Öğrenme hedefleri
- 1871 ile 1914 arasında Avrupa'da ve Kuzey Amerika'da yaşanan bilimsel, teknik ve toplumsal değişimleri ve bunların yarattığı ilerleme inancını açıklayabileceksin.
- Henry Adams'ın 1900 Paris Fuarı'ndaki izlenimlerini, H. G. Wells'in geleceğe dair öngörülerini ve Max Nordau'nun çağın «çöküşü» üzerine yazdıklarını karşılaştırarak, dönemin iyimserliğini ve kaygılarını birlikte değerlendirebileceksin.
- «Belle Époque» adının dönemi ne ölçüde doğru anlattığı üzerine tarihçilerin tartışmasını tartışabileceksin.
Okuma metni
Kanca — dinamoların salonunda bir tarihçi
1900 yazında, Paris'te açılan büyük dünya fuarında, altmış iki yaşındaki Amerikalı tarihçi Henry Adams, günlerini makinelerin sergilendiği uzun bir galeride geçiriyordu. Onu oraya getiren, uçan bir makine yapmaya çalışan bilim insanı dostu Samuel Langley'di. Langley, sanat eserlerini ve sanayi ürünlerini hızla geçip Adams'ı doğrudan yeni güç kaynaklarına götürmüştü: yeni benzinli motorlara, otomobillere ve her biri on iki metreyi bulan, neredeyse sessizce dönen dev elektrik jeneratörlerine. Adams, bir ömür boyu kiliseleri, sarayları ve kütüphaneleri incelemiş bir tarihçiydi; ama bu makinelerin önünde, onları anlayacak bilgiye sahip olmadığını hissetti. Aynı fuarda, Seine nehrinin kıyısında yürüyen kaldırımlar, elektrikle aydınlatılan saraylar ve dünyanın dört bir yanından getirilmiş pavyonlar, milyonlarca ziyaretçiye yeni yüzyılın neler vaat ettiğini gösteriyordu. Bu ders, 1914'ten önceki on yıllarda Avrupalıların önemli bir bölümünün paylaştığı iyimserliğin neye dayandığını ve bu parlak yüzeyin altında nelerin biriktiğini soruyor.
Bağlam — uzun bir barışın meyveleri
1871'de Fransa ile Almanya arasındaki savaşın bitmesinden 1914'e kadar, Batı ve Orta Avrupa'nın büyük güçleri birbirleriyle savaşmadı. Balkanlar'da, sömürgelerde ve Avrupa'nın çevresinde savaşlar sürdü; ama kıtanın merkezindeki kentlerde yaşayanlar için bu dönem, uzun ve görece güvenli bir barış dönemiydi. Bu barış, ikinci bir sanayi atılımıyla birleşti. Çelik, kimya ve elektrik sanayileri hızla büyüdü; Almanya ve ABD, bu yeni sanayilerde İngiltere'yi yakaladı ve geçti. Telefon, elektrik ampulü, fonograf, otomobil ve sinematograf, birkaç on yıl içinde icat edildi ya da yaygınlaştı. 1903'te ABD'nin Kitty Hawk kumsalında Wright kardeşlerin motorlu uçağı ilk kez havalandı.
Bu değişimler, kentlerin yüzünü de değiştirdi. Paris, Viyana, Berlin ve Londra'da geniş bulvarlar, elektrikli tramvaylar ve yer altı trenleri, büyük mağazalar, tiyatrolar, kafeler ve konser salonları, kentli orta sınıflar için yeni bir yaşam biçimi yarattı. Gerçek ücretler birçok ülkede yükseldi; kentli işçilerin bir bölümü de ilk kez boş zamana ve ucuz eğlencelere ulaşabildi. İlk zorunlu ilköğretim yasaları okuryazarlığı yaygınlaştırdı; ucuz gazeteler milyonlarca okura ulaştı. Bisiklet, spor kulüpleri ve deniz kenarındaki tatil kasabaları, yeni bir boş zaman kültürünün simgeleri oldu. 1896'da Atina'da, Fransız eğitimci Pierre de Coubertin'in öncülüğünde, modern Olimpiyat Oyunları'nın ilki düzenlendi.
Gelişme — ilerlemeye güven
Bu dönemin insanlarının önemli bir bölümü, bilimin ve tekniğin insanlığı sürekli daha iyi bir geleceğe taşıyacağına inanıyordu. Dünya fuarları, bu inancın vitrinleriydi. 1889'da Paris'te, Fransız Devrimi'nin yüzüncü yılı için düzenlenen fuarda, mühendis Gustave Eiffel'in demirden kulesi, dönemin en yüksek yapısı olarak yükseldi. 1893'te Chicago'da, 1900'de yeniden Paris'te düzenlenen fuarlar, elektriğin, makinelerin ve sömürgelerden getirilen ürünlerin sergilendiği dev gösterilere dönüştü.
Dönüş noktası — yüzyıl sonunun kaygıları
Ama bu iyimserlik, dönemin yalnızca bir yüzüydü. Aynı yıllarda, sanatçılar, doktorlar ve düşünürler arasında, uygarlığın hızlı değişimin altında yorulduğu, sinirlerin bozulduğu, toplumun «çöktüğü» yolunda derin bir kaygı da yayılıyordu. Fransızca «yüzyıl sonu» anlamına gelen deyim, bu karamsar ruh hâlinin adı oldu.
Kaygının somut nedenleri de vardı. Hızla büyüyen kentlerde yoksulluk, kalabalık ve salgınlar sürüyordu; işçi grevleri ve sosyalist partiler güçleniyordu. 1890'larda anarşist eylemciler, Fransa cumhurbaşkanını, Avusturya imparatoriçesini ve İtalya kralını öldürdü. Fransa'da 1894'te topçu yüzbaşısı Alfred Dreyfus'un haksız yere casuslukla suçlanıp mahkûm edilmesi, ülkeyi on yılı aşkın süre ikiye böldü; romancı Émile Zola'nın 1898'de yayımladığı açık mektup, davayı bütün Avrupa'nın gündemine taşıdı. Dreyfus'a karşı yürütülen basın kampanyası, dönemin aydınlık yüzünün altında güçlü bir yabancı düşmanlığı ve Yahudi karşıtlığı yattığını gösterdi. Sömürgelerde ise, önceki derslerde gördüğümüz gibi, fuarlarda sergilenen zenginliğin bir bölümü zorla çalıştırmaya ve şiddete dayanıyordu.
Yaygın yanlış«Belle Époque, herkesin yaşadığı mutlu ve huzurlu bir çağdı.»
«Güzel çağ» adı, dönemin kendisinde pek kullanılmadı; Birinci Dünya Savaşı'nın yıkımından sonra, geriye dönüp bakan kuşaklar tarafından yaygınlaştırıldı. Bu ad, özellikle kentli orta ve üst sınıfların anılarını yansıtır. Aynı yıllarda fabrika işçileri uzun saatler çalışıyor, köylüler yoksulluk içinde göç ediyor, sömürgelerdeki halklar sömürüye ve şiddete maruz kalıyordu. Dönemin insanlarının pek çoğu, kendi zamanlarını huzurlu değil, gergin ve belirsiz bir dönem olarak yaşadı.
Cevap — iyimserlik ve kaygı birlikte
1871–1914 dönemi, Avrupa'nın büyük bir bölümünde uzun bir barışın, hızlı bir sanayileşmenin ve gündelik hayatı dönüştüren yeniliklerin dönemiydi. Bu değişimler, pek çok insanda bilimin ve tekniğin sınırsız bir ilerleme vaat ettiği inancını doğurdu; dünya fuarları, Wells'in öngörüleri ve kentlerin yeni kültürü bu inancın ifadeleriydi. Ama aynı dönem, hızlı değişimin yarattığı kaygıların, toplumsal çatışmaların, ırkçı ve yabancı düşmanı düşüncelerin ve sömürge şiddetinin de dönemiydi. «Belle Époque» adı, savaşın yıkımından sonra geriye dönük bir özlemle bu çelişkili dönemin yalnızca parlak yüzünü hatırlattı.
Bugünle bağ — Paris'teki Osmanlı pavyonu ve İstanbul'un elektriği
Osmanlı Devleti de bu dönemin dünya fuarlarına katıldı; 1900 Paris Fuarı'nda, ulusların pavyonlarının sıralandığı caddede bir Osmanlı pavyonu yer aldı. İstanbul'da da Beyoğlu'nun caddeleri, kafeleri, tiyatroları ve Avrupa'dan gelen mağazalarıyla, Paris'in ve Viyana'nın yeni kent kültürünün yansımaları görülüyordu. Atlı tramvaylar 1870'lerde çalışmaya başladı; ama İstanbul'un ilk büyük elektrik santrali ancak 1914'te Silahtarağa'da işletmeye açıldı ve elektrikli tramvay aynı yıl sefere başladı. Bu gecikme, Osmanlı kentlerinin Avrupa'daki gelişmelere hem çok yakın hem de ekonomik ve siyasi nedenlerle geride kaldığını gösterir. Silahtarağa santralinin binası bugün İstanbul'da bir müze ve üniversite kampüsü olarak kullanılmaktadır.
Birincil kaynak
Henry Adams'ın otobiyografisinde, 1900 Paris Fuarı'ndaki dinamolar salonunu ve orada kendisine rehberlik eden Langley'yi anlattığı bölümden:
To him, the dynamo itself was but an ingenious channel for conveying somewhere the heat latent in a few tons of poor coal hidden in a dirty engine-house carefully kept out of sight; but to Adams the dynamo became a symbol of infinity. As he grew accustomed to the great gallery of machines, he began to feel the forty-foot dynamos as a moral force […]. The planet itself seemed less impressive, in its old-fashioned, deliberate, annual or daily revolution, than this huge wheel, revolving within arm's length at some vertiginous speed, and barely murmuring […] while it would not wake the baby lying close against its frame.
Türkçesi: [Langley] için dinamo, özenle gözden uzak tutulan pis bir makine dairesinde saklanan birkaç ton kalitesiz kömürün içindeki ısıyı bir yerlere taşıyan becerikli bir kanaldan ibaretti; ama Adams için dinamo sonsuzluğun simgesi oldu. Makinelerin büyük galerisine alıştıkça, on iki metrelik dinamoları ahlaki bir güç gibi hissetmeye başladı […]. Gezegenin kendisi, eski moda, ağır, yıllık ya da günlük dönüşüyle, kolunun uzanabileceği mesafede baş döndürücü bir hızla dönen ve neredeyse hiç ses çıkarmayan bu dev çarktan daha az etkileyici görünüyordu […]; oysa bu çark, gövdesinin hemen yanında yatan bir bebeği bile uyandırmazdı.
Kaynak: Henry Adams, The Education of Henry Adams (Boston: Houghton Mifflin, 1918), XXV. bölüm, «The Dynamo and the Virgin (1900)»; Project Gutenberg. Türkçesi, İngilizcesinden bizim.
- Langley ile Adams, dinamoya nasıl farklı bakar? Bu fark, bir bilim insanı ile bir tarihçinin makineye bakışı hakkında ne söyler?
- Adams, dinamonun enerjisinin kaynağı olan kömürün «gözden uzak tutulan pis bir makine dairesinde» saklandığını not eder. Bu ayrıntı, fuarın sergilediği ilerleme görüntüsü hakkında ne düşündürür?
- Adams bu satırları yıllar sonra yazdı. Bu zaman farkı, metni bir kaynak olarak nasıl etkiler?
Tarihçiler Tartışıyor
- Carl Schorske (1980) — Fin-de-Siècle Vienna adlı kitabında, yüzyıl sonu Viyana'sının sanatını, mimarisini, psikolojisini ve siyasetini birlikte inceledi; liberal ilerleme inancının çözülmesinin, modern kültürün doğuşuyla nasıl iç içe geçtiğini gösterdi.
- Stephen Kern (1983) — The Culture of Time and Space adlı kitabında, telefonun, telsizin, sinemanın, otomobilin ve standart saatin, insanların zamanı ve mekânı algılayışını nasıl değiştirdiğini inceledi; bu değişimlerin hem heyecan hem de kaygı yarattığını savundu.
- Philipp Blom (2008) — The Vertigo Years adlı kitabında, 1900–1914 yıllarını savaşa giden sakin bir öncesi olarak değil, hız, baş dönmesi ve belirsizlikle dolu, bugünle şaşırtıcı benzerlikler taşıyan bir dönem olarak anlattı.
- Dominique Kalifa (2017) — «Belle Époque» adının gerçek tarihini inceleyen kitabında, bu adın dönemin kendisinde değil, çok sonra, özellikle 1930'larda ve 1940'larda, savaşların ve bunalımların ortasında geriye dönük bir özlemle yaygınlaştığını gösterdi.
Daha eski bir yorum geleneği ise, Eric Hobsbawm gibi, bu dönemi sermayenin ve imparatorlukların zirvesi olarak ele alıp parlak yüzeyin altındaki sınıf çatışmalarını öne çıkarmıştı. Bu tarihçiler, 1914 öncesini farklı açılardan değerlendirir. Schorske ve Kern, iyimserliğin yanında derinleşen kaygıya ve kültürel dönüşümlere dikkat çeker; Blom dönemin baş döndürücü hızını vurgular; Kalifa ise dönemi anlatmak için kullandığımız adın kendisini sorgular. Tartışma, 1914 öncesi Avrupa'nın gerçekten bir «güzel çağ» mı, yoksa sonradan kurulmuş bir özlemin ürünü mü olduğu sorusunda düğümlenir.
Derine İn
Bilim, bu dönemde yalnızca teknolojiyi değil, dünyayı anlama biçimini de değiştirdi. 1895'te Wilhelm Röntgen'in keşfettiği X ışınları, insan bedeninin içini görmeyi mümkün kıldı. Birkaç yıl içinde radyoaktivitenin keşfi, maddenin sanıldığı kadar değişmez olmadığını gösterdi. 1905'te Albert Einstein'ın yayımladığı makaleler, zaman ve mekân kavramlarını kökten sarstı. Sigmund Freud, Viyana'da insan zihninin bilinç dışı katmanlarını inceleyen yeni bir kuram geliştirdi. Bu keşifler, bir yandan bilimin gücüne duyulan güveni artırırken, öte yandan dünyanın ve insanın sanıldığından çok daha karmaşık, belirsiz ve kontrol edilemez olduğu duygusunu da güçlendirdi.
Sanat da bu belirsizliği yansıttı. İzlenimcilerden sonra gelen ressamlar, dünyayı olduğu gibi göstermek yerine renkleri, biçimleri ve algıyı parçalamaya başladı; 1907 civarında Paris'te geliştirilen kübizm, nesneleri birden çok açıdan aynı anda göstermeye çalıştı. 1913'te Paris'te sahnelenen yeni bir bale, alışılmadık müziği ve dansıyla seyircilerin bir bölümünü öfkelendirdi ve salonda büyük bir kargaşa çıktı. Bu yenilikler, bir kesim için özgürleşme, bir kesim için ise Nordau'nun korktuğu «çöküşün» belirtisiydi.
Bu değişimler, gündelik hayatın ritmini de değiştirdi. Demiryolları ve telgraf, farklı kentlerin kendi yerel saatlerini kullanmasını olanaksız kıldı; 1884'te uluslararası bir konferans, Greenwich'i başlangıç kabul eden bir saat dilimleri sistemi önerdi. Fabrikalarda, okullarda ve bürolarda saat, insanların gününü dakikası dakikasına düzenlemeye başladı. Büyük mağazalar, sabit fiyatlı ürünleri ve vitrinleriyle alışverişi bir eğlenceye dönüştürdü; reklam afişleri kentlerin duvarlarını kapladı. Kadınların bir bölümü için bu mağazalar ve bürolar, kamusal alanda yalnız dolaşabilecekleri ve çalışabilecekleri ilk yerlerden oldu. Aynı hız, pek çok çağdaş gözlemciye göre sinirleri yıpratıyordu: doktorlar, modern kent hayatının yol açtığı yeni bir sinir yorgunluğundan söz etmeye başladı.
İlerleme inancı, uluslararası işbirliği umutlarıyla da birleşti. Bu dönemde uluslararası posta birliği, telgraf anlaşmaları, standart saat dilimleri, uluslararası bilim kongreleri ve barış konferansları, ulusların giderek daha fazla birbirine bağlandığı bir dünyanın işaretleri olarak görüldü. Hollanda'da iki kez toplanan barış konferansları, devletler arasındaki anlaşmazlıklara hakemlik edecek kalıcı bir kurum doğurdu; savaşın kurallarını yazıya geçirme çabası da bu toplantılardan çıktı. Pek çok kişi, ekonomik bağların büyük bir savaşı olanaksız kıldığına inanıyordu.
Ama aynı yıllarda büyük güçler, hiç olmadığı kadar büyük ordular ve donanmalar kurdu. Kitle kültürünün ve ucuz gazetelerin yaydığı milliyetçilik, halkları birbirine karşı kışkırtan bir dile de dönüşebiliyordu. İlerleme inancı ile kaygı, uluslararası işbirliği ile silahlanma yarışı, aynı toplumların içinde yan yana yaşadı. 1914 yazında bu dengenin nasıl bozulduğu, tarihçilerin hâlâ tartıştığı sorulardan biridir.
Uzman Notu
Temel literatür
- Carl E. Schorske, Fin-de-Siècle Vienna: Politics and Culture (New York: Alfred A. Knopf, 1980).
- Stephen Kern, The Culture of Time and Space, 1880–1918 (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1983).
- Eugen Weber, France, Fin de Siècle (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1986).
- Eric Hobsbawm, The Age of Empire, 1875–1914 (Londra: Weidenfeld & Nicolson, 1987).
- Philipp Blom, The Vertigo Years: Europe, 1900–1914 (New York: Basic Books, 2008).
- Dominique Kalifa, La Véritable Histoire de la «Belle Époque» (Paris: Fayard, 2017).
Arşiv ve kaynak
Bu dönemin kaynakları arasında dünya fuarlarının resmî katalogları ve raporları, gazeteler ve resimli dergiler, reklamlar ve afişler, kartpostallar, fotoğraflar, patent kayıtları, bilimsel dergiler, romanlar, anılar ve dönemin toplumsal sorunlarını inceleyen raporlar vardır. Aynı dönemin karamsar ve iyimser metinlerini yan yana okumak, çağın çelişkilerini anlamanın en iyi yollarından biridir. Adams ile Wells'in metinlerine Project Gutenberg'den, Nordau'nun 1895 çevirisine Internet Archive'dan ulaşılabilir.
Açık sorular
- 1914 öncesi Avrupa'nın iyimserliği, büyük bir savaşın olasılığını görmeyi zorlaştırdı mı?
- «Belle Époque» adı, bugün hâlâ dönemi anlamak için kullanışlı bir kavram mı, yoksa terk edilmeli mi?
- Bilimsel ve teknik ilerleme, bu dönemde toplumsal eşitsizlikleri azalttı mı, yoksa derinleştirdi mi?
Mini sınav
- (Hedef 1) 1889 Paris dünya fuarının en ünlü yapısı hangisidir? A) Kristal Saray B) Eyfel Kulesi C) Büyük Tekerlek D) Elektrik Sarayı
- (Hedef 2) Adams, 1900 fuarında dinamoyu neyin simgesi olarak görür? A) Sonsuzluğun B) Yoksulluğun C) Savaşın D) Tarımın
- (Hedef 2) Nordau'ya göre «yüzyıl sonu» deyiminin işaret ettiği ruh hâli nedir? A) Sınırsız bir iyimserlik B) Huzursuzluk, cesaretsizlik ve yaklaşan bir yok oluş duygusu C) Dini bir coşku D) Ulusal bir zafer duygusu
- (Hedef 1) Wells'e göre on dokuzuncu yüzyılın simgesi ne olacaktır? A) Elektrik ampulü B) Telgraf C) Raylar üzerinde koşan bir buhar makinesi D) Uçak
- (Hedef 3) «Belle Époque» adının dönemin kendisinde değil, çok sonra yaygınlaştığını gösteren tarihçi kimdir? A) Carl Schorske B) Stephen Kern C) Philipp Blom D) Dominique Kalifa
Açık uçlu soru
(Hedef 3) 1871–1914 dönemi gerçekten bir «güzel çağ» mıydı? Cevabında Adams'ın dinamolar üzerine yazdıklarını, Wells'in öngörülerini ve Nordau'nun yüzyıl sonu üzerine yazdıklarını kullan; Blom ile Kalifa'nın yaklaşımlarını karşılaştır.
Cevaplar
- B — Eyfel Kulesi.
- A — Sonsuzluğun simgesi olarak görür.
- B — Huzursuzluk, cesaretsizlik ve yaklaşan bir yok oluş duygusu.
- C — Raylar üzerinde koşan bir buhar makinesi.
- D — Bunu Dominique Kalifa gösterdi.
Kapsamlı bir cevap, 1871–1914 döneminin uzun bir barış, hızlı sanayileşme ve gündelik hayatı dönüştüren yeniliklerle, pek çok insanda güçlü bir ilerleme inancı doğurduğunu; ama aynı dönemin kaygıların, toplumsal çatışmaların, yabancı düşmanlığının ve sömürge şiddetinin de dönemi olduğunu açıklar. Adams'ın metnini, yeni teknolojilerin uyandırdığı hayranlığı ve onları anlamakta zorlanan bir tarihçinin şaşkınlığını gösteren bir tanıklık olarak; Wells'in öngörülerini, geleceği akılla planlama isteğini ve dönemin önyargılarını bir arada gösteren bir örnek olarak; Nordau'nun kitabını ise iyimserliğin yanındaki derin kaygının belgesi olarak kullanır. Güçlü bir yanıt, Blom'un dönemin baş döndürücü hızını vurgulayan yaklaşımını, Kalifa'nın «Belle Époque» adının geriye dönük bir özlem olduğunu gösteren yaklaşımıyla karşılaştırır.
Serinin sonu
Bu bölümle «Uzun 19. Yüzyıl: Ulusçuluk ve Emperyalizm» kursunun on dört dersini tamamladık. Yolculuk, «ulus nedir?» sorusuyla başladı ve ulus düşüncesinin Fransız Devrimi'nden sonra nasıl bir siyasal güce dönüştüğünü sordu. Ardından 1848 devrimlerini, İtalya'nın ve Almanya'nın birleşmesini, Amerika'da bir birliği savaşla koruma girişimini ve Kırım Savaşı'nın modern savaşı nasıl haber verdiğini izledik. Sonra Avrupa'nın dünyaya açılan yüzüne döndük: Çin'e dayatılan eşitsiz antlaşmaları, Japonya'nın kendi yolunu seçişini, Hindistan'daki İngiliz yönetimini, Afrika'nın paylaşılmasını, Kongo'daki felaketi ve bu yayılmayı haklı çıkarmak için kullanılan ırk kuramlarını gördük. Son iki derste, yüzyılın eşitlik vaadini kadınlara genişletmek için verilen mücadeleyi ve 1914'ten önceki on yılların hem iyimser hem kaygılı yüzünü inceledik. Bu derslerin her birinde, bir topluluğu birleştiren duygunun başka toplulukları dışlamanın ve yönetmenin gerekçesine nasıl dönüşebildiği sorusu farklı biçimlerde karşımıza çıktı. Programda sırada «Birinci Dünya Savaşı» kursu var. Bu kursun ilk dersi, dünya fuarlarının ve uluslararası kongrelerin parladığı aynı yıllarda büyük güçlerin sömürge ve prestij rekabetini, birbirine karşı örülen ittifak bloklarını, denizde başlayan bir silahlanma yarışını ve art arda gelen diplomatik bunalımları izliyor. İlk bölüm bunu soruyor: Avrupa neden bir barut fıçısıydı?