Açılış
Saat gece bire geliyor. Zeynep yatağında, telefonunun ışığında. Akşamdan beri bir afet bölgesinden gelen görüntüleri izliyor: enkazın başında bekleyen bir baba, battaniyeye sarılmış çocuklar, adını bağırarak birini arayan bir kadın. Bir videodan ötekine geçiyor. Gözleri yanıyor, göğsü sıkışıyor, ağlıyor. Kapatmak istiyor ama kapatamıyor; kapatırsa o insanları yüzüstü bırakmış gibi hissedecek.
Sabah yorgun kalkıyor. İşte kimseyle konuşmak istemiyor. Öğle arasında bir arkadaşı bağış kampanyasından söz ettiğinde ona sertçe cevap veriyor: «Bağışla ne değişecek?» Akşam eve döndüğünde aynı videolara geri dönüyor. Üç gün sonra artık hiçbir şey hissetmiyor. Haberleri tamamen kapatıyor ve bundan utanıyor.
Zeynep'e sorsan, o üç gün çok merhametliydi. Bu sohbet o cümleyi biraz sarsmak istiyor.
Bilgenin kapısı
Pali kanonundaki Metta Sutta, Buda'nın sevgi ve iyi dilek üzerine en çok okunan sözlerinden biridir. Ortasında şu kıta durur:
«Bir anne nasıl tek çocuğunu, biricik çocuğunu canı pahasına korursa, sen de bütün canlılara karşı öyle sınırsız bir kalp aç.»
Hemen öncesindeki kıta merhametin en zor yerine dokunur: kışkırtılsan da incinsen de birbirinize acı dilemeyin. Dhammapada'nın beşinci dizesi de aynı düğümü başka bir cümleyle bağlar.
Buda'nın geleneği merhameti dört «sınırsız hâl»den biri sayar: sevgi dolu iyi dilek (metta), şefkat (karuṇā), başkasının sevincine sevinmek ve dinginlik. Bunlar bir anda kapılıp gidilen duygular olarak değil, insanın üzerinde çalışarak genişlettiği kalp hâlleri olarak anlatılır.
Bakmadığın yer
Zeynep'in o üç günü merhamet miydi? Gözyaşı gerçekti, acı da gerçekti. Ama sonuç neydi: uykusuz geceler, arkadaşına kırıcı bir cevap, sonunda da kapanmış bir kalp ve utanç.
Buda'dan yaklaşık bin yıl sonra, MS 5. yüzyılda onun öğretisini sistemli biçimde yorumlayan Buddhaghosa, bu dört hâlin her biri için iki düşman tanımlar. Uzak düşman kolay tanınır: merhametin uzak düşmanı acımasızlıktır, başkasının acısından keyif almak ya da ona sırt çevirmek. Ama asıl tehlikeli olan yakın düşmandır. Yakın düşman merhamete o kadar benzer ki insan onu merhamet sanar. Buddhaghosa'ya göre şefkatin yakın düşmanı kederdir: başkasının acısını görüp onun içinde kaybolmak.
Bu ayrım bakışı değiştiriyor. Biz genellikle ne kadar çok acı çekersek o kadar merhametli olduğumuzu sanırız. Gözyaşı merhametin kanıtı, kayıtsızlık da yokluğunun kanıtı gibi gelir. Oysa keder, acıyı görenin kendi acısına dönüşür. Bir noktadan sonra Zeynep'in ağladığı şey enkazdaki baba değil, kendi çaresizliğiydi. Merhamet karşıdakine dönük bir yönelimdir; keder ise yavaş yavaş insanın kendine döner. Keder büyüdükçe karşıdaki görünmez olur, geriye yalnızca acı çeken bir izleyici kalır.
Kederin bir başka özelliği de tükenmesidir. Hiçbir insan sonsuz bir acıyı taşıyamaz. Taşımaya çalışan bir süre sonra kapanır: Zeynep'in üçüncü günü buydu. Bunu kimi zaman «merhamet yorgunluğu» diye adlandırırız. Bu bakışla ad yanıltıcı olabilir, çünkü yorulan şey merhametten çok, merhamet sanılan kederdir.
İkisini ayırmanın basit bir işareti var: bir acıya baktıktan sonra elinde ne kalıyor? Merhamet çoğu zaman küçük de olsa bir harekete, bir sözcüğe, bir yöneliş değişikliğine çıkar. Keder ise insanı aynı ekrana, aynı düşünceye, aynı çaresizliğe geri çağırır; hareket yerine tekrar üretir.
Metta Sutta'daki anne imgesine yeniden bak. Çocuğunu koruyan anne çocuğun ateşi çıktığında yatağın kenarına oturup ağlamaz, kalkar ve ilacı getirir. Korkar, elbette; ama korkusu onu felç etmez, harekete geçirir. Sutta bizden bu sevgiyi tek bir çocuktan bütün canlılara genişletmemizi istiyor. Bu, herkes için ağlamak anlamına gelmiyor. Herkese karşı kalbin açık ve ayakta kalması anlamına geliyor.
Derinleşme
Sutta'nın 9. kıtası bir ayrıntıyla dikkat çeker: bu tutum ayaktayken, yürürken, otururken, yatarken, uyanık olduğun sürece akılda tutulur. Merhamet büyük anlarda patlayan bir duygu olarak değil, gündelik hayatın içinde sürdürülen bir dikkat olarak tarif ediliyor. Bu bakışta merhamet bir mizaç değil, geliştirilebilir bir yetidir. İnsanlar merhamete farklı yatkınlıklarla başlıyor olabilir; gelenek asıl farkı, onu besleyenle aç bırakan arasında görür.
Gelenek merhametin nasıl genişletildiğini de anlatır. İnsan iyi dileğini önce kolay olana, sonra yabancıya, sonra zor gelen insana doğru yayar. Sutta'nın listesi de bu yönde ilerler: zayıf ya da güçlü, görülen ya da görülmeyen, uzakta ya da yakında yaşayan, doğmuş ya da doğacak olan, hiçbiri dışarıda kalmadan. Burada çarpıcı olan bir şey var: bu listede «iyi insanlar» ya da «hak edenler» diye bir sınır yok. Merhamet bir ödül gibi dağıtılmıyor.
Sutta'nın açılışı da gözden kaçan bir şey söyler. Bu sınırsız kalbi geliştirecek insanı anlatırken önce merhametten söz etmez; yetinen, kendine yük olmayan, işlere boğulmamış, hafif yaşayan, duyuları sakinleşmiş birini tarif eder. Sıralama anlamlı. Kendi hayatı taşıyamayacağı kadar dolu olan biri başkasının acısına yer bulamaz; bulduğunu sandığında da o acı, zaten taşan bardağa son damla gibi düşer. Zeynep'in uykusuz gecesi biraz da buydu: zaten yorgun bir günün sonunda dünyanın bütün acısını tek başına kucaklamaya çalışmak. Bu bakışla merhamet, önce kendi hayatında biraz yer açmayı gerektirir. Daha az koşturmak, daha az biriktirmek, daha az şeyle meşgul olmak bencillik değil; başkasına kalacak alanı hazırlamaktır.
Dhammapada 5 bu sınırsızlığın gerekçesini verir. Nefret nefretle dinmez. Sana zarar veren birine öfke duymak doğal; ama onun acı çekmesini dilemek seni nefretin zincirine bir halka daha ekler. Bu zincir ancak bir yerde biri halka eklemeyi bıraktığında kopar. Dizenin sonundaki Pali sözcük «sanantano» hem «kadim» hem «hep süren» anlamına gelir: Buda bunu yeni bir buyruk olarak değil, insanlar var olduğundan beri işleyen bir düzen olarak sunar. Ateşe odun atarak ateş söndürülmez.
Bir itiraz gelebilir: «Bu, kötülüğü görmezden gelmek değil mi?» Sutta'nın aynı kıtası «kimse kimseyi aldatmasın, kimse kimseyi hor görmesin» diye başlar. Kötülüğe karşı çıkmak ile kötülük yapana acı dilemek ayrı şeylerdir. Haksızlığa karşı durabilir, sınır koyabilir, adalet isteyebilirsin. Buda'nın istediği, bunu yaparken kalbinin kinle zehirlenmemesidir. Çünkü kin, karşındakinden önce seni yer.
Zeynep'e dönersek: merhameti kederden ayırmak için gelenek bir dinginlikten söz eder. Dört sınırsız hâlin sonuncusu olan dinginlik, öteki üçünü dengeleyen ağırlıktır. Dinginlik soğukluk değildir. Bir şeyi değiştirebileceğin yeri ve değiştiremeyeceğin yeri görme sakinliğidir. Zeynep bütün gece video izlemek yerine bir bağış yapıp telefonu kapatsaydı, ertesi gün arkadaşına da yumuşak davranabilirdi. Merhameti sürdürmenin yolu bazen gözünü kapamak değil, ne kadar bakabileceğini bilmektir.
Öbür bilgeler
Lao Tzu ile merhamet sohbetinde (LAO-K06.1) aynı konu cesaret üzerinden açılıyor: Daodejing'in 67. bölümü merhameti cesaretin kaynağı sayar, ve bir hemşirenin bağıran bir hasta yakınına neden geri çekilmeden yaklaşabildiğini anlatır. Lao Tzu'da merhametin tükenmemesini «tutumluluk» sağlar: gücünü ölçülü kullanmak.
Buda'nın geleneği aynı tehlikeye başka bir adla dikkat çeker. Lao Tzu ölçüden söz ederken Buddhaghosa yakın düşmandan söz eder. Birinde merhamet savrulup tükenmesin diye ölçüyle korunur; öbüründe keder merhamet kılığına girmesin diye ayırt edilir. İkisi de aynı şeyi görüyor gibi: sürdürülemeyen merhamet, sonunda kimseye yaramaz. Ayrıldıkları yer ise çare: Lao Tzu tükenmeyi bir güç meselesi olarak görür, Buda ise bir görme meselesi olarak.
Bugün bir kez dene
Bugün bir kez, sana yük gibi gelen bir haberle ya da bir insanın derdiyle karşılaştığında kendine kısaca sor: şu anda karşımdakine mi dönüğüm, yoksa kendi acıma mı?
Sonra bir dakikanı ayır ve sutta'nın en sade dileğini üç kişiye sırayla gönder: «Mutlu ve güvende ol.» Önce sevdiğin birine, sonra bugün yolda gördüğün tanımadığın birine, en son da sana zor gelen birine. Üçüncüsünde içinden bir direnç yükselebilir. Onu bastırma, yalnızca fark et. Merhametin sınırı tam o direncin olduğu yerdedir.
Gün içinde bir haber seni yeniden içine çekerse, kendine ne kadar bakabileceğini sor. Sonra yapabileceğin küçük bir şey bul, onu yap ve ekranı kapat.
Yanında taşıyacağın soru
Merhamet sandığın acıların ne kadarı karşındakine, ne kadarı kendine dönük?