Açılış
Fadime Hanım her ayın ikinci perşembesi sabah beşte kalkıyor. İki otobüs değiştirip şehrin dışındaki cezaevine gidiyor. Çantasında oğlunun sevdiği kurabiyeler, temiz çoraplar, bir de mahalle bakkalının gönderdiği sigara var. Oğlu iki yıl önce bir eve girip hırsızlık yaptı. Mahkemede Fadime Hanım en ön sırada oturdu ve hâkim kararı okurken başını hiç eğmedi.
Mahallede iki tür insan var artık. Bir kısmı ona eskisinden mesafeli; pazarda selamı kısa kesiyor, arkasından «hırsızın annesi» diyenler bile oluyor. Öbür kısmı onu teselli etmeye çalışıyor ama teselli ettikçe oğlunu aklamaya başlıyor: «Kötü arkadaşlara uydu, aslında iyi çocuktu, devir kötü.» Fadime Hanım ikisine de katılmıyor.
Bir gün komşusu ona doğrudan soruyor: «Ona kızgın değil misin?» Fadime Hanım uzun süre susuyor, sonra cevap veriyor: «Yaptığından utanıyorum. O evin sahibine her gün dua ediyorum. Ama o benim oğlum. Yaptığı şey onun bütünü değil.»
Bilgenin kapısı
Gazâlî, en büyük eseri İhyâü Ulûmi'd-Dîn'in sevgi üzerine kitabında, sevginin alametlerini sayarken bir benzetme kurar. Bir yazarı ya da şairi seven, onun eserini de sever. Yaratanı seven de, ona gönlünü verdiği ölçüde yaratılanları sever; öyle ki kendisini inciten şeylerden bile tiksinmez hâle gelir.
Hemen ardından kendi kendine bir itiraz yöneltir: o hâlde bu insan kötülük yapanları da mı sevecek? Ve cevabını verir: onları Tanrı'nın yarattığı varlıklar olarak sever, ama yaptıkları kötülükten hoşlanmaz. Kötülük yapana sevgi gösterecekse bu saf bir merhametten doğmalı, kötülüğü hafife almaktan değil. Kötülüğe duyduğu öfke de adaletin bilincinden gelmeli, acımasız bir bağnazlıktan değil.
Burada Gazâlî'nin sözlerini bir İngilizce aktarımdan Türkçeye taşıyoruz ve o aktarımın kendisi de serbesttir. Kelimelerin bire bir değil, düşüncenin ana hatlarıyla geldiğini aklında tut.
Bakmadığın yer
Birini severken onun yaptığı kötü bir şeyle karşılaştığımızda içimizde bir sıkışma olur. İki çıkış yolu görürüz ve ikisi de bize tek yol gibi gelir.
Birincisi, kişiyi korumak için eylemi küçültmektir. «Aslında o kadar da kötü değil», «herkes yapıyor», «kötü arkadaşlara uydu». Fadime Hanım'ın bazı komşularının yaptığı buydu: oğlunu sevmeye devam edebilmek için hırsızlığı hafifletiyorlardı. İkincisi, eylemi ciddiye almak için kişiyi reddetmektir. «Hırsızın annesi», «o çocuktan bir şey olmaz». Öbür komşular da bunu yaptı: hırsızlığı ciddiye aldıkları için oğlunu, hatta annesini bile dışarıda bıraktılar.
İki yolun gizli ortak noktası şu: ikisi de kişiyle eylemi aynı şey sayıyor. Biri eylemi aklayıp kişiyi kurtarıyor, öbürü kişiyi mahkûm edip eylemi cezalandırıyor. Gazâlî'nin cümlesi bu kaynaşmayı çözüyor. Kişi bir yaratılmıştır, bir eserdir; eylem ise onun bir anıdır, bir seçimidir. Eseri sevebilir, o anın kötülüğüne karşı durabilirsin. Bu ikisi birbirini dışlamaz.
Fadime Hanım'ın «Yaptığı şey onun bütünü değil» cümlesi tam bu ayrımı taşıyor. Oğlunun hırsızlığını küçültmüyor; utanıyor, mağdur için dua ediyor. Ama oğlunu da o tek eyleme indirgemiyor. Merhameti suçu örtmüyor, kişiyi taşıyor.
Bu ayrımın bir bekçisi de var: zarar gören. Kişiyle eylemi ayırmak, eylemin bir başkasına verdiği acıyı silmez. Fadime Hanım'ın her gün evin sahibine dua etmesi bu yüzden önemli. Merhameti oğlunu kucaklarken mağduru gözden kaybetmiyor. Kötülük yapana merhamet, kötülüğe uğrayanı unutursa merhamet olmaktan çıkar, bir taraf tutmaya dönüşür.
Gazâlî'nin ikinci uyarısı belki daha da çarpıcı: kötülüğe duyduğun öfke bile nereden geldiğine göre değerlendirilir. Adaletten gelen öfke ile bağnazlıktan gelen öfke dışarıdan aynı görünebilir; ikisi de «bu yanlış» der. Ama biri eylemi düzeltmek ister, öbürü kişiyi yok etmek. Bağnaz öfke kötülüğe değil, kötülük yapanın kendisine yönelir ve orada durmaz: annesine, ailesine, mahallesine yayılır. «Hırsızın annesi» sözü bu yayılmanın küçük ama acı bir örneğidir.
Derinleşme
Gazâlî'nin benzetmesi üzerinde biraz durmaya değer. Bir şairi seven, şiirlerini sever. Peki şairin kötü bir şiirini? Bu benzetmeyi zorlamadan söylenebilecek olan şu: insan bir eserin bir kusurunu görebilir ve onu yine de o elden çıkmış bir şey olarak, saygıyla tutabilir. Gazâlî'nin insanlara bakışı buna yakın. Kusurlu bir eylem, eserin bütününü değersizleştirmez.
Bu bakış gündelik hayatta çok sık sınanır. Siyasi bir tartışmada karşı görüştekini «o tür insanlar» diye bir kalıba sokmak, bir iş arkadaşının hatasından onun bütün karakteri hakkında hüküm çıkarmak, bir aile üyesinin bir ihanetinden sonra onu hayatından tümüyle silmek. Bunların hepsinde aynı kaynaşma işliyor: yapılan şey, yapanın tamamı sayılıyor.
Ayrımı yapmak, her şeyi bağışlamak demek değildir. Gazâlî kötü eylemden hoşlanmamayı açıkça ister. Fadime Hanım'ın oğlu cezasını çekiyor ve annesi bunu haksızlık olarak görmüyor. Ayrım yalnızca şunu söyler: ceza eyleme verilir, kişinin varoluşuna değil. Kişiye kapı açık kalır; dönüş mümkündür.
Gazâlî bunu sözde öğütlemekle kalmadı, kendi hayatında karşı tarafını da yaşadı. Görüşleri yüzünden ağır suçlamalara uğradı; hayattayken, Endülüs'ün o dönemki yöneticileri İhyâ'nın nüshalarını yaktırdı. Bağnaz öfkenin bir esere ve yazarına nasıl yöneldiğini en yakından gören insanlardan biriydi. Belki de bu yüzden öfkenin kaynağına bu kadar dikkat etmeyi öğütler.
Kendi düşüşünü de biliyordu. Hayatını anlattığı el-Munkız'da, Bağdat'ta saygın bir kürsünün sahibiyken yaşadığı bunalımı saklamadan yazar. Altı ay boyunca dünya tutkuları ile içindeki arayış arasında parçalanır. Sonunda dili tutulur; öğrencileri için konuşmak ister ama ağzından söz çıkmaz. Yiyemez, içemez olur. Hekimler umudu keser ve derdin kalpte olduğunu söyler.
Kendi zayıflığını bu kadar yakından görmüş biri, başkasını tek bir düşüşüne indirgemenin ne demek olduğunu da bilir. Gazâlî'nin en büyük eseri, o bunalımdan sonra, bir kriz yaşamış adamın kaleminden çıktı. Kişiyle eylemi ayırmak, belki önce insanın kendine yaptığı bir merhamettir: «Düştüm, ama düşüşüm benim bütünüm değil.»
Bu ayrımı korumanın en zor yeri, kötülük bize yapıldığında gelir. Fadime Hanım'ın oğlunu sevmesi kolay görünebilir; o onun oğlu. Asıl sınav, bize zarar vermiş bir yabancıyı da bir eser olarak görebilmektir. Gazâlî bunun ancak sevginin derinleştiği bir yerde mümkün olduğunu söyler: Yaratana gönlünü ne kadar verirsen, yaratılana o kadar geniş bakarsın. İnanan biri için bu sevgi ilahi bir kaynağa yaslanır. İnançla arası uzak olan biri de aynı cümleden kendine bir yol çıkarabilir: insanlara bakarken onları tek bir anlarına değil, bütün bir hayata yerleştirmek.
Öbür bilgeler
Konfüçyüs'ün «kötülüğe doğrulukla karşılık ver» sözü (KON-K06.1) Gazâlî'nin ayrımına yakın durur: kötü eylem görmezden gelinmez, ama karşılık eğip bükülmeden, ölçüyle verilir. Konfüçyüs'te vurgu karşılığın adaletindedir; Gazâlî'de ise kişiye duyulan sevginin eyleme duyulan hoşnutsuzlukla birlikte yaşayabilmesinde.
Daodejing'in 49. bölümü (LAO-K06.1) daha uç bir yerde durur: Lao Tzu'nun bilgesi iyiliğini, ona kötü davranan birinden bile esirgemez. Gazâlî bu kadar ileri gitmez; kötü eyleme karşı durmayı, hatta ondan hoşlanmamayı ister. Lao Tzu iyiliği karşılıktan bağımsız tutar, Konfüçyüs karşılığın adaletini gözetir; Gazâlî ise kişiyi ve eylemi birbirinden ayırarak ikisine de hakkını vermeye çalışır.
Bugün bir kez dene
Bugün birine kızdığında, kızgınlığını kelimelere dökmeden önce bir ayrım yap. Kafanda iki cümle kur. Birincisi: «Yaptığı şu şey yanlıştı.» İkincisi: «O, bu yaptığından ibaret değil.»
İlk cümleyi rahatça söyleyebilirsin; söylemen de gerekebilir. İkinci cümleyi söylemek zorunda değilsin, ama aklında tut. Sonra karşındakine eylemi hakkında konuş, kişiliği hakkında değil: «Bu sözün beni incitti» de, «Sen hep böylesin» deme.
Akşam şunu düşün: bugün birini tek bir eylemine indirgedin mi? Bir politikacıyı, bir akrabayı, haberlerde gördüğün bir yabancıyı? Bunu bir suçlama olarak değil, bir fark ediş olarak not et.
Aynı ayrımı kendine de uygula. Bugün yaptığın bir hatayı düşün ve iki cümleyi bu kez kendin için kur: «Yaptığım şu şey yanlıştı. Ben, bu yaptığımdan ibaret değilim.»
Yanında taşıyacağın soru
Hayatında kimi, yaptığı tek bir şeyin içine hapsettin?