İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Kalbin erdemleri

Elinde güç varken

Acımak ile merhamet etmek aynı şey mi?

1.204 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Pazar sabahı, mahalle bakkalının vitrini paramparça. Hüseyin Bey kepengi kaldırınca camların arasında bir taş buluyor, köşedeki güvenlik kamerasının kaydında da üç genci. İkisini tanımıyor; üçüncüsü mahalleden, her gün ekmek almaya gelen on altı yaşında bir çocuk. Adını biliyor, annesini tanıyor.

Telefon elinde. Bir arama yapsa çocuk karakolda olacak, kayda geçecek, belki okulundan atılacak. Komşular da kızgın: «Akıllansın, bir daha yapmasın.» Öte yandan içinde bir ses daha var: çocuğun annesi tek başına çalışıyor, babası yok, kendi oğlu da bir zamanlar bu yaşlardaydı.

Hüseyin Bey ne arıyor ne de görmezden geliyor. Akşam çocuğun kapısını çalıyor. Annesiyle birlikte konuşuyorlar. Çocuk camın parasını yazın dükkânda çalışarak ödüyor. Eylülde aynı çocuk sabahları kepengi kaldıran kişi oluyor.

Bu hikâyeyi anlatana çoğumuz «Hüseyin Bey ne iyi kalpliymiş» deriz. Roma'nın Stoacıları buna başka bir ad verirdi, ve o ad iyi kalplilikten daha fazlasını söyler.

Bilgenin kapısı

Seneca, MS 1. yüzyılda genç imparator Neron'a «Merhamet Üzerine» (De Clementia) adlı bir metin yazar. Kavramı tanımlamakla işe başlar:

«Merhamet, öç alma gücü elindeyken zihnin öç almaktan geri durmasıdır; ya da güçlü birinin, zayıf birinin cezasını belirlerken gösterdiği yumuşaklıktır.»

Birkaç satır sonra merhameti başka bir şeyden ayırır: acımadan. Ona göre acıma bir erdem değil, zihnin bir rahatsızlığıdır.

Ve bilgeyi şöyle tarif eder: başkalarının gözyaşını siler ama kendi gözyaşını onlarınkine katmaz; kazazedeye elini uzatır, sürgüne kapısını açar, muhtaca verir. Bunu sakin bir yüzle yapar, iyiliğini kimsenin yüzüne çarpmadan, insanın insana ortak bir hazineden pay vermesi gibi.

Bakmadığın yer

Merhameti bir duygu olarak düşünmeye alışkınız: içimizin yumuşaması, birine acıyıp ağlamaklı olmak. Seneca'nın tanımında ise duygudan önce başka bir şey var: güç. Merhamet, ancak elinde bir güç olduğunda mümkün olan bir şeydir. Öç alamayacak durumdaki birinin öç almaması merhamet değildir, yalnızca güçsüzlüktür. Merhamet, tam vurabilecekken vurmamaya karar verdiğin anda doğar.

Bu tanım bakışı ters çeviriyor. Merhamet sınavlarımız çoğu zaman acıklı sahnelerde değil, güçlü olduğumuz sıradan anlarda gelir. Hüseyin Bey'in elinde bir kamera kaydı ve bir telefon vardı. Çocuğa çocukluğunun belki en ağır cezasını verebilirdi, üstelik haklı da olurdu. Merhametin sorusu tam burada sorulur.

Kendi gününe bak: elinde güç olan anlar sandığından fazladır. Bir çocuğun ödevine bakan anne baba, bir çalışanın hatasını yakalayan yönetici, garsonun yanlış getirdiği yemeğe ne diyeceğine karar veren müşteri, kardeşinin eski bir sırrını bilen kardeş. Hepsinde karşıdakinin bir parça kaderi senin elinde. Merhamet, gücünü kullanırken ölçüyü kaçırmamaktır.

Seneca'nın ikinci hamlesi daha da şaşırtıcı. Merhametin karşıtı ona göre sertlik değil, zalimliktir. Merhamet sertlikle dost olabilir, der: ceza vermeyi reddetmez, cezanın ölçüsünü korur. Zalimliği ise «cezalandırmada ölçüyü kaçırmak» diye tanımlar. Bu, gündelik dilimizde birbirine karıştırdığımız iki şeyi ayırıyor. Merhametli olmak her şeyi affetmek, her hatayı görmezden gelmek değildir. Hüseyin Bey çocuğu affetmedi; camın parası ödendi. Ama ceza çocuğu ezmek için değil, onu geri kazanmak için biçildi.

Belki en çok gözden kaçan şey de şu: biz gevşekliği merhamet, sertliği adalet sanırız ve ikisi arasında bir seçim yapmamız gerektiğini düşünürüz. Seneca'ya göre gerçek seçim başka yerdedir: aklın yönettiği bir ölçü ile öfkenin ya da acımanın sürüklediği bir taşkınlık arasında. Gevşeklik de zalimlik de bu taşkınlığın iki yüzüdür.

Seneca merhametin bir de yayılan bir şey olduğunu söyler. Neron'a yazdığı aynı metinde, imparatorun iyiliğinin yavaş yavaş bütün imparatorluğa dağılacağını, tıpkı sağlığın baştan bütün uzuvlara yayılması gibi her parçanın ona benzeyeceğini anlatır. Bu benzetme bir saray için yazılmış, ama bir evde, bir sınıfta, bir dükkânda da işler. Gücü elinde tutanın tonu aşağıya iner. Hüseyin Bey'in o akşamki kararını mahalle de gördü; bir sonraki kırık camda insanların ilk sorusu belki «kimi şikâyet edelim» değil, «nasıl onaralım» olacaktı.

Derinleşme

Stoacıların acımaya karşı tavrı kulağa soğuk gelir, ve Seneca da bunun farkındadır. Aynı bölümde, Stoacıların cahiller arasında fazla sert diye sevilmediğini kendisi yazar. Ama hemen ardından şunu ekler: hiçbir felsefe okulu bundan daha yumuşak, insana karşı daha sevgi dolu değildir; ilkeleri başkalarına yardım etmek ve herkesin iyiliğini gözetmektir.

Peki acımanın neresi kusurlu? Seneca'nın cevabı: acıma insanın başına gelene bakar, nedenine bakmaz. Gözyaşı yargıyı bulandırır; bulanık bir kaynaktan berrak bir karar akmaz. Ağlayan bir suçlu karşısında acıma kapıyı açmak ister, merhamet ise önce ne olduğunu, kimin zarar gördüğünü, neyin onarılması gerektiğini sorar. Seneca bilgenin yardım ederken kimsenin yüzüne iyilik çarpmamasını da özellikle vurgular: yardım ettiği kişiden tiksinti duyar gibi elini çekmez, ortak bir hazineden pay verir gibi verir.

Epiktetos aynı konuya daha insani bir ayrıntı ekler. Encheiridion'un 16. bölümünde, oğlu uzağa gittiği ya da işleri bozulduğu için ağlayan birini gördüğünde ne yapacağını anlatır. Ona göre insanı inciten olayın kendisi değil, olaya bakışıdır; bunu aklında tut. Ama konuşurken onunla birlikte olmaktan kaçınma, gerekirse onunla birlikte inle. Yalnızca içinden inleme.

Bu ayrım ince ama önemli. Stoacı birinin karşındakinin acısına eşlik etmesi yasak değil; yasak olan, o acının içini ele geçirmesine izin vermek. Yanındaki insan dayanacak sağlam bir yer arıyor. İkiniz de batarsanız tutunacak bir şey kalmaz.

Marcus Aurelius ise merhametin gündelik provasını yapar. Bir imparatorun kişisel defteri olan «Kendime Düşünceler»in II. kitabı bir sabah hazırlığıyla açılır: bugün işgüzar, nankör, kibirli, aldatıcı, kıskanç insanlarla karşılaşacağım. Ama hemen ardından ekler: bunlar iyiyi kötüden ayırt edemedikleri için böyledir; kötülük eden de benim akrabamdır, aynı akla ve aynı payı ilahi olandan almıştır. Ellerin, ayakların, göz kapaklarının birlikte çalıştığı gibi biz de birlikte çalışmak için yaratıldık.

Marcus'un dünyası saflarla dolu değildi. İnsanların kötü davranacağını biliyor ve buna hazırlanıyordu. Merhameti, insanlardan iyi şeyler bekleyen bir iyimserlikten değil, kötü davranan insanı bile bir akraba olarak görebilen bir bakıştan doğuyordu.

Stoacıların merhamet öğretisinin acı bir dipnotu da var. Seneca'nın merhameti öğütlediği genç imparator Neron zamanla Roma'nın en zalim yöneticilerinden biri olarak anıldı ve MS 65'te hocası Seneca'ya kendi canına kıymasını emretti. Bu, öğüdün boşa gittiğini değil, merhametin dışarıdan öğretilerek aktarılamadığını gösterir. Bir ilke olarak bilinebilir; ama ancak her gün, güçlü olunan her küçük anda yeniden seçilerek yaşanır.

Öbür bilgeler

Buda ile merhamet sohbetinde (BUD-K06.1) Buddhaghosa merhametin en tehlikeli taklidini keder olarak adlandırır: başkasının acısında kaybolmak. Seneca'nın acıma eleştirisi buna şaşırtıcı derecede yakın durur, ama gerekçesi farklıdır. Buddhaghosa kederin karşıdakini görünmez kıldığını söyler; Seneca acımanın yargıyı bulandırdığını, nedenleri görmeyi engellediğini. Birinde tehlike kalbin kendine kapanması, öbüründe aklın sisli kalmasıdır.

Lao Tzu ile merhamet sohbeti (LAO-K06.1) ise merhameti cesaretin kaynağı olarak görür. Seneca'da merhamet güçlünün erdemidir; Lao Tzu'da güç verenin kendisi. Biri gücün nasıl kullanılacağını sorar, öbürü gücün nereden geldiğini.

Bugün bir kez dene

Marcus'un sabah hazırlığını bir kez dene. Bugün evden çıkmadan önce kendine sessizce söyle: bugün beni sinirlendirecek, sabrımı deneyecek biriyle karşılaşabilirim. Sonra ekle: o kişi de benim gibi bir insan, kendi bildiği kadarıyla doğruyu arıyor.

Gün içinde elinde güç olan bir an yakala: birinin hatasını fark ettiğin, ona ne diyeceğine senin karar vereceğin bir an. Tepki vermeden önce Seneca'nın sorusunu sor: neden oldu? Sonra cezanın ya da sözün ölçüsünü, karşındakini ezmek için değil, durumu onarmak için ayarla.

Akşam o anı hatırla. Gevşek mi davrandın, sert mi, yoksa ölçülü mü? Hangisinin seni daha çok yorduğuna da bak.

Yanında taşıyacağın soru

Hayatında elinde güç olan yerlerde, merhametin ölçüsünü öfken mi, acıman mı, yoksa aklın mı belirliyor?