konuşamadığını gösterir. Ulusal diller okullarla yaygınlaştırıldı, ulusal tarihler yazıldı, ulusal semboller yaratıldı. Tarihçiler, bu süreçte eski mirasın ne kadar korunduğunu, ne kadar yeniden biçimlendirildiğini hâlâ tartışıyor.
Cevap — bir irade, bir hikâye, bir devlet
Ulus düşüncesi, on sekizinci yüzyılın sonunda Fransız Devrimi'yle siyasal bir güce dönüştü: egemenlik hanedandan ulusa geçti ve ulus, eşit yurttaşların topluluğu olarak tanımlandı. On dokuzuncu yüzyılda bu düşünceye, ulusu dil, kültür ve soy üzerinden tanımlayan başka bir anlayış eklendi. Mill gibi liberaller, ulusal duyguyu hür kurumların koşulu olarak gördü; Renan ise ulusu, ortak bir geçmişin hatırası ile birlikte yaşama isteğinin birleşimi olarak tanımladı. Milliyetçilik, gazeteler, okullar, ordu ve ulusal semboller aracılığıyla kitlelere yayıldı. Ama «ulus nedir?» sorusuna verilen farklı cevaplar, somut sınır anlaşmazlıklarına ve çok uluslu imparatorlukların çözülmesine yol açacak kadar büyük siyasal sonuçlar doğurdu.
Bugünle bağ — yurttaşlıkla tanımlanan ulus
İstanbul'daki Osmanlı hükümeti, 1869'da çıkardığı bir yurttaşlık yasasıyla, dini ne olursa olsun bütün tebaasını Osmanlı yurttaşı olarak tanımlamaya çalıştı. Türkiye Cumhuriyeti'nin 1924 Anayasası ise, Türkiye halkına din ve ırk farkı gözetilmeksizin «vatandaşlık itibarıyla» «Türk» denildiğini yazdı. Bu tanım, ulusu soy ya da din birliğiyle değil, ortak yurttaşlıkla tanımlayan anlayışın bir örneğidir. Ulusun nasıl tanımlanacağı sorusu, bugün de pek çok ülkede yurttaşlık, göç ve azınlık hakları tartışmalarının merkezinde yer alıyor.
Birincil kaynak
Ernest Renan'ın 11 Mart 1882'de Sorbonne'da verdiği Ulus Nedir? konferansından, 1882 baskısındaki Fransızca metinden:
Une nation est donc une grande solidarité, constituée par le sentiment des sacrifices qu'on a faits et de ceux qu'on est disposé à faire encore. Elle suppose un passé ; elle se résume pourtant dans le présent par un fait tangible : le consentement, le désir clairement exprimé de continuer la vie commune. L'existence d'une nation est (pardonnez-moi cette métaphore) un plébiscite de tous les jours, comme l'existence de l'individu est une affirmation perpétuelle de vie.
Türkçesi: Demek ki ulus, yapılmış fedakârlıkların ve yapılmaya hâlâ hazır olunan fedakârlıkların duygusuyla oluşan büyük bir dayanışmadır. Bir geçmişi varsayar; ama yine de bugünde elle tutulur bir olguyla özetlenir: rıza, yani ortak hayatı sürdürmeye yönelik açıkça dile getirilmiş istek. Bir ulusun varlığı, bu benzetmeyi bağışlayın, her gün yapılan bir halk oylamasıdır; tıpkı bireyin varlığının hayatın sürekli bir onaylanması olması gibi.
Kaynak: Ernest Renan, Qu'est-ce qu'une nation ?, 2. baskı (Paris: Calmann Lévy, 1882); Vikikaynak. Türkçesi, Fransızcasından bizim.
- Renan'a göre bir ulusu oluşturan iki öğe nedir? Bunlardan hangisi geçmişle, hangisi bugünle ilgilidir?
- «Her gün yapılan bir halk oylaması» benzetmesi, ulusu dil ya da soyla tanımlayan görüşlerden hangi noktada ayrılır?
- Renan'ın tanımı, 1871'de Alsace ve Lorraine'in ilhakına ilişkin tartışmada hangi tarafın görüşünü destekler? Bu, onun tanımının tamamen tarafsız olup olmadığı hakkında ne düşündürür?
Tarihçiler Tartışıyor
- Eugen Weber (1976) — Peasants into Frenchmen adlı kitabında, on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar Fransız köylülerinin önemli bir bölümünün kendini bir ulusun parçası olarak görmediğini, okulların, demiryollarının, askerliğin ve piyasanın onları ancak 1870–1914 arasında «Fransız'a dönüştürdüğünü» savundu.
- Ernest Gellner (1983) — Nations and Nationalism adlı kitabında, milliyetçiliği sanayi toplumunun bir ürünü olarak açıkladı; sanayi toplumunun, okuma yazma bilen, ortak bir dili konuşan ve yer değiştirebilen bir işgücüne ihtiyaç duyduğunu, bunun da devletin yaydığı standart bir «yüksek kültürü» zorunlu kıldığını ileri sürdü.
- Benedict Anderson (1983) — Imagined Communities adlı kitabında, ulusu, üyelerinin çoğu birbirini hiç tanımadığı hâlde kendilerini aynı topluluğun parçası olarak hayal ettikleri bir «hayali cemaat» olarak tanımladı; bu hayalin, basılı kitaplar ve gazetelerle, yani «matbaa kapitalizmiyle» mümkün hâle geldiğini savundu.
- Anthony D. Smith (1986) — The Ethnic Origins of Nations adlı kitabında, modern ulusların tamamen yeni icatlar olmadığını, pek çok durumda daha eski, ortak adlara, mitlere, hatıralara ve kültürel öğelere sahip toplulukların üzerine kurulduğunu savunarak Gellner'in ve Anderson'ın «modernci» yaklaşımını eleştirdi.
Dört tarihçi, ulusun kökenlerini farklı yerlerde arar. Weber ulusun devletin kurumlarıyla kırsala nasıl yayıldığını, Gellner sanayi toplumunun gereksinimlerini, Anderson basılı kültürün yarattığı hayal gücünü öne çıkarır; Smith ise modern ulusların eski kültürel mirasla sürekliliğini vurgular. Bu tartışma, tarihçilerin «ulus» kavramını kendi dönemlerinin siyasal kaygılarından bağımsız olarak incelemenin ne kadar zor olduğunu da gösterir. Tartışma, ulusların modernleşmenin yarattığı yeni topluluklar mı, yoksa eski kültürel toplulukların modern çağda yeni bir biçim kazanmış hâli mi olduğu sorusunda düğümlenir.
Derine İn
Renan'ın konferansının pek az alıntılanan ama çok önemli bir cümlesi, unutmayla ilgilidir. Renan'a göre unutmak, hatta tarihsel yanılgı, bir ulusun oluşumunda temel bir etkendir; bu yüzden tarih araştırmalarının ilerlemesi, çoğu zaman milliyet için bir tehlikedir. Çünkü tarih araştırması, bütün siyasal oluşumların başlangıcındaki şiddet olaylarını yeniden gün ışığına çıkarır. Renan, birliğin her zaman sert yollarla kurulduğunu, Fransa'nın kuzeyi ile güneyinin birleşmesinin de uzun süren kıyımların ve korkunun sonucu olduğunu hatırlatır. Bu gözlem, ulusal tarih yazımının, ortak bir geçmişi anlatırken neyi hatırlayıp neyi unutmayı seçtiği sorusunu gündeme getirir; tarihçinin görevinin ise bu seçimleri görünür kılmak olduğunu düşündürür.
Lord Acton, Mill'in görüşüne 1862'de yazdığı «Milliyet» adlı denemesinde karşı çıktı. Acton'a göre, farklı milliyetlerin tek bir devlet içinde bir arada yaşaması, özgürlüğün en iyi güvencelerinden biriydi; çünkü farklı topluluklar birbirini dengeler ve devletin tek bir topluluğun aracına dönüşmesini engellerdi. Acton, her ulusun kendi devletine sahip olması gerektiği düşüncesinin, sonunda azınlıkların baskı altına alınmasına ya da sürülmesine yol açabileceği uyarısında bulundu. Mill ile Acton arasındaki bu tartışma, on dokuzuncu yüzyıl liberalizminin milliyetçilik karşısında nasıl bölündüğünü gösterir; yirminci yüzyılın deneyimleri ise her iki görüşün de önemli bir gerçeği dile getirdiğini düşündürür.
Çek tarihçi Miroslav Hroch, Habsburg ve Rus imparatorluklarındaki küçük ulusal hareketleri karşılaştırarak, bu hareketlerin genellikle üç aşamadan geçtiğini ileri sürdü. İlk aşamada, küçük bir aydın grubu, bir halkın dilini, şarkılarını ve tarihini inceleyip derler. İkinci aşamada, öğretmenler, gazeteciler ve din adamları gibi etkin bir çevre, bu kültürel mirası siyasal bir amaç için yaymaya başlar. Üçüncü aşamada ise hareket, kitlelere ulaşarak bir halk hareketine dönüşür. Bu model, milliyetçiliğin «yukarıdan» bir devlet eliyle değil, bazen «aşağıdan» bir toplumsal hareketle de yayılabildiğini gösterir.
Osmanlı Devleti'nin deneyimi, bu tartışmaya farklı bir açı ekler. Tanzimat döneminin yöneticileri, dini ve dili farklı toplulukları ortak bir Osmanlı yurttaşlığı etrafında birleştirmeyi umdu; bu düşünceye sonradan Osmanlıcılık adı verildi. Ama aynı dönemde, imparatorluğun farklı topluluklarında, kendi dillerinde okullar, gazeteler ve dinî kurumlar etrafında örgütlenen hareketler güçlendi; Balkanlar'da yeni devletler kuruldu. Ortak yurttaşlık düşüncesi ile topluluklara dayalı ulusal hareketler arasındaki bu gerilim, imparatorluğun son yüzyılının en önemli siyasal sorunlarından biri oldu ve sonraki derslerde ayrıntılı olarak ele alınacak.
Son olarak, Eric Hobsbawm ve başka tarihçilerin «icat edilmiş gelenek» adını verdikleri olgu da dikkat çekicidir. On dokuzuncu yüzyılda pek çok ulusal sembol, tören ve gelenek, çok eski zamanlardan geliyormuş gibi sunuldu; ama bunların önemli bir bölümü, aslında o yüzyılda yaratılmış ya da yeniden biçimlendirilmişti. Bu, ulusal geleneklerin «sahte» olduğu anlamına gelmez; ama onların da bir tarihi olduğunu, belirli ihtiyaçlarla ve belirli zamanlarda ortaya çıktığını hatırlatır.
Uzman Notu
Temel literatür
- Eugen Weber, Peasants into Frenchmen: The Modernization of Rural France, 1870–1914 (Stanford: Stanford University Press, 1976).
- Ernest Gellner, Nations and Nationalism (Oxford: Blackwell, 1983).
- Benedict Anderson, Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism (Londra: Verso, 1983).
- Eric Hobsbawm ve Terence Ranger (ed.), The Invention of Tradition (Cambridge: Cambridge University Press, 1983).
- Miroslav Hroch, Social Preconditions of National Revival in Europe (Cambridge: Cambridge University Press, 1985).
- Anthony D. Smith, The Ethnic Origins of Nations (Oxford: Blackwell, 1986).
Arşiv ve kaynak
Ulus ve milliyetçilik tarihinin kaynakları arasında devrim meclislerinin raporları, okul kitapları, dil ve lehçe anketleri, nüfus sayımları, gazeteler, ulusal marşlar ve bayramlarla ilgili belgeler, düşünürlerin kitapları ve konferansları vardır. Renan'ın konferansı ve Grégoire'ın raporu Fransızca Vikikaynak'ta, Mill'in kitabı Project Gutenberg'de okunabilir. Bu metinlerin çoğu, kendi dönemlerinin siyasal tartışmalarına katılan kişilerce yazıldığı için, taraf oldukları tartışmalar göz önünde tutularak okunmalıdır.
Açık sorular
- Uluslar, milliyetçilikten önce mi vardı, yoksa milliyetçilik mi ulusları yarattı?
- Ulusu yurttaşlıkla tanımlayan anlayış ile dil ve kültürle tanımlayan anlayış arasındaki ayrım, gerçekte ne kadar keskindir?
- Çok dilli ve çok dinli imparatorluklar, milliyetçilik çağında ayakta kalabilir miydi?
Mini sınav
- (Hedef 1) 1789'da egemenliğin kralda değil ulusta olduğunun ilan edilmesi hangi olayla ilgilidir? A) Fransız Devrimi B) Viyana Kongresi C) Sanayi Devrimi D) 1871 savaşı
- (Hedef 1) 1871'de Almanya'nın Fransa'dan ilhak ettiği ve ulusun tanımı üzerindeki tartışmayı somutlaştıran bölgeler hangileridir? A) Sicilya ve Napoli B) Alsace ve Lorraine C) Flandre ve Valonya D) Bavyera ve Saksonya
- (Hedef 2) Grégoire'ın 1794 raporuna göre Fransızcayı doğru konuşanların sayısı yaklaşık ne kadardı? A) Otuz milyon B) On beş milyon C) Altı milyon D) Üç milyonu geçmiyordu
- (Hedef 2) Mill'e göre ulusal duygunun en güçlü nedeni nedir? A) Ortak din B) Ortak siyasal geçmiş ve ortak hatıralar C) Ortak iklim D) Ortak hükümdar
- (Hedef 3) Ulusu, üyelerinin birbirini tanımadığı hâlde kendilerini aynı topluluğun parçası olarak hayal ettikleri bir «hayali cemaat» olarak tanımlayan tarihçi kimdir? A) Ernest Gellner B) Anthony D. Smith C) Benedict Anderson D) Eugen Weber
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Uluslar, modernleşmenin yarattığı yeni topluluklar mı, yoksa eski kültürel toplulukların yeni bir biçim kazanmış hâli mi? Cevabında Grégoire'ın raporunu, Mill'in tanımını ve Renan'ın konferansını kullan; Gellner ile Smith'in yaklaşımlarını karşılaştır.
Cevaplar
- A — Bu ilan Fransız Devrimi'yle ilgilidir.
- B — Almanya Alsace'ı ve Lorraine'in bir bölümünü ilhak etti.
- D — Grégoire'a göre Fransızcayı doğru konuşanlar üç milyonu geçmiyordu.
- B — Mill'e göre en güçlü neden ortak siyasal geçmiş ve ortak hatıralardır.
- C — Bu tanım Benedict Anderson'a aittir.
Kapsamlı bir cevap, ulus düşüncesinin Fransız Devrimi'yle siyasal bir güce dönüştüğünü, on dokuzuncu yüzyılda ulusu dil ve kültürle tanımlayan anlayışın da güçlendiğini ve milliyetçiliğin okullar, gazeteler, ordu ve ulusal semboller aracılığıyla kitlelere yayıldığını açıklar. Grégoire'ın raporunu, 1794'te Fransız yurttaşlarının büyük bölümünün ulusal dili bile bilmediğini gösteren bir belge olarak; Mill'in tanımını, ulusal duygunun farklı kaynaklarını ve bunun hür kurumlarla ilişkisini ele alan bir liberal görüş olarak; Renan'ın konferansını ise ulusu ortak geçmiş ve birlikte yaşama isteğiyle tanımlayan ama belirli bir siyasal tartışmanın içinde yazılmış bir metin olarak okur. Güçlü bir yanıt, Gellner'in ulusu sanayi toplumunun ürünü olarak gören modernci yaklaşımını, Smith'in eski kültürel mirasla sürekliliği vurgulayan yaklaşımıyla karşılaştırır.
Sonraki bölüme köprü
Bu derste, ulus düşüncesinin nasıl doğduğunu ve farklı biçimlerde tanımlandığını gördük. Bu düşünce, on dokuzuncu yüzyılın ortasında ilk kez pek çok başkentte birden sokaklara taştı. Şubat 1848'de Paris'te başlayan bir ayaklanma, birkaç hafta içinde Viyana'ya, Berlin'e, Milano'ya, Budapeşte'ye ve Prag'a sıçradı. Ayaklananlar, anayasa, basın özgürlüğü ve seçim hakkının yanı sıra, kendi dillerinde okullar, kendi yönetimleri ve dağınık ülkelerinin birliği gibi ulusal talepler de dile getirdi. Ama bu ulusal talepler, kısa sürede birbirleriyle de çatışmaya başladı. Sonraki bölüm bunu soruyor: 1848: Halkların Baharı.