İçeriğe geç

İbn Arabî ile · Kalbin erdemleri

Merhamet sende ayakta dursun

Acımak ile merhamet etmek aynı şey mi?

1.203 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Saadet Hanım'ın eşi geçen kış öldü. Kırk iki yıllık evliliğin ardından ev birden çok büyük, akşamlar çok uzun geldi. Her gece yatmadan önce aynı duayı ediyor: «Rabbim, bize merhamet et.» Oğlu her hafta arıyor, kızı ayda bir geliyor, komşular ilk aylarda yemek getirdi. Ama Saadet Hanım'ın içindeki ağırlık kalkmıyor. Herkesin acıdığını görüyor ve bu acıma onu daha da yalnız bırakıyor.

Bahar gelince alt kattaki Nermin Hanım da eşini kaybediyor. Saadet Hanım önce gitmek istemiyor; kendi derdi yetiyor. Sonra bir sabah, ne olduğunu kendisi de anlamadan, bir tencere çorba yapıp aşağı iniyor. Kapı açılınca ikisi de bir şey demiyor. Mutfakta oturup çay içiyorlar.

O günden sonra her sabah aşağı iniyor. Nermin Hanım'ın ilaçlarını düzenliyor, birlikte pazara gidiyorlar, akşamları eski fotoğraflara bakıyorlar. Aylar sonra kızı geldiğinde annesinin yüzündeki değişikliği fark ediyor. «Anne, sen iyileşmişsin» diyor. Saadet Hanım biraz düşünüp cevap veriyor: «Bilmiyorum. Galiba duam başka türlü kabul oldu.»

Bilgenin kapısı

İbn Arabî, Fusûsu'l-Hikem'in Zekeriyya bölümünü büyük ölçüde rahmete ayırır. Bölümün bir yerinde her şeyi kapsayan bir cümle kurar: rahmetin andığı herkes mutlu olmuştur ve rahmetin anmadığı kimse yoktur; her var olan, merhamet görmüştür.

Ama asıl şaşırtıcı söz biraz sonra gelir. İbn Arabî iki türlü merhamet isteyişini birbirinden ayırır. Birincisi perdeli olanların duasıdır: Hak'tan, kendilerine bir şey vererek ya da bir sıkıntıyı kaldırarak merhamet etmesini isterler. Merhamet onlar için dışarıdan gelecek bir yardımdır.

İkincisi, keşf ehli dediği derin görüşlü insanların duasıdır. Onlar da herkes gibi «Allah'ım, bize merhamet et» derler. Ama bu sözle istedikleri, rahmetin kendi içlerinde ayakta durmasıdır. Ve ekler: onlara merhamet edilmesi, rahmetin onlarda ayakta durmasından başka bir şey değildir.

Biraz ileride bir adım daha atar: rahmet, kimde ayakta durursa, onunla o kişi merhamet eder.

Bölümün neden Zekeriyya'nın adını taşıdığı da merhametle ilgilidir. İbn Arabî'nin «rahmetin andığı» ifadesi, Meryem sûresinin başındaki bir cümleye yaslanır: «Bu, Rabbinin kulu Zekeriya'ya olan rahmetini anmadır.» Hemen ardından gelen âyetlerde Zekeriyya'nın duası anlatılır: kemiklerinin zayıfladığını, saçlarının ağardığını söyleyen yaşlı bir adam, yalnızlığının içinden Rabbine seslenir.

Rahmetin «andığı» ilk kişi, yaşlılığında yalnız kalmış ve dua eden biridir. Saadet Hanım'ın her gece ettiği duayla aynı yerden yükselen bir ses.

Bakmadığın yer

Merhameti hep dışarıdan bekleriz. Ailemizden, dostlarımızdan, işverenimizden, devletten, inananlar için Tanrı'dan. Merhamet bize gelecek, üzerimize yağacak, acımızı hafifletecek bir şeydir. Bu bekleyişte biz hep alan taraftayız.

İbn Arabî'nin cümlesi bu bekleyişi ters yüz ediyor. «Bize merhamet et» diyen birine, merhametin gerçekten ulaşması nasıl olur? Merhametin onda ayakta durmasıyla. Yani merhamet görmenin en derin biçimi, merhametli bir kalbe sahip olmaktır. Merhamet edilen ile merhamet eden, iki ayrı kişi gibi görünse de aynı olayın iki yüzüdür.

Saadet Hanım'ın hikâyesine bu gözle bak. Aylarca merhamet bekledi ve etrafındakiler gerçekten merhamet gösterdi: aradılar, geldiler, yemek getirdiler. Ama o merhamet içine işlemedi. Çünkü merhamet onun üzerine düşüyor, içinde kalmıyordu; bir yağmur gibi yüzeyinden akıp gidiyordu. Nermin Hanım'ın kapısını çaldığı sabah değişen şey, merhametin yönüydü. Artık merhamet onun içinden geçiyordu. Ve içinden geçen şey, ilk önce onu iyileştirdi.

İbn Arabî'nin ayrımıyla söylersek, Saadet Hanım'ın duası aylarca ilk türden kaldı: acımı kaldır, yalnızlığımı al. Kimse onu bu duadan çıkarmadı; dua kendiliğinden, bir tencere çorbayla ikinci türe dönüştü. Sözleri değişmedi, her gece yine «bize merhamet et» dedi. Değişen, o sözün içinde ne istediğiydi.

Bu, sıradan dünyada da bilinen bir şeydir ama nadiren böyle söylenir. Yas tutan biri başka bir yas tutana yardım ettiğinde, iki yük birden hafifler. Hasta bakıcılar, gönüllüler, kendi kaybını yaşamış ve başkalarına destek olan insanlar bunu sık sık anlatır: «Ben ona yardım ettiğimi sanıyordum, o bana yardım etti.» İbn Arabî bu deneyime metafizik bir dil veriyor: merhamet bir eşya gibi bir elden öbürüne geçmez; kimde kâim olursa onu dönüştürür.

Buradan rahatsız edici bir sonuç da çıkıyor. Başkalarının bize merhamet etmesini sağlayamayız. Onların kalbi bizim elimizde değil. Ama merhametin bizde ayakta durmasına yer açabiliriz. Belki de beklediğimiz merhametin bir kısmı, kendi kalbimizde açacağımız bu yere gelecek.

Derinleşme

İbn Arabî'nin «ayakta durmak» diye çevirdiğim sözcüğü Arapçada kıyâm kökünden gelir. Bir niteliğin bir şeyde kâim olması, o şeyi o nitelikle tanımlanır kılar. Bilgi kimde kâimse ona «bilen» denir; merhamet kimde kâimse ona «merhametli» denir. İbn Arabî bu bölümde bilgi ile bilen arasındaki ilişkiyi de aynı biçimde açıklar. Bu dikkat önemli: merhamet bir kişinin yaptığı tek tek iyiliklerin toplamı değil, o kişide yerleşmiş bir hâldir. İyilik yapan herkes merhametli değildir; merhametli biri ise iyilik yapmadan duramaz.

Bu ayrım gündelik hayatta bir soruyu değiştirir. Biz genellikle «bugün kime iyilik yaptım?» diye sorarız. İbn Arabî'nin bakışı başka bir soru sordurur: bugün merhamet bende ayakta duruyor muydu? Bir iyiliği gönülsüzce, yorgunlukla, minnet bekleyerek yapmış olabilirsin; iyilik yapılmıştır ama merhamet ayakta değildir. Öte yandan hiçbir şey veremediğin bir gün, birine yalnızca sabırla bakmış olabilirsin; o bakışta merhamet ayakta durmuştur.

Bölümün başındaki genişlik de yeniden okunmayı bekler: her var olan merhamet görmüştür. Bu, insanın kendine bakışını da etkiler. Saadet Hanım yasının içinde kendini terk edilmiş hissediyordu; hiçbir şeyin ona yetmediği bir yerde. İbn Arabî'ye göre böyle bir yer yoktur. Var olmak zaten bir merhamettir. Bu bilgi acıyı kaldırmaz, ama acının içinde bir zemin bırakır: tamamen dışarıda kalmış değilsin.

Bir uyarıyı da eklemek gerekiyor. «Merhamet görmek, merhamet etmektir» düşüncesi bir yükümlülük gibi okunursa ağırlaşabilir: yas tutan birine «git başkasına yardım et, iyileşirsin» demek kaba olur. Saadet Hanım'a kimse bunu söylemedi; kapıyı kendisi, kendi zamanında çaldı. Merhametin kalpte ayakta durması bir emirle değil, kalbin hazır olduğu bir anda olur. Yas tutan birine yapılacak en merhametli şey, bazen yalnızca o anın gelmesini sabırla beklemektir.

Kendi yasında bunalan, nefes alamayan, günlük hayatını sürdüremeyen biri için bu sohbet bir tedavi değildir. Böyle bir durumda bir yakınına ya da bir uzmana başvurmak, kendine gösterilecek merhametin ilk adımıdır.

Öbür bilgeler

Mesnevî'nin gözyaşı beyitleri (MEV-K06.1) aynı kapıya Mevlânâ'nın diliyle yaklaşır: merhamet isteyen, zayıfa merhamet etmelidir. Mevlânâ ile İbn Arabî aynı yüzyılda yaşadı ve ikisinin de dünyasında merhamet tek yönlü bir iyilik değildir. Ama vurguları farklı. Mevlânâ'da merhamet ile karşılığı arasında bir yol vardır: merhamet edersen merhamet bulursun. İbn Arabî'de ise o yol bile kısalır: merhamet etmek, zaten merhamet görmektir.

Buda tarafında ise (BUD-K06.1) iyi dilek, her gün biraz daha genişletilen bir alıştırmadır: önce sevdiğine, sonra yabancıya, en son zor gelen insana. İbn Arabî'nin «kalpte ayakta durma» fikri, Buda geleneğinin geliştirilen kalp hâllerine şaşırtıcı biçimde yakındır; birinde bir ilahi niteliğin insanda belirmesi, öbüründe insanın kendi kalbini işlemesi olarak anlatılsa da.

Bugün bir kez dene

Bugün, kendini merhamete en çok ihtiyaç duyan biri gibi hissettiğin bir anda dur. Bu yorgunluk, bir kırgınlık ya da bir kayıp olabilir.

O anda kendine şunu sor: çevremde şu an benim kadar ya da benden fazla zorlanan biri var mı? Bir komşu, bir arkadaş, bir iş arkadaşı. Ona büyük bir şey vermek zorunda değilsin. Bir mesaj, bir çay, birkaç dakikalık dikkat yeter.

Sonra kendi içindeki ağırlığa bir daha bak. Değişti mi, değişmedi mi? Değişmediyse bunda bir kusur yok; kalbin bugün hazır değildir. Değiştiyse, İbn Arabî'nin sözünü hatırla: belki merhamet sana bu yoldan geldi. Hangisi olursa olsun, kendine de yargısızca ve yumuşakça bak.

Yanında taşıyacağın soru

Beklediğin merhametin bir kısmı, kendi kalbinde açacağın bir yere gelmeyi bekliyor olabilir mi?