Açılış
Selim Bey mahallenin en hayırsever adamı. Her cuma camiin yanındaki aşevinde kazan kaynatıyor, kış gelince yoksul ailelere kömür dağıtıyor, okul aile birliğinde burs listesini o hazırlıyor. Mahallede adı geçince herkes «Allah razı olsun» diyor.
Bir cuma akşamı aşevinden yorgun dönüyor. Oğlu üniversite tercih listesini masaya koymuş, babasının fikrini bekliyor. Listede resim bölümleri var. Selim Bey kâğıda bir bakıyor, sonra oğluna: «Senden adam olmaz. Resimle karın doyar mı?» Oğlu cevap vermiyor, kâğıdı alıp odasına gidiyor. Sonraki yıllarda babasına bir daha hiçbir planını göstermiyor.
Selim Bey o akşamı hatırlamaz bile. Aynı gün yüz kişiye çorba dağıtmıştı. Terazide yüz tabak çorba bir yanda, tek bir cümle öbür yanda duruyordu; ve hangisinin ağır bastığını hiç düşünmedi.
Bilgenin kapısı
Yunus Emre'nin Dîvân'ında merhamet çoğu zaman tek bir sözcükle anılır: gönül. Gönlü yapmak, gönlü yıkmak. Bir şiirinde, ilimle ve ibadetle övünenlere döner:
«İlim ve amelin ne faydası var, bir gönül yıktıysan? Bilge kişinin gönül yapması, Hicaz'a gitmeye denktir.»
Bir başka şiirinde gönlün neden bu kadar ağır olduğunu söyler: gönül Tanrı'nın tahtıdır, Tanrı gönüle bakar; iki dünyanın bahtsızı, gönül yıkandır. Hemen ardından gelen beyit ise bütün bir ahlakı tek dizeye sığdırır:
«Kendini ne sanıyorsan başkasını da onu san. Dört kitabın anlamı budur.»
Bakmadığın yer
Merhameti genellikle büyük işlerde ararız: bağışta, gönüllülükte, afet bölgesine giden yardım kolisinde. Bunlar değerlidir. Ama farkında olmadan bir hesap kurarız: büyük iyilikler yaparsam, küçük kırgınlıklar önemsiz kalır. Merhamet bir hesap defteri gibi işler; artı hanesi doluysa eksi hanesine bakmaya gerek yoktur.
Yunus bu defteri yırtıyor. İlim de, ibadet de, bir gönül yıkıldıysa neye yarar? Bu sert bir cümle, çünkü insanların en çok güvendiği şeyleri, yani bilgisini ve dindarlığını, tek bir kırılmış kalbin karşısında hafifletiyor. Selim Bey'in yüz tabak çorbası değerlidir; ama oğlunun o akşam kırılan gönlünü onarmaz. İyilik bir yerde birikip başka bir yerdeki yarayı kapatmıyor.
Yunus bu düşünceyi en çok bilinen şiirlerinden birinde sona saklar. Şiir, ilmin ne olduğunu sorarak başlar: okumanın anlamı Hakk'ı bilmektir; okuyup bilmiyorsan boş bir emektir. «Okudum, bildim deme; çok ibadet ettim deme» der. Dört kitabın anlamı bir elif harfinde bellidir; sen «elif» deyip durursun hoca, anlamı nedir? Ve son beyit:
«Yunus Emre der ki hoca, istersen bin kez hacca git; hepsinden iyisi bir gönle girmektir.»
Yunus bilgiyi de ibadeti de küçümsemiyor; ölçüsünü değiştiriyor. Bir gönle girebilmek, yani birinin içinde güvenilir bir yer edinebilmek, en uzun yolculuktan daha değerli. Selim Bey yüz kişiye çorba dağıtmayı biliyordu; oğlunun gönlüne girmeyi bilmiyordu.
Bakmadığımız yer şu: merhametin asıl sınavı uzaktakilerle değil, yakındakilerledir. Uzaktaki yoksula merhamet etmek kolaydır, çünkü o bizden bir şey istemez, bizi sinirlendirmez, planlarımızı bozmaz. Oğlumuz, eşimiz, annemiz, iş arkadaşımız ise her gün sabrımızı dener. Onlara söylediğimiz kırıcı söz gözümüze çok küçük görünür; bir an, bir cümle. Yunus'un terazisinde ise o cümle bir hacca denk gelen şeyi yıkabilir.
Yunus'un ikinci hamlesi gönlü kutsal bir yere yerleştirmek. Gönül Tanrı'nın tahtıysa, bir gönlü kırmak bir insana kaba davranmaktan fazlasıdır; kutsal bir mekânı yıkmaktır. İnanan biri için bu sözün ağırlığı açıktır. İnanmayan biri için de bir şey söyler: insanın içi, özenle korunması gereken bir yerdir. Kimsenin içi bir kapı paspası değildir.
Gönül yapmak sözünü de dikkatle dinle. Yapmak bir inşaat sözcüğüdür: duvar örmek, ev kurmak. Merhamet burada bir duygu olarak değil, bir yapı işi olarak anılıyor. Yavaş yükselir, tuğla tuğla örülür. Yıkmak ise bir an sürer. Selim Bey'in cümlesi birkaç saniyeydi; oğlunun ona yeniden güvenmesi belki yıllar alacak.
Derinleşme
Yunus'un bir başka şiirinde merhametin ilk adımı tek mısrada tarif edilir: kimseye hor bakma, hiçbir gönül yıkma.
Sırası önemli: önce bakış gelir. Hor bakmak, kırıcı sözden önce olur. Selim Bey'in cümlesi aslında o akşam başlamamıştı. Oğlunun resme olan ilgisine yıllardır yukarıdan bakıyordu; söz yalnızca o bakışın sese dönüşmüş hâliydi. Merhamet sözcüklerde değil, bakışta başlar. Birine hor bakmayı bırakmadıkça, ona kırıcı olmamak için kendini her seferinde zorlarsın; ve bir gün zorlamayı unutursun.
«Kendini ne sanıyorsan başkasını da onu san» dizesi bu bakışın ölçüsünü verir. Selim Bey kendini ne sanıyordu? Herhâlde emek veren, iyi niyetli, saygıyı hak eden biri. Oğlunu da öyle sanabilseydi, resim listesine başka bir gözle bakardı: belki yanlış, belki riskli, ama emek veren, iyi niyetli bir gencin listesi olarak.
Yunus'un merhametinde bir de alçakgönüllülük var. Kendini ötekilerden üstün gören biri merhametini bir lütuf gibi dağıtır; bu da gizli bir hor bakıştır. Aşevinde çorba dağıtan Selim Bey'in sevgisi de belki tam bu yüzden evde tükeniyordu: dışarıdaki yoksula yukarıdan bakmak kolaydı, ama oğluna eşit gözle bakmak, kendi korkularıyla, kendi geçim kaygısıyla yüzleşmeyi gerektiriyordu.
Burada bir not düşmek gerekiyor. Yunus'un en çok anılan sözlerinden biri olan «Yaratılanı hoş gördük Yaratandan ötürü», Mustafa Tatçı'nın hazırladığı tenkitli Dîvân metninde yer almıyor. Halk arasında Yunus'a mal edilmiş bir söz. Bu, sözün güzelliğini azaltmaz; yalnızca Yunus'un ne dediğini bilmek istiyorsak elimizdeki metne bakmamız gerektiğini hatırlatır. Neyse ki Dîvân aynı ruhu taşıyan dizelerle dolu.
Gönül yıkıldıysa ne olacak? Yunus'un sözcüğü burada da umut verir: yıkılan yeniden yapılabilir. Selim Bey bir akşam oğlunun kapısını çalıp «o gün sana haksızlık ettim» diyebilir. Bu cümle yılları geri getirmez, ama bir tuğla koyar. Gönül yapmanın ilk tuğlası çoğu zaman bir özürdür; ikincisi, karşıdakinin önemsediği şeye gerçekten ilgi göstermektir. Onarım yıkımdan uzun sürer, ama mümkündür. Ve merhametin belki en zor biçimi, kendi yıktığın yeri onarmaya geri dönmektir: başkasının yarasına merhem olmak, kendi açtığın yaraya bakmaktan daha kolaydır.
Öbür bilgeler
Konfüçyüs'ün sohbetinde (KON-K06.1) Analektler'in VI.28. bölümü anlatılır: insanlık sanatı, kişinin kendi yaşadıklarını bir ölçü gibi kullanıp başkasının hâlini kavrayabilmesidir. Yunus'un «kendini ne sanıyorsan başkasını da onu san» dizesi, yüzyıllar ve binlerce kilometre ötede aynı ölçüye varıyor. Konfüçyüs bunu bir yöneticinin ve bir babanın sorumluluğu olarak düşünür; Yunus ise bir dervişin kalbinde.
Mesnevî'nin beyitlerine dayanan sohbet (MEV-K06.1) merhametin zayıfa yönelmesinden söz eder. Yunus ile Mevlânâ aynı çağda, aynı Anadolu'da yaşadı. İkisinde de merhamet sertleşmiş bir kalbin yumuşamasıdır, ama Yunus onu daha sade, daha gündelik bir sözcükle anlatır: gönül yapmak.
Daodejing'in 67. bölümündeki üç hazine ise (LAO-K06.1) Yunus'unkine komşu bir uyarı taşır: öne geçmeyen merhamet gösterişe dönüşmez, bilge iyiliği yaparken arkada durur. Selim Bey'in iyiliği mahallede herkesin gözü önündeydi ve alkış topluyordu. Evde ise kimse alkışlamıyordu. Belki de merhametin en sessiz yeri, en çok sınandığı yerdir.
Bugün bir kez dene
Bugün en yakınındaki birine, evde ya da işte her gün gördüğün birine dikkat et. Ona karşı bakışında bir hor görme var mı? Bir alışkanlığını, bir zevkini, bir tercihini küçümsediğin bir yer?
Bulduğunda o konuda ona bir soru sor. Yargılamadan, yalnızca anlamak için. Selim Bey'in sorması gereken soruyu: «Bu sana neden önemli?»
Akşam kendine şunu da sor: bu ay en çok kimin gönlünü yıktım? Hatırladığın biri varsa, ona küçük bir onarım gönder. Bir mesaj, bir özür, bir ilgi. Yunus'un sözüyle, gönül yapmak tuğla tuğla olur. Karşılığında bir şey bekleme; onarım, karşılık beklemeden yapıldığında tutar.
Yanında taşıyacağın soru
Uzaktakilere gösterdiğin merhametin ne kadarını yakındakilerden esirgiyorsun?